Arşiv Yazarlar

Rabbani Ulemanın Vasıfları – II

 

  1. İslâm’ı, önce kendisi yaşamalıdır. Yüce Allah, insanlara iyiliği emredip kendilerini unutanları; söylemleriyle eylemleri arasında uyumsuzluk olanları şu ayette olduğu gibi uyarmıştır: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ ,كَبُرَ مَقْتًا عِندَ اللَّهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ” “Ey iman edenler! Yapamayacağınız şeyi neden söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.”[1] Dinin emirlerini bilip yaşamamayı Resulullah (s.), azabı hak edecek bir suç olarak nitelemiş ve şöyle buyurmuştur: “(Ahirette) en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, ilimleri kendilerine fayda vermeyen âlimlerdir.”[2] Bilgiyi yüklenip de hakkın hâkimiyeti uğrunda kullanmayanları Allah (c.c.) şu ayette olduğu gibi korkunç bir benzetmeyle tasvir etmiştir: “مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ” “Tevrat’ın mesajını ulaştırma ve onu uygulama yükümlülüğünü kabul ettikleri halde, sonra bu yükümlülüğü yerine getirmeyenler, tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer. Allah’ın ayetlerini yalan sayan kimselerin düştükleri durum ne fecî! Allah, böylesi zalim gürûhu hidayet etmez, emellerine ulaştırmaz.”[3] Sahabenin Kur’an’ı yaşamak ile tilaveti eş zamanlı götürmeleri ve sonunda her birisinin yaşayan birer Kur’an olmaları oldukça manidardır. Kur’an’ın sahabe dönemi en büyük muallimlerinden Abdullah b. Mesud; Kur’an’ı yaşamayı, Allah’ın kulunu sevdiğinin bir yansıması görmüş, Müslümanların Allah tarafından sevilip sevilmediklerini bilmeleri için hayatlarını Kur’an’a arz etmelerini söylemiştir.”[4]

Rabbani ulema; farzları, vacipleri ve sünnetleri önce kendi hayatlarında uygulayıp sonra diğer insanlara hakikati tebliğ etmişlerdir. Bildiklerini ameli hâle getirerek takva, vera ve haşyet gibi sıfatlarla ahlaklanan bu seçkin kimseleri, Hz. Peygamber toplumsal önderlik makamına getirmiştir. Şu rivayet bunun delilidir: Hz. Ali (r.a), Resulullah’a sormuş ki; “Hakkında emir veya yasaklama olmayan bir mesele karşımıza gelirse ne yapmalıyız?” Hz. Peygamber şöyle cevap vermiştir: “Din anlayışında derinleşen ibadet ehli kimselerle istişare edin. Tek kişinin görüşüyle karar vermeyin.”[5]

  1. Bilgiyi, firavunların iktidarları için kullanmamalıdır. Kur’an, bizlere, Hz. Musa kıssasını anlatırken onun hâkimiyet mücadelesi verdiği ve siyasal iktidarın temsilcisi olan Firavun’dan da çok bahsetmiştir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre firavni sistemi tutan saç ayakları; Belam, Karun ve Hâman’dır. Karun, sistemin sermaye; Hâman da sanat gücünün temsilcileridir. Belam ise firavni sisteme destek veren dini ve ilmiye sınıfının temsilcisidir. Hatta Belam’ın ilmi derinliğinin İsm-i azamı bilecek derecede olduğu rivayet edilmiştir.[6] Kur’an’ın evrenselliği ve Hz. Musa kıssasının en çok anlatılan kıssa olması bağlamında olayı değerlendirirsek bu sınıflar, Hz. Muhammed (s.) ümmetinin de başının belalarıdırlar. Kısacası; karunlar, hamanlar ve belamlar, her dönemde vardırlar. Yüce Allah, bu sınıflardan olmamak ve firavni özellikler taşıyan sistemlere destek vermemek için Müslümanları bu kişilerin niteliklerini anlatarak uyarmıştır.

A’raf suresinde bu saymış olduğumuz temsilcilerden bahseden Allah Teâlâ, Belam’ı da aynı surede nitelikleriyle tanıtmıştır. “وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِيَ آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا فَانسَلَخَ مِنْهَا فَأَتْبَعَهُ الشَّيْطَانُ فَكَانَ مِنَ الْغَاوِينَ وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُون” “Onlara, kendisine ayetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o ayetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o ayetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık, lâkin o, dünyaya (ve maddi değerlerine) saplandı ve hevasının/kötü tutkularının esiri oldu. Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp solur! İşte bu, tıpkı ayetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler.”[7] Ayetlerde anlatılan kişinin Belam b. Baura olduğu söylenmektedir. Bu şahıs, bilgisini hakkın uğrunda değil de firavunların saraylarının ve sisteminin tahkiminde kullanmıştır. Dünyada değişen bir şey yok. Yine birileri farklı birikimlerini dünya sisteminin ayakta durması için kullanmaktadır. Her ne kadar sarayın yeri Mısır’dan New York’a taşınsa da sistem aynıdır. Sarayın beslenme kanalları belamların yurtlarına kadar uzanmaktadır. Buralardan sisteme can verilmektedir. Belamları tanımak, artık çok kolaydır. Onlar, her ne kadar yaprakla ilgili bilgileri bilseler de ormanı çok iyi tanımazlar. Sığdırlar. Çözüm ve proje üretemezler. Batıla anında teslim olurlar. En büyük marifetleri verili duruma teslimiyettir. Aşağılık kompleksi onların temel vasfıdır. Konforlarına düşkün bencil kimselerdirler. Menfaatleri için yapmayacakları kötülük yoktur. Hayatlarının merkezlerinde kendileri vardır. Belam’lık payesi alınmasın diye sistemi yüceltme adına dini tahrif etmekten sakınmazlar. Mesnetsiz fetvalar(!) verirler. Bazen sağcı bazen de solcu olurlar. Hakka Müslüman olamazlar. Onlar için “gelen ağam, giden paşamdır.” Sistem firavni olduktan sonra siyasette seçici olmanın ve özgün siyaset yapmanın hiçbir önemi yoktur. Rabbani ulema meydanlardan çekilecek olursa; “İnsanlar bu cahil kişileri önder edinirler.”[8] “Onlara sorular sorarlar. Daha sonra da verilen bu fetvalarla hem kendileri sapıtırlar hem de başkalarını sapkınlaştırırlar.”[9] Sapkınlaştırma eyleminin bitmesiyle beraber belamlar da görevlerini ikmal etmiş olurlar. Bu çerçevede Hz. Peygamber’in şu hadisini ayrıca düşünmek ve değerlendirmek gerekir: Hz. Peygamber, sanatsal bir anlatımla bir defasında ilginç bir açıklamada bulunmuştur: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey; kitap ve süttür.” Sahabe bunun üzerine; “Ya Resulullah! Kitaptan neyi kastettiniz?” demişlerdir. Hz. Peygamber (s.), “Kitaptan kastım, münafıklar kitabı öğrenirler ve öğrendikleriyle (demagoji yaparak) Müslümanlara karşı mücadele ederler.” buyurmuştur. Sütten kastının ne olduğunu sorduklarında ise şöyle cevap vermiştir: “İnsanlar sütü severler. (Hayvanlarının peşlerine düşerek) toplumdan uzaklaşırlar ve (vakit namazlarında ve Cuma günlerinde) cemaat(le namaz)ı terk ederler.”[10] Hz. Peygamber, işinin peşine düşüp cahil kalmayı ve cemaatten kopmayı bu hadisiyle kınadığı gibi, bilgiyi münafıkça kullanarak Müslümanların aleyhine, küfrün lehine kullanmayı da aynı şekilde kınamıştır. Belamlaşmak; ilmi münafıkça kullanmaktır. Sadece kâfirlerin saltanatı için bilgi üretmektir.

  1. İnzar ve tebşir görevlerini hakkıyla yapmalıdır. İnzar, insanların aleyhine olacak söz ve davranışlara karşı onları uyarmaktır. Tebşir ise dünyada ve ahirette Müslümanların yararına olacak şeyleri haber vermek ve onları teşvik etmektir. Toplumu uyarmak, âlimlerin en temel görevlerindendir.[11] İnzar ve tebşir, Kur’an ve sünnetle donanan her Müslüman âlimin yapması gereken zorunlu görevlerdir. Hz. Peygamber’in “münzir” ve “mübeşşir” isimlerinden aldığı payı hayata yansıtabilen kimseler, toplumsal önderliğe layık rasih âlimlerdir. Bu görevleri gerçek anlamda yapan âlimler için Hz. Ali (r.) şöyle buyurmuştur: “Mü’min bir âlimin sevabı; gündüzleri oruç tutan, gecelerini namazla ihya eden ve Allah yolunda cihad eden mücahidden daha büyüktür. Âlim birisi vefat ettiği zaman İslâm’da bir gedik açılır ki kıyamete kadar da kapanmaz.”[12]

Yüce Allah, şu ayette de âlimlerin yapmaları zorunlu olan vazifelerini bizlere hatırlatmıştır: “وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُون” “Bütün bunlarla birlikte, (savaş zamanı) müminlerin hepsinin toptan yola çıkması doğru olmaz; onların arasında her gruptan bazılarının seferden geri kalmaları, (bunun yerine) Din hakkında derin ve sağlam bir bilgi elde etmek yolunda çaba göstermeleri ve (böylece) seferden dönen kardeşlerini aydınlatmaya çalışmaları daha yerinde olacaktır; böylece belki, onlar (da) kötülüğe karşı kendilerini (daha iyi) korumuş olacaklardır.”[13] Daha açık bir anlatımla; “Mü’minlerin, şehirlerini, yurtlarını tamamen terk etmeleri, düzenlerini bozup dağılmaları, topyekûn savaşa gitmeleri doğru değildir. Ülkelerinde devam ettirdikleri eğitimin yanında, mü’minlerin her kesiminden bir grup, dinde, ilimde ve teknikte, geniş ve derin bilgi elde etmek, anlayışlarını geliştirmek, kendi toplumlarına döndüklerinde, onları bilgilendirmek, uyarmak niyetiyle ilim tahsil etmek ve ilmî toplantılara katılmak için yeryüzündeki gelişmiş ilim merkezlerine gitmelidirler. Umulur ki uyanık ve dikkatli davranarak kendilerini koruma imkânı kazanırlar.”[14] Bu ayet, İslâm âlimlerine savaş esnasında bile yapmaları gereken çok önemli görevleri hatırlatmaktadır. Buna göre rabbani ulemanın; İslâm Dinini cazibeli bir dille sürekli tebliğ etmek, ideolojilerin tanıtımını yaparak itikadi değerlendirmelerini yapıp öğretmek, topluma efâli ve elfâzı küfrü tanıtıp uyarmak, günahların büyüklerini ve küçüklerini açıklamak, ders kitaplarının ve diğer yayınların kritiklerini yapmak suretiyle gençleri bilgilendirmek, çocukların irtidadını önlemek, eğlence hayatını ve ahlaki götürülerini beyan etmek, toplumun bütün kesimlerini dini eğitime plân ve program dâhilinde tabi tutmak, devlet yetkililerine tevhidi düşünceyi özümsetmek, Müslümanların sorunlarına çözümler üretmek, insanların zihinsel tezkiyesine katkı sağlamak, ahlaki çöküşe çözümler aramak, fakirlik problemine dinden çareler arayıp İslâm iktisadının tanıtımını yapmak, demokrasi ötesi siyasi çözümler sunmak vd. birincil vazifelerindendir. Bu saydıklarımızı ve sayamadığımız diğer sorumlulukları yerine getiremeyen şahıslar, bilgiyle donansalar da Peygamber varisi âlim olamazlar.

  1. Adalet ve istikamet ehli olmalıdır. Adalet gibi vücuh bir kavrama onlarca anlam vermek mümkün olmakla beraber sınırlı bir şekilde ifade edersek; tevhid, şirkten uzak durmak, hakkı yerine koymak ve her hak sahibine hakkını ödemek, Allah’ın iradesine uygun davranışlar sergilemek, büyük günah işlememek ve küçük günahlarda ısrar etmemektir. Nahl Suresi 90. ayet, hem adaletin tanıtımını hem de adaleti bozan davranışları açıklar: “إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاء ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ” “Gerçek şu ki Allah, adaleti ve iyilik yapmayı/kullukta bilinçli olmayı, yakınlara karşı cömertliği emredip utanç verici ve arsızca olanı/fuhşu ve fuhşa götüren yolları, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor ve size (böyle tekrar tekrar) öğüt veriyor ki böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız.”[15] Ayete göre fuhuş, cinsel ahlaksızlık, dine aykırı söylem ve eylem, her çeşit haddi aşmalar ve zulüm, adaleti ifsat eder. Adaletin karşıtı zulümdür. Şirk başta olmak üzere her türlü İslâm dışı söz ve davranışlar zulüm sayılmıştır. Adalet, önce imanda başlar ve amele sirayet eder. İmanında adil olmayanın davranışlarında adil olması söylenemez. Hiçbir kâfir de adil değildir. İmana zulüm/şirk karıştırılınca tevhid fesada gider; çok ilahlı bir hayat tarzı doğar. Bu nedenle Yüce Allah, imana şirk karıştırılmasını[16] şu ayette olduğu gibi kesinlikle yasaklamıştır: “الَّذِينَ آمَنُواْ وَلَمْ يَلْبِسُواْ إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُوْلَئِكَ لَهُمُ الأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ” “İman edip de imanlarına herhangi bir şirki bulaştırmayanlar var ya, işte (dünyada ve ahirette) güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”[17] Bu ayet bize gösteriyor ki dinde aşırı giderek onun özüne ekleme ve çıkarma yaparak müdahale edenler, dinin bağlayıcılığını tamamen reddedenler veya dinin kaynaklarını bulandırmak isteyenler adalet vasfını kaybetmiş zalimlerdir. Onlardan uzak durmak gerekir. İlim adamı da olsalar âlim değildirler.

Adalet ile istikamet arasında mutlak bir ilgi vardır. İslâmî anlamda adalet, istikamet; istikamet de adalettir. Önemine binaen her Müslüman, günde kılmış olduğu beş vakit namazda Allah’tan istikamet ister.[18] İstikamet, Kur’an’ın kendi kendini tefsirine göre net bir şekilde şöyle açıklanmıştır: “وَمَن يُطِعِ اللّهَ وَالرَّسُولَ فَأُوْلَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِم مِّنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاء وَالصَّالِحِينَ وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا” “Her kim ki Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse; Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, doğruyu tasdik edenler/sıddıklar, hakka şahitlik etmelerinin sonunda şehitlik makamına ulaşanlar ve sâlih kimselerle beraberdirler. Onlar, ne güzel arkadaştır!”[19] Ayetten mülhem bir istikamet tanımı yaparsak; Allah’a ve Resulüne itaat edip hayatı, Kur’an ve sünnetle anlamlandırdıktan sonra hayatının rotasını peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yoluna göre belirlemek istikamettir. Her an üzerinde durulması gereken istikamet, duruşumuzun meşruiyetini belirleyen biricik ölçüdür. Bu nedenle Allah Teâlâ, istikametten zerre kadar ayrılmayan peygamberinin üzerinden şu emri vermiştir. “فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْاْ إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ” “O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emir olunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı gitmeyiniz. (Dine ekleme ve çıkarmalarda bulunmayın; bidatlerden uzak durun.) Çünkü O, yaptıklarınızı çok iyi görendir.”[20] İstikametten sapmayı Allah (c.c.), “وَلاتَطْغَوْاْ/azgınlık, taşkınlık, dinde aşırılık” şeklinde izah etmiştir. Bu bağlamda, Nisa Suresinde beraber olunması istenen Müslüman gruplarla birliktelik yerine, kim ki kâfire meylederse istikametini bozmuş olur. Ayet, bu durumu gayet net olarak açıklamıştır: “وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ” “Bir de sakın kâfirlere/zalimlere meyletmeyin/en ufak bir sempati bile duymayın. Yoksa siz de cehennemi boylarsınız. Aslında sizin Allah’tan başka veliniz yoktur. (Eğer zalimlere meylederseniz) sonra O’ndan yardım da görmezsiniz.”[21]

Resulullah, insanın kendine ve rabbine yabancılaşmasını, “yoldan çıkma”, istikametten ve tevhidden sapma olarak görmüştür. Bu nedenle risalet hayatının on yılından fazlasını, itikadi sapmaları önlemeye tahsis etmiştir. Mekke müşriklerindeki yanlış ve sapkın tanrı anlayışını tashih çerçevesinde onlara; Allah Teâlâ’yı, isimleri, sıfatları, fiilleri, uluhiyyeti ve rububiyetindeki eşsizliği ile öğretmiştir. Bu çerçevede bilinmeli ki Mekkî ayetlerin ana konusu Allah’ı (c.c.) hakkıyla öğretmektir. Bu tespit, bizlere, rabbani ulemanın çalışmalarındaki başlangıç noktasını belirttiği gibi, kendilerinin de topluma referans olmalarının istikamet üzere bir inanç ve hayatı tercih etmeleriyle mukayyet olduğunu öğretir. Nebevi anlayışa göre bidatlerle muallel kimseler Müslümanlara referans olamayacakları gibi, böyle hastalıklı kişilerden ilim öğrenmek, kıyametin de alametidir.[22] İslâmî ilimler geleneğindeki üstad-talebe bağlantısı bilginin meşruiyeti noktasında çok önemlidir. İstikametini kaybetmiş bidat ehli hocaların talebelerinin toplumda önderlik konumuna çıkarılmaması, bunun en önemli kanıtıdır. Oryantalistlerden daha çok dinimize zarar veren kimseler eğer İslâmî gelenekte yaşasalardı zerre kadar değerleri olmazdı.

  1. Müslümanların sorunlarına duyarlı olmalı ve çözümler üretmelidir. Hz. Peygamber’in İslâm davasını hâkim kılmadaki başarısının birçok etkeni olmakla beraber bunlardan en önemlilerinden biri de insanların sorunlarına çözümler sunmasıdır. Bir hareketi ütopik olmaktan kurtaracak olan sorunlara çözüm bulma eylemi, aynı zamanda ulema merkezli bir yapının da oluşmasını sağlar. Hz. Peygamber, bunları başardığı gibi âlim sahabileri önderlik makamına getirmek suretiyle gelecek olan ümmetlerine de gerekli mesajı vermiştir. Günümüzde rabbani ulemanın olmayışı, akademik çalışma yapanların sorunları çözmekten ziyade sorunlar üretmeleri, toplumsal güveni kaybetmeleri, siyasetin yönetiminin aydınlarda ve teknisyenlerde olması, ülkemizde İslâmî bir hareketin doğuşunu engelleyen faktörlerden bazılarıdır. Hâlbuki İslâm’ın doğuşundan inkişaf dönemine kadarki tarihini incelersek görürüz ki İslâm, çözümdür. Mekke’de Mekkî çözüm, Medine’de Medenî çözümdür. Fıkhın sonraki dönemlerini incelersek, fakihlerimizin değil pratik olaylara, farazi meselelere bile çözümler sunduklarına şahitlik ederiz. İşte o dönem âlimlerini inandırıcı kılan ve İslâm’ın yayılmasının önünü açan hikmetlerden biri de budur.

Günümüzde ise Müslümanların sorunlarına; “Bu sorunları İslâm toplumu üretmedi” diye yabancı kalındığı gibi; “İçtihat kapısı kapanmıştır” anlayışıyla da ilgi duyulmamaktadır. Temelinde iyi niyet olsa da bu korkak ve ilgisiz yaklaşım, Müslümanların çocuklarını ideolojik düşüncelerin kucağına itmiştir. İdeolojiler, bu çarpık anlayış nedeniyle dinleştirilmiştir. Akademik camia ise İslâmî çözüm yerine genelde dünya sisteminin verilerine teslim olmayı tercih etmiştir. Yeni bir şey söyleyemedikleri gibi, Müslümanların siyasi, iktisadi, hukuki, ahlaki ve eğitim alanlarıyla ilgili meselelerine deva mahiyetinde herhangi bir proje de ortaya koyamamışlardır. Üzerinde durulup doktora çalışması gereken bir husus; akademik çalışma yapanlarımızın hiçbir orijinal söylemi yoktur. Ya Mutezilenin, Haricilerin veya sünni gelenek içerisinde şaz olan görüşlerin tekrarı yapılmış veya batılılar tarafından iğva edilmiş hastalıklı kişilerin yahut oryantalistlerin fikirleri güncellenmiştir. Bizim ilahiyatçılarımızın cesaretleri hadım edilmiştir. Dine bile batılı bir pencereden bakmayı şiar edinip İslâm’ın en temel farzlarından olan cihadı literatürlerinden çıkararak emperyalizme dolaylı hizmet vermişlerdir. Fildişi kulelerde artistik tartışmalarla Müslümanların sorunları çözülmez. Kur’an ve sünnet merkezli yapılan projeler topluma deklare edilip İslâm gündeme taşınmadıkça da mesafe almak mümkün değildir. Biz, bu ifadeleri, İslâm’ı kendisine dert edinenler için açtık; İslâmî bir derdi olmayanlar için söyleyecek bir şeyimiz yoktur.

Buraya kadar yazdıklarımızı toparlarsak, Müslümanların bu hâle gelmelerinin; kendi meselelerine bile çözümler üretemeyişlerinin bazı nedenleri şunlardır:

  1. a) Müslümanların, içtihat kapısının kapandığı şeklindeki önermeyi yanlış anlamaları ve bu yanlış algıyı evrenselleştirmeleri.
  2. b) İslam toplumlarının genelinde mektebi anlamda bir İslâmî hareketin olmayışı, hayata dinle anlam verilmesini ve bu bağlamda meselelerin İslam’a göre çözüme kavuşturulmasına mani olmuştur.
  3. c) Müslümanların yaşadığı ülkelerdeki laik-seküler hukuk sistemi, böyle bir çalışmaya fırsat vermemiş ve Müslümanları engellemiştir.
  4. d) Farklı İslam toplumlarındaki hareketleri örnek alan ve yerelleşemeyen yeni yapılanmalar, olaylara dinden çözüm bulmayı gündemlerine taşıyamayıp kısır çekişmeleri tercih etmişlerdir.
  5. e) Müslüman toplumlardaki İslami yapılanmaların önderlik kadroları daha çok aydınlardan ve teknik elemanlardan oluşmuştur. Bu kimseler, ya bilgisizliklerinden çözüm bekleyen konuları gündeme almamışlardır ya da bu konular, ehliyetli insanlar tarafından çözülecek olursa kendileri önderlik makamlarından düşerler endişesiyle hasetliklerinden dolayı sorunların çözülmesini istememişlerdir. Neticede Müslümanlar hayatın öznesi olamamışlar ve kâfirlerin gündemiyle sürekli oyalanmışlardır. Bugün bile en çok konuşulan, siyasi konular olmasına rağmen Müslümanların alternatif siyasetle ilgili hiçbir uygulanabilir projelerinin olmayışı, üzüntü duyulması gereken bir durumdur. Eğer bu saha boş kalacak olursa, modern yaklaşımlar boşlukları doldurur ve Müslümanlar kolayca dünya sisteminin bir parçası olurlar.
  6. f) Müslüman gençlerin okuduğu bazı davet önderleri de -en azından bizim ülkemizde- çözümsüzlüğe ve ütopik siyasete zemin hazırlamıştır. Burada hatalı olan davet öncüleri değil, anlama sorunu olan ve İslami ilimlerin usulünü kavrayamayan kimselerdir.
  7. g) Müslümanlar yapay gündemlerle meşgul edilip esas sorunlar sürekli ertelenmiştir. Görünmez bir el daima yapay gündemler oluşturmakta ve Müslümanların kafaları karıştırılmaktadır.

Sorunlarımızın ve çözüm üretemeyişimizin nedenleri bunlar olduğuna göre, dini hassasiyeti olan ilim adamlarımızın bu konularda acil çözümler üretmeleri elzemdir. Peygamber Efendimiz, “her zor meselenin içinden çıkan ve çözüm üreten” vera ve takva ehli Müslümanları övmüştür.[23] Aksi halde hayat, boşluk kabul etmez ve birileri cahilce de olsa çözüm (!) üretir. Durumun böyle olabileceğini bilen Peygamber Efendimiz, bizlere uyarı mahiyetinde şu evrensel çağrıyı yapmıştır: “Allah Teâlâ, verdiği ilmi insanlardan söküp almaz. Fakat âlimler öldüğü zaman ilim de onlarla beraber gider. Öyle ki toplumda hiç âlim kalmaz. İnsanlar, bu ortamda cahil kimseleri önder edinirler ve meselelerinin çözümlerini onlara sorarlar. Bu cahil kişiler, bilgisizce fetvalar verirler; sonunda hem kendileri sapkınlaşırlar hem de insanları sapıtırlar.”[24] (Devam edecek…)

Dr. Mehmet SÜRMELİ

[1] Saff 61/2-3

[2] Acluni, Keşfu’l-Hafa, c.I, s.131; Kurtubi, Cami’u-l Ahkam’i-l Kur’an, c.I, s.366.

[3] Cuma 62/5

[4] Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sünnet, s, 28.

[5] Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c.I, s.178.

[6] Kurtubi, Cami’u-l Ahkam’i-l Kur’an, c.I, s.369.

[7] A’raf 7/175-6

[8] Abdürrezzak, Musannef, Had. no: 20477, c.XI, s.256.

[9] Ahmed, Müsned, c.II, s.162

[10] Ahmed, Müsned, c.IV, s.143

[11] Bak: Maide 5/63

[12] Bağdadi, Ahlak’u-r Ravi, c.I, s.301.

[13] Tevbe 9/122

[14] Tekin, Ahmet, Meal, Tevbe Suresi 122. Ayet.

[15] Nahl 16/90

[16] İmana zulüm/şirk karıştırmak; Allah’ın dininin yanında başka hayat tarzlarının mutlak doğruluğunu tasdik etmek; bu yolların dine rağmen bağlayıcılığına iman etmektir. İslâm Dini ile beraber ideolojileri de dinleştirmektir.

[17] Enam 6/82

[18] Bak: Fatiha 1/6

[19] Nisa 4/69

[20] Hud 11/112

[21] Hud 11/113

[22] Bak: Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, c.I, s.135.

[23]İbni Mace, Fiten, 16, Had.no:3989, c.II, s.1320.

[24]Abdürrezzak, Musannef, Had.no:20477, c.XI, s.256;Ahmed, Müsned, c.II, s.162

Exit mobile version