‘Nefs’, sözlükte, kendi, öz, can, ruh, benlik, kötü istek, kötülüğe meyil, insanın kötülüğe meyilli tarafı, insandaki maddi, beşeri ve hayvani şeylere meyil olarak tarif edilmektedir. Nefis veya nefs, öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir. Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete bakan duyuları, maddi ve manevi becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi demektir. İslâm ıstılahında ise şehvet, her türlü aşırı istek ve kızgınlığın başlangıcı olan içteki, insanın içindeki manevi güce nefs denilmektedir.
Nefs, tek tek her varlığa işaret ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran manevi güce de verilen addır. Bu anlamda nefis, maddi hayatın kaynağı, isteklerin merkezidir. Kur’an kavramları içerisinde anlaşılması en karmaşık kavramdır Nefis. Bu önemli kelime, çeşitli türevleriyle birlikte Kur’an’da 296 yerde geçmektedir.
İnsan, şekil yani cisim ve manevi cephe sayılan ruhtan meydana gelir. “İnsanın ruhu onun nefsidir” de denmiştir. Hayatın devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır. Nefis, bu ihtiyaçların şekillendiği ve çıktığı yerdir. Nefsin istekleri, hayatın devamı için gereklidir. Ancak nefis başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir ve insan o noktada hataya düşer. Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma, uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir. Ancak bu istekler başıboş bırakıldığında, kişi cahil, cimri, kıskanç, açgözlü, azgın, sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir. Çünkü nefsin yapısı, buna uygun bir şekilde yaratılmıştır. Allah-u Teâlâ, insanı fıtrat üzere yaratmıştır. Onu, en güzel şekilde düzenlemiştir. Ona, hem kötülüğü hem de takvayı ilham etmiştir. Yani insan, iradeli bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsan nefsi, hem güzel özellikler hem de kötü özellikler ile yaratılmış ama güzel olan özelliğe de dönebilme isteği ile yaratılmıştır.
Şems sûresi 7, 8, 9, 10. ayetlerde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Nefse ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyene yemin olsun ki; Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene! Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularıyla baş başa bırakan da ziyan etmiştir.” Nefse yemin ederek başlıyor ayet. Biliyorsunuz Kur’an’daki yeminler önemli. Her yeminin bir mesajı var. Rabbimiz, nefs üzerine yemin etmişse o şey değer kazanır, o şeyin önemine ispat olur.
Nefis, hem fücuru hem takvayı donanabilecek özelliktedir. Hepimiz de sevme, hoşgörü, yardım etme, beğenme, tevazu gösterme ya da kızma, öfkelenme, kin duyma gibi güzel ve kötü, maddi ve manevi, iyi ve kötü duyguların hepsine birlikte sahibiz. Bu şekilde yaratılmışız. Her duygu, hepimizde var ama yapısal olarak birinde öfke ağır basarken diğerinde merhamet ağır basar.
Kul, kendisindeki hangi özelliği öne çıkarırsa o şekilde anılır. Yoksa aslında hepimizde hem olumlu hem olumsuz özellikler var. Önemli olan insanın nefsine, insanın ruhuna fayda veren şeyleri Allah-u Teâlâ’nın yaratmış olması. İnsanın nefsine fayda veren şeylerin birincisi; Allah-u Teâlâ’nın bizi bir fıtrat üzere yaratması ve her birimizin nefislerine belli özellikler vermiş olmasıdır. Ve hepimizin nefsinde faydalı şeyler ve zararlı kötü şeyler olması. Fıtrat ise Allah-u Teâlâ’yı anmaya ve Kur’an’ı yaşamaya muhtaç yaratıldı. Kulun fıtratı, hayrı sevme üzerinedir, hayrı sevme fıtratı üzeredir. Kul, eğer kendisi bu fıtratı öldürmezse hayır yönü her zaman açığa çıkar. Her zaman faydalı şeyleri sever.
Olumsuz şeylerde aslında faydalı olabilir. Meselâ diyelim ki nefsimizde hangi özellikler var. Bir iman etme arzusu var. Gerçekten her nefiste bir iman etme isteği yani tevhid üzere olma isteği vardır. Her nefiste aslında merhamet etme, şefkat etme, paylaşma yani cömert olma pek çok güzel haslet bulunur. Yumuşak huyluluk, adil davranmak değil mi? Adalet herkesin istediği bir şeydir. Ama her nefiste ne vardır? Öfke, kızgınlık, bencillik de vardır.
Öfke mesela; bununla ilgili İmam Gazali diyor ki; “Aklın askeri zayıflayınca şeytanın ordusu hücuma geçer. O zaman elinde topaçla çocuğun oynadığı gibi kişiyle oynar, kişi şeytanın elinde oyuncak haline gelir.” Aslında Allah-u Teâlâ, bize, bu özellikleri faydalı olana, olumlu olana çevirme yetisi vermiştir. Mesela kıskançlık duygusu, faydalı olacak şekilde de kullanılabilecek bir duygudur.
Kıskançlık, aslında çok olumsuz bir duygudur. İnsan için en ham duygulardan birisi ya da haset daha da ham olan duygudur. Buna rağmen biz, bir durumda kıskançlık duygusunu hissetiysek hatırlayalım ki Allah-u Teâlâ birçok ayetinde bize şöyle buyuruyor: “Yarışanlar iyilikte, salih amelde yarışsın” emri vardır. Bizim bu duyguları, olumlu yönlerimizi çoğaltmada kullanmamız gerekir.
Muslih b. Acli şöyle demiştir: “Allah, kulu için bir hayır dilediğinde onun kalbinde ona bir nasihat edici yaratır ve o da ona daima iyiliği emredip kötülükten sakındırır.” Allah, muhakkak kulları için hep hayır diler ama kul, bu hayra talip olduğunda onun kalbinde bir nasihat edici yaratıyor. Buna biz vicdan da diyebiliriz. İçinde bir ses olur. Kişi yanlış şeyler yaptığında onu rahatsız edecek duygular verir. Eğer biz, nefislerimizi gerçekten arındırmış, fıtratlarımızı örtmemiş olsak her günaha yaklaştığımızda içimizdeki ses bizi uyaracaktır. Nefsiyle baş etmeye çalışan kişiye, Allah-u Teâla yardımını gönderecektir.
Allah-u Teâlâ, Ankebut Suresi 69. ayette şöyle buyurmuştur: “Uğrumuzda cihad edenleri, çaba sarf edenleri elbette yollarımıza ulaştırırız. Kuşkusuz Allahﷻ muhsinlerle beraberdir.” Allah-u Teâla, normal cihad edenleri de muhakkak doğru yola ulaştırır ama burada özellikle nefisle cihad kastedilmiştir. Allah-u Teâla, nefisleriyle cihad edenleri, kendini arındırmaya çalışanları elbette yollarımıza ulaştırırız, diye buyuruyor. Yeter ki bir caba içinde olalım. Devamında ise “Allah, muhsinlerle beraberdir” denmekte. Muhsinin anlamı: Birinci olarak ihsan sahibi, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme. İkinci olarak da iyilik etme.
Kişi, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet ediyorsa zaten bir uyarıcı aklında vardır ve o kişi, nefisle çok güzel bir şekilde mücadele etmiş muhsinlerden olmuştur. Ayette de Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu gibi Allah, onlarla beraberdir. Allah, bizimle beraberse zaten bizi korur. Bizler de Allah’ın yardımıyla en doğruyu yapanlardan oluruz. Kişinin çabalamayıp sadece arzu etmesi, zaman içinde bu içerisinde bulunan vicdan sesinin ölmesine sebep olur. Bu sesin ölmesi ile bizi günaha çağıran sesler çoğalır. Aksi halde de biz, olumsuzluklara gömülürsek dünyada ve ahirette kaybedenlerden oluruz. İşte dünya hayatının anlamı, nefsin bu istekleriyle mücadele etmede şekilleniyor. İslâm, kişiye bu mücadeleyi öğretmektedir. İslâm’ın getirdiği ölçüler, nefsin isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar.
Nefsin, bu aşırı ve doyumsuz arzularına, isteklerine ve lezzetlerine uymak, kötü huylardandır. Bunun kötü olduğu, âyet-i kerimelerde açıkça bildirilmiştir. Nefsin arzularının, insanı, Allah (c.c.) yolundan uzaklaştırdığı, O’nu zikretmekten alıkoyduğu haber verilmiştir. Çünkü nefis, daima Allah’ı (c.c.) inkâr, O’na inat ve isyan etmek ister. Ahlâki hastalıkların çoğu da nefse uymaktan kaynaklanmaktadır. Her işte nefsin arzularına uymak, nefse tapınmak olur.
İbn Kayyim, nefsin özellikleri ile ilgili şöyle bir tespitte bulunmuş: Nefis, üzerinde üç çeşit davetçi vardır. Bunlar, aynı zamanda nefsimizin özellikleridir.
Birincisi; şeytanın ahlaki özellikleri ile donanmaya çağıran bir davetçi. Bu özellikler; kibir, haset, zulüm, şer, bozgunculuk, hile yapmak, aldatmak. Bütün bunlar, şeytanın özellikleridir. Şeytanın ahlakı ile donanmamızı isteyen bir çağrıdır. Ve biz, eğer bunlara teslim olursak -Allah korusun- nefsimiz şeytanın nefsine benzer, onun gibi olanlardan oluruz.
İkincisi; nefsi hayvanların ahlakına çağıran davetçidir. Bu da şehvet ve nefsin bütün arzularıdır. Nefsin arzuları konusunda itidalli davrandığımızda hayatımızı güzelleştiren ve kolaylaştıran bir şey olur; ama bu konuda kendimizi şehvete ya da nefsin diğer arzularına teslim ettiğimizde kaybetmiş oluruz. Hayvanların ahlakına sahip olan nefsin özelliklerine sahip oluruz. İnsanda yeme içme isteğinin bulunması normaldir. Şehvetin bulunması ise insanların evlenmesine, aile kurmasına, insan neslinin devamına sebep olur ama insan, bu konuda itidalli olmalıdır.
Bu konularda itidal nedir? Allah’ın, çizdiği sınırlara riayet etmektir. Nefsin diğer arzularında da; yemede, içmede, eğlenmede, barınmada, giyinmede aklınıza ne geliyorsa her birinde Allah’ın çizdiği sınırlara riayet ediyorsak bunlar, bizim için güçtür, kuvvettir, dünya hayatını kolaylaştır. Bunlar da Allah’ın sınırlarına riayet ediyorsak yine bizim için ibadet konumuna gelirler; ama öyle değil de biz tamamen hayatımızı, bu arzuların, bu isteklerin bizi yönetmesine bırakırsak işte o zaman hayvanların ahlakına çağıran davetçiye nefsimizi teslim etmiş oluruz.
Üçüncü de meleklerin özelliklerine çağıran davetçidir. Meleklerin özellikleri nedir? Birincisi, ihsandır. Melekler, ihsan makamındadır. Gerçekten melekût âleminde ve Rablerini görerek yaşarlar. Bizim de Rabbimizi görüyormuşçasına yaşayanlardan olmamız, meleklerin ya da meleklerden de daha üstün konuma getirir. Çünkü biz, gerçekte görmediğimiz halde bunu yapıyorsak meleklerden daha üstün konuma çıktık demektir.
Meleklerin başka hangi özellikleri vardır? Allah’ın emrine itaat, ilim, iyilik, samimiyet, bağlılık, dua etmek, ibadet etmek, müminler için istiğfar etmek, bütün müminlere yardım etmek, meleklerin özellikleridir. Bizim de birbirimizle yardımlaştığımız, birbirimize dua ettiğimiz, birbirimizi hayra çağırdığımız müddetçe, Allah’a itaat ettiğimiz müddetçe –İnşallah- meleklerin ahlakına çağıran davetçiye uymuş oluruz. Ve –inşallah- nefsini arındıranlardan, kurtuluşa erenlerden oluruz. Nefis ile insanın imtihanı çoktur. Bu imtihanlardan kazanarak çıkabilmek için Rabbimiz, bize her zaman bunun nasıl olması gerektiği konusunda örnekler veriyor. Kur’an’a bakalım; Peygamber kıssalarında, Peygambere iman eden müminlerin kıssalarında, inkâr edenlerin kıssalarında görüyoruz. Verilen mesajlar, nefsin arındırılması ya da nefsin imtihanının kaybedilmesi noktasındaki sıkıntılar…
Kabil ve Habil örneği… Hz. Âdem’in iki oğlu imtihan gereği; birisi hak davanın, birisi batıl davanın şahsiyetleri. Meseleyi biliyorsunuz; ikisi de kurban sunacak. Rabbimize takva üzerine sunulan kurban, Habil’in kurbanı olduğu için o kurban kabul edilecek ama Kabil’in kurbanı kabul edilmeyecek, bundan ibret alıp nefsini düzeltmesi gerekirken bunu yapmadı. Nefsinin kendisine verdiği dürtülerle kardeşi Habil’i öldürmek için harekete geçti, öldürüleceğini anlamasına rağmen Habil dedi ki: “Ben, sana el kaldırmayacağım, sen beni öldürsen de ben seni öldürmek için el uzatmayacağım; çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi. Nefsini arındıran birinin örneği olarak Habil… Nefsinin fücurlarına mağlup olan birisi olarak Kabil… Maide süresinin 30. ayetinde; “Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi tahrik edip kolaylaştırdı, böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu” buyuruluyor. Nefsin isteklerini yapmak insanı hüsrana uğratıyor.
Kur’an-ı Kerim’de: “Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. Onu (isyanla, günahlarla) örtüp-saran elbette ziyan etmiştir (yıkıma uğramıştır)” buyrulmaktadır. Bunun yanında insan, nefisini kayırma ve onu koruyup kollama, savunma ve aklama peşinde olmamalıdır. Çünkü olumsuz içerikli nefsin, insanı kötülüğe sürüklemesi söz konusudur. “Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis, muhakkak kötülüğü emreder” (Yusuf Süresi, 53. ayet)
Hz. Yusuf söylüyor, “Eğer ben nefsimi temize çıkarırsam haddi aşarım. Eğer Allah bana sahip çıkmasaydı kayacaktım, imtihanı en son noktaya kadar yaşamış biri olarak, eğer Rabbim benim elimden tutmasaydı ben kaybetmiştim” dediği için, “Ben nefsimi temize çıkarmam” diyor. Başka bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ; “And olsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz, ona şah damarından daha yakınız” buyurarak insan nefsinin insanı kötülüğe sürükleyen isteklerde bulunduğunu beyan etmektedir. Bir başka ayette de şöyle buyurmaktadır: “O halde gücünüz yettiğince Allah’a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Peygamber (s.a.v.): “Ümmetimin iki kötü huya yakalanmalarından çok korkuyorum. Bunlar; nefse uymak ve ölümü unutup dünyanın arkasından koşmaktır.”
Nefse uymak, Allah’ın (c.c.) emirlerine uymaya engel olur. Ölümü unutmak, nefse uymaya sebep olur. Nefsin istekleri, genelde beşerî ve hayvanî arzulardır. Bu tip arzular ise hep dünyadaki arzulardır. İnsan, bu arzular peşinde olduğu müddetçe ahiret ihtiyaçlarını hazırlamakta geri kalır. Çok önemli olan bir husus da şudur ki nefis, mübahlarla doymaz, mübahları kullanmayı artırdıkça, isteklerini artırır, yine de doymaz. İnsanı haramlara sürükler. Böylece insan, mübahları aşırı kullanarak ve haramlara dalarak, heva ve hevasına uyan birisi olur. Haramlara karşı bizde güç hasıl olsun istiyorsak şüpheli şeylerden, şüpheli şeylere yaklaştıracak şeylerden uzak durmamız gerekir. Nefsin İslâm’ın dışına taşmasını önlemek için, onunla iki türlü cihad vardır: Birincisi ona uymamak, onun arzularını yapmamaktır. Buna ‘Riyazet’ denir. Riyazet ise vera’ ve takva ile olur. Haramlardan kaçıp mubahları da ihtiyaçtan fazla kullanmaktan sakınmaktır.
Nefse karşı cihadın ikincisi ise onun istemediği şeyleri yapmaktır. Buna, ‘Mücahede’ denir. Bütün ibadetler, mücahededir. Çünkü nefis, bunları istemez. Rahat oturmak veya yatmak varken kalkıp abdest almak, namaz kılmak, Ramazan’da istediği gibi yemek varken oruç tutmak, zekât vermek ve hacca gitmek, bütün bunlar nefsi terbiye eder. İnsanı olgunlaştırır. Ruhları kuvvetlendirir. Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: “Dünya sevgisi, her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.” Her yapılan amelin sebebi, fücur yönümüzü temizlemektir. Ancak temizlenenler kurtulacaktır, diyor Allah’u Teala.
İnsanlarda nefis olmasaydı, insanlık kalmaz, meleklik hasıl olurdu. Halbuki insan vücudu, birçok şeye ihtiyaç duyar. Yemek, içmek, uyumak ve dinlenmek gerekir. İbadetler de bedenle yapılmaktadır. Birisinin geceleri uyumayıp hep namaz kıldığı söylendiğinde Peygamberimiz (s.a.v.): “İbadetlerin kıymetlisi, az olsa da devamlı yapılanlardır.” buyurmuştur. Kişinin Müslümanlığının işareti, nefsinin isteklerinin Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamberimizin (s.a.v.) koyduğu ölçülere uygun olmasıdır. Nefislerin; iman, ibadet, itaat, dua ve Allah (c.c.) yolunda çalışma ile tezkiye edilmesi (temizlenmesi, korunması) gerekir.
Müminlere uyarı niteliği taşıyan bir hadis-i şerifimiz: Ebu Hureyre’den (radiyallahu anh) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmış, cennet ise nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır (Buhâri). Cennet ve cehennem, zihnimizde yer almış iki kavramdır. Hepimiz cennete girmek isteriz. Ama şunu kendimize söylemeliyiz ki; cennetin etrafı zor amellerle kuşatılmıştır. Cennetin anahtarı nefsin istemediği, zorlandığı amellerle doludur. Cehennemin anahtarı ise Allah’ın gazabını çeken amellerdir. Cennetle aramızdaki perdenin kalkmasına sebep olan bu ameller, bu nefse ağır gelen amellerdir. İmanımız güçlü olduğunda, bedenimiz güçlü olduğunda cennetle aramıza sokulmuş olan o engeli kaldırmak için adım adım yaklaşırız. Namaz, cennete yaklaşmak ve aradaki örtüyü kaldırmak için belki bir adımdır. Oruç başka bir adımdır. Namaz kıldığımızda, oruç tuttuğumuzda, sadaka verdiğimizde, amel etmemiz için indirilmiş Kur’an-ı Kerim’i okuduğumuzda bunların her biri bizi cennete yakınlaştıracak olan birer adımdır. Adımlarımız ne kadar çok olursa cennetle aramızdaki o perde kalkmış olur.
Cennete girmek isteyen her mümin, dünyada sünnet, vacip, nafile gibi amel olarak adlandırdığımız şeyleri yapar. Her işlediğimiz haram ya da terk ettiğimiz vacip, bizi cennetten adım adım geriye götürür ve -Allah korusun- cehenneme yaklaştıracaktır. Ona dayanabilecek hiçbir beden yoktur, yakıp kavurur. (Rabbim, cennetine yaklaşmayı nasip etsin.) Bunun için yapmamız gereken, yapılması emredileni yapıp, yasaklarından kaçınmaktır. Nefse ağır gelen şeyler, Allah’ın haram kıldığı ama işlerken nefsin zevk aldığı şeylerdir. Örneğin; elimizdeki parayı sadaka olarak vermek ağır gelebilir ama bankaya faize yatırmak, nefse hoş gelebilir. Neden? Çünkü hiç çaba sarf etmeden, oturduğumuz yerden para kazanırız. Allah’ın gazabını çekeriz. Ama bu, nefse hoş gelir. Elbetteki haramların üstü süslüdür. Cehennemin yolu, süslü, nefse hoş gelen şeylerle donatılmıştır. Nefse hoş gelen şeyler, cehenneme yaklaştıracak birer adımdır, bunu unutmayalım. Bizler, adım atarken nereye yaklaşacağımızı çok iyi düşünmemiz lazım. İrademize sahip olup nefsimize savaş açarak onu yenmeye ihtiyacımız vardır.
Hz. Peygamber de (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Kişinin fitnesi, ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bu fitneyi; oruç, namaz, sadaka, emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker (yani iyiliği emretmek, kötülükten men etmek) yollarıyla örter (telafi eder).” Allah’ın (c.c.) verdiği her çeşit nimet (sağlık, mal, mülk, evlat…), müminin vermekte olduğu imtihanı kazanmasına vesile olursa, bunlar, gerçek manada nimet olur. Aksi takdirde, düşmandır. İnananların bu mühim hakikatten gafil olmamaları için, Kur’an ve hadiste çok çarpıcı ifadelerle dikkatler çekilir. Mesela bir ayette: “Ey iman edenler, eşlerinizin, evlatlarınızın içinde hakikaten size düşman (olanlar) da var. O halde onlardan sakının.” denmektedir. Biz, bu nimetleri Allah’ın emri doğrultusunda kullanırsak kazananlardan oluruz; ama yok, nefsimize göre yaşarsak kaybedenlerden oluruz. Yine Efendimiz (s.a.v.): “Akıllı olmak, nefse hakim olmak ve öldükten sonra gerekli olanları hazırlamaktır. Akılsız olmak, nefse uyup Allah’tan afv ve merhamet beklemektir.” buyurmaktadır.
Enes bin Malik (r.a) anlatıyor: “Bir gün Allah Resulü (sav) ile birlikte mescitte sabah namazını kıldıktan sonra güneş doğuncaya kadar bekledim. Resulullah (sav) mescitten çıkınca ben de onunla birlikte çıktım. Bana, ‘Gel seninle Fatıma’ya uğrayalım’ dedi. Fatıma’nın evine gittik, yatağına uzanmış yatıyordu. Allah Resulü (sav), ‘Fatıma; bu saate kadar uyuyor musun?’ buyurdu. Fatıma, uyandı ve ‘Dün, bütün gece sıtma tuttu uyuyamadım’ dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) ona dedi ki; ‘Peki, sana öğrettiğim duaya ne oldu?’ Fatıma, ‘Unuttum’ dedi. Hz. Peygamber (sav): ‘Şöyle de: Ey dipdiri ve her şeyin varlığını devam ettiren Rabbim! Senin rahmetinle Senden medet ve yardım diliyorum. Benim bütün işlerimi yoluna koy. Beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime ya da herhangi bir kimseye bırakma’ diye buyurdu.”
Alemlere rahmet olarak gönderilen ve merhamet kanadını bütün müminlerin üzerine germeye çalışan Allah Resulü (sav), kendi öz kızına ne tavsiye ediyor: Beni nefsime bırakma; çünkü nefis, insana kötülüğü emreder. Ben bir şeyi iyi zannederim hakkımda kötü olur; güzel zannederim çirkin olur. Nefsim şeytana uyar, günaha girerim. Öyleyse beni, bana bırakma. Ben, kendimi iyi bir konuma sokabilecek güce sahip değilim. Çünkü sonsuz ilmim yok, beni başka insanlara da bırakma; çünkü senin dışında bütün varlıklar aciz, zayıf, biçare…
Sahabilerin; kendilerine hakim oluşları, Allah rızası için her zaman kendilerini sorguya çekişleri, yaptıkları işlerde “Bu iş Allah (cc) için mi?” diye sormaları, aldıkları nefs eğitiminin en güzel örneklerindendir. Bu güzel örneklerden biri de Hz. Ömer’dir (ra) ve şöyle demiştir: “Biz, bazen yapacağımız bir ameli Allah’ın (cc) rızasına bağlamak için uzun süre düşünürdük. Bu yapacağımız ameli Allah’ın razı olduğu şekilde nasıl yapabiliriz diye?” Yine Hz. Ömer (ra): “Allah’ım! Amel defterimde senin için yapılmamış bir amel olmasın” diye dua ederdi.
Rabbim! Bizlere de hep düşünmeyi, her şeyi Senin rızana uygun yapabilmeyi, Senin razı olmadığın şeylerden uzaklaşmayı nasip eyle (Allahümme Amin).
SELMA AKINCI

Follow