Kendinden başka ilah olmayan, bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün alemlerin yegâne Rabbi, Kahhar ismiyle zalimleri ve zorbaları kahreden, mazlumlara ve güçsüzlere gökteki ve yerdeki ordularıyla destek veren Allah (c.c)’ın şanı çok yücedir. O(c.c)’na hamd olsun.
Selamların en güzeli âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.v)’e ve güzide ashabına olsun.
İnsan olmak, insan mertebesinde kalabilmek, vicdanını, merhametini susturmadan adaleti ve hakkı aramak gerçekten zor işmiş. Nankörlük ve zulmün perdesini aralayıp; bencillikten, içi boş kaygılardan kurtulup; kendinden başka canlıların da yaşama hakkını gözetip savunan ve uğradıkları haksızlıklara direniş göstermek, en azından insanlık dediğimiz olgunun şerefini kurtarmak için neyi kaybettiğini hatırlayan insanlara selam olsun.
Yaratılmasının sebebiydi, övgüye layık olduğunu ispatlamak. Üstündü hatta üstünlerin de üstünüydü, ilk önce. Biçimi güzeldi, en güzel şekil ile şekillendirildi ve sonra üstünlerin onu daha da yukarılarda görmeleri emredildi: “Ademe secde edin.” Sonra bir yaşama hevesi düştü insanın gönlüne. Ebedi olmak için, düşmanının sözüne kandı, Allah’ın (c.c) adıyla kandırılarak. Rabbinden bazı kelimeler öğrendi, tekrar O’na (c.c) sığınmak için. Eşi katıldı yanına, çocukları oldu, aileleri genişledi ve anlaşmazlıklar, kıskançlıklar, çekememezlikler gibi birçok yüzüyle karşılaştı, kendi kendinin. Bir oğul diğerini katletti kıskançlıktan ve kendi cimriliğini gölgeledi kendince. Toprağa kan düşünce dişine kan değen kurt misali istedikçe istedi toprak. İnsan bu isteği hiçbir zaman geri çevirmedi. Öylesine kan akıttı ki sanki toprak değil de insandı kanla beslenen. Yeryüzünde yayıldıkça yayıldı, çoğaldıkça çoğaldı. Dillere, renklere, bölgelere ayrıldı ama maya yine aynıydı. İnsan olarak kalabilenler, her zaman oldu aralarında. Çok merhametli olan Allah (c.c) uyarıcılar göndererek, fıtratı hatırlatıp tekrar üstünlerin üstünü olmaya çağırdı, binlerce kere. Bazen itaat etti insan elçiye, bazen katletti, bazen de yalanlayıp yüz çevirdi. Allah’ın (c.c) bu lütfettiğini kendilerinden bilenler oldu ve üstünlüğü kendilerinden bildiler. Böylece insan denen varlıklar arasına, bir de üstünlük kavgası girmiş oldu. Kimi rengi ile övünürken başkaları dilini yüceltti, daha başkaları ırkını, öteki coğrafyasını, beriki atasını derken üstün olma yarışına giriştikçe aşağılık hatta aşağıların da aşağısı oluverdiler. Bu yarışta kaybeden sadece insandı, kazanan ise ebedi düşman. Ne savaşlar verildi, ne kanlar döküldü, toprak kana doymadı. Toprak, insanın özü olan toprak, belki de bu yüzden sevdi kanı. İnsanlık birçok evreden geçerken imtihanı unutuyor, her sonucu lehine sayıyordu. Mal verilen, bilgim sayesinde derken bilgi verilenler, az bir paha karşılığında sattılar; güçlü olanlar, zayıfı ezdi; kurnaz olanlar, saf ve temiz olanı kandırdı.
Her şey kimin üstün olduğunu ispatlamak ile ilgiliydi. İnsanın başdüşmanı olan İblis de üstünlük iddiasına bulunduğu için, Rabbine isyan etmemiş miydi?. Üstün olduğunu ispat etmek isteyen kim olduysa kendini daha aşağılarda buldu. Çünkü bu yarışta kendinden sürekli ödün verdi, sonuçta kendinden geriye bir hiç kaldı. İnsanlık tarihi birçok büyük insanı barındırırken adını bildiklerimiz ve kendilerinden faydalandıklarımız genelde nefsiyle mücadele edenlerdir. İnsan, nefsini küçülttükçe tarihin akışı onları yüceltti. Tarihin bize aktardığı büyük zalimler ise birer ibret vesikasıdır.
Modern dünyada “insanlık” ölüm kalım savaşı veriyor desek yeridir. Makineleşen dünyaya, bir organizma olan insan, şaşırtıcı bir derecede uyum sağlayarak kendini makineye entegre etme yolunda oldukça hevesli görünüyor. Gündelik yaşamlarımızda tarafsız bir gözlem yaptığımızda çevremizde birçok insanın makine gibi davrandığına şahit oluyoruz. Çalışma prensipleri, alıcı-satıcı diyalogları, beslenmemiz, beşeri ilişkilerdeki tavırlarımız, müşteri temsilcisi diye karşımıza koydukları duygusuz, hissiz ses bile insanlığın ne kadar makineleştiğinin delili gibidir. Bu makine gibi davranışlarımız, çevreye ve evimiz olan dünyaya karşı da kendini gösteriyor. Tepkisizlik, umursamazlık, çıkar hesapları uğruna, haklı-haksıza bakmadan taraf tutma gibi, insani olmayan birçok davranış yerleşti hayatlarımıza.
Bir robot gibi davranan insan, sahip olduğu muhteşem duyguları yok sayıp kabloları ve devreleri tercih etmiştir. Doğadan, çiçekten, böcekten, topraktan ve insanı özüne yaklaştıracak birçok şeyden uzaklaştıkça uzaklaşıyor. Böyle bir yaşam, normal olarak hissizlik ve duyarsızlığı beraberinde getiriyor. Her ne kadar kendinden, kimliğinden ve fıtratından uzaklaşmış olsa da öyle bir an gelir, öyle bir olayla karşılaşır ki her şey silinir ve kendi ile baş başa kalır. İşte o zaman, acemisi olduğu bir duygu ile nasıl başa çıkacağını bilemez. Örneğin yakın bir zamanda bir Amerikan askeri, Gazze’de yaşanan vahşete karşı tepkisini, kendini yakarak göstermişti. Bu, yaşadığı duygu yoğunluğu ile başa çıkamamasının sonucudur.
Modern insan, genel anlamda rasyonel ve maddeci bir bakış açısıyla hayatı okuyor. Bu bakış açısı, insanı göründüğünden ve olduğundan daha vahşi bir hâle sokabiliyor. Genel dağılıma baktığımız zaman, toplumlar ve coğrafyalar arasında, ekonomi ve gıda gibi ana unsurlarda adaletsiz bir dağılım olduğunu fark ediyoruz. Bunun en büyük sebepleri, mekanikleşen insanlar tarafından sömürülen organik toplulukların, kendi kültürleri ile olan bağlarının kopmasıdır. Bugün, dünyadaki savaşın bir tarafı, makine gibi davranan yönetimler, diğer tarafı ise organik kalabilen topluluklardır. Gazze, tam anlamıyla insanlığın, dolayısıyla insana ait olan bütün özelliklerin temsilcisi ise karşısındaki azgın topluluklar makineleşmiş birer canavardır. Tarih şuna şahittir ki zafer, mutlaka yaratılışına uygun kalabilen, insan olmayı tercih eden ve ona bu hayatı bahşeden yüce Allah (c.c)’ın emirleri doğrultusunda hareket edenlerindir.
Göreceli bir dünyada yaşıyoruz. Olayları ve sonuçları, yaşadığımız boyutta ve kabiliyetimiz kadarıyla yorumlayıp bir sonuca varıyoruz. Mutlak hâkim olan; iradesi, bütün iradelerin üstünde olan kudret, hiç şüphesiz bütün bu yaşananları hakkıyla bilendir. İnsanlar, akın akın Gazze’ye yürürken yardım etme amacı taşıyorlar. Fakat asıl olan galiba, Gazze’nin dünyanın geri kalanına yardımcı olmasıdır . Çünkü dibe vurmadan zıplayamazsınız. Gazze’de yaşanan vahşet, insanlığın dibe vurduğunun resmidir. Bu dibe vuruşta zıplayanlar, gelecekte insanlığı temsil edecek olanlardır. Gazze halkı, öyle bir tebliğ başlattılar ki bu çağrı, taşlaşmış kalpler tarafından bile kabul gördü. Aslında yalnız olan Gazze değil, yalnız olan Gazze’ye duyarsız kalan, mekanik düşünen ve öyle yaşayan yığınlardır. Dünya, insan fıtratı üzere yaşayanlar için tasarlanmış bir mekândır. Fıtratını bozmuş ve başkalaşmışlar için dünya, yaşanabilir olmaktan öte; kin, öfke, hırs ve daha fazlasını isteyerek bir türlü tatmin olamamayla yaşamak durumunda kaldıkları bir mekândır. İnsanın düştüğü en büyük acziyettir, tatmin olamama. Tatmin bulmuş bir kalp için, gerçekliğin dayatması bitmiş; korkunun duvarları yıkılmış ve eşyanın hakikati ortaya çıkmıştır. Böyle bir kalbi sindirmek, korkutmak veya geri adım attırmak, mümkün değildir.
“Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun, kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” ( Rad \ 28)
Çağımızın en büyük sorunlarından biridir, mutmain olamamak. Unutulmuş, sanki insan için mümkün olmayan bir durummuş gibi, mutmain olmak. Mutmain olmuş bir kalbe sahip olan insanlar, nasıl yaşar; olayları, sorunları, açlığı, susuzluğu, zulme karşı duruşu, şükretmeyi, sabretmeyi, istikametinden sapmamayı, ölümü ve daha nice zorluğu nasıl karşılar, nasıl başa çıkar, diye öğrenmemiz için Allah (c.c) sanki Gazze halkını görevlendirmiş.
Yukarıda da dediğimiz gibi Gazze halkı an itibari ile geri kalan insanlardan güçlü gibi. Teslimiyetleri, mücadeleleri, imanları dünya halklarına ilham kaynağı olarak bütün insanlığı esir almış mekanik yaşama biçimine meydan okuyor. Ölürken bile kazanmanın mümkün olduğu, korkakça atılan bir merminin, cesaretle atılan bir taşa yenilebileceğini, ölümün son değil, aksine başlangıç olduğunu ve ağır silahlara sahip olanın değil, Allah’a güvenip O’na dayananın üstün olduğunun delilidir, Gazze’nin direnişi.
Gazze’yi görmezden gelmek hatta her hangi bir yerde, herhangi bir zulmü görmezden gelmek, insan olarak yaratılmış biri için, en hafif tabir ile insanlığına ihanettir. Tarih, yaşananlar için güçlü bir şahittir. Zaman, yaşadığımız andan ibaret değildir ve gün gelir, zulmü görmezden gelmiş olmanın ayıbı vurulur insanın yüzüne. Her Müslüman önce Allah’a (c.c) karşı sorumludur ki yüce Rabbimiz böyle durumlarda, yani zulme karşı nasıl tavır takınmamız gerektiğini, Kuran-ı kerimin birçok yerinde beyan etmiştir.
Gazze yalnız bırakılamaz, Gazze yok olmaya terk edilemez, Gazze sıradan bir direniş değildir. Gazze’nin direnişi; bir inatlaşma, toprak kavgası değildir. Bu mücadele, ahsen-i takvim ile esfelü’s-safilinin mücadelesidir. Bu mücadele; makine ile organizmanın, zulüm ile adaletin, zalim ile mazlumun, insan ile İblis’in, kutsal ile bayağının mücadelesidir. Güçlünün adaletine karşı, adaletin gücünün direnişidir, Gazze.
Gazze düşerse sadece Gazze düşmez, onunla beraber birçok şey düşer. Geri dönüşü olmayan yollar açılır. Zulüm ve zorbalık, meşruiyet kazanır; mazlumun hakkını savunmak, suç olur; adalet, yeryüzünden tamamen kalkar; küfür, egemenliğini pekiştirir; Müslüman toplumlar arasında gelecekte tefrika konusu olur ve daha birçok şeye sebebiyet verir.
Anası, babası katledilmiş binlerce çocuk; Gazze sokaklarında aç, susuz, nereye gideceğini bilmez durumda, sahipsiz, toprağa karışan unu ayıklamaya çalışırkenki yüzlerinde mahcubiyet, korkan gözlerle etrafı seyrediş… Gazze çocuklarının kiminin kopmuş bacağı, kiminin kolu, bazısının yanmış yüzünden gülümsüyor güzelim gözleri. Yemek kuyruklarında vakur günlerini özlüyor yaşlılar, anneler kaç çocuğunu verdi kim bilir toprağa. Acı, yüzlerini esir almış; erken ölüyor bebekler, bazısı doğmadan… Evlerin çatısı yok, duvarı yok, anası yok, babası yok, çocuğu yok, neşesi yok,sokaklar enkaz yığını, dünya enkaz yığını…
Fakat dillerinde Allah, dillerinde hamd, sabır, teslimiyyet… İşte, mutmain olmuş bir kalbin sahibinin dilinden dökülen, zafere giden yolun anahtar cümlesi: “Allah’tan geldik ve yine O’na dönücüleriz.”