Bizler de tıpkı peygamberler gibi öncelikle tek ilah olan Allah’a ibadet/kulluk etmekle mükellefiz. Zaten bu amaçla yaratılmışız (Zariyat, 51/56). Bu mükellefiyet, bu sorumluluk Allah’u Teâlâ, biz insanları halife olarak yarattığı ilk günden bu yana değişmeden devam ettiği gibi, bundan sonra kıyamete kadar da devam edecektir. Birilerinin bu sorumluluğun farkında olmaması ya da yerine getirmemede inad ve ısrar etmesi, bu gerçeği değiştirmez. Bu sorumluluk/mükellefiyet iradi olarak yerine getirilecek bir sorumluluktur. Yani bizim tercihimize bırakılmıştır (Kehf,18/29). Bu nedenle de en güzel bir biçimde (ahseni takvim) (95/4) ve diğer varlıkların çoğuna göre de üstün ve keremli olarak yaratılmışız (İsra, 17/70). Ayrıca, yaratılan şeylerin emrimize musahhar kılınmasının (Bakara, 2/29; Casiye, 45/13) nedeni de iradi olarak bu sorumluluğu yerine getirmekle mükellef oluşumuzdur. Bunun sonucu olarak da yaptığımız her işten, attığımız her adımdan ve söylediğimiz her sözden dolayı Rabbimiz bizi sorumlu tutacak (Nahl, 16/93) ve sorgulanacağız (Tekasür, 102/8). Çünkü bizler, boş yere yaratılmadığımız (Mu’minun, 23/115) gibi başıboş bırakılmak için de yaratılmamışız (Kıyamet, 75/36).
Peygamber Efendimiz (as) de: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mesuldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mesuldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mesuldür.” buyurmaktadır. İbn-u Ömer der ki: “Bunları Resulullah’tan işitmiştim. Zannediyorum ki şöyle de demişti: “Kişi babasının malında çobandır, o da sürüsünden mesuldür.”
Rabbimiz bir başka ayetinde de; “Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; onu insan yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir” (Ahzab 33/72) buyurmaktadır.
Bu emanet, iradedir, sorumluluktur ya da Kur’ani emirleri yüklenme ve başkalarına aktarma sorumluluğudur; özgür bir şekilde hakla bâtıl arasından, imanla küfür arasından, kullukla, itaatle isyan arasından birini tercih etmektir. Emanet, Müslüman ya da kâfirlikten, Allah’a itaat ya da isyandan birini seçmektir. Zaten bu dünyanın, dünyadaki bu hayatın temeli de bunun üzerine bina edilmiştir. Bu nedenledir ki, Allah insanı, iyiyi ve kötüyü anlama, bunlardan birini tercih etme kabiliyetlerine sahip bir varlık olarak yaratmıştır. Dolayısıyla insan, yaptığı-ettiği her şeyden sorumludur. İnsanoğlunu diğer varlıklardan ayıran en önemli husus da işte bu noktadır. İnsanların ve Cinlerin dışındaki bütün yaratılmışlar isteyerek veya istemeyerek Allah’a boyun eğmişken (Fussilet, 41/11) insan ve Cinler ise, ibadet etme ve etmeme konusu kendi iradelerine bırakılmıştır. Yani insan ve cinler kendilerine verilmiş olan bütün imkânları iyi veya kötü yoldan/ tevhid ya da şirkten birini tercih etme doğrultusunda kullanabilirler.
En temel, olmazsa olmaz sorumluluğumuz Allah’a kulluktur. Çünkü yaratılış amacımız Allah’a kulluktur (51/56). Allah’a kulluk ise, akıl baliğ olduğumuz andan itibaren başlar ve hayatımızın her anını ve her alanını kuşatır. Yani bir yandan Allah’a karşı görevlerimizi; namazı ikame etme, oruç tutma, hac etme gibi bireysel amellerimizi yaparken diğer yandan bireysel ve toplumsal boyutta şirki, zulmü ve fesadı ortadan kaldırma, temizliği, iffeti, ahlakı ve adaleti, kısacası İslam’ı yeryüzünde tesis etme çabasıdır. Bu çaba ve gayretin, Müslümanlara yüklediği sorumluluk ise ne sadece ailesiyle ne sadece içinde yaşadığı coğrafyayla ve ne de sadece aynı inancı paylaştığı insanlarla ilgilidir. Sadece ibadetle ve ahlaki konularla sınırlı olmadığı gibi, sadece hayatın belli başlı alanlarıyla da sınırlı değildir. İnsanı ilgilendiren her türlü konu, insanın yer aldığı her türlü alan ve insanın bulunduğu her yer, Müslümanların ilgi alanı ve sorumluluk anlayışı içinde olmak zorundadır. Bu ilgi ve sorumluluk “insan”la da sınırlı değildir. Yaratıcıya karşı sorumluluk, diğer varlıklarla ilişkide de kayıtsızlıktan uzak olmayı gerektirir. Eşyayı ve doğayı hoyratça kullanmak ve tahrif etmek, bir çeşit zulümdür.
Bununla birlikte unutmamak gerekir ki insan, ancak gücü oranında sorumludur. (Bakara, 2/286). Allah, adaletlilerin en adaletlisidir. Hiçbir varlığa verilmiş olan sorumluluk, o varlığın yetenek ve imkânlarından yani gücünü aşacak nitelikte değildir. İnsana yüklenen sorumluluk da öyledir ve onun imkân ve kabiliyetleriyle doğru orantılıdır. Allah, hiç kimseden dağları yerinden oynatmasını, inanmayanları zorla ikna etmesini, değişmek istemeyen toplumları değiştirmesini beklemez. Böyle bir emir de vermemiştir. Herkesin sorumluluğu Allah’ın kendisine verdiği güç ve imkânlarla alakalıdır. Allah’u Teâlâ, peygamberine şu ikazı yapmıştır; insanlar iman etmiyor diye kendini helak mi edeceksin, Biz istersek herkesi iman ettiririz (Şuara, 26/3-4; Yunus, 10/99). Senin üzerine düşen ise ancak tebliğ etmektir (Şura, 42/48; Nahl, 16/82) Sen bekçi/muhafız değilsin (En’am, 6/107; Şura, 42/48). Bu da bize gösteriyor ki, sorumluluk, gücümüzle sınırlıdır.
Sorumluluk, yükümlü/mükellef olma halidir. Üzerimize yüklenen sorumluluk karşılığında da mutlaka ya ceza ya da mükâfat vardır. Kendimizi kurtarabilmemiz, Allah’ın razı olduğu kul olabilmemiz, sorumluluğun gereğince davranmamıza bağlıdır. İçinde bulunduğumuz her ortamda, sahip olduğumuz güç ve imkânlara uygun olarak üzerimize yüklenmiş sorumluluklar vardır. Bu sorumluluk, genç ya da yaşlı iken farklı olduğu gibi zengin veya fakir iken de farklıdır. Sorumluluk hiçbir zaman üzerimizden kalkmaz ama bazen azalabilir bazen de artabilir. Ama daha da önemlisi bizi, sahip olduğumuz imkânlar (sağlıklı halimiz ve maddi zenginliğimiz) değil, sahip olduğumuz bu imkânları Allah’ın arzu ettiği şekilde kullanıyor olup-olmamız kurtaracaktır. Yoksa beşe beş daha katarak, geceleri gündüzlere ekleyerek çeşitli ameller işliyor olsak da -eğer Allah için yapmıyor isek- bunlar bizi tek başına kurtarmaya yetmeyecektir. İslam’ın bizden istediği ve yapageldiğimiz bir kısım ibadetler, her şeyden önce kaçınılmaz olarak yapmak durumunda olduğumuz ibadetlerdir. Bunların gerekliliğini, ayrıntılarını gündeme getirerek, önemini vurgulayıp büyüterek üzerimizdeki sorumlulukları yerine getirmiş olamayız. Çünkü ibadet sadece şekilsel olarak yerine getirdiğimiz bazı ameller değildir. İbadet, kulluktur; yani hayatı bütünüyle Allah’a adamaktır (En’am, 6/162); Allah için yaşamak ve Allah için ölmektir. ‘Sadece Müslüman olarak ölünüz” (Al-i İmran, 3/102) ayeti de bu durumu teyid etmektedir. Elbette küfürden, şirkten, fuhuş ve münkerin her türünden uzak durmak tartışılmaz bir sorumluluktur; ancak bilmeliyiz ki, bunlarla mücadele eden, düzeltmeye çalışan, ıslah eden bir çabanın içinde olmadıkça temiz ahlaka sahip olunamaz ve bunlardan da uzak durulamaz.
Allah’ın bize yüklediği halifelik görevi de böyledir. Çünkü halifelik, insana gücü ile orantılı bir sorumluluk yüklemektedir. Dolayısıyla bu görev, kendimizi her olay ve herkes karşısında sorumlu hissetmemizi gerektirmektedir. Zira hilafet, Allah’a kulluk ve yeryüzünü imar ve ıslah etmek için çalışmayı gerektirir. Temelde Allah’a karşı sorumluluğu ifade eden bu durum, bizleri içinde yaşadığımız ortama karşı da sorumlu tutmaktadır. Bizi israf ve ifsat (bozgunculuk) etmemeye yönlendirir; aynı zamanda bizlere, yıkan değil yapan, ifsat eden değil ıslah eden, imha eden değil ihya eden sorumluluğunu yüklemektedir. Kısacası, içinde yaşadığımız ortamlardan, büyüklüğüne veya küçüklüğüne bakmadan ailemize, okulumuza, mahallemize, iş ortamımıza, sosyal çevremize ve içinde bulunduğumuz İslami yapılanmalara karşı sorumluyuz. İçinde yaşadığımız ülke ve hatta içinde yaşadığımız dünya da kendimizi sorumlu hissetmemiz gereken alanlardandır. Çünkü halifelik görevi, bizleri, bütünüyle yeryüzünde fitne ve fesadı kaldırmak ve İslam’ı egemen kılmakla yükümlü kılmaktadır (Bakara, 2/193; Enfal, 8/39).
“Kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun karşılığını, kim de zerre miktarı kötülük yapmışsa mutlaka onun karşılığını bulacaktır” diye buyuruyor Rabbimiz (Zilzal, 99/7-8). Ancak bu gerçek, kişinin kendisinden başka hiç kimseden sorumlu olmaması anlamına gelmez. Görülen bir münkere karşı gerekli uyarı ve eleştiriler gereğine uygun olarak yapılmış, sonra da gerekli (kavli ve fiili) bir tavır ortaya konmuşsa, elbette kişi, başkasının işlediği bir kötülükten dolayı sorumlu tutul(a)maz. Ancak bir toplum içinde kötülük yapılabiliyor, zulüm ve adaletsizlik sürüp gidiyorsa; bütün bu olup biten olayların failleri kadar duruma izleyici olanlar yani kavli ve fiili bir tavır koymayanlar da sorumludur. Ve zalim bir toplumun başına gelecek musibet, toplumda sadece zalimlerinin/zulmedenlerin başına gelmekle kalmaz. Onlara destek veren veya onları uyarmak gerektiğini bildiği halde sessiz kalanların da başına gelir.
“İsrailoğullarından nankörlükte ısrar edenler, Davud’un ve Meryem Oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmiştir. Bu, onların isyankârlıkları ve sürekli taşkınlık yapmaları yüzündendir. Onlar birbirlerini, yapa geldikleri kötülüklerden caydırmaya çalışmıyorlardı; gerçekten bu yaptıkları ne fena şeydi.” (Maide 5/78-79) Ebu Ubeyde (ra)’ın rivayet ettiği bir hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Hz. Peygamber (as) buraya kadar konuşurken bir yere dayanmıştı. Buraya gelince doğruldu ve ‘Evet, ya zalime engel olursunuz ve onu hakka çekersiniz ya da bu durum başınıza da gelir’ diyerek ikazda bulunmuştur (İbn Mace, Fiten, 20; Ebu Davud, Melahim 17).
Rabbimiz bir başka ayette de, “Aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah’ın azabının şiddetli olduğunu bilin” (Enfal 8/25) buyurmaktadır. Kalem Suresi’nde anlatılan bahçe sahiplerinden birinin yapmayın, etmeyin demek suretiyle diğer ortaklarını sözlü olarak uyarmış ancak onlarla beraber erkenden o da hâsılatı toplamak için bahçeye gitmişti. Diğerlerinin başına gelen felaket onun da başına gelmişti. Çünkü o uyarmıştı ama açık/net fiili bir tavır ortaya koymamıştı (Kalem 68/17-33). Toplumun cürümlerini ve günahlarını paylaşmıyor olmak, onlardan nefret etmek hatta sözlü olarak onlara uyarılarda bulunmuş olmak, onların zararından kişiyi kurtarmaz; bahçe sahiplerinden arkadaşlarını sözlü (kavli) ikaz etmiş olan adam gibi… Bu zarar/musibet, kimi zaman işlenen kötülük ve münkerlerin sonuçlarından etkilenmek, kimi zaman da onların uğradığı akıbete uğramakla sonuçlanır. Sessiz kalmak ise doğrudan doğruya suça ortak olmak, fesadın yaygınlaşmasına pasif destek vermektir. Toplumların uğradıkları akıbetten toplumu oluşturan bireylerin tamamı mesuldür.
Kişi, içinde bulunduğu/yaşadığı an’dan sorumludur. Dolayısıyla kişi ne geçmişte yapılanlardan ne de gelecekte yapılacaklardan sorumludur. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde İslam’ı yaşamıyor ve gereğini yerine getirmiyor isek, işte o zaman sorumluyuz demektir. Dolayısıyla sahabenin ya da daha sonraki dönemlerde yaşayanların işlediği amellerden sorumlu olmadığımız gibi onlar da bizim işlediğimiz amellerden sorumlu olmayacaklardır. “Onlar, bir ümmetti, gelip geçti; onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz” (Bakara, 2/141; Şura, 42/15) ayeti de geçmişte yaşayanlardan bizler, gelecek nesiller de bizlerin yaptıklarından sorumlu olmayacaklardır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz zaman diliminde, İslam’ı gereğince yaşayarak bir gelenek oluşturamazsak, bunun zararı sadece bize olmaz, aynı zamanda bizden sonra gelecek nesilleri de etkileyeceğinden dolayı, bundan bizler de sorumlu olacağız. Yani sorumluluk, insanın yaşadığı an/zaman diliminde geçerli olan bir mükellefiyettir. Namaz vakti geldiğinde, o vaktin namazını kılma sorumluluğu başlamış olur. Oruç, Ramazan ayı girdiğinde tutulması gerekliliği ortaya çıkar. Hac şartları oluştuğunda yerine getirilmesi zorunlu olur. Ulaşıldığında ve hükmün yapılmasına bağlı olan şartlar doğduğunda kişi yerine getirmekle mükellef olur.
Dolayısıyla küfrün ve şirkin hükümranlığına son verme, İslam’ı yeniden yeryüzüne hâkim kılma işi günümüz Müslümanlarının yani bizlerin üzerine düşen bir sorumluluktur. Demokrasiye, kapitalizme, sosyalizme, laikliğe, sömürüye ve bütün münkerlere, kısacası şirkî ideoloji ve sistemlere karşı mücadele etme görevi biz Müslümanların sorumluluğundadır. Namazdaki, Oruçtaki, Hacdaki sorumluluk ile küfürle, şirkle ve her türlü münkerle mücadele etme sorumluluğu arasında önemli denebilecek hiçbir fark yoktur. Bu nedenle hiçbir Müslüman “ben namazımı kılarım fakat yönetimle, düzenle, sistemle ilgilenmem” deme hakkına sahip değildir. Çünkü gereği gibi ikame edilen namaz insanı her türlü kötülük ve fahşadan alıkor (Ankebut, 29/45). Küfür ve tağuti sistemler içerisinde sıkıntı duymadan Müslüman olarak kalmak ve dolayısıyla yaşamak mümkün değildir. Zira mü’min olmak ve mü’min olarak yaşamak ancak Allah’a iman etmek ve tağutu inkâr etmekle mümkün olur (Bakara, 2/256). Hz. Peygamber (as)’ın çokça bilinen ve tekrar edilen şu hadisi de bu gerçeği dile getirmektedir: “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki, bu imanın en zayıf derecesidir” (Müslim, İman 78). Kısacası Müslüman, Din, Allah’ın oluncaya ve fitne yeryüzünde kalkıncaya kadar (Bakar, 2/193; Enfal, 8/39) sorumluluktan asla kurtulamaz.
Bu görev, asla ertelenemeyecek ve başkalarına devredilemeyecek bir sorumluluğu gerektirmektedir. Namazı kılma sorumluluğunu nasıl ki yerimize kılması için başkasına devredemiyorsak, küfürle, şirkle ve münkerle mücadele etme sorumluluğunu da başkasına devretme hakkına asla sahip değiliz. Bu yük, omuzlarımızdadır. Bahaneler uydurarak, gücümüz yok, zayıfız, yapamayız, edemeyiz, diyemeyiz (Nisa, 4/97). Bu sorumluluğun muhatabı olduğumuzu asla unutmamalıyız. Çünkü biz bu sorumluluğu/emaneti isteyerek yüklenmişiz (33/72). Tarihi ve geçmişte yaşayan insanları eleştirmek de bizi mesuliyetten kurtarmaz. Bizleri kurtaracak olan ancak samimiyetle Allah’a yönelip O’nun emirleri doğrultusunda tek başımıza da kalsak hareket etmemizdir. Bu, sonu ölüm olsa da. Resulullah (Sallallahu aleyhi ve sellem) konuyla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Canımı elinde tutana yemin ederim ki, ya marufu emredersiniz ve münkeri nehy edersiniz ya da Allah size bir azap indirir.” (Tirmizi)
Sorumlu olmada diğer önemli bir konu ise itaattir. Bu konuda en belirleyici hadislerden birisi ‘masiyette itaat yoktur’ hadisidir. Müslüman, kim olursa olsun masiyeti emreden birine, bu masiyeti yerine getirme hususunda itaat etmez. İtaat etmesi halinde ise sorumluluktan kurtulamaz. Saad b. Ebi Vakkas (ra) annesini çok seven bir sahabeydi. Annesi ise Muhammed (as)’ın peygamberliğini ve getirdiği mesajı kabul etmiyordu. Bir gün Saad (ra)’ın Annesi, ey Saad, ya Muhammed’i ve getirdiği mesajı inkâr edersin ya da ben ne yer ne de içerim, dedi. Bu olay karşısında müthiş sıkıntıya giren Saad, ne yapacağını şaşırmıştı. Bunun üzerine Saad b. Ebi Vakkas (ra) Peygamber’e giderek durumu anlatmıştı. Peygamber (as) da, annesinin İslam’ı yaşamasını engelleyen isteklerini yerine getirmemesini, bunun dışındaki isteklerini ise yerine getirmede kusur etmemesini buyurmuştu. Yani bir Müslüman’ın annesi bile olsa masiyete uyması söz konusu olmaz.
Sahabe döneminde de itaatin sınırlarının yanlış anlaşıldığı zamanlar olmuştur. Nitekim bir seriye komutanını kızdıran sahabelere, komutanın ateş yaktırarak sahabeye kendinizi ateşe atın emrine karşı çıkan bazı sahabilere, “Rasûlullah (as) beni dinlemenizi ve bana itaat etmenizi size emretmedi mi?” deyince bir kısım sahabe, “Biz ateşten kaçıp Rasûlullah’a sığındık (şimdi nasıl ateşe gireriz)” demişlerdir. Komutanın kızgınlığı geçtikten sonra, emrinden ısrar etmemiş, ancak konu Hz. Peygamber (as)’a aktarılmıştır. Hz. Peygamber de: “Eğer o ateşe girseydiniz, kıyamete kadar o halde kalırdınız” buyurmuştur. Ve sonra da itaatin sınırlarını belirleyen şu sözleri söylemiştir: “Allah’a isyan olan yerde kula itaat yoktur. İtaat ancak meşrû olanda gerekir.”
Mutlak anlamda itaat sadece Allah’a ve resulüne yapılır (Nisa 4/59). Allah ve Resulünün dışında itaat mevkiinde olanlara ise, bunlar Allah’a ve Resülüne itaat ettikleri takdirde kendilerine itaat edilir. Aksi halde edilmez.
Kendi aramızdaki ilişkilerde sorumluluk ise, mutlaka kardeşlik temeline dayanmalıdır. Dolayısıyla kendimiz için istediğimiz şeyi kardeşimiz için de isteyebilmeliyiz ya da kendimiz için istemediğimiz şeyi kardeşimiz için de istememeliyiz; birbirimizi sadece ve sadece Allah için sevmeliyiz. Zaten Müslüman olmanın gereği de bu değil midir? Nitekim Peygamber (as), ‘iman etmedikçe Cennete gidemezsiniz, birbirinizi de sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” buyurmuştur. Biz mü’minler, Müslümanlığı yani İslam dinini kendi irademizle yaptığımız bir tercih neticesinde kabul etmekteyiz. Ama Müslüman olduktan sonra, diğer Müslümanları –nerede, ne renkte, ne dilde ve ne ırkta olursa olsun- kardeş bilmek, bizim irademize/tercihimize bırakılmamıştır. Çünkü Rabbimiz “ancak Mü’minler kardeştir” buyurmak (Hucurat, 49/10) suretiyle bu konuda, bizlere akidevi bir sorumluluk yüklemiştir. Dolayısıyla bu konuda bizim kabul etmeme gibi herhangi bir tercihimiz de hakkımız da yoktur. Çünkü dil ve renklerin farklılığı Allah’ın ayetlerindendir (Rum, 30/22). Bir ırkı, bir rengi, bir dili inkâr etmek, aynı zamanda Allah’ın bir ayetini de inkâr etmek anlamına gelecektir. Bu da bize gösteriyor ki bir ırkın, diğer bir ırka ya da bir dilin, bir rengin diğer dil ve renklere üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak Allah’a yakınlıkla yani takva iledir. (Hucurat, 49/13)
Netice olarak bizim asıl sorumluluğumuz Allah’a ve Resulüne itaat etmektir. Bu ise ancak hayatımızın her anını; siyasi, hukuki, iktisadı, sosyal ve her alanını Allah’a has kılmak ve sadece O’nun rızasını kazanmak şeklinde olmalıdır. Çünkü Müslüman olarak sorumluyuz, demek bir iddiadır ve bu iddianın da hayatımız pahasına da olsa ispatlanması gerekmektedir.
Ali KAÇAR

Follow