Arşiv Duyurular Foto Galeri Gündem Yazarlar

İslam, Vahiy Kaynaklı Bir Sistem Öngörmektedir

İslami mücadele, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den (as) bu yana hak ile batıl, tevhit ile şirk, iman ile küfür arasında süregelen bir mücadeledir. Bu mücadele, süreç içerisinde zaman zaman hafiflese de hiçbir zaman durmamış ve kıyamete kadar devam edecektir. Süregelen bu mücadelede sadece yer, zaman ve şahıslar değişebilir ama mücadelede izlenecek yol ve kurallar asla değişmez. Çünkü İslami mücadelede izlenecek yol ve uyulacak kurallar, rabbanidir. Nitekim tarih boyunca küfürde, şirkte, tuğyanda inat edenlerle Allah’a iman eden ve sadece ona kulluk edenler arasındaki mücadelede, bu anlamda herhangi bir değişiklik de olmamıştır. Dün Habil ile Kabil, Hz. Musa (as) ile Firavun, Hz. İbrahim (as) ile Nemrut, Hz. Muhammed (as) ile Ebu Cehil ve taraftarları arasında gerçekleşen mücadele, bugün de bu müşrik önderlerin nesli ile peygamberlerin yolunu devam ettiren müminler arasında devam etmektedir. İslami mücadelede aslolan ise Allah’a kulluktur. Zaten Rabbimiz bizi, sadece kendisine kulluk etmek üzere yaratmıştır (Zariyat, 51/56). Allah’a kulluk, ağır bir imtihandır. Bu imtihanda başarılı olmak, ancak bütün zorluk ve baskılara rağmen İhlas ile Allah’a teslimiyet yani Rabbimin çerçevesini belirlediği ve Hz. Peygamber’in de gösterdiği yöntemle gerçekleşebilir.
İslami mücadelenin önünde en büyük engel, cahili anlayıştır. Bu nedenle İslami mücadele erleri, her dönemde cahiliye ile karşı karşıya ve kıyasıya bir kavganın içerisinde olmuştur. Bu nedenledir ki insanlık tarihi, İslami anlayışla cahili anlayış arasında verilen mücadelenin tarihi olarak anılmakta ve bilinmektedir. Çünkü İslami anlayış hiçbir dönemde değişmediği, değişmeyeceği gibi cahiliye anlayışı da değişmemiştir. Nitekim her dönemde İslami mücadelede takip edilen metot değişmezken -ki bu nebevi metottur- cahili anlayışta ise zamana ve zemine göre mücadele yöntemi her zaman değişmektedir. Çünkü cahili anlayışta hedefe götürecek her yol mubahtır ve uygulanan her yöntem de vahiy karşıtı olup şirk ve tuğyana dayanmaktadır. Günümüzde cahili anlayışı temsil eden ve kitleler tarafından kabul gören en önemli yöntem ise demokrasidir. Bu kavram ütopik olmasına ve hiçbir gerçekliği olmamasına rağmen, kitleler tarafından büyülü bir kavram olarak görülmekte ve gösterilmektedir.
Üstelik demokrasinin ülkeden ülkeye hatta –neredeyse- kişiden kişiye değişen birçok tanımı bulunmaktadır. Bu nedenledir ki demokrasinin 300’den fazla tanımının olduğu söylenmektedir. Yunanca bir kelime olan demokrasi, “halk” kelimesinin karşılığı olan “demos” ile “iktidar, hakimiyet ve hükumet etmek” anlamlarına gelen “kratos” kelimelerinden meydana gelen bir kelimedir. Demokrasinin en yaygın olarak bilinen tanımı ise ‘halkın egemenliği, halkın kendi kendini yönetmesi’ şeklindedir. Bu tanıma göre demokrasinin temel iki esası bulunmaktadır. Bu esaslar;
1- Egemenliğin halka ait olması,
2- Bütün yetkilerin kaynağının halkta olmasıdır.
Demokrasi düşüncesinin Avrupa’da gündeme ge(tiri)liş nedeni; kilisenin, din adamlarının ve kralların halk üzerinde, ilahi bir hak olarak din adına kurdukları baskıyla ve acımasızca devam ettirdikleri dinsel ve otoriter yönetimleridir. İşte demokrasiyi savunanlar, egemenliğin, hakimiyetin halkın hakkı olduğu iddiasıyla, var olan bu baskıcı ve dinsel, totaliter yönetimlere karşı çıkmakla işe başlamışlardır. Bu anlayış, bugünkü anlamıyla, 1789 Fransız İhtilali’nden sonra Batılı ülkelerde kabul görmeye ve yayılmaya başlamıştır. Demokrasinin yayılmasıyla halklar üzerinde kilisenin ve din adamlarının baskısı azalmışsa da bu defa da halkın üzerinde başka bir gücün, bir avuç sermayedar kapitalistin baskısı artmaya başlamıştır.
Demokrasinin tanımını bugünkü anlamıyla yapanlardan biri de ABD’li siyasetçi, aynı zamanda devlet başkanlığı yapmış olan Abraham Lincoln (1809–1865)dur. Lincoln, demokrasiyi ‘halkın halk tarafından ve halk için yönetimi’ şeklinde tanımlamıştır. Demokrasinin bu şekilde tanımı genel kabul görmüş ise de demokrasiyle idare edilen ülkelerin uygulamaları, tarihsel pratikleri bu ülkelerin, ‘halkın, halk tarafından’ yönetilmediğini çok açık olarak göstermektedir.
İngiliz siyasetçi Churchill (1874–1965) de demokrasiyle ilgili olarak şu ilginç tespiti yapmıştır, “Demokrasi en iyi yönetim şekli değildir ama kötü tarafları en az olan bir yönetim şeklidir.’ Churchill, kendisine sorulan “Demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?” şeklindeki soruyu ise “Birincisi yok ki…” diye cevaplamıştır.
Ancak gerek Batılı ülkelerde gerekse yaşadığımız ülkede demokratik uygulamalara, pratiklere baktığımızda demokrasinin herhalde en gerçekçi tanımı şöyle yapılabilir: “Küçük, elit, jakoben, azgın bir azınlığın çoğunluğu yönettiği bir yönetim şeklidir.’

DEMOKRASİ, BEŞER AKLININ ÜRÜNÜ BİR DİNDİR

Din, insan hayatını düzenlemek amacıyla konulan kurallar bütünü olarak tanımlanmaktadır. Eğer bu kurallar, Allah tarafından konmuşsa buna İslam; yok, bir insan ya da topluluk tarafından konmuşsa buna da din denir. Birincisi Allah tarafından kabul edilen, hak dindir (Al-i İmran, 3/19), diğeri ise hak olmayan yani Allah tarafından kabul edilmeyen dindir (Al-i İmran, 3/85). Dolayısıyla demokrasi, insanlık için bir sistem, bir düzen sunduğundan bir dindir. Ama bu din, Allah tarafından asla kabul edilmeyen bir dindir. İslam’da olduğu gibi, demokrasi dahil diğer batıl dinlerde de temel tartışma konusu, egemenlik meselesidir. Demokrasi de esas itibariyle diğer dinler gibi, ”egemenlik” meselesini, daha açık bir ifadeyle egemenliğin kime ait olduğunu ön plana çıkarır. Demokrasilerde, egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu iddia edilmektedir. Oysa bu iddia da içi boş bir yalandan, bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hakimiyet hakkı, hiçbir zaman ve hiçbir ülkede, halka ait olmamıştır. Her zaman egemenlik hakkı, küçücük bir azınlığın; sermayedar kapitalist, elit bir grubun elinde olmuştur, halen olmaya devam etmektedir. İbn Haldun Mukaddime’de, hakimiyeti “Kişinin elinin üzerinde veya elinin üstünde, elinden yukarıda bir başka elin olmamasıdır.” şeklinde tanımlamaktadır. Demokrasilerde ise hakimiyet hakkı sadece halka ait olduğu iddia edildiğine göre, bundan, halkın iradesinin üzerinde hiçbir şekilde ve hiçbir zaman başka bir otoritenin kabul edilmeyeceği anlaşılmaktadır. Yani demokrasilerde halkın iradesinin, otoritenin yegâne kaynağı olduğu gibi, teşrinin de yegâne kaynağı olduğu kabul edilmektedir. Bu ise halkın ilahlaştırılması anlamına gelmektedir. Çünkü hüküm, kanun koyma (Maide, 5/50; Yusuf, 12/40; Kehf, 18/26), teşrinin kaynağı olma (Şura, 42/21), hakimiyet yetkisi sadece ve sadece tek ilah olan Allah’a aittir. Kim bu yetkinin kendisinde veya bir başka toplulukta bulunduğunu iddia ediyor ise ilahlık iddiasında bulunuyor demektir. Dolayısıyla “Halk, kendi kendini yönetir, hakimiyet hakkı halkındır.” ilkesini savunan demokratik anlayış, ilahlık iddiasında bulunan, dolayısıyla şirk ve küfürden başka bir anlayış değildir. (Maide, 5/44, 45 ve 47)

İSLAM’DA, HAKİMİYET HAKKI SADECE ALLAH’A AİTTİR

İslam, kelime olarak Allah’a boyun eğmek ve ona teslim olmak anlamına gelmektedir. İlk insan, ilk peygamber Hz. Âdem (as)’den bu yana gönderilen her peygamberin getirdiği dinin adı İslam’dır (Al-i İmran, 3/19). Çünkü Allah, “Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip beğendim.” (Maide, 5/3) buyurmaktadır. Demokrasi, halkın iradesine dayanan, insan aklının eseri olan beşerî bir din iken Müslüman’ın tâbi olduğu İslam ise vahye dayanan, ilahi bir dindir. Hüküm de hakimiyet de mutlak anlamda sadece Allah’a aittir; İslam’a göre şekillenmiş ve her türlü değer yargısını İslam’a göre belirlemiş olan bir toplum, bu hükümden başka bir hükmü asla kabul edemez. Bu, İslam akidesinin bir gereği ve sonucudur. Hüküm koymak Allah’a ait bir yetkidir. Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı ve yetkisi yoktur. Hiç kimsenin Allah ile birlikte hüküm koyması da söz konusu değildir. Allah, hükmüne hiç kimseyi asla ortak etmez (Kehf, 18/26).
Dolayısıyla hiç kimse, Allah’a ve resulüne rağmen hüküm koyamaz. Allah ve resulü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise kadın ve erkek hiçbir müminin o konuda başka bir şeyi tercih etme hakkı yoktur (Ahzab, 33/36). İhtilaflarda çözüm için başvurulacak yegâne merci, yine Allah ve resulüdür (Nisa, 4/59). Bu ihtilaflarda resulün verdiği bir hükme, içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir teslimiyetle teslim olunmadığı takdirde, iman edilmiş de olunmaz (Nisa, 4/65). Bir başka ayette ve benzeri diğer ayetlerde Allah teala, bütün kapsamı ve boyutlarıyla hakimiyetin yalnızca kendisinin olduğunu dile getirmektedir. “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur” (Yusuf, 12/40). Ayrıca bir başka ayette de Allah’ın izin vermediği konularda kanun koymanın şirk, bu şekilde kanun yapanların bu yetkilerini kabul edip onlara karşı çıkmamanın, onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını görmekteyiz (Şura, 42/21).
Görüldüğü gibi, İslam’da meşruiyetin kaynağı vahiydir, demokrasilerde ise insan aklıdır yani heva ve hevestir (Furkan, 25/43). Demokrasilerde halkın çoğunluğunun kararı esas alınır. Meşruiyetin ölçüsü insan aklıdır. Helal ve haram koyucu, halkın iradesiyle belirlendiği iddia edilen parlamentolardır. Yani parlamentolar, Allah’ın haram kıldığı zinayı, içkiyi, kumarı, faizi, helal; Allah’ın helal kıldığı hicabı, nikâhı vb. haram kılabilir. Çünkü demokrasilerde tek belirleyici unsur, halkın iradesidir.
İslam’da ise meşruiyetin kaynağı, vahiydir. Yani bir şeyin meşru olup olmadığını, Allah (cc) tespit eder. Ancak o, emir ve yasak koyabilir, helal ve haramı o, tayin edebilir. Çünkü Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm koymak hakkı yoktur (Enam, 6/57; Yusuf, 12/40, 67; Kasas, 28/70, 88). Allah’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler, cahili hükümlerdir ve bu hükümleri kabul etmek, hüküm koyanları Allah’a şirk koşmak ile aynı anlama gelir (Maide, 5/50).
İşte İslam ile demokrasi ya da beşerî diğer dinler arasında hiçbir zaman giderilemeyecek olan çelişki budur. İslam nazarında, hakimiyet hakkının tespitinde, helal ve haramı tayin etmede, kanun ve şeriat vazetmede, demokrasilerde sadece bir iddia olarak kabul edilen çoğunluk kavramının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Bütün insanlık şirk koşsa, ben Müslüman’ım diyen bir kimse, tek başına da kalsa şirki asla mazur göremez ve gösteremez. Çünkü bilir ki Allah teala, diğer günahları affetse de şirki asla affetmeyecektir (Nisa, 4/48, 116). Dolayısıyla İslam ile demokrasi dininin uzlaşması, barışık bir şekilde bir arada yaşaması asla mümkün değildir. Çünkü demokrasi ayrı bir din, İslam da ayrı bir dindir. “Sizin dininiz size, benim dinim de bana.” (Kâfirun, 109/6) ayeti, şirkle uzlaşmayı, onunla bir arada yaşamayı kesinlikle yasaklamıştır. Tevhit ve şirkin ayrı birer din olduğunu belirten şehit Seyyid Kutup, bu ayetle ilgili olarak şu önemli tespiti yapmıştır: “Şüphesiz cahiliye cahiliyedir, İslam da İslam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle İslam’a girmektir. Tek yol, içindeki bütün özellikleri ile cahiliyeden ayrılmak ve bütün özellikleri ile İslam’a göç etmektir. Düşüncede, sistemde ve uygulamada tamamen ayrı. Bu, ortak noktalarda buluşmaya asla müsaade etmeyen bir ayrılıktır. Yardımlaşmayı imkânsız kılan bir farklılıktır. Ne zaman cahiliye taraftarları bütünü ile cahiliyeden İslam’a geçerlerse o zaman sona erer. Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm arama yok. Yolun ortasında buluşma yok. Cahiliye, istediği kadar İslam kılığına bürünsün. İstediği kadar İslam’ın adını kullansın.”
Batılı emperyalist devletlerin diğer ülkelere demokrasi dayatmalarının nedeni, gerçekten halkın özgür, hiçbir baskı altında kalmadan kendi iradeleriyle yöneticilerini seçmesi –asla- değildir. Eğer böyle olsaydı Cezayir’de 26 Aralık 1991’de gerçekleştirilen genel seçimlerin birinci turunda oyların, resmi kaynaklara göre %55’ini, İslami Selamet Cephesi (FIS) kaynaklarına göre ise %80’ini alan İslami Selamet Cephesi’ne karşı, Batılıların desteklediği Cezayir’ın kukla ordusu, 16 Ocak 1992 tarihinde, yani seçimlerin ikinci turunun yapılacağı tarihe beş gün kala gerçekleştirdiği darbe ile yönetime el koymazdı. Bu destekle de yetinmeyen Batılı emperyalist devletlerden 12 AT (Avrupa Topluluğu) ülkesi, Lizbon’da toplanarak askeri darbenin “anayasal” olduğunu kabul etmişler, insan haysiyetini ve özgürlüğünü hiçe sayan askeri cuntaya 484 milyon dolar kredi açmışlardır. Daha dün denebilecek kadar kısa bir süre önce, 25 Ocak 2006’da, Filistin’de yapılan seçimlerde HAMAS %55 oy alarak 132 sandalyeli mecliste 76 milletvekili aldığı hâlde, başta işgalci Siyonist İsrail olmak üzere demokrasiyi diğer ülkelere dayatan Batılı ülkeler, HAMAS’ın bu galibiyetini kabul etmemişlerdir. Ya Mısır’da seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’ye yapılan darbe ve darbecilerin Batılı demokrat ülkeler tarafından desteklenmesi? Günümüz demokratları, acıktıkları zaman putlarını yiyen Kureyş müşrikleri kadar bile kendi dinlerinde, ideolojilerinde samimi değiller. Dünyanın çeşitli bölgelerinde, özellikle Orta Doğu’da diktatörlükler, Batılı emperyalist, işgalci devletlerin eseri değil midir? Halklara rağmen, insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan diktatörlükleri yönetimde tutan, bu işgalci, sömürücü, demokrat Batılı devletler değil midir? Batılı sömürgeci devletlerin geri bıraktırdıkları bu ülkelere demokrasiyi dayatmalarının tek nedeni, seçimleri istedikleri şekilde yönlendirerek destekledikleri, kendi menfaatlerini devam ettirecek işbirlikçi yöneticilerin işbaşına getirilmesidir. Şimdiye kadar baskıyla, dayatmayla iş başında tuttukları bu diktatörlükler kanalıyla, sömürülerini devam ettirmişlerdir. Bundan sonra da parayla, şantajla, tehditle satın aldıkları işbirlikçi yöneticileri, çeşitli hilelerle yönlendirdikleri sözde seçimler sonucunda iş başına getirerek sömürülerini devam ettirme istekleri vardır.
Bir Müslüman, böyle bir sistemi yani halkın iradesinin üstünde başka bir iradenin asla kabul edilmediği bir sistemi, demokrasiyi, kabul edebilir mi? Elbette, kabul edemez. Kaldı ki demokrasilerde, iddia edildiği gibi, hakimiyet hakkının halka ait olduğu da içi boş bir yalandan, bir aldatmacadan ibarettir. Çünkü demokrasi ile yönetilen ülkelerde, hakimiyet hakkı, hiçbir zaman ve hiçbir ülkede halka ait olmamıştır. Hakimiyet hakkı, Her zaman küçücük bir azınlığın, sermayedar, kapitalist, eliti bir grubun elinde olmuştur, halen de olmaya devam etmektedir.
Sadece demokratik sistemlerde değil; kapitalizm, faşizm, komünizm gibi totaliter sistemlerde de bir Müslüman’ın, Müslümanca yaşaması mümkün değildir. Çünkü beşerî sistemler, vahyi yok sayarak hatta düşman görerek seküler bir anlayışla toplumu yönetmektedirler. Bir Müslüman ise ancak vahye göre yönetilen bir toplumda, Müslümanca yaşayabilir. Bu nedenledir ki bir Müslüman’ın temel görevi, vahyin egemen olduğu bir toplum oluşturmaya çalışmaktır. Bu amaçla marufu emretmek ve münkerle mücadele etmek için olanca gücüyle gayret sarf eder (Al-i İmran, 3/104, 110; Enfal, 8/39). Çünkü Peygamber (as)’in buyurduğu gibi, iyiliği, marufu emretmenin ve kötülüğü, münkerden uzaklaştırmanın dışında kalan her şeyin aleyhinde olduğunu bilir. Münkerin, zulmün, şirkin egemen olduğu bir ortamda adalet olmaz; adaletin olmadığı yerde ise İslami yaşam olmaz. Bu nedenle her Müslüman, vahyin egemen olduğu adalet toplumunu oluşturmakla mükelleftir. Dolayısıyla hiçbir Müslüman, gücüm yetmiyor, ben mustazafım (zayıf bırakılmış, zaafa düşürülmüş) diyerek maruz bırakıldığı zulmü, münkere dayalı şirk toplumunu kabullenemez. Müslüman tek başına da kalsa içinde yaşadığı şirk sistemine karşı mücadele etmeyi vazgeçilmez bir görev olarak bilmelidir. Çünkü ben Müslüman’ım diyen bir kimse, böyle bir sistem içerisinde Müslümanca yaşamanın mümkün olmadığını bilir. Eğer Müslüman, bütün gücünü kullanmasına rağmen toplumu dönüştüremiyorsa onun yapacağı şey, var olan şirk sistemini kabullenmek değil, oradan inancını daha rahat yaşayabileceği başka bir yere hicret etmektir (Nisa, 4/97-100).

İSLAM’DA HÜKÜM DE HAKİMİYET DE ALLAH’INDIR

Kanun ya da hüküm koyma hakkı, kime aittir; halka, yani halkın temsilcilerinin oluşturduğu parlamentolara mı yoksa Allah’a mı ait olmalıdır? İşte beşerî sistemlerle vahyi esas alan İslami sistem arasındaki temel fark buradan kaynaklanmaktadır. Bu farkın giderilmesi ya da bir noktada uzlaşılması da mümkün değildir. Çünkü hüküm ve hakimiyet, rablık ve ilahlıkla ilgili bir konudur. Yani kim hüküm koyuyor ve hakimiyet hakkının da kendine ait olduğunu söylüyorsa o, ilahlık ve rablık iddiasında bulunuyor demektir. Kur’an-ı Kerim’de İslami ve cahili olmak üzere iki tür hakimiyetin olduğundan bahsedilir. Nitekim bir ayette: “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide, 5/50) buyrulmak suretiyle, hüküm hakkının sadece Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. Bir kişi ya Allah’ın hükmünü ya da cahiliyenin hükmünü kabul eder, tercih kendisine aittir. Ancak ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin, Allah’ın hükmünden başka bir hükmü tercih etme hakkı yoktur.
Çünkü İslam, hayatı çepeçevre kuşatan bir dindir. Hiçbir şey boşuna yaratılmamış (Sad,38/27) ve başıboş da bırakılmamıştır (Kıyame, 75/36). Hayatın her alanını düzenleyen ya bir ayet ya bir hadis ya da ayet ve hadise uygun bir içtihadi hüküm söz konusudur. Bilindiği gibi içtihat, hakkında ayet ve hadis bulunmayan konularda yapılır. Içtihat, keyfi olarak heva ve hevese göre yapılmaz. Dolayısıyla içtihat mutlaka ayet ve hadisin ruhuna uygun olmalıdır. Hiç kimse, Allah’a rağmen, kendi heva ve hevesine göre kanun koyma hak ve yetkisine sahip değildir. Ben Müslüman’ım diyen birinin, Allah’a rağmen kanun koymaya kalkışması mümkün olmadığı gibi, böyle yapanlarla birlikte olması, onları kabul etmesi ve desteklemesi de söz konusu olamaz. Çünkü böyle yapmanın şirk olacağını, şirkin de sahibini cehenneme götüreceğini bilir.
Partisel çalışmanın ya da demokratik mücadelenin Müslümanların önünü açacağını, İslami çalışmalar için uygun bir zemin hazırlayacağı tarzındaki düşünceler, Kur’an’da kıssaları anlatılan hiçbir peygamberin verdiği tevhidi mücadeleyle bağdaştırmak mümkün değildir. 950 senelik tevhit mücadelesinde Hz. Nuh (as), ateşe atılmasına rağmen Hz. İbrahim (as) ve işkence, baskı ve boykota rağmen Hz. Muhammed (as) dahil hiçbir peygamber, kendilerine ya da birlikte oldukları müminlere yönelik zulmü kısmen de olsa durdurmak ya da azaltmak için, içinde yaşadıkları şirk sistemleriyle bu anlamda bir ilişkiye girmeyi asla denememişlerdir. Her peygamber ve beraberindeki bir avuç Müslüman, bizimle mukayese bile edilemeyecek derecede çok daha zor şartlarda, büyük kuşatılmışlıklar ve işkenceler altında oldukları hâlde tağuti sistemle uzlaşmadıkları gibi, birtakım haklar elde etmek için de sistemde kısmi değişikliğin peşinde de olmamışlardır.
Son peygamber, kendisine iman eden müminler, bir taraftan işkenceden geçirilirken, kimileri de işkenceler altında şehit edilirken bile kendisine yapılan devlet başkanlığı teklifi dâhil, mücadelesini kolaylaştırıcı, işkence ve zulümleri hafifletici hiçbir teklifi kabule yanaşmamış ve bütün teklifleri “Bir elime ayı, bir elime de güneşi verseler dahi…” diyerek elinin tersiyle itmiştir. “Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (Kâfirun, 109/5) ayeti; biraz sizden, biraz bizden türü uzlaşma tekliflerine bütünüyle kapıların kapatıldığını göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, son peygamber dâhil hiçbir peygamberin, kendilerine ve beraberindeki müminlere yönelik zulüm ve işkenceleri azaltmak için, tağuti sistemlerle uzlaşmaya çalıştığını bize göstermemektedir. Tevhit mücadelesinde bu, değişmez bir metottur; zaten nebevi metot da budur. Akıl yürütme veya içtihat yoluyla hiç kimse, bu metodu değiştirmeye kalkmamalıdır. Partisel ya da demokratik mücadeleyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Bir Müslüman, halkın iradesinin ilahlaştırıldığı partisel ya da demokratik bir yöntemi -velev ki İslami mücadele için uygun bir zemin oluşturacak dahi olsa- asla kabul edemez. Çünkü demokrasi, beşer aklının ürünü bir din iken İslam Allah’ın bizler için uygun gördüğü, seçtiği dindir.

Hz. MUHAMMED (AS) MÜŞRİKLERLE ASLA UZLAŞMAMIŞTIR?

Son peygamber dâhil Kur’an’da zikredilen diğer peygamberler; bütün zorluklara, kendilerine yönelik saldırılara ve işkencelere rağmen, hiçbir zaman İslam’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştır. Bu konuda en ayrıntılı örneği son peygamber Hz. Muhammed (as)’ın hayatında görmek mümkündür. Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği o karanlık dönemde hem kendisine hem de müminlere insanlık dışı baskı ve işkence yapılırken işkenceleri durdurmak ya da biraz olsun hafifletmek için bile tevhitten ve ilkelerinden en küçük bir taviz dahi vermemiştir. Mekke’nin müşrik önderlerine, müstekbirleşen yöneticilerine, zenginlikle şımaran siyasi zorbalara karşı iletilmesi gereken ilahi mesajı gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları ve putçuları övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kendisinin ve müminlerin hayatı pahasına işkencelere, boykotlara rağmen; kimseden çekinmeden, sözünü eğip bükmeden, müşrik önderlerin hoşuna gitmese de Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini, açık ve net bir şekilde insanlara tebliğ etmiştir.
Tevhidi tebliğin önderi Hz. Peygamber (as), ihtiyacı olduğu zamanlarda da müşriklerden yardım kabul etmemiştir. Hz. Peygamber (as), “Bedir’e doğru giderken cesareti ve kahramanlığıyla ün yapmış bir müşrik Resulullah’ın yanına geldi ve “Sana tabi olmak ve seninle birlikte yara almak istiyorum.” dedi. Resulullah ise: “Allah’a ve resulüne inanıyor musun?” diye sorunca yardıma gelen müşrik: “Hayır.” cevabını verdi. Bunun üzerine yüce Resulullah: “Öyleyse geri dön. Ben bir müşrikten yardım almam.” diye buyurdu. Bu müşrikin yardıma gelmesi, ilk anda ashap arasında sevinç yaratmıştı oysa. Hadisi rivayet eden Hz. Aişe (ra), sonraları şunları anlatıyor: “Adam gitti, bir ağacın yanına vardığımızda yine geldi ve aynı teklifi yaptı. Resulullah da aynı cevabı verdi. Resulullah, Beyda taraflarına varınca yine geldi ve yine aynı cevabı alınca bu sefer “Evet, inanıyorum.” cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah: “O hâlde yürü.” diye buyurdu.
Aynı türden başka bir örnek ise Hubayb b. Abdurrahman, o da babasından, o da kendi babasından: “Resulullah bir sefere çıkacakken kavmimden olan bir adamla yanına gittik ve kendisiyle birlikte savaşa katılmak istediğimizi bildirdik. O da: “Müslüman oldunuz mu?” diye sordu. Biz ise “Hayır” cevabını verdik. Bunun üzerine Resulullah şöyle buyurdu: “Biz müşriklere karşı müşriklerden yardım almayız.” Sonra biz Müslüman olduk ve savaşa katıldık.”
Her iki olay da bize önemli gerçekleri anlatmaktadır. Bedir’e çıkmakta olan Resulullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşrikin yardım teklifini “Allah’a ve resulüne iman etmediği” için kabul etmiyor. Hâlbuki ashap, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashabından daha iyi bilmektedir şüphesiz. Böyle kritik bir dönemde, Müslümanlarla müşrikler arasında birtakım dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatındaki kurumlaşma mücadelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar giderek duygusal yakınlaşmalara, düşünce beraberliklerine hatta pratik uzlaşmalara da yol açacaktır. Oysa İslam’ın yeryüzünde kavga vermesinin asıl amacı; şirki, düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp atmaktadır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği hedefleriyle bağdaşmamaktadır.
Bu iki olay ve benzeri diğer olaylar da bize göstermektedir ki İslami mücadele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın Resulullah (as) tarafından uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçındığı gerçeğinin böylesine açık rivayetlerle belgelenmiş olmasıdır. Kaldı ki Resulullah bir başka hadis-i şerifinde açıkça, “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.” diye emretmiştir (Nesai, K. 48, B. 52).
Başından beri anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, son peygamber (as) dâhil hiçbir peygamberin, tevhit mücadelesinde, kendi çağının müşrik önderleriyle uzlaştığına dair -küçücük de olsa- hiçbir emare bulunmamaktadır. Tersine, uzlaşmama noktasında hem vahiyde hem de peygamberlerin uygulamalarında kesin talimatlar vardır. Bu da bize gösteriyor ki tevhit ile şirkin, küfür ile imanın, mümin ile kâfirin, muvahhit ile müşrikin, uzlaşı içerisinde bir arada yaşaması asla söz konusu değildir. Bu, konjonktür ya da içtihatla değiştirilebilecek bir durum da değildir. Çünkü İslam’da, tevhit ile şirk arasında uzlaşma veya orta yol yoktur. Ancak hak veya batıl, hayır veya şer, doğru veya yanlış, hidayet veya dalalet, nur veya karanlık, adalet veya zulüm birbirinden ayrı ve birbirine zıt olarak varlıklarını sürdürebilir.
Merhum şehit Seyyid Kutup’un deyimiyle, “Hiç şüphesiz tevhit bir sistem, şirk ayrı bir sistemdir. Bunlar asla buluşup birleşemez. Tevhit, insanı bütün bir varlıkla birlikte ortağı olmayan tek Allah’a yöneltir. İnsanların inanç sistemlerini ve hukuklarını, değerlerini ve ölçülerini, eğitim ve ahlakını, hayat ve varlıkla ilgili tüm düşüncelerini kendisinden alacağı kaynağı belirler. Müminin kendisinden alacağı bu kaynak Allah’tır, sadece Allah, ortaksız olarak Allah. Bu nedenle müminin hayatı, bütünüyle bu ilke üzerinde kuruludur. Gizli veya açık, hiçbir şekilde şirke karışamaz. Yolunun tüm aşamalarında böyledir. Böyle net bir ayrılık, hem davet edenler için bir zorunluluk hem de davet edilenler için bir zorunluluktur. Şüphesiz, cahiliye cahiliyedir, İslam da İslam. Aralarında derin farklar vardır. Tek çare, bütünüyle cahiliyeden sıyrılmak ve yine bütünüyle İslam’a girmektir. Yama yapmak yok. Orta yolda çözüm aramak yok. Yolun ortasında buluşmak yok. Cahiliye, istediği kadar İslam kılığına bürünsün, istediği kadar İslam’ın adını kullansın… Öyle ise bu tam bir uzaklaşma, kesin bir ayrılık ve apaçık bir karşı tavırdır: “Sizin dininiz size, benim dinim bana.”
Peygamberler ve onların verdikleri mücadeleler bizlere örnek olduğuna göre, (Ahzap, 33/21; Mümtehine, 60/4) bizim de İslam’ı hayata hâkim kılma mücadele şeklini ve yöntemini, bu örneklikler doğrultusunda yeniden gözden geçirmemiz gerekmez mi? İslam’ın egemen olmadığı sistemlerde yaşayan Müslümanların, tevhidi tebliğin önderlerinin bu örnekliklerini dikkate almadan konjonktürel ya da içtihadi birtakım yöntemler belirlemeleri ne kadar İslami olacaktır? Mücadele şeklimizi bu çerçevede yeniden dizayn etmek ve konumumuzu da buna göre yeniden tanzim etmek durumundayız.
Netice olarak son peygamber Hz. Muhammed (as)’ın tevhit mücadelesi! tercihimize bırakılmış, uysak da olur uymasak da olur türünde bir örneklik değildir; tersine mutlaka uymamız gereken bir örnekliktir. Dolayısıyla son yıllarda yoğun olarak gündemimizi meşgul eden demokratik mücadele ve müşriklerle ya da şirk sistemleriyle ilişkilerimiz, bu örneklikler çerçevesinde yeniden değerlendirilmelidir. Devlet başkanlığı teklifi dâhil, bütün uzlaşma tekliflerini reddeden son peygamberin bu duruşu, günümüz Müslümanları için de örnek olmalı ve yaşadıkları gayri İslami sistemlerle ilişkilerini yeniden gözden geçirmelidir. İçinde bulunulan sistemi değiştirmeye güç yetirilemeyince dayanak da olunmamalıdır.
Bilinmelidir ki demokratik ülkelerde yapılan ya da yapılacak her seçim, içinde yaşanan gayri İslami sistemin ömrünü uzatmaya yaramaktadır. Müslüman olduğunu söyleyen bazı kesimlerin, kendilerine yeni zemin oluşturur düşüncesiyle bu sistemleri desteklemeleri, peygamberler öncülüğünde verilen tevhidi mücadeleyle asla bağdaşmayacaktır. Çünkü peygamberlerin hiçbiri, güçleri yetmese bile tevhidi mücadeleyi uzlaşmadan, eğip bükmeden devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla benim bireysel desteğimle ne olacak diyenler bilmeliler ki kanıyla canıyla kabul etmedikleri, reddettikleri şirk sistemlerini beslemektedirler. 01.03.2024

Exit mobile version