İslâm aleminin büyük âlimlerinden Prof.Vehbe Zuhaylî vefat etti.Özellikle Fıkıh alanındaki eserleriyle haklı bir şöhreti olan Vehbe Zuhaylî’ye Allah’tan rahmet diliyoruz.
VEHBE ZUHAYLÎ’NİN HAYATI
Vehbe Zuhayli Humus yolu üzerinde bulunan Şam’a ”89” km uzaklığında olan Şam şehrinin kırsal kesim idaresine bağlı Nebek mıntıkasına tabi olan Galmûn beldesinde Deyr atiyyede H.“1351,M.1932”yılında takva ve salih ehli olarak sıfatlanan kerim Anne ve Babadan dünyaya geldi.
İlkokulunu bitirdikten sonra 1946 yılında Şam şehrine geldi,burada ortaöğrenimini, liseyi okumak için 14 sene kaldı .Şamda Şeriat Fakultesi’ne girdi ki O, devirde Suriyede tek resmi okul olarak sayılıyordu ve ilahi ilimler okutuluyordu.
Bu Şeriat Fakultesinde Ustad altı senesini geçirdi sonra 1952 yılında Şam, Halep ve bunun gibi büyük şehirlerdeki öne çıkan başarılı talebeleri de geçerek birincilikle mezun oldu. Diplomasını aldıktan sonra ilmine devam etmek için Mısıra gitti ve orada yüksek ilim tahsiline başladı, aynı zamanda birden çok fakulte ve üniversitelerde okudu; el-Ezher Üniversitesinde Şeriat Fakültesi, Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünü, Ayn Şems Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesini okudu. v
Ustadın doktora derecesine hasıl olduktan sonra yaptığı işlerden ilki Üniversitede Öğretim görevliliği idi Şam Üniversitesi Şeriat Fakultesin’e “25/7/1963”tarihinde Okutman olarak atandı ve Üniversite öğretimi yolunda derece derece yükseldi. “1969”tarihinde Asistan olarak atandı.Yükselme derecelerini “1975” tarihinde Profesör olarak atanınca bitirdi. Profesör olma hasebiyle birçok Uluslararası Arap Üniversitelerinde ders verdi, Şeriat Fakültesi, Hukuk Fakültesi Edebiyat Fakültesinde dersler verdi. Libya Bingazi Üniversitesinde “1974-1972”tarihleri arasında dersler verdi. Aynı şekilde Sudanda Ümmü Derman, Hortûm Üniversiteleri Şeriat Fakültelerinde dersler verdi bu iki Üniversitede yüksek eğitim alan öğrencilere Fıkıh ve usûlü hakkında seminerler verdi. “2000”yılında Sudanda ve diğer Afrika Üniversitelerinde genel konularda seminerler verdi.
Merhûm Vehbe ez-Zuhaylî ile 2011 Yılında Dârul Hikme Ekibinin Yaptığı Röportaj
Ömer Faruk Tokat: Türkiye’de akademik ortamda genel olarak bir tür modernist temayülün egemenliğinden bahsetmek mümkün. Pakistanlı Dr. Fazlurrahman ve Mısırlı sayın Hasan Hanefî vb. isimlerin etkisi altında olduğunu gözlemlediğimiz birçok akademisyen var…
Vehbe Zuhaylî Hoca: Öncelikle Hasan Hanefî’den “sayın” diye sözetmeyin. O bir isyankârdır (mütemerriddir). Modernistler İslâm dairesinin dışında değerlendirilmelidir.
Ömer Faruk Tokat: Bu akımın karşısında yer alanlar ise modernistler tarafından “geleneği” kutsallaştırmak ve gelenek taklitçiliğiyle itham ediliyor. Siz Türkiye’de özellikle el-Fıkhu’l-İslâmî ve Edilletuhû adlı ansiklopedik çaptaki çalışmanızın Türkçeye çevrilmesinden sonra çok bilinen bir şahsiyet oldunuz. Bu yüzden bu meyanda yapacağınız değerlendirmelerin önemli olduğunu ve Türkiye halkları üzerinde hatta akademik çevrelerde etkileri olabileceğini düşünüyoruz. Modernistleri ve gelenekçileri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Vehbe Zuhaylî Hoca: Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla… Modernistler diye adlandırılan kesimin İslâmî düşünme biçiminden kendilerini soyutladıklarını, buna muhalif durduklarını ve hatta düşmanlık yaptıklarını düşünüyorum. Bunlar Batı kültüründen ve ithal düşüncelerden yoğun olarak etkilenmiş kimselerdir. Bu akım Kur’ân-ı Kerim’de ve Sünnet-i Nebevîyye’de açıklanan Allah’ın dini ile çatışmaktadır. Biz ilmî gelişme hususunda hiç kimseye mani olmayız. Her sahadaki modern ilimlerin sonuçlarından faydalanma, endüstri, ziraat, uzay bilimleri, kara ve deniz bilimleri de dâhil olmak üzere her alanda muasır kalkınma seviyesine ulaşma konusunda İslam ümmetinin batıyla rekabet etmesine kimsenin karşı olması mevzubahis değildir. İslam bizden bütün bu alanlarda varlık göstermemizi ve başkalarıyla rekabet ederek gelişmemizi ister. Ancak ilmî gelişme dediğimiz şey İslâm’ın sâbitelerince kuşatılmış ve sınırları bu sâbitelerle belirlenmiş olmalı. O halde İslâm âlimleri olarak biz otantiklik/özgünlük ile muasırlığı cem’etmek durumundayız. Ancak sâbitelerimizi korumalıyız. Çünkü onlar beşerî bir aklın ürünü değil; Allah Celle Celâluhû’nün vahyi, kelâmı ve kıyâmete kadar varlığını sürdürecek tertemiz, evrensel, son ve yegâne dinidir.
Biz zikredilen bu asılları değiştirme yetkisine sahip değiliz. Çünkü bu, hiç kimsenin ihlal ve tecavüz etme ya da bu şeriatın belirlediği bir şeyi reddetme yetkisine sahip olmadığı, ilâhî ve Rabbânî bir şeriattır. Bununla birlikte bu ilâhî şeriat dünyaya açılmaya ve farklı kültürleri almaya ve bilimlerin pratik gerçekliğe aktarılmasına ve tercüme edilmesine çağıran ilk dindir. Dolayısıyla bunların istediklerini biz kendi sâbitelerimizi kullanarak da gerçekleştirebiliriz. Yani geriliğin sebebini, sâbitelerde değil Müslümanların, marifet ve bilgilerini pratik gerçekliğe dönüştürme konusundaki ihmalkâr tutumlarında aramak gerekiyor. Hikmetin gereği budur. Her şeyden önce biz Müslüman’ız. Bununla birlikte bu asırda yaşıyoruz ve insan ihtiyaçlarının ve maslahatlarının gerektirdiği her şeyi saygıyla karşılıyoruz. Zira Allah Sübhânehû ve Teâlâ bu ümmetin aklını ihmal etmediği gibi zihnî ve düşünsel faaliyete, tefekkür ve tedebbüre teşvik etmektedir: “Şüphesiz bütün bunlarda düşünen bir toplum için ibretler vardır”, “Şüphesiz bütün bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır”, “Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın kudretine) işaretler vardır” vb. âyetler bu hususu açıklar. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği her şey aklî ve düşünsel çalışmalar için bir hareket noktasıdır. Bu yüzden İslâm’ın ilimle çatıştığını söylemek hiçbir şekilde mümkün değildir. İlmin ulaştığı kesin sonuçların hepsi İslam’la uyum halindedir.
Ömer Faruk Tokat: Hocam, Muhammed Âbid el-Câbirî, Nasr Hâmid Ebû Zeyd, Muhammed Arkoun vs. kimseler nassların tarihselliğini savunan akademisyenlerin sesleri Türkiye, Endonezya ve Malezya gibi Arap olmayan toplumlarda daha fazla yankı buluyor. Sizce bunun sebebi nedir?
Vehbe Zuhaylî Hoca: Evet bu söylediğiniz doğru. Arap olmayan toplumlarda daha etkin olmak istiyorlar. Bu bir anlamda çirkin bir fırsatçılıktır. Arap olmayan halkları, imkânlarıyla, felsefe ve düşünceleriyle etkileyeceklerini sanıyorlar. Çünkü Araplar nass dairesinin dışına çıkmaz. Ayrıca bu kişiler nassların tarihselliği vb. söylemleri dile getirirken büyük bir yanlışın içindeler. Zira bu, Allah’a ve Resulü’ne bir ihanettir. Nasslar kıyamete kadar daim ve kâimdir. Dolayısıyla Kur’ân ve Sünneti tarihsellik tezi içine hapseden bir anlayış, sahibini ilhada ve küfre götürür… Bu şeriatın asılları ve gerektirdikleriyle çatışan bir yaklaşım biçimidir.
Ömer Faruk Tokat:Günümüzde Usul-i Fıkıh ilmi, kıyas maksatlı “ta’lil”e ve “lafzî mebhaslere” fazlaca yer verdiği, Usul-i Hadis ilmi ise hem tek bir mezhebin (Şafiî mezhebi) görüşleri doğrultusunda takarrur ettiği, hem de rivayetlerin sıhhat değerlendirmesinde ağırlıklı olarak senedi ön plana aldığı gerekçesiyle eleştiriliyor. Usul-i Fıkh’ın tümevarımcı bakış açısını temsil eden “makasıd” merkezli bir yapıya, Usul-i Hadis’in de sıhhat kriterlerini Kur’ân’ı merkeze alan bir yaklaşım üzerine bina edilmesi gerektiği söyleniyor. Hatta bütün ilimlerin usulüyle-füruuyla, rivayetiyle-dirayetiyle Arap aklının (ya da daha genel olarak “Ortadoğu aklı”nın) tarihin belli bir dönemindeki işleyiş biçimiyle teşekkül ettiği söyleniyor. Bu konuda neler söylersiniz?
[Tam bu sırada kapı zili çalıyor… Emin Saraç Hoca, Hamdi Aslan Hoca ve Halil İbrahim Kutlay Hoca da programımıza iştirak ediyor. Röportajın bundan sonrası mezkûr hoca efendilerin de katılımıyla devam ediyor]
Vehbe Zuhaylî Hoca: Sorunuza dönersek, öncelikle Usûl-i Fıkıh üç kaynaktan doğmuştur. Birincisi Arap dili kaideleri, ikincisi, mekâsıdü’ş-şerî‘a, üçüncüsü ise Kur’ân nassının mazmûnudur. Bu ilim, şeriatın usûlünden başka bir şey değildir. Nassların talîli ve kıyas bu ilmin konularından biridir. Bu ilmin “lafzî mebhasler”den oluştuğu iddiası asılsızdır. Bu lafzî mukaddimeler Usûl-i Fıkıh ilminin anlaşılması içindir. Arapçada her şey, kavramları ve anlamlarını bilmemizi gerektirir. Usûl-i Fıkhın konusu da zaten budur. Ancak kavramlara takılıp kalmayı kastetmiyoruz. Zira kavramlar araçsaldır yani ilmî araçlardan bir araçtır. Çünkü bir şey hakkında hüküm vermek onun tasavvurundan bir bölümdür. Öyleyse bu mustalahların ve delâletlerinin anlaşılması, şer’î nassların anlaşılmasında elzemiyet ifade eder. Bu durum pozitif hukuk sistemlerinde bile böyledir.
Hamdi Arslan Hoca:Son zamanlarda özellikle de Türk akademisyenler arasında bahusus batı dünyasıyla diyalog yapılması gerektiğini söyleyenler var. Türkiye’de bir cemaat muhtelif platformlar oluşturuyor. Bu platformlardan biri diyalog programları düzenliyor. Bu toplantılarda ateistleri, kâfirleri, Marksistleri ve masonları bir araya getirerek diyalogu gündem yapıyorlar. Bu programları daha önce New York ve Washington’da düzenlediler. Amerikan istihbaratının da bu toplantılarda hazır bulunduğu söyleniyor. Bu yıl konferansı Paris’te düzenlediler. Bu programlarda İbrâhimî dinlerin birliği savunuluyor. İslâm, adeta Yahudilik ve Hıristiyanlıkla eşitleniyor. Üç semâvî din arasında âmentu (imanın 6 şartı) üzerinde ittifak olduğu söyleniyor.
Vehbe Zuhaylî Hoca: İlkeli ve objektif olunması ve ilmî neticelere saygı duyulması koşuluyla dinî, medenî ve kültürel alanlarda diyalogun bir mahzuru yok. Ancak burada suyu bulandıran şey, küreselleşmedir. İşin hakikatinde onlar Müslümanları tanımıyor. Hâlbuki diyalogun ilk şartı ötekini tanımak ve kabul etmektir. Ama onlar küstah ve tepeden bakan tezlerine uygulama yolu açmak ve politik, ekonomik, enformatik ve kültürel küreselleşmenin gereklerini dayatmak için “medeniyetler çatışması” vb. konuları sürekli gündemde tutuyorlar. Dolayısıyla bütün bu yapılanlar Müslümanları sarsmayı ve savurmayı ve vahy-i ilâhîyi bozmayı hedefleyen büyük bir aldatmacadır.
Hamdi Arslan Hoca:Hıristiyanların hepsi aynı mı? Mesela Ortodoksluk, Katoliklik ve Protestanlık gibi mezhepler var.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Aralarında ihtilaflar olmakla birlikte sonuçta hepsi Mesih’i tanrılaştırmaktadır. Bu gerçeği iyi bilmeliyiz. Biz bir ve tek olan Allah’ı kabul ederken onlar bir beşeri, tanrılaştırmaktadır. Önce gelin bu sorunu çözelim. Hz. İsa’nın ilah olması mümkün müdür?! İlahlığın gereği olarak şunu da sormak lazım: Yeryüzünü ve gökleri yaratan kimdir? İddia ettikleri gibi Allah Teâlâ’nın, yetkilerini Hz. İsa’ya devretmiş olması mümkün müdür? Bir Marksist bir hıristiyana sormuş: “Evrenin İsa’nın ürünü olduğunu mu söylüyorsun?” “öyleyse” demiş “ben kesinlikle eminim ki İsa böyle bir şeye kadir değildir”. Yani “Hz. İsa’da ilahlık kıstasları yoktur” demek istemiş. Netice itibariyle hakk olan biziz. Ancak bu, diğer din mensuplarıyla çatışacağız anlamına gelmemektedir. Aksine onların dinlerine karışmayız. Cehennem onlar için yaratılmıştır.
Ömer Faruk Tokat:Buradanhareketle Yahudi ve Hıristiyanların cehenneme girmeyeceğini, girseler de ebedî olarak cehennemde kalmayacaklarını öne sürenler var.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Kur’ân-ı Kerim’de de ifade edildiği üzere “İsrailoğulları: Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır, dediler” (Bakara, 80). “Biz Allah’ın seçtiği bir milletiz” dediler. Kur’ân-ı Kerim onların bütün bu iddialarını şöyle yalanlamaktadır: ” De ki: Ey yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz, haydi ölümü temenni edin (de hemen O’na kavuşun)!” (Cuma, 6).
Ömer Faruk Tokat:Hocam ben Yahudi ve Hıristiyanlardan öte bazı Müslüman akademisyenlerin böyle düşündüğünü söylemiştim.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Bir Müslüman Yahudi ve Hıristiyanların cehenneme girmeyeceğini söylerse gayr-i Müslim olur.
Hamdi Arslan Hoca:Bu yaklaşımın sonucunda “dinler bahçesi” gibi üç dini aynileştirmeyi hedefleyen mekânlar oluşturmaya çağırıyorlar.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Sînâ’da Üç din mensuplarının ibadet edeceği bir kompleks oluşturmayı Enver Sedat’a da önermişlerdi.
Emin Saraç Hoca: Bizde, Urfa’da üç mabet, cami, kilise ve havradan oluşan bir kompleks açıldı. Diyanetten sorumlu devlet bakanı ve din adamlarının katılımıyla açılışı yapıldı.
Hamdi Arslan Hoca:Ülkemizdeki bir cemaat lideri Vatikan’a bir mektup göndererek Papa’yı Urfa’daki bu “dinler bahçesi”nin açılışına davet etti.
Emin Saraç Hoca: Bu zat, bizi üzüyor. Gerçekten çok inciniyoruz.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Öyleyse o kişi, zıtları birleştirmeye çalışıyor. Bu yanlıştır. Zıtların birleşmesi mümkün değildir. Bütün tezatları bir şişenin içinde toplamak mümkün müdür? Yani yanlış bir yönelim.
Ömer Faruk Tokat:İbn Teymiyye’nin cehennemin ebedi olmadığına dair görüşüne de yaslanarak Yahudi ve Hıristiyanların cehennemde ebedi olarak kalmayacaklarını söylüyorlar.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Bunlar, “orada ebedi olarak kalacaklardır”gibi Kur’ân nasslarıyla çelişen şaz görüşlerdir.
Ömer Faruk Tokat:İbn Teymiyye böyle bir şeyi gerçekten kastetmiş olabilir mi?
Vehbe Zuhaylî Hoca: Cehennemin ebedi olmadığını söyleyen İbn Teymiyye değildir. Bu görüş İbn Arabî ve İbnu’l-Kayyim el-Cevzî’ye aittir. Son olarak Yusuf el-Karadâvî de bunların yolunu tutmuştur.
Emin Saraç Hoca: Şeyh Karadâvî de mi?!! Fesubhanallah! Yani o da mı inhirafa düştü. “Akıllı insan da sıkıntıya düşebilir” başlıklı bir makale okumuştum. O zaman Mısır’da talebeydim. Bazı kimseler el-‘Adâletü’l-İctimâ‘iyye adlı kitabında Hz. Osman b. Affân (r. a.)’ı eleştirdiği için merhum Seyyid Kutub’u tenkit ediyordu. Bu tenkit makalelerinden birinin başlığı böyleydi: “Akıllı insan da sıkıntıya düşebilir”. Yusuf el-Karadâvî gerçekten böyle bir şey söyledi mi?!
Vehbe Zuhaylî Hoca: Evet Cezire televizyonunda söyledi.
Emin Saraç Hoca: Mustafa Sabri Efendi Mısır’a hicret etmeden önce buraya bu konuda bir kitabı olan, Tatar bir zat gelmişti. Adı Musa Carullah Bigiyef. Şeyh Mustafa Sabri Efendi Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i Harbiyyesi adında meşhur Bigiyef reddiyesini kaleme almıştı. Bu reddiye bu konuda önemli bir çalışmadır.
Vehbe Zuhaylî Hoca: Bu çalışma Mevkıfu’l-İlmi ve’l-Akli ve’l-Âlimi min Rabbi’l-Âlemîn’in içinde var mı?
Emin Saraç Hoca: Hayır. Mevkif’i âhir ömründe, Mısır’da yazdı. Bu çalışmayı ise Mısır’a hicretinden önce İstanbul’da kaleme aldı.
Hamdi Arslan Hoca:Modernistlerin içinde Müslüman bir kadının ehl-i kitap bir erkekle evlenmesinin caiz olduğunu söyleyenler var.
Talha Hakan Alp:Yusuf el-Karadâvî, hükümlerin yüzde doksan üçünün müteğayyirâttan (değişebilir ahkâmdan) olduğunu söylüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Halil İbrahim Kutlay Hoca:İsâ (a. s.)’ın nüzûlü konusundaki görüşünüz nedir?
Halil İbrahim Kutlay Hoca: Hz. İsa’nın nüzûlünü inkâr edenin hükmü nedir?
Emin Saraç Hoca: Elli seneye varan bir tanışıklığımız var. Sizi tanıdığımdan beri kafanızdan sarığı hiç çıkarmadınız. Sudan ve Afgan halkı dışında nerdeyse sarık takan millet kalmadı. Resimlerini gördüyseniz, Osmanlı sultanları da Sultan Mahmud’a kadar hep sarıklıdır. Sultan Mahmud’dan itibaren sultanlar sarığı çıkararak fes giymeye başladı.
Emin Saraç Hoca:Sarık âdeta İslâm’ın ve Müslümanların izzet sembolüdür.



Follow