İnsanlığın Kanayan Yarası: “Göç”
Arşiv Yazarlar

İnsanlığın Kanayan Yarası: “Göç”

Bismillahirrahmanirrrahim…
Neredeyse tüm insanlık tarihi boyunca zaman zaman yaşanan göç olgusu, insanlık için utanılacak bir dramdan başka bir şey değildir. Göç; kavram olarak hicret ile karıştırılmaması gereken, daha çok zorbalar ve zalimler tarafından mazlumların, cebren/zorla, yaşadıkları vatandan, yurttan, yerden sürgün edilme durumudur. Kur’an’ın belirttiği gibi yeryüzünde güç sahibi olanların fitne, fesat ve bozgunculuk yapması neticesinde insanlık için bir utanç kaynağı olan zorunlu göç, geçmişten günümüze hala devam etmektedir. Tarihte bazı kavimlerin ihtiyaçtan ötürü yeni ve daha yaşanılır topraklar bulmak için yapmış olduğu göçleri bir tarafa bırakacak olursak, zorbalığa dayalı göç, insanlığın utanç kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çok yakın zamanda savaşın zalimce etkisiyle komşu ülkelerimizden akın akın göç dalgası, bizleri de derinden sarsmış ve göç edenlerin acısına, trajedisine ortak olmak gibi durumlarla karşı karşıya kaldığımız, yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Müslüman coğrafyanın mustazaf evlatları, sudan bahanelerle işgale uğrayarak, çok ciddi zulüm ve acılara maruz bırakılmışlardır. Yaklaşık beş milyonu aşkın Suriyeli Müslüman kardeşlerimiz, göç ederek ülkemize misafir olarak gelmişlerdir. Bizler, bu kardeşlerimizin yaşadığı ağır drama tanıklık etmiş ve ayrıca onlarla İslam’ın kardeşlik hususunda bir imtihan geçirmek durumunda kalmışız. Ancak bu konuda imtihanı alnımızın akıyla geçirip, geçirmediğimiz bizler için önemli bir soru işaretidir.
Her yıl dünyada on binlerce insan çeşitli sebeplerden ötürü zorunlu olarak göç olgusunu yaşamaktadır. Göç, daha önce de ifade ettiğimiz gibi salt bir yer değiştirme değildir. Farklı sebep ve unsurlardan ötürü yaşanan bir zorluk, daha doğrusu bir zorunluluktur, diyebiliriz. Genellikle göç sözcüğünün tarifinde, aslında bir mecburiyetin olduğunu açıkça görmekteyiz. Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için göçün türlerine birtakım örnekler vermek, sanırım faydalı olacaktır. Örneğin; kırsaldan kent merkezlerine doğru süregelen bir göç vardır. Bunun temel sebebi; işsizlik, daha sağlıklı ve daha konforlu bir yaşama ulaşabilmektir. Nerdeyse dünyanın tüm ülkelerinde istinasız kent merkezlerine göç olayı sürekli olarak yaşanmaktadır. Bu durum, elbette ülkelerin geleceği açısından çok ciddi sorunlar barındıran, su götürmeyen bir realitedir. Ancak zorbalığa dayalı göç, çok daha farklı enstrümantal içeriğe sahip yıkıcı bir göç türüdür. Düşünsenize doğup-büyüdüğünüz, içerisinde kök saldığınız kültürden, topraktan, yaşamdan; bir anda sizin iradeniz dışında yaşanan sömürgeci zulmün sonucunda ayrılmak zorunda kalıyorsunuz. Herhangi bir planınız yok, herhangi bir hedefiniz yok. Sizi bekleyen zorunlu yolculuğun sonucunun ne şekilde neticeleneceğine dair en ufak bir fikriniz dahi yok. İşiniz, eviniz, kurulu düzeniniz ve sahip olduğunuz her şeyi geride bırakarak, bir bilinmezliğe doğru sürgüne çıkarılmışsınız. En kötüsü de alışageldiğiniz hayat, bir anda alt üst olmuştur. Ne kadar da kötü ve kabul edilemez bir durumdur. Maalesef bu durum, özellikle de Müslüman coğrafyada yaşadığımız yüzyılda daha çok ve daha sık olarak yaşanmaktadır. Küfrün sahip olduğu güç merkezlerinin, demokrasi vaadi yalanlarıyla, kimyasal silahların yok edileceği hikâyeleriyle insanlığın aldatılıp, oysa sadece küfür dünyasının çıkarlarına ulaşma adına işgal ettiği Müslüman topraklarda kan, zulüm ve gözyaşından başka hiçbir mantıklı ve tutarlı bir gerekçe olmadığını da üzülerek görebilmekteyiz. Rabbim, zalimlere fırsat vermesin (Âmin).
Nitekim Hz. Peygamber (aleyhisselatuvesselam), davetinin ilk yıllarında Mekke oligarşik müşrikleri tarafından sistematik olarak büyük zulme maruz kalmış ve giderek artan zorbalığın neticesinde bazı müslümanlara hicret izni vermiştir. Özelikle o günkü ismiyle Habeşistan olarak bilinen bu beldeye, iki defa hicret edilmiş ve İslam’ın ilk yıllarında yaşanan büyük zorluklara karşı bir çıkış yolu olarak böyle bir stratejik vakıa vuku bulmuştur. Burada, hicret kavramının anlamını iyi ve doğru okumak gerekmektedir. Çünkü daha önce de ifade edildiği gibi hicret, salt bir göç demek değildir. Genellikle bu kavramlar birbirlerinin yerine kullanılıyor olsa da esasında hicret, göç kavramından daha geniş bir mahiyete sahiptir.
Göç; daha çok plansız, programsız ve ani gelişen zorluklar neticesinde yapılan bir yer değişikliği anlamını taşırken, hicret; planlı, programlı ve stratejik bir amaca dönük bir yer değiştirme anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Habeşistan’a yapılan iki hicretin de amacı budur. Yani Hz. Peygamber, Mekke’de artan zulüm ve işkenceler karşısında İslam’ın yayılışının önünde engel olan zulme karşı bir çözüm yöntemi olarak davetin ve daveti taşıyacak olan müslümanlar için yeni bir hareket merkezi (Habeşistan) belirlemiş. Ve henüz daha yeni filizlenip, büyüyen İslam’ın, tüm insanlığa ulaşma gayesinin sekteye uğramaması amacı taşıyan bu son derece mühim stratejik yaklaşıma da böylece izin vermiştir, diye yorumlayabilmekteyiz. Şüphesiz Kur’an’da bu konuya atfen şöyle buyrulmaktadır: “Melekler, dininin emirlerini yerine getirmeyerek kendilerine yazık ederken canlarını aldıkları kimselere: ‘Sizler, ne işle meşguldünüz?’ diye sorarlar. Onlar: ‘Biz, düşman yurdunda dinimizi yaşamaktan âciz bırakılmış, gerçekten zayıf kimselerdik’ derler. Melekler de onlara: ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Orada uygun bir yere hicret etseydiniz ya!’ derler. Onların varacağı yer, cehennemdir. Orası, son durak olarak ne fenâ bir yerdir” (Nisa-97). Daha bunun gibi birçok ayet-i kerimede hicret kavramının aslında ne anlama geldiğine dair birçok bilgiye de rastlamış olmaktayız. Dolayısıyla hicret; zorbalığa, zulme karşı sadece bir boyun eğişin ifadesi olan zorunlu göç olayı değil, aksine davanın devamının sağlanması için, güç toplanan ve yeni çıkış yolları üretmek adına yapılan ilahi bir hedeftir. Zaten Hz. Peygamber (aleyhisselatuvesselam), dünya tarihinin akışını değiştirecek olan bu büyük hareketin baş mimarı olarak, bizlere önderlik ve örneklik sunmuştur. Tarihte asla eşi benzeri bulunmayan Mekke’den Medine’ye yapılan hicreti de bu şekilde okumak durumundayız…
Yine Kur’an’da Hz. Musa’nın (as) kıssasında, hicret ve göç olayına rastlamaktayız. Mısır halkının en büyük zorba Kralı olan Firavun ’un, İsrailoğullarına yapmakta olduğu büyük zulmün karşısında tüm yollar denendikten sonra Hz. Musa, Rabbinden aldığı emirle büyük göç olayını başlatmıştır. Buradaki yer değiştirme olayı, hicretten daha çok zorunlu bir göçe benzemektedir. Çünkü buradaki durum, daha çok büyük zulümden kaçış olarak karşımıza çıkmakta; nitekim göç eden binlerce yersiz, yurtsuz büyük bir kalabalığın salt zulümden kaçışı burada anlatılmaktadır (Allahuâlem). Hz. Musa (as), bu büyük göç ile beraber bu kalabalık insanlara kalabilecekleri bir yer, bir yurt belirlemek ve inançlarını pekiştirmek amacıyla uzun yıllar boyunca adeta çöl gibi kurak topraklarda büyük bir mücadeleye girişmiştir…
Günümüze geldiğimizde; yakın coğrafyamızdan milyonlarca Müslümanın acıdan, gözyaşından, kandan ve zulümden kaçışı, her ne kadar içimizi parçalasa da inkâr edemeyeceğimiz acı bir tablo olarak karşımızda durmaktadır. İçinde bulunduğumuz durum, gerçekten de içler acısıdır. Çünkü bir taraftan göç edenler, bir taraftan bu zorunlu göçe tanıklık edenler, bir taraftan bu göç için ufak dahi olsa bir şeyler yapmaya çalışanların ve öte taraftan bu göç için kılını dahi kıpırdatmayanların bir arada bulunduğu acınası bir manzaranın içerisinde bulunmaktayız. İkiyüzlü Batı dünyasına gelince; gerçekte bu zulmün yaşanmasına cellâtlık yapan müsteşrikler, kendilerinin neden olduğu bu probleme, sadece timsah gözyaşları dökerek durumu daha da trajikomik bir hale getirmektedir. Hayret doğrusu! Ellerinde masumların kanı olanlar, tüm dünyanın gözlerinin içine bakarak yalan söylemektedir. Ancak bundan daha kötüsü, bu zulme sadece tanıklık etmekten başka bir şey yapmayan insanlık da yine Batı’nın bin bir gece masallarıyla uyutulmaktadır. Adeta bir akıl tutulması yaşayan insanlık, kendisine zorbalık yapan cellâdına âşık olmuşçasına bu zulme verdiği tepkisizlikle de yine bu zulme bir nevi destek vermekte ve ortak olmaktadır. Yazık gerçekten! Yeryüzüne adaleti hükümran kılma gibi büyük bir amacı olan Müslümanların; duyarsız, korkak ve acziyet içeren bu yaklaşımı, büyük bir çelişkiden başka bir şey değildir. Doğrusu, cesur bir adamın söylediği şu sözler gibi “Korkaklar, her gün ölür; ancak cesur olanlar, sadece bir defa ölür” fikrini benimsemiş olması gerekirken, tepkisizlikleri sayesinde aheste aheste kendi sonlarını da hazırladıklarının farkında değiller. Oysa Müslüman bir şahsiyet, yalnızca Allah’tan korkar ve yalnızca O’nun yolunda can vermesi gerektiğini çok iyi bilir.
Bugün yaşanan zulme sessiz kalanlar, yarın o zulmü bizzat yaşayacak olanlardır. Bu din, bize iyiliği emretmeyi, kötülükten alıkoymayı emretmiştir. Hicret eden, zorunlu göçe maruz kalan kardeşlerimizi ötekileştirmek, amacımız olamaz. Bilakis onlara sahip çıkmak, yaşadıkları zulümden kurtarmaktır, amacımız… Rabbim, bu dinde sebat etmeyi, ayaklarımız üzerinde sırat-ı müstakim üzere kalabilmeyi ve zulme meydan okuyan, cesur bir mümin olarak yaşamayı bizlere nasip eylesin. Âmin…
İslam DOĞUBEY

GRUBA KATIL