Arşiv Genel Yazarlar

İçimdeki Âlem

Yazarak çoğaltıyorum içimdeki galeyanı. Ama bir yandan da beynimin çığlıklarını bastırmanın tek yolu bu. Kalemin ucuna biriken tüm terlerim kağıda bir bir damlarken anlıyorum ne denli biriktiğini cümlelerin. Sadece ruh değil, beden bile harekete geçiyor bu durum karşısında. Hesap sorarcasına dürtüyor kalem tutan bilekleri. İnsanı susturmaya çalışan tüm engelleri kaldırmak için yaz diyor. Dünyanın baş ağrıtan dönüşünü durdurmak için yaz, attığı adımların ateşe doğru ilerlediğini bilmeyen insanoğlunu uyandırmak için yaz, on yaşındayken saçlarının beyazıyla oynayan çocuk için yaz, nasırlı ellerini gözlerinden çekemeyen baba ve eteği ile yollara kan çizen anne için yaz…
Yazmak, bir devrimdir hissedebilen için. Kelimelerle savaşır çünkü yazan. Harfleri toplamaya çalışır çaresizce. Umuda doğru bir yürüyüştür onun eylemi. Gözleri her daim saatte olan, zamanın akışını tersleyip ötesiz vakitlere kucak açandır. Bilinen tüm siyahları harmanlayıp beyazı ortaya çıkaran ve bulduğu tüm beyazların gerçek yüzünü sergileyerek karanlığı oluşturandır.
Dünyanın ihtişamı epey yorduğunda sakince köşesine çekilir yazan. Kalemi tutuşu dahi ona ilham olurken dökülür cümleler bir bir. Gereksiz şatafatlardan, özensiz hayatlardan, nefessiz kalmış inançlardan, derinlere gömülmüş umutlardan ve esamisi kalmamış insanlıktan dem vurur sıkça. Yazarak bir şeylerin değişeceğine inanır çünkü.
Kalem, kişinin inkılâbıdır. Bir kelime ile nice değişimler ortaya koyarken, başka bir kelime ile inancına ters düşen tüm yetkileri yerle bir eder. Ezbere yaşanan hayatlara dokunur, rahatsız edici angaryalar çıkarır. Bir derdi vardır; derdi olmayan yazamaz çünkü. Ömrünü kalemine adayan sancılıdır her daim.
Yazmak, yazgıyı belirler. Sayfalara atılan her imza geçmişe ya da geleceğe yönelik bir çağrı mahiyetindedir. Olup bitmişi unutmamak ve unutturmamak, olacak olanın peşine düşüp hakikati açığa çıkarmak için bir çabadır.
Soluksuz vakitler yaşatır çoğunlukla yazmak. Harfler öyle bir dizilir ki peşi sıra, sanki birbirini kovalayan bir grup cırcır böceğiymiş gibi hissettirir sahibine. Işıkları, ilerlenen yolu sonsuza taşırken, kanatları ilham olur zihinde uçuşan fikirlere.
Yavaş ve sakindir yazarın adımları. İnceler, düşünür, kavrar ve en sonunda toparlar. Kelimeleri bir grup asker olarak, kendini de en iyi nizamı oluşturmak üzere görevlendirilmiş komutan olarak tayin eder. Her bir komutu, bambaşka duygular yaşatır. Seslenişi farklıdır çünkü. Titrek nefeslere can veren, dengesizce kükreyenleriyse alt eden bir yapıdadır. Onu ne ezmek mümkündür ne de başa çıkarmak. Öyle bir çizgidedir ki yazar, kendi kendini var eden bir sele dönüşür ruhu.
Bir heyelan olur mesela. Tüm âlem tutuşur korkudan, şaşkınlıktan… Kimse ne yapacağını bilemez. Bilse de bedenini hareket ettiremez. Ama yazar, tek bir kelimesiyle dalar içine afetin. Önce ince ayrıntılarını öğrenir, ardından bildiği her şeyle konuşur. Bazen umudun kalemi olur, bazen çağrının, bazen yok oluşun, bazen varlığın… Benliğini yere serer her daim. Kavramaya çalışır bütün ayrıntıları. Gayesi belleğine kazındıktan sonra tüm yollar ona açık ve aşması kolaydır.
Kağıt, sadece doldurma kelimeleri birleştiren bir âlet ya da yılların biriktirdiği tecrübeleri sergilemek için kullandığım bir fırsat değil benim için. Kâğıdı önüme koyduğumda beni yönlendiren şey, gerçekleşmesine engel olamadığım tüm olaylar. Amacım, iç karartıcı, beyin kurcalayan ve kirli yolları adımlayan her şeyi tek tek yok etmek. Evet, bir şeylerin önüne geçmek sandığım kadar kolay değil. Fakat bükülmeyen bileği kırmak gerekiyor. Başına geçtiğim işleri şaşkınlık oluşturacak şekilde tamamlamak, rakipleri her yönden mağlup edeceğinden, durmak ve susmak haram kılınmalı. En azından ben kendime bunu aşılamalıyım, götürüsü ne olursa olsun.
İlham yollarım her zaman farklı oluyor. Bazen telefonla konuşan insan, bazen kanadının güçsüzleşmesiyle kaldırıma düşen kuş, bazen hiçbir şey. Boş karanlık veya lekesiz bir duvar. Kimi zaman öyle bir hale bürünüyorum ki kağıdımı dolduran şey, saatlerce düşünmenin sonucunda ortaya çıkan amaçsız birkaç cümle oluyor. Anlam veremiyorum. Kalbimi dışarı taşıran her ne varsa tüy olup uçuyor sanki. Debdebeli bir halden ürkünç hayallere dalmak, elimde olmadan sarmalıyor beni. Biliyorum ki yazmak için coşku gerekli; yerinde durdurmayan, sahici, yalandan ibaret olan hayatları ezecek büyük bir coşku.
Gereksiz heyecanlardan sıyrılmalı ilkin, farkına varmanın birinci yolu bu. Mesela ben, gözümün önünde sürekli yer değiştiren kalabalığı yavaşlatıyorum çoğu zaman. Hareketleri sakinleşen herkes normale dönüyor sanki. Bir anda ömrü eskimemiş, yorgunluğu didiklemeyen bireyler oluyorlar. Ahestelik, düzen katmış gibi hayatlarına. Böylece sevgiyi bilen, umuttan haber veren ışıl ışıl dimağlar ortaya çıkıyor. Bunların hepsi, düşünerek yazmanın eseri. Gerçek değil, uzaktan yakından ilgisi yok hakikatle. Ama yazar, bunu iç dünyasında ortaya koyduğunda inanması daha kolay hazineler oluşuyor. Hiçbir mücevherle kıyaslanamayan eşsiz heyecanlar birikiyor. Ve kâğıdım, daha önce hiç şahit olmadığı cümlelere ev sahipliği yapıyor.
Kendine has bir boşluğu olmalı insanın. Yaşamını o boşluğu doldurmakla geçirmeli ve vaktinden parçalar kopararak yalnızca buna yatırım yapmalı. Bilinçsiz davranmak, her zaman en kolayı. Bu yüzden bilinçaltını devreye sokmadan, kimse başına geçtiği işi hakiki mânâda tamamlayamaz.
Temiz olanı ayırt etmek, kolay yoldan kurtuluşa ulaşmayı ummaktır. Asıl bulmayı murad eden, ilkin kirliyi söküp atmalıdır cisimden. Penceresini açtığında gördüğü insanlar, beyninde biriken her damlayı sele çevirmelidir. Faniliğin ve gafletin oluşturduğu bu sel, kişi istemese de gözünün önünü apak etmeye yarayacaktır. Aslında kurtuluş, kaçtığımız şeylere yaklaşmakla ve onları bir bir yok etmeye adanmakla mümkündür.
Koşmak ve varmak, aynı anda düşünülmeli. Ben yazarken koşmaya çalışıyorum örneğin. Koştuğumda bir şeylerin daha da yerinde olduğunun muhayyelinde oluyorum çünkü. Durağan bir ilerleyişin sonu yalnızca teselli gerektirir. İşte ben, bu sona layık olmamak için hareketi esirgemiyorum bedenimden. Varmayı, ulaşmayı hep kafamda kuruyorum. Olduğunu, bittiğini varsayarak sürtüyorum kalemi. Söyleniyorum mesela kendimce: “Fikirlerim duyulması gereken her yerde duyuldu. Delip geçmek istediğim karanlıklar bir bir yol verdi bana ve tüm umutlarım gururla beni izlemeye koyuldu. Sonuna geldim her şeyin. Artık gayretlerim birçok yerde ağardı. İstediğim sonuca ulaştım.”
Koşmak ve varmak aynı anda işliyor zihnimde. Bu da beni zamanla başlangıç ve bitişe bütüncül bakan ve inatlarıyla barışık yaşayan birine dönüştürüyor. İnadı seviyorum ve inadımla baş edemeyenleri böylece alt ediyorum.
Kavramlar, yetiştirdiği fikirler sayesinde diri kalıyorlar. Hiçbiri diğerinden daha üstün değil çünkü hitap ettiği beyinler aynı. Şayet faklı olmak istiyorlarsa bilinçaltlarının değişik şeyler doğurmasını sağlamalılar. Onun dışında kıymete binmesi gereken anlayışlar, gün geçtikçe azalacak.
Derin düşünmeyi seviyorum. Yüzeysel bakmayı engelliyor ve görmek, normalden daha değerli hale geliyor. Beyazı beyaz diye tanıtmaktansa, siyahın zıddı olarak kavratmak çok daha çekici. Herhangi bir şeyin olumsuzu, olumlu halini alçaltıyor. Öte yandan olumlu bir şey, o şeyin kötü yanlarının açığa çıkmasına engel oluyor. Bu nedenle iki yönden de düşünmek ve bu düşünceyi serbestçe duyurmak, her daim paha biçilmez bir fırsat olmuştur benim için.
Hayat, olmuş ve olacaklardan ibaret. “An” diye bir olay yok lügatimde. Her şey sürekli bir akma halinde ve zamanın geçmişe sürüklenmesi birkaç saniyeden ibaret. O yüzden “anda kalma” veya “anı yaşama” gibi lafların pek bir hükmü yok bende. Anda kalsaydık eğer, az önce milyonlarca atoma karışan nefesi halen alıyor olurduk ve anı yaşıyor olsaydık, ömrümüzde görüp geçirdiğimiz hiçbir dakika aklımızdan silinmezdi. Zaman hızla geçmişe sürükleniyor. Yapacağımız tek şey, geleceği hazırlıklı karşılamak. Biriken sorunları halletmeye ve geçmişin özrünü yarınlar sayesinde yerine getirmeye çalışmak. Biz, geçicilerin elinden bundan başka bir şey gelmez.
Belli başlı safsatalar günümü berbat ediyor bazen. Halletmem gereken işler, bunlara kafa yorduğumdan günlerce beni bekliyor. Başladığım şiiri üç mısradan ibaret sayıyorum ve bu, yarım kalmışlığı yüzüme yüzüme vuruyor. Kendim için tayin ettiğim derdin -fark etmeden- önüne geçirdiğim bu lüzumsuz şeyler, artık bıkkınlık oluşturuyor üzerimde. Terk etmenin zorluğu bir yandan, zapt edilmez bir kuvvetle karşı karşıya olmanın verdiği eziklik diğer yandan sarmalıyor beni. Titrek rüzgârla karışan tozların gazabına uğramış gibi oluyorum. Fakat zenginliğe erdiğim bir vakit anlıyorum ki yeterince güçlü gayeler edinmemişim. Belki de bitap düşen ben değil, sırrına vakıf olamadığım meselelermiş. Kendime gelmem, kavrayış inadımın tazelenmesiyle mümkünmüş.
Acılı ve sancılı da olsa sonu geliyor her şeyin. Bu yüzden dert etmiyorum dünyevi meşgaleleri. Hepsi bir sona bağlı ve ölümlü. O istediğimiz olağanüstü mükemmel hayata sahip olsak da sayılı bir süresi var; iade günü anbean yaklaşmakta.
Bilinmeyen numaraların döndüğü bu dünya, haddinden fazla şımardı. Kendini epey yüce görmekte ve onun da üzerinde bir yücenin olduğu gerçeğini hafızasından silmiş gibi. Uzak değil; elbet bir gün hangi ipe tutunduğunun farkına varacak lâkin bu uyanışın o vakit bir ehemmiyeti olacak mı? Eh, pek sanmıyorum.
Şimdilik cümlelerim nihayete erecek. Ama ben, evren ne kadar iğrençleşirse iğrençleşsin yine de yazmaya devam edeceğim. Tabuları yıkmak ve kendi kurallarımla yaşamak her daim ilk hedefim olacak. Hadi, bundan sonra varsın dileyen önüme geçmeye kalkışsın.
Rüveyde Bera PALA

Exit mobile version