Ramazan, kronolojik akış içinde konumlanmış sıradan bir zaman dilimi olarak okunamaz. O, zamanın terbiye edildiği, insanın, varlık hiyerarşisi içindeki yerini yeniden idrak ettiği ilahî bir inşa sürecidir.
Hilalin görülmesiyle başlayan bu süreç, biyolojik ihtiyaçların askıya alınmasından ibaret kalmaz, nefsin tahakküm alanı daraltılırken, kalbin idrak ufku genişletilir. Ümmet şuuru, işte bu genişlemenin tabii bir neticesi olarak ortaya çıkar. Aynı imsakla susan, aynı iftarla çözülüp aynı duaya yönelen insanların, mekânı aşan ortak vicdan hâlidir bu.
Ümmet, sosyolojik bir yığın yahut istatistiksel bir çoğunluk olarak ele alınamaz. O, müşterek bir ahlâk tasavvurunun, müşterek bir sorumluluk bilincinin ve müşterek bir kader idrakinin adıdır.
Ramazan ayı, bu idrakin billurlaştığı müstesna bir zaman dilimidir. Çünkü bu ayda insan, yalnızca bedensel arzularını dizginlemez, bencilliğin merkezî konumunu sarsar, israfın normalleştirilmiş dilini susturur, kayıtsızlığın alışkanlığa dönüşmüş konforunu terk eder.
Açlık, burada bir eksiltme olarak değil, idrak kazandıran bir talim olarak tecrübe edilir. Fukaranın midesiyle hayata bakabilme kabiliyeti, bu talimin en mühim kazanımıdır. Tokluğun içinden kurulan merhamet geçicidir, açlığın yoğurduğu adalet ise kalıcı bir ahlâk üretir.
Gurbet kavramı, yalnızca coğrafî uzaklıklarla izah edilemez. Asıl gurbet, insanın kendi kalbine mesafe düşürmesidir. Ramazan, bu mesafeyi kapatan bir kurbet (yaklaşma, yakınlaşma) çağrısı olarak belirir. Kul ile Rabbi arasındaki irtibat yeniden tahkim edilir, dünya metaının, uhrevî bir semereye dönüştürülebileceği idraki derinleşir. Sahip olunanların mülkiyet değil emanet olduğu bilinci, bu ayda teorik bir kabul olmaktan çıkarak yaşanmış bir hakikate dönüşür. Bu dönüşüm, nefsin sarsıldığı eşiğe işaret eder. Çünkü nefs, imtiyaz alanı daraldıkça çözülür. Bu çözülüş, kıyamet fikrini soyut bir ihtimal olmaktan çıkarır, hesap düşüncesini, insanın günlük hayatına nüfuz eden canlı bir gerçeklik hâline getirir.
Ramazan ayı, dirilerin ölü elbisesini denediği bir tefekkür iklimi sunar. Kabirde sorulacak sorular, bu dünyada yankı bulur. “Niçin yaşadın?” sorusu sahur vaktinde boğazda düğümlenen bir muhasebeye dönüşür. “Kimin için yaşadın?” sorusu, iftar sofrasında tabaklara bakarken vicdanın derinliklerinde yankılanır. Bu yönüyle Ramazan, tezkiyenin en yoğun yaşandığı zaman dilimidir. Sadeleşme, arınma ve fazlalıklardan kurtulma, bu ayda ahlâkî bir disiplin hâlini alır. Fevz-i kanaat de bu iklimde kök salar: Azla yetinmenin psikolojik rahatlığı değil, azla derinleşmenin metafizik imkânı…
Ashab-ı Suffa ahlâkı, Ramazan’da yeniden hatırlanır ve yeniden yorumlanır. Suffa, tarihsel bir mekândan çok, varoluşsal bir hâlin adıdır. Dünya ile arasına bilinçli bir mesafe koymuş, insanla arasındaki bağı ise merhametle tahkim etmiş bir duruş… Bu ahlâkın günümüze taşınması, romantik bir nostaljiyle değil, somut fedakârlıklarla mümkündür. Sofranın paylaşılması, vaktin bölünmesi, fazladan olanın değil, ihtiyaç duyulanın da gözden çıkarılması bu ahlâkın güncel karşılıklarıdır. Ramazan, artandan verilen sadakadan mürekkep de değildir.
Eksilerek çoğalan bir varoluş bilincinin mektebi olarak okunur. Bu sebeple Ramazan, gürültüyle tüketilen bir eğlence mevsimine indirgenemez. Panayır dili, sahne gösterilerinin estetiği ve gösteriş merkezli neşe anlayışı, bu ayın ruhuyla irtibat kuramaz. Ramazan’ın sesi derindir, sükûtu tercih eder. Neşesi içten doğar, teşhire ihtiyaç duymaz. Bayram da bu yüzden ümmetin bayramı olarak anlam kazanır. Nefsî yüklerinden hafiflemiş, kardeşlik bilinciyle derinleşmiş bir topluluğun sevincidir.
Fıtır ve fitre, bu ahlâkî terbiyenin toplumsal mühürleri hükmündedir. Fıtra, insanın bozulmamış özüne, fitre ise bu özü muhafaza etme sorumluluğunun kamusal ilanına işaret eder. Sadaka, burada bir lütuf kategorisinde değerlendirilmez, insan olmanın tabiî borcu olarak idrak edilir.
Zengin ile fakir arasındaki ilişki, hiyerarşik bir üstünlük zemini üzerinde kurulmaz, insanlığın kendi dengesini yeniden tesis etme çabası olarak anlam kazanır. İsraf edilmiş bir ömrün son anda yapılan telafisi değil, baştan inşa edilen bir ahlâk düzeninin ayrılmaz parçası hâline gelir.
Anadolu irfanı, Ramazan’da kendini daha berrak bir dille ifade eder. Gösterişten arınmış iftarlar, sessiz sahurlar, kimsenin bilmediği yardımlar… Bu irfan, “ben”i yüksek sesle dile getirmeyi edep dışı; “biz”i fısıltıyla taşımayı ise hikmet olarak görür. Kendi aynasına bakabilen insan tipini inşa eder. Başkasının kusurunu teşhir etmek yerine, kendi noksanıyla yüzleşebilen bir şahsiyeti var eder. İstiğfar, bu yüzleşmenin tabiî neticesi olarak çoğalır. Zira insan, kirlenebildiğini idrak ettiği ölçüde arınmanın yolunu arar.
Bayram, bu uzun terbiyenin imtihan anı olarak belirir. Açlığın sona ermesiyle sınırlı bir sevinç elde edilmez. Kazanılan şuurun muhafaza edilip edilmediğinin göstergesi görülür hale gelir. Ramazan boyunca elde edilen her ahlâkî kazanım, bayram gününde tartıya çıkar. Ümmet şuuru da bu tartıda kendini ele verir: Bayram, yenilenmiş elbiselerin ötesinde, yenilenmiş vicdanların günü hâline gelebilmiş midir?
Ramazan, vahyin güzelliğini metinlerden hayata indiren ilahî bir imkân olarak okunur. Bu imkânı ıskalayan, bir ayı geride bırakmış sayılmaz, varoluşuna dair büyük bir fırsatı heba etmiş olur. Bu ayı hakkıyla yaşayan ise, sessiz adımlarla bir ümmetin kalbine doğru yürür.
Kanarya Banu DAĞ