Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması- IV
Arşiv Yazarlar

Halife Vahdeddin ve Saltanatın Kaldırılması- IV

Vahdeddin’in Gideceğinden Ankara’nın Önceden Haberi Vardı!

Vahdeddin’in ülkeyi terk edeceğinden Ankara haberdardı. Ankara isteseydi, Vahdeddin’in gitmesine engel olabilirdi. Ama Ankara, tam tersini yapmıştır yani Vahdeddin’in gitmesi için adeta çanak tutmuştur. M. Kemal, Vahdeddin’in gideceği ile sezinlemelerini Refet Paşa’ya şöyle bildirmiş ve:

“Vahdeddin kaçmak isterse mâni olunmamasını” emretmişti. (1)

Mâni olunmadı ve Vahdeddin ülkeyi terk etti. Mâni olmak bir yana, çıkarılan “idam edilecek” haberleriyle adeta ülkeyi terk etmeye zorlandı. Çeşitli vesilelerle ona ülkeyi terk etmemesi durumunda idam edileceği ima ve ihsas edildi. Vahdeddin ayrıldıktan sonra Yıldız Sarayı’na gelen Ankara hükümeti temsilcisi Refet Paşa, o sırada ağlamakta olan Vahdeddin’in yaverlerinden Ali Nuri Bey’e, aynen şunu söylemiştir: “Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?”[1]

Murat Bardakçı ise 18 Kasım 2022 tarihli “Mustafa Kemal Sultan Vahdeddin’in linç edilmesini emretti” başlıklı makalesinde, bu ‘sezinlemenin’ tersini şöyle yazıyor: “Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde 01013068-13 numarada bulunan, son padişahın memleketinden ayrılması konusunda büyük önem taşıyan ama tam bir asır boyunca gizli kalan bir belgeyi, daha doğrusu bir “linç talimatını” yayınlıyorum…” diye kaynağını ve belgesini de gösterdikten sonra yazısına şöyle devam ediyor:

Ankara’nın Erkân-ı Harbiye Reisi olan Fevzi Paşa yani sonraki senelerin Mareşal Fevzi Çakmak’ı, 2 Kasım’da Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya 5466 numaralı ve “zâta mahsus” bir yazı göndererek Vahdeddin’in “firar hazırlıklarında bulunduğu” yolunda haberler alındığını bildirdi.

Fevzi Paşa’nın yazısı şöyle idi:

“Son zamanlarda İstanbul’dan aldığımız raporlarda Vahdeddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firarından bahsolunuyor. Ezcümle (özellikle, meselâ) saray mahâfiliyle (çevreleri ile) temasta bulunan bir mutemet (güvenilir kişi) tarafından bu firar hazırlıklarında bulunulduğu ihbar edilmekle arz-ı keyfiyet olunur.”

  1. Kemal de İstanbul’da bulunan Refet Bele’ye şifreli bir telgraf gönderir ve telgraf metni, Fevzi Paşa’nın yazısının yer aldığı sahifenin alt tarafına yazılmıştı ve şöyle deniyordu:

“İstanbul’da sarayda memâlik-i ecnebîyeye (yabancı ülkeye) firar için hazırlıklarda bulunulduğu istihbar edilmiştir (haber alınmıştır). Tahakkuku halinde ahali vasıtasıyla muhalefet edilmesi, mecburiyet görüldüğü takdirde aynı vasıta ile linç tatbiki, daha şedîd (şiddetli) icraatta bulunulması, bu suretle firara hiçbir veçhile meydan verilmemesi lâzımdır.”

Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafın metninde daha sonra kendi eliyle ve kırmızı bir kalemle bizzat değişiklik yapmış ve metnin altını yine aynı kalemle imzalamıştı.

Refet Paşa’ya gönderilen talimatın son şekli, şöyle idi:

“Dersaadet’te (İstanbul’da) Refet Paşa Hazretleri’ne,

Vahdeddin’in memâlik-i ecnebîyeye (yabancı memlekete) firar için hazırlıklarda bulunduğu istihbar edilmiştir (haber alınmıştır). Tahakkuku (gerçekleşmesi) halinde ahali vasıtasıyla linç tatbîki lâzımdır. Bunun temini mercûdur (rica olunur). Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi, Başkumandan Mustafa Kemal.”[2]

Bu bilgi ve belgelerden de anlaşılacağı üzere Ankara’nın Vahdeddin’in gideceğinden haberi vardı. Hatta yukarıda da belirtildiği gibi gitmesi için her türlü tazyikte de bulunulmuştu. Vahdeddin’e yönelik baskılar, tehditler, sarayın çevresinde tabanca atmalar vs. ile zaten İstanbul’da yaşaması fiilen imkânsız hale getirilmişti. Amaç, kendiliğinden kaçmasını sağlamaktı.

Saltanatın kaldırıldığı buhranlı günlerde İngiliz komiserliğinin son Osmanlı Hükümdarı ve Halife ile yaptığı temasları Baş tercüman Sir Rayn da hatıralarında o günleri uzun uzadıya anlattıktan sonra Kemalistlerin Vahdeddin’in ülkeyi terk edişinde haberinin olduğunu şöyle anlatıyor:

“(…) Sonradan Sultan’ın kaçışının Refet Paşa’yı hiddetlendirdiği rivayet edilmişti. O zamanki şahsi intibaım ise, Sultan’ın kaçma niyetinden Kemalistlerin habersiz olmayacağı ve gitmesine göz yummaları ise daha işlerine geldiği mahiyetinde idi…”[3]

Zaten Refet Paşa, saltanatın kaldırılmasından sonra son Osmanlı Hükümdarının hareketlerini sıkı bir kontrol altına almış bulunuyordu. Refet Paşa hükümdarın İngilizlerle yaptığı görüşmelerden muntazaman haberdar olmuş ve belki de kaçacağını öğrenmişti. Kendisi diyor ki: “Vaziyeti düşündüm. Biliyordum ki her iktidar bir müddet sonra yıpranır. Biz Padişahı hapis veya idam edersek, halk zamanla onu mağdur görecek ve bizi kabahatli sayacaktı. Bu itibarla hadiseleri revişine (gidiş, yürüyüş-AK) bırakmayı uygun buldum. Kaçan bir hükümdarı halkın hiçbir zaman affetmeyeceğini düşündüm. Kaçtığı gün askeri bir müdahale devletin başına bir dert açabilir, dedim. Onun için hiçbir tertibata lüzum görmedim. Son Osmanlı Hükümeti istifa ettikten sonra ben Babıali’de yatıp kalkıyordum. Vahdeddin’in kaçtığı sabahın erken saatinde hükümdarın bahriyeli yaveri pek sarsılmış bir halde odama geldi: ‘Kaçtı efendim’ diye ağlamaklı bir sesle olayı hikâye etti. Kendisini teskin ettim ve haberdar olduğumu söyledim.”[4]

Vahdeddin’in ülkeden ayrıldığı gün İngiliz komutanı, Refet Paşa’ya o gün şu yazıyı göndermişti:

“Resmen haber verildiğine göre, Zat-ı Hazret-i Padişahî, vaziyet-i hazıra münasebetiyle hürriyet ve hayatının tehlikede olduğundan korkarak bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiltere’nin himayesini ve İstanbul’dan derhal dışarı naklini taleb etti. Zat-ı Hazret-i Padişahî’nin talebi bu sabah is’af (Yardım isteğini yerine getirme-AK) edildi. Türkiye’deki Britanya Kuvvetleri Başkumandanı General Sir Charles Harington, Zat-ı Hazret-i Padişahî’nin emirlerine âmade olarak kendisine, bir İngiliz harp gemisine kadar refakat etmiş ve gemide Akdeniz filosu Başkumandanı Amiral Sir Osmond (de Beauvoir) Brock tarafından kabul edilmiştir. Britanya Fevkalâde Komiserliği vekâletini ifa eden Mr. Nevil Henderson, gemide Zat-ı Şahaneyi ziyaret ederek İngiltere Kralı Haşmetlü Beşinci George Hazretlerine arz edilmek üzere arzularını istifsar (Bir şeyin açıklanmasını, aydınlığa kavuşmasını isteme, anlamaya çalışma-AK) etmiştir. 17.11.1922”

General Refet Bele diyor ki:

“Her pazartesi günü İşgal Kuvvetleri Komutanlarıyla Harp Okulunun Hünkâr dairesinde toplanıp görüşürdük. Kaçıştan sonraki pazartesi günü aynı yerde toplantı yapıldı. Ben cevaplarımı daha iyi hazırlamak için G. Harington’la Fransızca konuşmaz ve tercüman vasıtasıyla görüşmeyi tercih ederdim.

O günkü gündem görüşüldükten sonra Harington arkasında ayakta duran tercümanı vasıtasıyla ve biraz da müstehzi bir sesle: ‘Haber vermeden Hünkârı kaçırmış olduğumuz için Paşa’ya karşı mahcubum’ dedi. Ben de gayet soğukkanlı bir sesle ve eldivenlerimi giyerken: ‘Generale bizi bir yükten kurtarmış olduğu için ben de şimdi teşekkür edecektim’ dedim. Bu söz üzerine General Harington sarsıldı ve nezaketini unutarak hızla kalkıp salonu terk etti.”[5]

Vahdeddin’in ülkeyi terk etmesini isteyen sadece Ankara değildi, İngiltere de Vahdeddin’in ülkeyi terk etmesini istiyordu. Nitekim “İngiliz Hükümeti Sultan Vahdeddin’in daha baştan itibaren İstanbul’u terk etmesini arzu etmekteydi. Ancak bu arzusunu açığa vurmamış, Vahdeddin’in ancak İstanbul’da kendisine uygun gördükleri rolü hakkıyla tamamladıktan sonra, adeta bir paçavra gibi kaldırıp bir taraf atılmak üzere, ülkesini terk etmiş görmek istemiştir. İngiliz hükümet ve yetkilileri bu yöndeki niyetlerini gizli tutmanın ötesinde İstanbul’dan ayrılma hadisesinin meydana gelmesi üzerine sanki olayda hiç rolleri yokmuş gibi tam tersi bir tutum sergilemişlerdir.”[6]

Oysa İngilizler, çok önceden Sultan Vahdeddin ile görüşmeler yapmışlar ve bir taraftan teskin etmeye çalışırlarken bir taraftan da her hâlükârda yardımcı olacaklarını söylemişlerdir.[7] Bu tür görüşmeleri yaparken Ankara’ya bilgi vermemeleri mümkün değildir. İngilizler, Ekim 1920’de Vahdeddin ile yaptıkları görüşmede tahtı terk etmemesini istemelerinin nedeni, “Vahdeddin’in akıbeti değil, onun İngilizlerin siyasi beklentileri için hizmet etmesi idi.”[8] İngiltere’nin, Vahdeddin’in İstanbul’dan ayrılmaması, tahtı bırakmaması noktasında tavsiyeleri samimi değildi. İngiliz Hükümeti, gerçekten Sultan Vahdeddin’i İstanbul’da görmek istemiyordu.[9]

 

VAHDEDDİN: “KAÇMADIM, HİCRET ETTİM!”

 

Vahdeddin, Cemal Kutay’ın deyimiyle “dünyanın en namuslu adamlarından biriydi.”[10] Nuriye Akman’ın bu röportajında Cemal Kutay, Vahdeddin ülkeyi terk etmeden önce Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey’i çağırıp sayım yaptırmış, kaşıkçı elması kendi hakkı iken, -çünkü bu elmas ailesinindir- bunu da almıyor, hazineye kaydettiriyor.

İsmet Bozdağ da şunları kaydediyor: “Vahdeddin, karısına bir merasimle takmak için yüzük ve gerdanlık gelmiş, onları da teker teker ailesinin üstünden, kızının boynundan alıp hazineye kaydettirmiştir. Padişahın maaşı var, 23 gün çalışmış o ay, yedi gününü kısmış, öyle almış maaşını: Çıkıyorum çünkü Türkiye’den. Hakkım yok benim bunda, demiştir.”[11]

Vahdeddin, her ne kadar geri dönmek üzere ülkeyi terk etmişse de ne zaman döneceğini bilmiyordu. Ama bunları düşünmemiş, hatta birileri gibi hazineyi soymaya kalkmamış, hatta ailesinin ve kendi hakkı olanı bile almamıştır. Hazineden istediği kadar para alsaydı, kim engel olabilirdi, hiç kimse! İstanbul’dan çıkarken de “bütün nakdi servetini teşkil eden 35 bin İngiliz lirası almıştır.”[12]

Hatta ülkeyi terk ederken hilafete ait mukaddes emanetleri de beraberinde götürmesi istenmiş, ancak Vahdeddin kabul etmemiştir. Bu olayı, Tarık Mümtaz Göztepe şöyle anlatmaktadır: Sultan Vahdeddin’in vatandan ayrılma hadisesinden bir müddet evvel Topkapı muhafızlığına kademe kumandanı ve sabık kayınbirader Zeki Bey getirilmişti. Ömrü politika mücadelelerinde ve komitacılıktan geçen bu netameli ve atılgan adam ile kendisi gibi düşünen bazı kafadarları, padişah giderken hilafete ait mukaddes emanetleri birlikte götürmesi hususunda şiddetle ısrar gösteriyorlardı. Hatta İstanbul’da en yüksek rütbeli bir ecnebi zabıta kumandanı bulunan Kolonel (Albay) Maksivel bu emanetleri en emin bir vasıta ile hiçbir sızıltıya meydan vermeden memleket haricine çıkarabileceğini ve Sultan Vahdeddin’in arzu ettiği bir limanda emrine hazır bulundurabileceğini söylemiş ise de bu nazik işe Sultan Vahdeddin asla yanaşmamış, Topkapı Sarayı’ndaki mukaddes emanetler ecdadımın Türk milletine armağanıdır, diyerek bu teklifi reddetmiştir.[13]

Sultan Vahdeddin ise İstanbul’dan ayrılma gerekçesini şöyle anlatmıştır:

“Saltanattan ayrılmam ve vatanı terk etmemin sebebi, özellikle savaş sonrasındakiler olmak üzere, umumi harpten sonra yaptıkları işten dolayı hesaba çekilmesi gerekenlerin önündeki mesuliyet korkusundan dolayı değil, fakat bilakis hayatımı, kanun tanımayan, insafı olmayan ve hatta hakkın müdafaa olunmasını kabul kabiliyetinden dahi mahrum bulunan kimselerin eline teslimden sakınmak içindi. Bu, Allah’u Teâlâ’nın ve akl-ı selim kimselerin de kabul etmediği bir şeydir. Ayrıca bu davranışta ‘güç yetirilemeyen şeyden uzak durmak peygamberin sünnetindendir’ ifadesinin delalet ettiği şeye ve müvekkilim Hazret-i Peygamber’in hicretine iktida vardır.”[14]

Sultan Vahdeddin: “Kaçmadım; kendime peygamberin hicretini, Mekke’den Medine’ye gidişini örnek aldım ve geri dönmek üzere gittim” demektedir ve gidişi konusundaki tek yorumu da sadece budur.

Sultan Vahdeddin’in sürgün kafilesinden bugün hayatta bulunan birkaç kişiden biri olan torunu Hümeyra Özbaş, “Kovulacağını biliyordu, ‘Padişah atıldı’ dedirtmemek ve memlekete bir mâni teşkil etmemek için kendi arzusuyla gitti ve en doğrusunu yaptı gibime geliyor” diyor:

“Bence doğrusunu yaptı. Aslında o zamanı yargılayacak vaziyette değilim, çünkü şartlar tam neydi bilmiyoruz. Ama önemli olan kendi hisleriydi”.

Ailenin bir kanadı, ‘Kalsaydı, çok daha iyi yapmış olurdu. Öldürülseydi bile kalması gerekirdi’ diyor. Kalsaydı öldürülür müydü acaba? Ona emin değilim. Kendi hissiyatını da bilmiyorum. Ama muhakkak ki memleketini çok seven bir insandı. Çok şansız bir zamanda çıkmıştı tahta. Kim otursaydı, duramazdı o tahtta. Bakın, Halife kaldı da ne oldu? O da çıkarıldı. Artık verilmiş bir karar vardı: ‘Gidecekler’ denmişti.

Ama nasıl gidecekti? Kovulmaktansa kendi kararıyla çıkmayı mı tercih etti yoksa öldürülme korkusuyla mı gitti? Mesele burada. Memleketin selameti için, memlekete bir şans vermek için ve mâni teşkil etmemek, ‘padişah atıldı’ dedirtmemek için gitti gibime geliyor.

Korkup gittiğini zannetmiyorum. Zaten hastaydı, tek ciğerle yaşıyordu. Ama resmen azledilmesinin üzerine bir de atılma ihtimali ona çok ağır gelmişti herhalde. Memleketini yeni bir rejim için terk etti, yerini o rejime bıraktı. Bakın, kendi veziri bile Londra’da ‘Sözü Ankara’ya bırakıyorum’ demişti. Bir sadrazam için bunu yapmak kolay değildir. Demek ki başka çaresi yoktu. İşte, bu çaresizlik üzerine gitti. Artık padişahlıktan ümidi kalmamıştı. Çünkü Ankara’da olup bitenlerin hepsini biliyordu. Babam vasıtasıyla, Tevfik Paşa vasıtasıyla her şeyi öğreniyordu. Mustafa Kemal’in aileyi çıkartacağını biliyordu, kendisi gittikten sonra ailenin memlekette bırakılmayacağının farkındaydı. Dönmek üzere gittiğini de söylüyorlar ama ben buna inanmıyorum.”[15]

Sultan Vahdeddin, 6 Kasım 1922’de İngiliz Yüksek Komiserlerinde Sir Horace Rumbold ile görüşmesinde şahsi emniyetini dile getirerek tamamıyla yalnız ve yardımsız kaldığını belirtmiştir. ‘Bir avuç asi’nin kendisinden onlara boyun eğmesini istediklerini ifade etmiş, şahsını feda etmeye hazır olduğunu, fakat şeref ve haysiyetine hiçbir surette halel gelmesine müsaade edemeyeceğini, devraldığı mirası tehlikeye atamayacağını veya utanç verici bir vaziyet içerisinde asilere boyun eğerek tahtını tehlikeye maruz bırakamayacağını belirtmiştir.

İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’un değerlendirmesine göre Sultan Vahdeddin ülkesinde gerçekten birlik ve beraberliğin gerçekleşmesini arzu etmiş biridir. Ancak bunun Anadolu’daki asilerin meşru otoriteye itaat etmeleri ile mümkün olabileceğine inanmıştır.[16]

Torunu Hümeyra Hanım sultana göre, Sultan Vahdeddin’in beraberinde servet sayılabilecek hiçbir şey götürmemesinin, memleketinden tatile gidercesine ayrılmasının sebebi Osmanlı oluşudur:

“… Ne götürsün? 20 bin sterlin şahsi parası varmış, bir de ağızlığıyla tesbihi. Bizlerden kim hazineden bir şey alıp gitti ki? Son dakikada yanındaki mücevher kutusunu bile iade etmiş giderken. Halifeliğine hürmeten Arap memleketlerinin yardım edeceklerini düşünmüş olabilir. Belki de Türk hükümetinin makamıyla münasip bir şeyler vereceğini ümid etmiştir. Ama her neyse 20 bin sterlinle gitti; selamlığıyla, haremiyle, böyle kaç sene yaşayacağını bilmeden damdazlak çıktı. Osmanlı işte böyle çıkar.”

Sultan Vahdeddin de zaten aynı şeyi söylemektedir:

“İstanbul’u terk ederken Osmanlı hanedanına ait olan ve benim için çok büyük kıymet taşıyan eşyaları yanıma almayı düşünmedim. Bu sebeple, şimdi yabancı bir memlekette beş parasız, yüzüstü ve ızdırap içinde kaldık.”[17]

Metin Hülagü, İngiliz belgelerine dayalı olarak yazdığı kitabında, “Sultan Vahdeddin İstanbul’dan ayrıldıktan sonra maddi açıdan hiç de zengin denebilecek biri olmamıştır. Bu duruma işaret eden İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, Sultan Vahdeddin’in özel gelirlerinin oldukça sınırlı olduğunu belirtmiştir” dedikten sonra İstanbul’da bulunan Merkez Bankası’nda İngiliz belgelerinde yer alan bilgilere göre bu paranın miktarı ise sadece 150 İngiliz sterlininden ibarettir.

Yine İngiliz arşiv belgelerinden öğrenebildiğimiz kadarı ile Sultan Vahdeddin’in kendisine ait olup onun İstanbul’dan ayrılmasından önce 20.000 İngiliz lirası miktarındaki bir para, Barclay’s Bank’ın Londra şubesine transfer edilmiştir. Sultan Vahdeddin’in 17 Kasım 1922 tarihinde İstanbul’dan ayrıldığı vakit beraberinde götürdüğü veya sahip olduğu paranın tümü, belgelerde ifade edildiği kadarıyla, söz konusu miktardan ibaret olmuştur.

Yukarıda 20.000 İngiliz lirası olarak gösterilen paranın kaynağını ise muhtemelen 50.000 Türk lirası miktarındaki “Sultanlık” tahsisatı oluşturmaktaydı. Zira 20.000 İngiliz lirası o gün için 50.000 Türk Lirası’na denk gelmekteydi.[18] (Devam edecek…)

 

Ali KAÇAR

 

[1] https://www.ilimsofrasi.com/2017/07/ankara-hukumeti-isteseydi-vahdettini.html

[2] https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/3539526-tam-yuz-sene-boyunca-gizli-kalmis-bir-belge-mustafa-kemal-pasanin-sultan-vahideddinin-istanbuldan-ay

[3] Hakkı Uluğ, age. s.77-78

[4] Hakkı Uluğ, age. s.82; Ankara hükümeti temsilcisi Refet (Bele)’nin, o sırada ağlamakta olan Vahdeddin’in yaverlerinden Sadrazam Tevfik Paşa’nın oğlu Ali Nuri Bey’e, “Ağlama Ali Bey, kaçtığı iyi oldu, ya kalsa idi biz onu ne yapardık?” Şefik Okday, Osmanlı’dan Cumhuriyete: Padişah Yaveri İki Sadrazam Oğlu Anlatıyor’ kitabından den nakleden; http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/vahdettin-kacti-mi-kacirildi-mi/

[5] Hakkı Uluğ, age. s.83

[6] Metin Hülagü, Yurtsuz İmparator Vahdeddin, İngiliz Gizli Belgelerinde Vahdeddin ve Osmanlı Hanedanı, Timaş Yayınları, 3.bsk. Ağustos,2010 İstanbul, s.96

[7] Hülagü, age. s.96

[8] Hülagü, age. s.97

[9] Hülagü, age. s.99

[10] Nuriye Akman’ın Cemal Kutay ve İsmet Bozdağ ile yaptığı “Milli Mücadele’nin iki yüzü” seri röportajı için bkz: Sabah Gazetesi, 11-14 Haziran 1995

[11] Nuriye Akman’ın agr.

[12] Tarık Mümtaz Göztepe, Vahdeddin Gurbet Cehenneminde, s.103

[13] Tarık Mümtaz Göztepe, age. s.13

[14] Sultan Vahdeddin’in ülkeyi terk edişinin diğer nedenleri için bkz: Hülagü, age. s.115-122.

[15] Bardakçı, Şahbaba, s.246,247

[16] Metin Hülagü, Yurtsuz İmparator Vahdeddin, İngiliz Gizli Belgelerinde Vahdeddin ve Osmanlı Hanedanı, Timaş Yayınları, 3.bsk. Ağustos,2010 İstanbul, s.92

[17] Bardakçı, Şahbaba, s.247

[18] Hülagü, age. 205-206

GRUBA KATIL