Arşiv Genel Yazarlar

Gelecekten Gelen Haberler

 

Mekândan ve zamandan münezzeh olan Allah’ın (cc) şanı çok yücedir. Hamd, O’nadır. O’nun (cc) şanındandır, münezzeh oluşu. Zaman, insanın konusudur ve insan için ölçüdür. Sahip olduğu ve sorumlu tutulacağı yegâne varlıktır, zaman ve zamanın içinde etkileşime girdikleri. İlk yaratıldığı andan beri birçok canlının gelip geçtiği; nice güçlülerin, zenginlerin, güzellerin, iktidar sahiplerinin ve kendini ebedî sananların yitip gittiği, zaman.

Şairin dediği gibi:

Görünmez bir mezarlıktır zaman

Şairler dolaşır saf saf

Tenhalarında şiir söyleyerek

Zaman, en kıymetlimiz olması gerekirken en hoyratça harcadığımız değer. Her şeyi geri alma ihtimalimiz varken zamanı asla geri alamayız.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın (cc) yarattığı her şeye bir ömür belirlenmiştir. İnsan için ise sermayedir, ömür. Kârını, zararını kendisinin hesap edeceği bir sermaye. Nerede ve nasıl harcayacağına yine kendi karar verecek ve yaptıklarından sorumlu tutulacak.

O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. (Mülk, 2)

İnsanın yaratılışındaki gaye, Kur’an-ı Kerim’de açıkça ve defalarca anlatılmış; insana, kabiliyetleri ve zaafları hakkında bilgiler vererek tercih hakkını insana bırakmıştır. Bu külli iradenin, cüzi iradeye büyük bir lütfudur. Külli irade sahibi olan Allah (cc) zamanın tamamına yani başlangıcına ve sonuna hâkimdir çünkü O, zamanın dışındadır. İlmi ile geçmişi ve geleceği kuşatmıştır. O’nun (cc) nazarında her şey olup bitmiştir. Hiçbir şey Allah’a gaip değildir. Gayb, cüzi iradenin ulaşamadığı bilgilerdir; külli irade için böyle bir şey, söz konusu bile değildir. Yine yüce Allah’ın (cc) bir lütfudur; insanın akıbetini, tutumlarına göre bildirmiş olması. Kur’an-ı Kerim’e bakıldığında insanın dünyada tuttuğu yolun, onu ahirette nereye götüreceğini çokça anlattığını görürüz. İnsan, dünyadaki sermayesi olan zamanı, neyi kazanmak için harcıyorsa muhakkak, haksızlığa uğratılmadan karşılığını alacaktır. Hem de hiçbir zerrenin es geçilmeyeceği bir ölçekte.

Artık kim zerre ağırlığınca bir iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar bir kötülük yapmışsa onu görür. (Zilzal, 7-8)

Bu kadar ince hesabın yapıldığı bir divanda insanın en değerlisi olan “zaman”, elbette liste başı olacaktır. Ölmeden, o büyük hesaba muhatap olmadan önce kendimizi hesaba çekmek, zamanımızın kıymetini bilmek zorundayız. Zamanımızı ibadetlerimize göre ayarlamamız gerekiyorken namazlarımızı işten veya eğlenceden arta kalan kısa sürelere mi sıkıştırıyoruz yoksa başta namaz olmak üzere, tüm ibadetlerimizi her şeyin önüne alarak işlerimizi ona göre mi ayarlıyoruz? Aklımızdan hiç çıkarmamalıyız ki faydasız şey, aslında zararlı olan şeydir, kayıptır. Hayır için kullanmadığımız zamanlar, hayırsızdır; şerle geçmiştir.

Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde bir insan, şu dört şeyden sorulmadıkça hiçbir yere gidemez: Ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nasıl harcadığından, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden ve ilmiyle nasıl amel ettiğinden.” (Tirmizi, Kıyamet 1).

Zamanın şartlarına uymayıp zamanın şartlarını Rabbinin ölçülerine uyduran ve cehalet çağını, her saniyesinin insana huzur verdiği mutluluk çağına çeviren biricik önderimiz Hz. Peygamber (sav), bir başka hadisinde âdeta gafil insanın röntgenini çeker: “İnsanların çoğu, iki büyük nimetten gâfildir: Sıhhat ve boş vakit.” (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Züht 1; İbn Mace, Züht 15).

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de bize gelecekten haberler verir. Karşılaşacağımız manzaraları açık bir dille anlatır ve bizim için gayb olanı, ayan eder. Zamanı varken inkâr eden, zamanı varken yüz çeviren, zamanı varken zevkine dalan ve zamanı varken Allah’ın lütfettiği nimetleri Allah yolunda harcamayanların durumunu bize haber verir: “Onların, ateşin karşısında durdurulup ‘Ah! Keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!’ dediklerini bir görsen. Hayır, daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Onlar dünyaya geri gönderilseler bile yine kendilerine yasaklanan şeyleri mutlaka tekrar yaparlardı. Onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (Enam, 27-28). Pişmanlık yurdundan gelen haberler bunlar. Pişmanlığın fayda etmediği ahiret yurdunda yaşanan manzaralar.

Onlar, cehennemde, Rabbimiz bizi buradan çıkar, önce yaptığımızdan başka iyi ve yararlı işler yapalım, diye feryat ederler. O zaman onlara şöyle cevap verilir: “Size, düşünmek isteyen herkesin düşünebileceği kadar uzun bir ömür vermedik mi? Ve üstelik size uyarıcı da gelmişti, öyleyse yaptığınız kötülüklerin meyvelerini şimdi tadın bakalım. Yaratılış gayesi dışında yaşayanlar, hiçbir yardımcı bulamayacakladır.” (Fatır, 37). Bütün insanlar için açık bir uyarıdır, bu ayetler. Gerçekleşmesinde en küçük şüphenin dahi olmadığı bir günden haberdar ediyor, Allah (azze ve celle).

Mezardan haberler var, ey insan! Pişmanlıkları kendilerini kahreden insanların feryatları geliyor âlemler ötesinden. Zamanın değerini anlatıyor; zamanı tükenenler, hüsrana uğrayanlar. Şu mezarlara bir kulak verelim; yalvarışlarını, pişmanlıklarını ve “ah keşke”lerini Kur’an-ı Kerim’den duyalım. Zaman, sen ne kadar da değerliymişsin; seni boşa harcamış olmak, ne büyük bir kayıpmış. Bizim için gayb olan bir âlemden, her ne hâlde olursak olalım, sonumuzu bildiren haberler bunlar. Kur’an-ı Kerim, gelecekteki manzaraları gözler önüne seriyor. Bütün insanlara seslenirken müminlere özellikle uyarılarda bulunuyor. Kurtuluşa ulaşmış müminlerin vasıflarından biri de “boş ve faydasız şeylerden yüz çevirmek”. (Muminun, 3)

Şimdi “boş iş”, “boş zaman” gibi kavramların içini ne ile doldurmuşuz ve bunlar, hayatlarımızda ne kadar yer tutmuş, ona dikkat etmeliyiz. İslam’ın bu konudaki mantığını anlamak için Kur’an-ı Kerim’e ve Hz. Peygamber’in (sav) hayatına bakmamız yeterli olacaktır. Her iki kaynak da insanı ve insan hayatını en üst perdeden dikkate alır ve önemser. İslam, ahireti amaç edindiği için dünya hayatını “oyun ve eğlence” olarak değerlendirir ve insanın, yaşadığı dünyaya göre, daha üstün bir varlık olduğunu belirtir. Modern akıl ise İslam’ın tam aksine dünyayı insana amaç olarak sunuyor, başka seçenek yokmuş gibi allayıp pullayıp dünyevileştirdiği insana pazarlıyor. İnsan, her şeyi bu dünyadan ibaret zannedince dünya, onun her şeyi oluyor.

“Onlar dediler ki bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz.” (Enam, 29). Ahireti inkâr eden insan, bilinçli veya bilinçsiz, dünya hayatını mutlaklaştırır.

“Boş zaman” kavramı, aynen “tatil” gibi, bu çağın zihnimize ve oradan da tüm benliğimize bulaştırdığı bir hastalıktır. İslam’ın hayat anlayışında “boş vakit” kavramına yer yoktur. Çünkü İslam; zamanlarımızı, her anından hesaba çekileceğimiz bilinciyle hep dolu dolu geçirmemizi ister. Hayatımızın her anını, zerrelerini dahi İslam adlı bir disiplinden geçirir, bu disiplinden vazgeçmenin acılarını her alanda yaşıyoruz. İslami anlayışa göre hedefine ulaşmak için çıktığı yolculukta dünya, insan için, en fazla, dinlencelik bir duraktır. Bu durakta ne kadar kalacağı insanın karar vereceği bir konu değil ama nasıl ve ne şekilde kalacağı kendi elinde ve kararını kendisi verecek. Bu açıdan bakıldığında Kur’an-ı Kerim, müminlere şöyle can alıcı bir tavsiyede bulunur:

“Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul ve yalnız Rabbine yönel” (İnşirah, 7,8). Bu ayet-i kerimede geçen intisap etmek; yönelmek, talep edip nasibini aramak, çaba gösterip yorulmak manasındadır. Bu ayet, boşta kalan bir müminin enerjisini bir işe koyularak değerlendirmesi veya Rabbine yönelmesi gerektiği mesajını vermektedir. Mümin, atıl olmadığı gibi atıl da kalmaz. Zira kendini meşgul etmeyen bâtıl tarafından işgal edilir. Burada boşta kalan bir zihnin kendini tehlikelere karşı açık hale getirdiği yorumunu çıkarabiliriz. Yani iş bitince başka bir işe koyulmak aslında batıla ya da şeytanın vesveselerine dalmamak için korunma yöntemidir. Burada Platon’a nispet edilen bir söz taşı gediğine oturtur. Platon der ki: “Boş bir kafa şeytanın çalışma odasıdır.”

“Onlar; ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki) Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran, 191).

Teknolojinin geldiği noktada piyasaya sürülen aygıtlar insanın en değerlisi olan zamanı çalmak için programlanmış adeta. Dünyevileşen insan, zahmetsiz bir hayat sürüp yaşadığı hayatı haz ve hıza indirgeyerek kendini bu aygıtlara esir ediyor. Adına “boş zaman”, “zaman öldürme”, “vakit geçirme” gibi isimler takarak tatil planları yapıyoruz.

Gündelik hayatımızda rutinlerimiz vardır. Örneğin dünyalık hayatımızı sürdürmek için çalışıp geçimliğimizi kazanmak zorundayız. Zaten İslam bu kazanımları helal yollardan olduğu müddetçe ibadetten sayıyor. Fakat modern akıl ve kapitalizm bu rutin ve mecburiyetlerimizin sonucunda “tatil” ile mükafatlandırılması gerektiğini dayatır. Ciddi bir ekonomik paya sahip olan tatil sektörü olmazsa olmazlarımız arasında yerini alıyor. Oysa insanın boş zamanı hiç olmamalıydı. Daha doğrusu insan bu boş vakit kavramını hiç kabul etmemeliydi. Aslında zamanı, ahmaklar zamanı nasıl öldüreceğini, akıllılar ise nasıl kazanacağını düşünür. İnsan, zamanı öldürüyorum derken, aslında zaman da onu öldürüyor, ölüme yaklaştırıyor. Basit bir insan zamanını nasıl öldüreceğini, değerli bir insan da nasıl kazanacağını düşünür. Evet, zamanı öldürmekten söz ederiz, ama bizi öldüren zamandır. Onun görevi seni öldürmek diyerek; ondan aceleci davranıp sen de onu öldürme. Çünkü zaman senin katilin olabileceği gibi, seni manen dirilten de olabilir. Seni ölümsüzleştirecek de, öldükten sonra güzel yaşatacak da zamandır.

Yukarıda okuduğumuz Al-i İmran 191. ayet-i kerime’de insanın üç halinden bahsediliyor: “Ayakta, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” ve “göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkür ederler.” Böyle bir tefekkürden sonra insanın kazanımlarını düşünebiliyor musunuz? İster uyumak için yan yatmış olsun, ister dinlenmek için oturmuş olsun isterse de ayakta olsun zihin faaliyet halinde ise muhakkak bir bilgiye ulaşacaktır. Bu meraktır, merak ise insanı daima hakikate götürür. İnsanın elinden merak etme yeteneğini almak için başka uğraşlara yönlendirmek gerekir. Tam da modern insanın eline tutuşturulan uğraşlar gibi. Spor adı altında düzenlenen uluslar arası turnuvalar, sanat adı altında düzenlenen sinema, tiyatro, resim sergileri ve müzik festivalleri gibi bir sürü toplumsal organizasyonun yanında birde bireysel olarak kuşatıldığımız sanal âlem, sanal oyunlar saçma sapan videolar…

Merak ve düşünme yeteneğimizi kaybetmiyoruz sadece. Kaybettiğimiz bundan daha büyük ve zarar daha hacimli. Bilgiyi kaybediyoruz, erdemi, tefekkürü, hakikati ve -naçizane kanaatim- en önemlisi, bilgiye direkt olarak kendi aklımızla ulaşma imkanını ve onun bize vereceği o muhteşem duyguyu kaybediyoruz.

Erdal TUĞRUL

 

Exit mobile version