Arşiv Genel Yazarlar

Gazze’den Somaliland’a BAE-Siyonist İş Birliği

İngiltere (Britanya İmparatorluğu), üzerinde güneş batmayan ya da doğmayan ülke olarak anılmaktaydı. Asya’da, Körfez bölgesinde ve Afrika’da birçok sömürgesi bulunmaktaydı. 1800’lü yılların ilk çeyreğinden itibaren sömürgecilikte zirve yapmış ve birçok ülkeyi sömürgesi hâline getirmişti. Sömürgeleştirdiği halkları iliklerine kadar sömürmüş, yer altı ve yer üstü kaynaklarını yağmalayarak zenginliklerini ülkesine taşımıştı. İngiltere’nin, sömürgeleştirdiği bölgelerden biri de Körfez bölgesiydi. Bu bölgede genellikle aşiretler etkiliydi. İngiltere, aşiretlerin yoğun olarak yaşadığı bu bölgeyi, 1800’lü yılların sonlarından itibaren egemenliği altına almış; iç işlerinde serbest, dış işlerinde ise kendine bağımlı hâle getirmişti.

Ancak İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan zayıflamış olarak çıktığı için sömürge politikasını devam ettirmekte zorlanmaya başlamıştır. Yerini ABD’ye bırakarak 1960’lardan itibaren bölgeden resmen çekilmeye başlamıştır. Bu çekilmeye rağmen nüfuzunu, devşirdikleri kanalıyla devam ettirmiştir. Ne yazık ki bu etki halen bazı ülkelerde devam etmektedir. Nitekim İngiliz Milletler Topluluğuna, Orta Doğu dışında    15 ülke daha bağlılığını devam ettirmektedir.[1]

İngiltere’nin Körfez bölgesinden çekilme kararından sonra Bahreyn, Katar, Abu Dabi ve Dubai temsilcileri arasında başlayan müzakerelerde, Mart 1968’de “Arap Emirlikleri Birliğinin kurulması kararlaştırılmış ancak anlaşma sağlanamamıştır. İngiltere’nin Mart 1971’de fiilen çekilmesinden sonra aynı yılın ağustosunda Bahreyn, Eylül ayında ise Katar bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bunun üzerine Abu Dabi ve Dubai’nin de içinde bulunduğu altı emirlik (Abu Dabi, Dubai, Şârika, Acman, Fuceyre ve Umm Kayveyn) de bir araya gelerek Aralık 1971’de Birleşik Arap Emirliklerini (BAE) kurmuşlardır. Bu altı emirliğe, Şubat 1972’de dâhil olan Resü’l-Hayme ile birlikte devlet bugünkü son şeklini almıştır.[2]

Abu Dabi emiri Şeyh Zayed bin Sultan el-Nahyan[3], BAE’nin kurucu devlet başkanı olmuş ve BAE’nin kuruluşundan 2 Kasım 2004’teki ölümüne kadar yaklaşık 33 yıl devlet başkanlığı görevini sürdürmüştür. Onun ölümü üzerine oğlu Halife bin Zayid el-Nahyan devlet başkanlığı görevine getirilmiştir. Ülke yönetiminde başbakanlık görevi ise Dubai Emirliğine verilmiş ve bu emirliğin yönetimi de Mahtum ailesinin uhdesine verilmiştir.

Emirliklerin her biri kendi emirleri yani aşiret liderleri tarafından yönetilirken federasyon, bu emirler arasından seçilen bir devlet başkanı tarafından yönetilmektedir. Monarşi temelli federasyonun ana unsuru, yedi emirden oluşan Federal Yüksek Konseydir. Bu konsey, federal yasaları onaylamakta, üyeleri arasından devlet başkanını, başbakanı ve bakanları seçmektedir.[4]

Dünya petrol rezervlerinin %10’una sahip olan Birleşik Arap Emirlikleri, doğal gaz rezervleri yönünden de dördüncü sıradadır. Dünyada sürekli artan enerji ihtiyacı, bu ürünlere talebi artırdığından BAE, kişi başına düşen gelir yönünden dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girmiş, uluslararası ilişkiler anlamında da etkisini artırmıştır. Bu kapsamda Körfez İş Birliği Konseyi kurucu üyesi olmuş ve Basra Körfezi’nde Batı güvenlik politikalarını desteklemiştir.

 

Muhammed bin Zayed Al-Nahyan Dönemi

 

Şeyh Zayed bin Sultan el-Nahyan’ın ölümünden sonra yerine büyük oğlu Halife bin Zayid el-Nehyan geçmiştir. Halife bin Zayid’in 2014’te beyniyle ilgili yaşadığı ciddi sağlık sorunlarından sonra, Muhammed bin Zayed önce vekil, daha sonra da asıl olarak BAE’nin devlet başkanı olmuştur. Bu dönemde Suud’da da Muhammed bin Selman, çeşitli görevlerden sonra önce genç yaşta savunma bakanı, daha sonra da veliaht olarak tayin edilmiştir. Suud kralı Selman bin Abdülaziz, veliaht olan yeğeni Muhammed bin Nayif’i –teamüle aykırı olarak- Haziran 2017’de görevden almış, yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht prens olarak getirmiştir. Körfez bölgesinde radikal değişiklikler ise bu ikilinin, iş başına getirilmeleriyle başlamıştır. Bu ikili, yanlarına tetikçi Muhammed Dahlan’ı da alarak Katar’a 5 Haziran 2017’de ambargo uygulamış ve Katar’dan başlayarak bölgeyi yeniden dizayn etmeye başlamışlardır.  Trump’ın damadı Kushner’ın de yönlendirmesiyle bölgeyi İsrail ve ABD emperyal amaçlarına uygun hâle getirmek için muhalif kesimlere, özellikle de İhvanü’l-Müslimin mensuplarına yönelik sürek avı başlatmışlardır. Aslında sadece İhvanü’l-Müslimin teşkilatı mensuplarına yönelik değil, Siyonist İsrail ve ABD çıkarlarına itirazı olan ya da itiraz edebilecek olanlar ya idam edilmiş ya da zindanlara atılarak mal varlıklarına el konulmuştur.

Siyonist İsrail ile Abraham Anlaşmalarının imzalanması ve normalleşme ilişkileri de bu ikilinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Bu konuda BAE, Sudan’ın, Fas’ın Siyonist katillerle normalleşme anlaşmasını imzalamalarını, askerî ve ekonomik baskı kullanarak sağlamıştır. Amaç öncelikle Filistin’i, akabinde de Körfez bölgesini, İsrail’in ırkçı ve Siyonist amaçları için uygun hâle getirmekti. Mısır’ın 1979’da, Ürdün’ün de 1994’te Siyonist İsrail’i tanımış olmaları, bu çetenin işini kolaylaştırmıştır. BAE ve Bahreyn 15 Eylül 2020’de, Sudan 23 Ekim’de, Fas da 10 Aralık 2020’de İsrail ile normalleşme anlaşmaları imzalayarak ihanet şebekesine katılmış oldular.

Suudi Arabistan ile Siyonist İsrail arasında yapılan görüşmeler, Suudi Arabistan’ı da bu ihanet anlaşmasını imzalama aşamasına getirmişti. Ancak 7 Ekim 2023 Aksa Tufan’ı, Suudi Arabistan’ın bu ihanet hevesini kursağında bırakmıştı. Elbette bu engelleme Suudi diktatör Muhammed bin Selman’ı vazgeçirmiş değildir. Çünkü bu diktatörün, Siyonist İsrail ile normalleşme anlaşmasını sadece askıya aldıklarını, Gazze’de olaylar bittikten sonra imzalayacaklarını söylemekten çekinmemesi de bunu göstermektedir.

 

Bölgede Siyonist İsrail’in Tetikçisi BAE’dir

 

BAE, Siyonist İsrail açısından menfaatlerini yaygınlaştırmak ve bölgede egemenliğini kalıcılaştırmak için sadece kullanışlı bir aparattır. Zamanı gelince Katar’a gerçekleştirilen saldırının benzeri hatta daha da fazlası BAE’ye de yapılacaktır. Çünkü Siyonist İsrail için dost yoktur; onların sapık inançları gereği, Yahudilerin dışındaki bütün insanlar, kendilerine hizmet etmek için yaratılmışlardır. Ama şimdilik Siyonist İsrail’in BAE’ye ihtiyacı vardır. Çünkü İsrail’in, BAE olmadan Körfez’de ve Afrika’da ilerleme şansı yoktur. Dolayısıyla Siyonist İsrail, BAE’yi gerek Körfez ülkeleri gerek Afrika için bir atlama tahtası olarak kullanmaktadır.

BAE’nin bu ihaneti nedeniyle Siyonist katiller güruhu İsrail, bölge yönetimleri nezdinde kabul görmeye başlamıştır. Zaten itiraz edenler, BAE tarafından ya finans desteğiyle ya da ayrılıkçı terör gruplarını desteklemek ve kışkırtmak suretiyle yola getirilmektedir. Körfez ülkeleri arasında istekli ve itirazsız olarak İsrail ile tam iş birliği yapan tek ülke, BAE’dir. İsrail’in bölge politikası, şimdilik hem kendi ülkesi hem de BAE’nin etkinlik alanını arttırma amaçlıdır. Bu nedenle Yemen, Sudan ve Somali’deki gelişmeler ve İsrail’in Afrika boynuzunda attığı stratejik adımlar, BAE ile İsrail ilişkilerini kopmaz bir bağa dönüştürmüştür. Ancak bu, çok uzun sürmeyecektir. Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi, Yahudiler için dost ülke yoktur. Nitekim 7 Ekim 2023’ten kısa bir süre önce, eylül ayında Erdoğan ile Netanyahu’nun ABD’de Türk Evi’nde yağlı ballı görüşmeleri olmuş ve ekranlara şen şakrak görüntüler verilmişti. Ama bugün aralarında –şimdilik- kanlı bıçaklı rüzgârlar esmektedir.

  1. bin Zayed, aynı şekilde bölgeyi birlikte dizayn etmeye çalıştıkları Suudi veliahdı ile de son aylarda kanlı bıçaklı hâle gelmişlerdir. BAE’nin, Arap koalisyonunun haberi ve izni olmaksızın himayesindeki Güney Geçiş Konseyi’ne zırhlı araç ve silah göndermesi, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bunun üzerine Suudi Arabistan hava kuvvetleri, ülkenin doğusundaki Mukalla Limanı’na zırhlı araç ve silah taşıyan BAE gemilerine saldırı düzenlemiştir. Ayrıca Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirliklerine, Yemen’in talebi doğrultusunda Yemen topraklarında bulunan askerlerini 24 saat içinde çekmesi ve ülkedeki hiçbir tarafa askerî ya da mali destek vermemesi için 30 Aralık 2025’te ültimatom vermiştir.

Suudi Arabistan ve BAE’nin Yemen Siyaseti

Suudi Arabistan’ın da BAE’nin de Yemen siyaseti, temelde İran yayılmacılığını ve siyasal İslami hareketleri engellemek üzerine inşa edilmişti. Aslında bu, ABD’nin ve Siyonist İsrail’in isteğiydi. Bu emperyal ve Siyonist isteği yerine getirmek için Suudi Arabistan öncülüğünde Mart 2015’te Arap Koalisyonu oluşturulmuştur.[5] Ancak BAE, Yemen’deki Husilere karşı Arap Koalisyonu tarafından başlatılan Kararlılık Fırtınası operasyonunun “meşruluğunu” bir kılıf olarak kullanarak Yemen’in fiili olarak ikiye bölünmesini sağlamıştır. BAE’nin, Kararlılık Fırtınası operasyonu süresince Suudi Arabistan öncülüğünde oluşturulan Arap koalisyonunun bilgisi dışında Güney’deki ayrılıkçıları desteklemesi, Suudi Arabistan ile aralarının açılmasına neden olmuştur. Ayrıca BAE’nin, Arap koalisyonuna rağmen milis güç oluşturması; Hizam-i Emni, Hadrami Seçkinler Gücü ve diğer milis güçleri eğitmesi, silahlandırması, koalisyon ile aralarındaki sıkıntıları daha da artırmıştır. BAE’nin, Sokotra adasını da İsrail ile iş birliği yaparak işgal etmesi,[6] asıl amacının Yemen’deki egemenlik alanlarını İsrail lehine genişletmek olduğunu göstermiştir.

Sudan’ın güney bölgesinin, Sudan’dan ayrılmasının arkasında da yine bu iki ülke -BAE ve Siyonist İsrail- bulunmaktadır. 2023’ten beri Sudan’ın Darfur bölgesinde isyancı “Hızlı Destek Güçleri” (RSF), lideri Muhammed Hamdan Dagalu (Hemedti) ve çetelerinin işlediği katliamların silah ve finans destekçisi de yine bu iki ülkedir. Nitekim RSF’nin, Ekim 2025’in son günlerinde, Darfur’un el-Fariş kentini işgali, Birleşik Arap Emirliklerinin desteğiyle gerçekleşmiştir. Darfur bölgesi; zengin altın madenleri, silah ve kaçak ticaret rotaları, ayrıca Avrupa’ya yasa dışı göç yolları açısından stratejik bir öneme sahiptir. RSF’nin yükselişi, BAE ve İsrail’in doğrudan desteğiyle mümkün olmuştur. ABD Hazine Bakanlığı raporlarına göre, Hemedti’nin kardeşi Dubai’de altın ticareti ağını yönetiyor; elde edilen gelir, BAE üzerinden milis güçlerin finansmanına aktarılıyor. Abu Dabi; RSF’ye silah, insansız hava araçları ve paralı asker temini konusunda yardım sağlamıştır. Resmî inkârlara rağmen, Batılı kaynaklar bu desteği açık biçimde doğrulamıştır.[7]

 

BAE’nin Asıl Amacı

 

BAE, Siyonist İsrail ve ABD’den aldığı güçle Sudan–Libya–Mısır hattında stratejik bir nüfuz üçgeni oluşturmayı amaçlamaktadır. Bunu gerçekleştirmede kısmen de olsa başarılı olmuştur. Çünkü Sudan’ın güney bölgesinin Sudan’dan ayrılması, Darfur’da Muhammed Hamdan Dagalu (Hemedti) çetesinin güçlenmesinde ve el-Fariş’te işledikleri katliamda, Somali’de Somaliland’ın bugünkü hâle gelmesinde, Yemen’in ikiye bölünmesinde BAE ve Siyonist, emperyal güçlerin desteği vardır. Sudan–Libya–Mısır hattında oluşturulmaya çalışılan stratejik ağ tam olarak gerçekleştiği zaman, Siyonist İsrail ve ABD, BAE sayesinde oluşturulan bu ağ vesilesiyle hem Afrika içi kaynaklara hem de Kızıldeniz ticaret yollarına erişim sağlamış olacaktır. BAE’nin bir diğer planı ise Kızıldeniz kıyısında, Port Sudan’a alternatif bir limanı tamamen kendi kontrolüne almaktır.

BAE’nin Kızıldeniz üzerindeki kontrol çabaları hem Mısır’ı -Süveyş Kanalı’ndaki tarihsel deniz üstünlüğünü dolayısıyla- tehdit etmekte hem de Sudan’ı yeniden bölünme tehlikesiyle karşı karşıya getirmektedir.

BAE’nin, Afrika boynuzundaki bu çabalarının yanında bir de Afrika’nın yumuşak gücünü harekete geçirmeye çalışmıştır. Bu amaçla 1946’da Washington’da kurulan The Middle East Institute[8] ve Chatham House[9] gibi düşünce kuruluşlarının başsponsorluğunu yapmış, ayrıca siyasilere koşulsuz destek sağlayan Medhali Selefileri[10] ve Hamza Yusuf[11], Abdullah bin Beyye[12] çizgisindeki “sufi” hareketleri de araçsallaştırmıştır.[13]

Abu Dabi veliaht prensi Muhammed bin Zayed’in bölgesel ve küresel faaliyetleri; Müslümanların, bölge halklarının, istikrarın lehine değil. Yemen, Libya, Suriye ve Sudan gibi bölgesel meselelere bakıldığında BAE’nin dış politikasının Siyonist İsrail’e ve ABD’ye hizmet ettiği açıkça görülmektedir.

Kısacası Birleşik Arap Emirliklerinin Orta Doğu ve Afrika’daki faaliyetlerinin üç amacı bulunmaktadır:

  1. Müslüman Kardeşleri, bölgede, emperyal menfaatler için tehdit ve tehlike olmaktan çıkarmaktır. Bu nedenle de bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için, Afrika devletlerinin, savunma kapasitelerini artırmalarına destek olmak
  2. Afrika’daki ülkelerle iş birliğini geliştirerek yatırım yaptığı ülkelerdeki hükumetler ile istikrar odaklı ortaklıkları güçlendirmek
  3. Çatışma bölgelerinde -Libya, Sudan, Etiyopya, Somali vd.- asker ve finans yönüyle desteklediği, eğitip donattığı terör örgütleri kanalıyla etkisini arttırmak

 

Siyonist İsrail’in Somaliland’ı Tanıma Nedeni

 

Somaliland, 26 Haziran 1960’ta bağımsızlığını kazanmıştır. Kısa bir süre sonra Somaliland Güven Bölgesi -eski İtalyan Somalisi- ile gönüllü olarak birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni oluşturmuştur. Ancak cumhuriyetin oluşumundan sonra başlayan iç savaş, Mayıs 1991 tarihine kadar devam etmiştir. İç savaş, Somaliland’in tek taraflı olarak bağımsızlık bildirgesi yayınlayarak Somali’den ayrılığını ilan etmesi ile sona ermiştir.

Somaliland stratejik konuma sahiptir. Doğuda Somali, güneyde Etiyopya, kuzeybatıda Cibuti ile komşudur. Somaliland’in asıl önemi, Afrika Boynuzu olarak bilinen Aden Körfezi girişinde bulunmasından kaynaklanıyor. Aden Körfezi’nin bir tarafında Yemen diğer tarafında ise Cibuti ve Somaliland bulunmaktadır. Somaliland’ı kontrol eden, Aden Körfezi’ni hatta Babu’l-Mendep Boğazı’nı dolayısıyla Kızıldeniz’i kontrol etmiş olacaktır. İsrail’in Somaliland ile bu kadar ilgilenmesi ve onu bağımsız bir devlet olarak tanımasının temel nedeni, Somaliland ile kuracağı askeri dâhil stratejik iş birliği ile hem Afrika kıtasını etkileyebilecek olması hem de Yemen’de Husilere karşı çok daha etkili saldırılar yapabilme kapasitesine sahip olacak olmasıdır.

Somaliland’ın ana limanı Berbera, Aden Körfezi’ne açılan konumuyla stratejik öneme sahiptir. Birleşik Arap Emirliklerinin liman ve Etiyopya bağlantılı koridor için yaptığı büyük yatırımlar, bölgeyi askerî ve lojistik açıdan cazip hâle getirmektedir. Analistler, Berbera’nın, deniz gözetimi ve güvenlik iş birliği açısından kilit noktada olduğunu vurgulamaktadır.

Nitekim Siyonist İsrail’e ait Kanal 12’de yapılan bir değerlendirmede, “Somaliland, Kızıldeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Babu’l-Mendeb Boğazı’nın hemen yanında yer almaktadır. Kızıldeniz’deki neredeyse tüm gemi trafiği bu koridordan geçmektedir. Yemen’den gelen Husi saldırıları artınca İsrail bağlantılı gemiler Afrika’yı dolaşarak rotalarını değiştirmek zorunda kaldı. Bu durum, bölgenin kırılganlığını ortaya çıkardı. Tanıma; güvenlik anlaşmaları, istihbarat iş birliği ve Berbera yakınlarında uzun vadeli askerî erişimin önünü açıyor. Burada bir dayanak noktası, Yemen ile bağlantılı Kızıldeniz gemi trafiğinin, füze ve insansız hava aracı faaliyetlerinin sürekli izlenmesine ve İsrail’in kendi sınırlarının çok güneyinde erken uyarıya olanak tanıyor. İsrail böylece Yemen’deki Husi güçlerine ve İran’ın Kızıldeniz’deki ikmal hatlarına daha yakın bir erişim elde ediyor. Aynı erişim Washington’a da fayda sağlıyor.

İsrail, Somaliland’ı devlet olarak tanıyarak sadece Aden Körfezi’ni kontrol etmek, bölgesel ticaret gemilerinin güvenliğini sağlamak ve Yemen’e karşı daha kapsamlı hamleler yapmayı planlamıyor. Aynı zamanda Afrika’ya daha aktif bir şekilde müdahale stratejisi oluşturmayı hedefliyor. İsrail’in Somaliland’ı devlet olarak tanıması ve doğrudan büyükelçiler düzeyinde diplomatik ilişki kurulması, sembolik bir çıkış değil, doğrudan stratejik bir yönelim olacaktır. Yakın zamanda birçok ülkenin Somaliland’i tanınmasına zemin hazırladığı açıktır. Birleşmiş Milletlerin bu konuda acilen toplanma kararı alması, sorunun önemini gösteriyor.

İsrail’in -Etiyopya ve Güney Sudan ile kurduğu ilişkiler dikkate alındığında- Somaliland’i tanımasını, Afrika kıtasındaki etkinlik alanının artacağına dair bir işaret olarak görebiliriz. Somaliland Dışişleri Bakanlığı ile nüfusu 130 milyon civarında olan Etiyopya Dışişleri Bakanlığı arasında imzalanan anlaşmaya göre, Somaliland limanlarının 50 yıl boyunca sürecek bir kiralama sözleşmesiyle Etiyopya donanmasına 20 km’lik deniz erişimi sağlanacak. Bu anlaşma Somaliland’in tanınması bakımından önem arz ederken Etiyopya’nın ise Aden Körfezi’ndeki askerî gücünün artmasına hizmet edecektir. Etiyopya sanayi bakan yardımcısı Tarekegn Bululta Godana, İsrail’in Somaliland’i tanımasını önemli bir diplomatik gelişme olarak değerlendirdi ve bu durumu memnuniyetle karşıladığını açıkladı.

Siyonist İsrail’in Somaliland’i tanımasının diğer bir nedeni de Türkiye’nin Afrika’da izlediği stratejidir. Son yıllarda Ankara’nın Somali ile kurduğu politik, ekonomik ve askerî ilişkiler, Afrika’ya açılma planının önemli bir parçasıdır. Ankara’nın Somali üzerinden Afrika’ya açılma planı, Suriye ve Libya’dakinden farklı olarak daha derin ve planlıdır. Ankara için Somali’nin önemi birkaç noktada toplanıyor: Birincisi özellikle askeri güç bulundurma, ikincisi Somali’nin kıyı şeridi boyunca açık denizde petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerinde bulunma, üçüncüsü ise Afrika kıtasına açılmada bir sıçrama tahtası olarak kullanma. İsrail’in Somaliland’i tanıması ve bölgeye yerleşme hamlesi, Ankara’nın Somali ile kurduğu stratejik ilişkileri zorlayacak gibi görünüyor. İsrail’in Aden Körfezi’ne yönelik yapacağı askerî hamleler, Ankara’nın Somali’deki askerî gücünü zorlayacağı açıktır. Bu nedenle Türkiye ile İsrail arasında Suriye’den sonra Aden Körfezi’nde, özellikle de Somali üzerinden yeni bir dolaylı çatışma olasılığından bahsedebiliriz.[14]

Sonuç olarak Muhammed bin Selman da Muhammed bin Zayed de Muhammed Hamdan Dagalu da birer kukladır. Bu iş birlikçi kuklaların sonları da aynen İran şahının, Tunus diktatörü Zeynel Abidin bin Ali’nin, Mısır firavunu Hüsnü Mübarek’in, Suriye’nin Nusayri diktatörü Esad’ın sonundan farklı olmayacaktır. Önemli olan bu kuklalar değil, bu kuklaların arkasında, bunları kullanan kuklacılardır. Hedefe bu kuklacılar konmadan sadece bu kuklaları gündeme getirmek, bölge halklarına huzurun gelmesi için asla yeterli olmayacaktır. Dolayısıyla bölge halklarını gerek devlet gerekse örgüt terörüyle tarihî ve kültürel değerlerini, yer altı ve yer üstü ekonomik imkânlarını yağmalayan, talan eden asıl düşmanlar, bu kuklacılardır. Çünkü bölgede uzun yıllardan beri kuklalar değişmesine rağmen, kuklacılar hep aynı kalmıştır. Dolayısıyla hedefe öncelikle ve özellikle bu kuklacılar konmalıdır. Bu bölge halklarını terörize eden kuklacıların başını ise ABD çekmektedir. ABD’nin varlığı devam ettiği müddetçe de bölgede ne devlet ne de örgüt terörü bitecektir. Çünkü asıl terörü üreten, askerî ve finans yönüyle destekleyen ABD’dir. O hâlde asıl hedef, ABD olmalıdır.

 

 

[1] Bu ülkeler: Antigua ve Barbuda, Avustralya, Belize, Kanada, Grenada, Jamaika, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Bahamalar, Tuvalu ve Birleşik Krallık. Bu ülkelerin ortak özelliği, İngiliz tahtına sembolik bağlılıklarını gönüllü olarak sürdürmeleridir. Bu ülkelerin anayasaları, ‘devlet başkanı’ olarak Birleşik Krallık tahtında oturan kişiyi kabul ediyor. Ülke içindeki törenlerde devlet başkanını, kral veya kraliçe tarafından atanmış ‘genel vali’ ya da ‘Viceroy’ ünvanlı kişi temsil etmekte ve paralarında da kraliçenin fotoğrafı yer almaktadır.

[2] Daha geniş bilgi için bkz. Prof. Dr. Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Orta Doğu, MKM Yayıncılık, 4. bsk. Ekim 2008, Bursa, s. 496

[3] BAE’nin şimdiki başkanının babası

[4] Ali Kaçar, Zeydilikten Husiliğe Yemen, Genç Birikim Yayınları, 1. bsk. Eylül 2024, Ankara, s. 267; Arı, age. s. 497-498

[5] Suudi Arabistan öncülüğünde oluşturulan Arap koalisyonu ile ilgili daha geniş bilgi için bkz. Kaçar, age. s. 128 vd.

[6] Daha geniş bilgi için bkz. Kaçar, age. s. 267 vd.

[7] https://www.on4haber.com/bae-ve-israilin-afrika-plani-ne

[8] The Middle East Institute, Washington DC’de kurulmuş bir düşünce kuruluşu ve kültür merkezidir. “Amerika Birleşik Devletleri vatandaşları arasında Orta Doğu bilgisini artırmayı ve bu iki bölgenin insanları arasında daha iyi bir anlayışı teşvik etmeyi” amaçlamaktadır.

[9] Chatham House veya diğer adıyla Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, 1920’de Londra’da kurulan, uluslararası ilişkiler konusunda faaliyet gösteren düşünce ve araştırma kuruluşu.

[10] Medhali Selefilik, Körfez ülkelerinin desteklediği bu hareket, ilk kez 1990’ların başında Birinci Körfez Savaşı esnasında Amerikan askerlerinin Arabistan’a gelmesi için fetva vermeleriyle duyulmuştur. Medhali Selefilik, Suudlu, Rebi Medhali’ye atfen bu adla anılmakta ve emperyalistlerin bir maşası, ileri karakolu gibi çalışmaktadırlar. Müslüman Kardeşler Hareketine karşı açıkça düşmanlık yapmaktadırlar. Çünkü İhvan, her yerde emperyalist ülkelerin çıkarlarının karşısında durmaktadır. Yemen’den Libya’ya her yerde çatışma bölgelerinde bu selefi akımlar tağuti rejimlerden yana tavır almakta, Suriye’de Esad’ı, Mısır’da Sisi’yi, Libya’da CİA generali Hafter’i “ulu’l-emr” (meşru devlet başkanı) olarak kabul etmekteler. Daha geniş bilgi için bkz. https://www.milligazete.com.tr/emperyalizmin-masasi-medhali-selefilik/amp

[11] Hamza Yusuf, ABD’de yaşamakta. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından desteklenen ABD’de yaşayan ve din adamı olarak geçinen Hamza Yusuf, İslam şeriatını hâkim kılmaya çalışmayı, “Bazı İslami hareketlerin modern bir fantezisi” olarak nitelendirmekte ve şeriatın modern çağa uygun olmadığını iddia etmektedir.

[12] Abdullah bin Bayyah, Moritanyalı olup BAE’nin Fetva Konseyi Başkanı ve Cidde’deki Kral Abdülaziz Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak vazife yapmıştır. Öğrencileri arasından en çok tanınanı, Amerikalı Hamza Yusuf’tur.

[13] https://orsam.org.tr/yayinlar/baenin-bolgesel-politikalari-israilin-cikarlarina-hizmet-ediyor/

[14] https://www.dokuz8haber.net/israilin-somalilandi-tanimasi-stratejik-bir-hamledir

Exit mobile version