İsrail’in tüm çabalarına ve en acımasız uygulamalarına rağmen Filistin direnişi son bulmadı.
1948’de İsrail’i kurmak için acımasız bir etnik temizliğe girişen Avrupalı Yahudi işgalciler, bu süreçte Filistinlilerin kendilerine zorluk çıkarmadan topraklarını terk edeceklerini düşünmüşlerdi. Hatta David Ben-Gurion gibi Siyonist liderler, “mülteci sorununun kendiliğinden çözüleceğine” inanıyorlardı.
Siyonistler arasında Filistinlilerin kimliksiz olduğuna ve komşu Arap ülkelerine kaçıp asimile olacaklarına dair derin bir inanç vardı. Dolayısıyla çalınan topraklarını geri almak için geri dönmeyeceklerdi. Fakat düşünülenin tam tersi oldu.
On yıllar boyunca Filistin ulusal davası daha da güçlendi. Bugün 1948 Nakba’sından geriye çok az kişi kaldı ancak Filistin haklarına ve tarihsel adalete olan ulusal bağlılık, her zamankinden daha güçlü. Bunun nedeni, eski nesillerin genç nesillere travmayı unutmayı ve yoluna devam etmeyi tavsiye etmekten ziyade; onlara, hatırlamayı ve atalarının evlerinin anahtarlarını zihinlerinde saklamayı öğretmeleridir.
“Mülteci sorunu” sadece Filistinlilerin kararlılığı ve direnci nedeniyle değil, aynı zamanda İsrail’in şiddet ve mülksüzleştirme politikalarının ters tepmesi nedeniyle de “kendiliğinden çözülmedi”.
İsrail’in Filistinlilerin topraklarını ve kaynaklarını gasp etmesi ve onları şiddet kullanarak yerlerinden etmesi, her Filistin neslinin işgale karşı çıkma ve direnme çabasının başlangıç noktası olmuştur.
İsrail, Filistin topraklarını giderek daha fazla gasp etmeyi başardıkça Filistin bilincini kontrol etmede ciddi şekilde başarısız oldu.
İsrail, mülteci kamplarını izole edilmiş bölgelere dönüştürme, birliği baltalamak için ajanlar ve iş birlikçiler toplama ve mülteci sorununu tamamen insani bir sorun olarak yeniden tanımlamak için uluslararası kuruluşları devreye sokma yönündeki sürekli çabalarına rağmen, Filistin ulusal davasını ortadan kaldırmayı başaramadı.
Mülksüzleştirilen ve hakları ihlal edilen Filistinli mülteciler, direniş fikrinin en ateşli taşıyıcıları oldular. Mülteci kampları, barışçıl ve silahlı mücadelenin merkezleri hâline geldi. Bu kamplar, tek bir mesajı yayan önde gelen Filistinli düşünürler, doktorlar, eğitimciler ve liderler yetiştirdi.
Filistinli mülteciler, 1987’deki Birinci İntifada’nın ve 2000’deki İkinci İntifada’nın itici gücüydüler. İsrail işgaline karşı direniş için yapılan sonraki tüm seferberliklerin merkezinde yer aldılar.
Sömürge projesi, vahşetini artırmaktan başka bir seçenek görmedi. Tekrarlanan katliamlar, kitlesel hapis cezaları ve toplulukları yerinden etme yönündeki amansız çabalar, boyun eğdirmeyi başaramadı. Bu yaklaşım başarısız oldu ve nüfusunun %80’i mülteci olan Gazze Şeridi, bu başarısızlığın en açık kanıtı olarak duruyor.
İsrail hükümeti, Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik soykırım saldırısının ardından savaşı defalarca “varoluşsal” olarak nitelendirdi. İsrail bugün, Filistinlilerin dördüncü neslinin (Nakba’dan sağ kurtulanların torunlarının), varlığına bir tehdit oluşturduğunu kabul ediyorsa, bu da Ben-Gurion’un tahmininin çöküşünün ve Filistin halkını ortadan kaldırmaya yönelik İsrail projesinin stratejik başarısızlığının bir itirafıdır. Ancak İsrail sadece başarısız olmakla kalmadı, aynı zamanda tuzağa da düştü. Kendi acımasız gücünün anlamsızlığı paradoksu içinde sıkışıp kaldı. Ne kadar çok şiddet, kitlesel katliam ve yerinden etme gerçekleştirirse ve Nakba’yı ne kadar çok tekrarlarsa, Filistin halkı da o kadar direnmeye kararlı hale geliyor. Baskı, Filistin’i kökünden sökmüyor, aksine daha derin kök salmasına yardımcı oluyor.
Gazze soykırımı belki de bu ölümcül paradoksun en iyi örneğidir. 72.000’den fazla Filistinli katledildi, 170.000’den fazla kişi yaralandı ve 1,9 milyon kişi yerinden edildi. Evlerin çoğu hasar gördü veya yıkıldı. Bütün bunların sonucu nedir? Bugün bir Filistinli çocuk çadırda doğup ailesinin büyük bir kısmı olmadan, okulsuz, oyun alanı olmadan, düzgün sağlık hizmeti almadan ve evsiz büyüdüğünde, bunun sorumlusunun kim olduğunu ve adaleti sağlamak için ne yapılması gerektiğini anlamak için karmaşık bir tarihsel anlatıya ihtiyaç duymayacaktır. Ancak İsrail vahşetinin yıkıcı etkisi yalnızca Filistin ile sınırlı değil. İsrail’in soykırımı küresel ölçekte de ters tepti. Filistin davasının marjinal, solcu bir mesele olmaktan çıkıp, Batı’daki siyasi yelpazenin tamamında ve dünyanın başka yerlerinde de giderek daha fazla ilgi çeken bir mesele haline gelmesine olanak sağladı.
Global ölçekte farklı siyasi görüşlere sahip aktivistler ve sıradan vatandaşlar da artık Filistin davasıyla dayanışma içindeler. Birçoğu, Filistin haklarını destekledikleri için misilleme, tutuklama ve yargılamayla karşı karşıya kalmalarına rağmen bunu yapıyor. Hatta Filistin davası, İsrail işgali ve soykırımına destek veren adayların seçim zaferini kaybetmesine neden olabilecek (Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık da dahil olmak üzere birçok ülkede yerel seçimlerde) etkili bir faktör haline geldi.
Sonuç olarak; Filistin sorunu bölgesel bir mücadeleden öteye geçerek, tüm dünyadaki insanlar için belirleyici bir ahlaki soru haline geldi. Bu durum, işgalcileri yenilmez bir şeyle yani hafızayla, sürekli bir çatışmaya soktu. İşgalciler, Filistin davasını silmeye ne kadar çok çalıştıysa, Filistin o kadar çok hafızalarda yer etmeye başladı.
Ben-Gurion bugün hayatta olsaydı, Siyonizm’in Nakba’ya giriştiği gün kendi yenilgisini garantilediğini anlardı.
Refaat İbrahim, 15.05.2026, Al Jazeera
Çeviren: İsmail Ceylan