Arşiv Genel Yazarlar

Çağdaş Dünyaya İslami Bakış

Çeşitli cahili, beşerî ideolojileri ve sistemleri deneyen insanoğlu, aradığı huzur ve saadeti, cahiliye karanlığında bulamamıştır. Sosyal, psikolojik ve ekonomik buhranlar içerisinde kıvranan insanlık ancak İslam ile kurtulabilecektir:

“O, Nûh’a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız, o konuda ayrılığa düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir.” (Şûrâ, 42/13).

İslam’dan nasibi olmayan cahiliye mensubu ilkel topluluklar nezdinde tek hakikat, güç ve kuvvettir. Bütün ilişkiler, bu batıl yönelimler ile desteklenen şahsi menfaatler esası üzerine kuruludur. Bir hakikattir ki insanoğlunun yaşadığı tüm buhranların nedenlerinden birisi bu zorbalıktır.

Teşri noktasında iman prensibinden uzak tüm toplumlar cahiliye sistemine dönmüş demektir. Cahiliye sistemi dış görünüşü itibariyle bazı noktalarda gayet tutarlı gibi görünse de gerçekte yıkıcı ve tehlikelidir.

İnsanlık, Allah Teâlâ’nın hidayetinden ne kadar uzaklaşırsa çetin problemler, aşılması zor krizler, dengesizlik ve uyumsuzluk, zulüm ve haksızlık, hürriyetten yoksunluk, adaletin dumura uğraması, kin üzere kurulu taassubun ortaya çıkışı, ezilen ve gelişmemiş toplumlara tasallut vs. cürümler de o denli artacaktır.

Kalpte akide tohumları yerleşir, gönül hidayet nuruyla parlarsa o kalp, her hayrın kaynağı olur. Allah Teâlâ’ya Kur’an ve sünnet ışığında ibadet edilirse hissiyat kuvvetlenir ve huylar terbiye edilir. Kişi sağlam bir içtimai hayata kavuşur. Çünkü Allah rızasını kazanmak için yapılan halisane ibadetin hedefi terbiyedir, eğitim ve ıslahtır. Böylece hayır ve bereket pınarı hiç kesintiye uğramayan bir insanlık nesli ortaya çıkacaktır.

Allah’a iman eden herkese düşen görev umumi ve hususi tasarruflarında Allah’ın dini ve hükümlerine tam manasıyla boyun eğmek, İslam’a karşı alternatif olmaya çabalayan her şeyi reddetmektir. Böylece varlıkların hepsinin Allah’a boyun eğmesi ve O’nun hâkimiyeti ve hükmüne gerçek manada ram olması suretiyle kâinatın tamamında istenen uyum ve düzen tamamlanmış olacaktır: “Onlar, Allah’ın dininden başkasını mı istiyorlar? Oysa göklerde ve yerde ne varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur. Ve yine O’na döneceklerdir.” (Al-i İmran, 83).

Allah Teâlâ, insanoğlunu başıboş bırakmamış, vahiy ve peygamberleri vasıtasıyla irşat eylemiştir. Bu hakikat ile beraber aklı, her şeyin doğru tarafını anlayabilmek için anahtar; ilmi, hayatın çeşitli yönlerini anlayabilmek için bir vesile kılmıştır. İşte bu şekilde ilâhî vahiy ve nübüvvet ile akıl ve ilim, toplumların en doğru yolu bulmasına irşat etme noktasında birbirlerini destekler.

İslam Ahkâmı/Şeriatı Üzerine

Allah’ın kulları için koyduğu hükümlere, şeriat adı verilmiştir. Çünkü bu hükümler son derece adil, dosdoğru hükümlerdir; sağlam bir şekilde konulmuştur. Bunların tanziminde hiçbir eğrilik ve sapma yoktur. Şeriat lafzı, fakihlerimizin ıstılahında; Allah’ın kullarına dünya ve ahirette onları mesut etmek üzere, iman edip uygulamaları için koyduğu hükümlerdir.

Yüce Allah, emin olan Resulüne (s) vahyini her durum ve şartlarda uygulanması için indirmiştir. Kur’an-ı Kerim başka bir şeriata tabi olmayı, Allah’ın yolundan başkasına meyletmeyi şiddetle men etmiştir. Aksi takdirde bu tağutun, şeytanın yoluna ve buğzedilmesi gereken cahiliye sistemine dönüş demektir: “Onlar hâlâ Cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Yakinen iman eden bir topluluk için Allah’tan daha güzel kim hüküm koyabilir?” (Maide, 5/50).

Hüküm koyucu, nihai noktada Allah’tır. Bütün teşriîn kaynağı O’dur. Hüküm koyucuya “Müşerri” denir. Ancak bu, mecazî bir kullanımdır. Her yeni hüküm ancak Allah’ın hükümleriyle uyumluluk içinde ise şer’an makbul olabilir. Dolayısıyla denilebilir ki şer’an çatışma halinde olan her hüküm batıldır.

Kur’an ve sünnet İslâm şeriatının ana kaynaklarıdır. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim’de ve Nebevi sünnette yer alan bütün emir ve nehiylere teslimiyet göstermek dinen farzdır: “Şüphesiz ki size Allah tarafından bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Allah, o kitapla rızasına uyanları selamet yollarına eriştirir. Onları, izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Onları doğru yola iletir” (Maide, 15-16). Nur olan bu Kitap, dünya hayatının imarı, ilerlemesi ve yükselmesi ve ahiret noktasında kurtuluşa erebilmek için her çağda, her zaman ve her yerde insanlığın yegâne düsturu ve toplumların teşri kaynağı olmalıdır. O bir ıslah, bir yapılanma ve bir medeniyet kitabıdır. İnsan hayatını ilgilendiren her şeyi içine almaktadır.

İslam ahkâmı insanlığın Allah Teâlâ ile olan irtibatını, kendi nefsiyle olan ilişkisini ve toplumuyla olan münasebetlerini düzenlemiş, sadece inanç ve ibadet yönüyle ya da ahlâk ve faziletli ameller yönüyle sınırlanmamış, insan hayatının umumî ve hususî bütün yönlerini ihtiva etmiştir.

İslam Nuru ve Cahiliye Karanlığı

Yaşadığımız çağ ekseninde de şahit olduğumuz üzere toplumlar -genellikle- kendi fertleri arasında yaygın olan inançları yansıtır. Bu inançlar ya tahrif edilmiş, değiştirilmiş semavî inançlara dayanır ya herhangi bir semavî temeli bulunmayan putperestliğe, şirke dayanır ya da dini, dünya hayatından uzak tutmaya çalışan bir inanca hatta dini bütünüyle inkâr eden, Allah’ı tanımayan bir yaklaşıma dayanır. Arzumuz odur ki insanlık, Allah’ın nurunu tatsın ve hayatını bu nur üzere idame edebilsin. Çünkü İslam yalnızca inanç dini değildir. İslam, din ve devlettir. Ahlak ve hayat sistemi, toplum nizamıdır. O yüzden kat’i bir şekilde diyebiliriz ki günümüz insanının hastalıklarının tek reçetesi, şifa bulabileceği tek varlığı İslam’dır.

İslam’ın hedefi; kalkınmış, huzur ve refah içerisinde bir toplum ortaya çıkarmaktır. Çünkü İslam, hayır ve maslahattır. Saadetin anahtarıdır. Faziletlerin kaynağıdır.

İslam nuruna sımsıkı sarılmak insanlar arasındaki farkları tamamen yok edecek böylece toplumun sınıflara ayrılmasını, milletlerin gelişmiş milletler ve geri kalmış milletler şeklinde ikiye bölünmesini kökünden kazıyacaktır. İslam ahkâmını araştırdığımız zaman bu hükümlerden hiçbirinde zorluk ve meşakkat olduğunu göremeyiz. Aksine yolculuk, hastalık, haram yeme mecburiyetinde kalma gibi vs. çeşitli durumlarda -mukaddes- yaşam hakkını korumak için emirlerin hafifletildiğini, kolaylaştırıldığını ve ruhsat verildiğini görürüz.

İslam’da umumi maslahat ile hususi maslahat çatıştığında umumi maslahatın tercih edilmesi ilkesi olmakla beraber bu iki maslahattan biri diğerine zarar vermeksizin kurulan bir denge ve uyum vardır. Zira umumi maslahat dolaylı yolla hususi maslahata tesir eder. Umumi maslahat, uzun vadede hususi maslahatı korur ve gözetir.

İslam’da “kişi” toplumun bir parçasıdır. Kişi ile toplum arasında hiçbir ayrım yoktur. Kişinin temayülleri ile toplumun temayülleri arasında mükemmel bir denge vardır. İslam ahkâmında kişilerin mülkiyet haklarına ve kazanılmış hürriyetlerine “aşırı” derecede müdahale etmek caiz değildir. Çünkü servetlerin gelişmesi ve üretimin çoğaltılması kamusal yolla gerçekleşmesinden daha çok özel alanda gerçekleşmektedir.

Cahiliyede kanunun öngördüğü gaye açısından kişi hürriyetini mukaddes kabul eden, ferdin işlerinde devletin veya kanunun çok zaruri olmadıkça müdahale etmemesini savunan “ferdiyetçilik” görüşü hakimdir. Ya da tam aksine topluma önem veren, fert ve devleti toplumun yararına kullanan ve kanunun amacının sadece topluma hizmet olduğu, bundan dolayı devletin toplumun hayrı için fertlerin hürriyetine müdahale edebildiği bir görüş hakimdir.

İslam ahkamı, iyiliği emreden ve iyiliğe teşvik eden; kötülüğü yasaklayan, kötülükten uzaklaştıran, kötülük işleyeni cezalandıran bir sistemdir. Çünkü onun gayesi hem fert hem toplum için fayda elde etme, zararı önleme ya da bu ayrıntılardan birini ihmal etmeksizin birbirine paralel iki esasa “Celb-i Mesalih – Def-i Mefasid” ilkesine dayanan faziletli toplumu ortaya çıkarmaktır. Bu toplum da hayır olan elde edilmeye, şer de nefret edilerek engellenmeye çalışılır. Cahiliye ise genellikle zararı önlemeye daha çok önem verir. Mevcut düzeni korumak, durumu sakin halde tutma, mümkün olduğu kadar sosyal patlamaları ve çalkantıları engellemeye çalışmak asıl hedeftir. Dolayısıyla hayrı gözetme ve gerçekleştirme amacı talidir.

İslam ahkâmı, uygulamadaki esneklikle birlikte ana prensiplerde değişmezlik özelliğine sahiptir. Cahiliye ise temel esaslarında değişikliğe uğramaya mahkumdur. Bu değişiklik ise uzun zamanı ve karmaşık icraatları gerektirebilir.

İslam ahkamı, Allah’ı ve Allah’ın rızasını arzu etme, O’nun azabı ve cezasından korkma üzerine kurulan içten gelen kontrol mekanizmasından soyutlanmış değildir. Çünkü İslam’da bir hükmü uygulamak yapanın sevaba nail olacağı, aykırı davranması halinde asi olacağı Allah’ın emirlerini tatbik etmek demektir. Cahiliye ise bu hassasiyetten yoksundur.

İslam teşriînde ceza, dünyevi ve uhrevi olarak çifttir. Azgın nefisleri dizginlemek, kötülük ve şer ehlini engellemek, insanların gizli-açık her durumda adalet ve şeriat hükümlerine saygı esası üzerinde güzel bir şekilde yürüyebilmelerini garanti altına almak için hem dünyevi hem de uhrevi ceza vardır. Cahiliye kanunlarda ise ceza sadece dünyevidir. Onun, ahiretle hiçbir ilgisi yoktur. Bu da düzenin, suçu ve suçluyu ortaya çıkarmaya imkân bulamadığı zamanlarda kanuna aykırı davrananlardan pek çoğunun cezadan kurtulmasına sebep olmaktadır. Bu ise fesadın çoğalmasına, gizli durumda kötülüklerin yaygınlaşmasına, vicdanların bozulmasına, zimmetlerin tahrip olmasına ve en önemli toplumsal bozulma şekillerinden olan rüşvet ve iltimasa neden olmaktadır.

İslam’da evlilik, ileri bir medeniyet görüntüsüdür. Cinsi anarşi ve gayri meşru ilişkiler ise geri kalmış ilkel bir görüntüdür. Avret yerlerini koruma ve Allah’ın razı olacağı üzere güzel elbise -tesettür- giyme ulvi bir medeniyet göstergesidir. Çıplaklık ise rezillik ve fitnedir. Kadınların vücutlarında fitneye sebep olacak yerlerini göstermeleri ilkelliğe dönüştür. Aşırı derecede zevklere düşkünlük fertler bir yana milletleri öldürür, ahlakı bozar, toplumu tehlikeye sokar.

Çağımızda güvenliğin zedelenmesi, suçların çoğalması vs. gibi göstergeler cahiliye kanunlarındaki ceza sisteminin başarısızlığına delildir. Bunun çözümü, Allah’ın emrettiği şekilde suç ve suçluyu engellemeye çalışmak ve mümkün olduğu kadar çembere almaktır.

İslam düşmanlarının -kendi kapısının önünü temizlemeden ve dahi utanmadan- İslam’ın hadler sistemine yönelttikleri tenkitler sadece suçlu kimsenin haklarını düşünmeye yönelik ve suçun büyüklüğünü ve toplum üzerindeki tehlikesini göz ardı etmekten doğan sığ bir yaklaşımdır. Halbuki suçun yaygınlaşması iç düzeni ve nesilleri helak etmekte; değerleri ve ahlakı yıkmakta ayrıca kan, ırz ve mala tecavüzü artırmaktadır. Kat’i olarak denebilir ki Allah’ın suçluya yönelik bu emirleri bir rahmettir ve hayat bulabilmenin ta kendisidir:

“Günümüz modern dünyası, binlerce yıllık birikime rağmen hala ideal bir nizam (demokrasi, adalet vb.) kurmakta zorlanırken vahyin, kadim çağda sunduğu nizamın kusursuzluğu, onun bir “deneme-yanılma ürünü olmadığını gösterir. İnsan aklı “doğruyu” bulmak için milyonlarca hata yapmak zorundadır, vahiy ise ilk andan itibaren “doğruyu” hibe eder.”[1] Bu ayrıntılar ideal olmakla gerçekçi olmayı bir arada toplayan İslam ahkâmını bozulmadan, değiştirilmeden kıyamet gününe kadar baki ve ebedî kılacaktır:

“Bugün, sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak sizin için İslam’dan razı oldum” (Maide, 5/3). “Şüphesiz o çok değerli bir kitaptır. Ona batıl ne önünden ne de arkadan yaklaşabilir. O sonsuz hikmet sahibi ve en üstün hamda layık olan Allah tarafından indirilmiştir” (Fussilet, 41/42).

Âlemlerin rabbi olan Allah’a hamd olsun. Selam ve dua ile…

Sercan AKBAYRAK

[1] Dr. Hüseyin Durmaz, Vahyin Sistem Kurucu Zorunluluğu Üzerine Bir Yazı, Genç Birikim Dergisi, Mayıs 2026, Sayı: 287, s. 37.

Exit mobile version