Günümüzde en çok tartışılan toplumsal meselelerden biri, kadın olmanın mahiyetine yöneliktir. Gerek gelenekçi gerekse modern yorumlarda uç yaklaşımlara rastlanabilmektedir. Fakat bu yazıda kadın olmaya dair yaklaşımı iki cihetten analiz edeceğiz: Batı’da “kadın” düşüncesinin değişim evreleri ve buna karşın İslam’da kadının yeri.
Anaerkil ve ataerkil birçok toplum gelmiş geçmişse de bizim, kadının ehemmiyetine dair çizeceğimiz çerçeve, ilmi açıdan kadının mahiyetinin ne olduğudur. Nitekim kadının doğası ve toplumdaki yeri, bilhassa hukuk ve ahlakı ilgilendirir. Bu yaklaşım, Batı içerisinde bizi İlk Çağ’a kadar götürecektir. Nitekim bir İlk Çağ filozofu olan Aristoteles’in düşünceleri, modern eleştirilerin doğuşuna kadar hâkim olmuştur. Hatta bu kabul, Orta Çağ’da bir gelenek hâlini alarak Latincede “ipse dixit” olarak adlandırılmış ve “Onun üzerine bir yorum yapılamaz.” anlayışı gelişmiştir. Orta Çağ’da Batı’nın, Hristiyanlığı benimsemesinden sonra ise süreç içerisinde Papalık devleti siyasi olarak güç kazanmıştır. Dolayısıyla da kendi ideolojisini destekleyen düşünceleri benimsetmiş, aykırı olanları da -örneğin Galileo- yargılamıştır.
Aristoteles “Politika” adlı eserinde, toplumun farklı unsurları ve bireylerin rolleri üzerinde durmaktadır. Burada kadınların biyolojik olarak erkeklerden daha zayıf olduğunu söyler ve onları “eksik kalmış erkekler” olarak nitelendirir. Kadınların hem akıl hem inanç hem de duygu bakımından erkeğe nispeten hatalı olduğunu ifade eder. Bunu destekleyen düşünce, Hristiyanlıkta da aynı şekilde olumsuzdur. Hristiyan kültüründe kadın, yasak meyveyi Âdem’e yedirerek onun cennetten kovulmasına, böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olmuştur. Kadın; yeryüzüne günahı getiren, erkeği mahveden, baştan çıkarandır. Hatta bu yorumlar daha da ileri giderek kadın; kötülük dolu, kıskanç, kararsız, tutarsız, tüm kavga ve haksızlıkların kaynağı olarak resmedilmiş, dahası bir ruhu olup olmadığı bile tartışılmıştır. Böylece ikinci sınıf bir varlık olarak kabul edilmiş ve toplumsal bir nefretin odağı hâline getirilmiştir.
Tüm bu olumsuz görüşlerin bir sonucu olarak yapılan haksızlıklar ve değersizleştirme çabasına, esasında modern dünyanın ilk ışıklarıyla birlikte itiraz sesleri yükselmiştir. Keşifler, icatlar, devrimler ve savaşlar; yeni bir dünyanın doğuşuna yol açmıştır. Artık farklı dinamikleri olan dünya için yeni paradigmalar gereklidir. Bunun sebebi, yaşanan tüm gelişmelerin yanı sıra bu dünyanın da farklı problemlere sahip olması ve onlarla yüzleşme zorunluluğudur. Örneğin öncesinde kusurlu, değersiz, yetersiz ve kötü kabul edilen kadının, bu yeni dünya düzeninde nasıl bir yere sahip olacağı belirlenmelidir. Böylece yeni bir anlam inşa etme fikriyle birlikte kartlar yeniden dağıtılmış, roller konumlandırılmıştır. Peki, burada kadının yeri ne olacaktır? Tüketim nesnesi olmak.
Kadının bir tüketim nesnesi hâline gelişini üç örnek üzerinden inceleyelim: İşçilik, sigara ve elmas yüzük. İlk olarak modernleşme aşamasında kadınlar, iş gücüne dahil edilerek ekonomik sistemin bir parçası hâline getirilmiştir. Sanayi devrimiyle başlayan bu süreçte kadınlar, düşük ücretler karşılığında çalıştırılmış ve çoğunlukla ağır iş koşullarına maruz bırakılmıştır. Kadının çalışma hayatına katılımı, bir “özgürleşme” adımı olarak lanse edilmiş olsa da gerçekte ekonomik sistemin ihtiyaç duyduğu ucuz iş gücünün temininden öteye geçememiştir. Kadının iş gücüne katılımı, onun annelik ve aile içindeki rollerini ikinci plana itmiş ve toplumsal yapının zayıflamasına yol açmıştır. Ayrıca iş dünyasında kadın emeğinin sürekli olarak düşük ücretlerle değerlendirilmesi, kadının “ekonomik özgürlük” kisvesi altında sömürülmesine neden olmuştur. Bu durum, kadını sadece ekonomik bir araç olarak gören, ekonomiye yeni bir dişli arayan anlayışın en bariz örneğidir.
İkinci olarak sigara tüketiminin artırılabilmesi için, kadın nüfusunun çalışma hayatına dahil edilmesine ilişkindir. Halkla ilişkiler ve pazarlama uzmanı olan Edward Bernays, 1929 yılında New York’ta yürüttüğü bir propaganda projesiyle kadınların da sigara içebileceği algısını oluşturmuştur. Bu projenin ana teması şudur: Kadınlar Amerika’da erkekler tarafından baskıya uğruyor, özgürlükleri kısıtlanıyordu. Sigara, bu erkek egemen baskıya karşı başkaldırma anlamına geliyordu. Ayrıca Amerika’nın özgürlüğünü sembolize eden Özgürlük Heykeli de elinde bir meşale tuttuğu için, kadınların ellerinde yanan sigaralar da onların erkek egemen düzene karşı “özgürlük meşaleleri” olacaktı. Dolayısıyla bu manipülasyon, “Sigara içen kadınlar, özgür kadınlardır.” algısını oluşturmuştur. Oysaki meselenin özgürlük değil, tütün şirketlerinin cirolarını artırmak olduğu apaçıktır.
Son olarak 19. yüzyılda Güney Afrika’da devasa elmas madenlerinin keşfi, elmas satışlarını da dünya pazarının bir konusu kılmıştır. 1888 yılında Güney Afrika merkezli De Beers Birleşik Madenler Şirketi, kendi imajını geliştirmeyi ve ekonomik krizin yaşandığı yıllarda elmas tüketimini artırmayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda N. W. Ayer isimli reklam ajansıyla bir anlaşma yapmıştır. Ajansın 1948 yılında paylaştığı bir raporda, şu ifadeler yer alır: “Elması, ekranın ve sahnenin yıldızlarına, politikacıların eşlerine ve kızlarına, kısacası esnafın, ustanın karısına ya da sevgilisine ‘keşke benim de olsaydı’ dedirtme etkisi olan her kadına taktırarak bilinir kıldık.” Böylece elmas yüzüğün, aşkın ve bağlılığın sembolü olarak kabul edilmesi sağlanmıştır. Ancak işin hakikatine bakıldığında görülür ki elmas yüzük, bir statü göstergesi hâline gelmiş; aşk ve bağlılık gibi derin duygular, tüketim ürünleri üzerinden ölçülmeye başlanmıştır. Kadınlar, bu süreçte birer tüketim nesnesi olarak konumlandırılmış; evlilik ve romantizm gibi kavramlar, ekonomik kazanç için yeniden tanımlanmıştır.
Esasında modern dünyada kadına bakışın bu şekilde olmasının, Batı’dan kaynaklandığını görürüz. Fakat bu, her ne kadar Batı merkezli bir düşünme biçimi olsa da yeni dünya modelinin küreselleşmesi, tüm dünyada “kadın” fikrinin değişmesine yol açmıştır. Hâlbuki İslam’da kadın; bir eşitlik veya adaleti gerektiren, bir şeyin nesnesi hâline getirilerek kullanılan bir varlık değildir. Ne kadın “eksik kalmış erkek”tir ne de doğası günahkârdır. Bu düşünceler, en başından beri olmadığı için, bunların doğurduğu haksızlıklar ve adaletsizlikler de İslam’ın dinamiği içerisinde bir yer bulamaz. Diğer yandan, bu yeni dünya modelinin ne sebebi ne sonucundaki haksızlık ve adaletsizliklerin yerini dolduran çözümler Müslümanlara bir fayda sağlayacaktır. Kaldı ki bizim mahallemiz, meselelerimiz, değerlerimiz Batı’nınkinden farklıdır.
Dünyanın var oluş ve işleyişine bakıldığında cinsiyetin insan ve genel olarak canlılar dünyasının köklü ve sürekli bir varlık şartı olduğunu görürüz. Erkek ve kadının cinsiyet özelliklerinin korunması ve kendi tabii yönünde geliştirilmesi, cinsiyet farklılaşmasının normal bir sonucudur. Kur’an’da da çeşitli vesilelerle canlılardaki cinsiyet farklarına atıflarda bulunulmuştur: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız ona itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah, her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.” ayeti, bunun en mühim kanıtlarından biridir. Bu ayette dikkat çeken iki nokta vardır: İlki cinsiyetin toplumsal yönü, ikincisi ise üstünlüğün Allah’a itaatle ölçüldüğüdür. Bunların da yukarıda anlatılanlarla hiçbir alakası yoktur.
Sonuç olarak kadının sigara tüketimiyle, emeğinin sömürülmesiyle ve elmas yüzük gibi sembollerle tüketim malzemesi hâline gelmesi, modern toplumun insani değerleri metalaştırmasının bir sonucudur. Bu durum, kadının özünden kopmasına ve toplumsal rollerinin zayıflamasına neden olmuştur. Kadının bu döngüden kurtulması, ancak onun manevi, ahlaki ve kültürel değerlerine dönüşüyle mümkün olabilir. Kadın, tüketim kültürünün dayattığı rolleri reddetmelidir. Gerçek kimliğini ve değerini, tüketim ürünleri üzerinden değil, İslami ölçütler doğrultusunda erdemler ve topluma katkıları üzerinden tanımlamalıdır. Toplumun sağlıklı bir şekilde inşası, kadının tüketim nesnesi olmaktan çıkıp özüne uygun bir şekilde varlık göstermesiyle mümkün olacaktır. Aksi hâlde tüketim kültürünün dayattığı roller, kadının değerini de toplumu da yıpratmaya devam edecektir.
Zeynep KOÇ
Arşiv
Genel
Yazarlar
Batı’da “Kadın” Düşüncesinin Değişim Evreleri ve Eleştirel Analizi
- by Genç Birikim
- 21 Ocak 2025
- 0 Comments
- 0 Views

Follow