Aristo, Büyük İskender ve Kemalist İdeoloji
Arşiv Yazarlar

Aristo, Büyük İskender ve Kemalist İdeoloji

 

  1. Osmanlı, Altı Yüz Sene İslam’la Yaşadı.
  2. Şeriat’ın Kestiği Parmak Acımaz.
  3. Osmanlı’nın Küllerinden Doğan Türkiye Cumhuriyeti.
  4. 1789 Fransa İhtilali ve “Laiklik” İdeolojisi.
  5. “On Yılda On Beş Milyon Genç Yarattık Her Yaştan.”
  6. Harf ve Dil Devrimi.
  7. Türk Dil Kurumu ve Agop Dilaçar.
  8. İnekler ve Sinekler Hikâyesi.
  9. Uygur ve Göktürk Alfabesi.
  10. Kuyruksuz İnekler ve Onların Torunları.

Osmanlılar, altı yüz yıl iyisi ile kötüsü ile, eksiği ile fazlası ile, yanlışı ile doğrusu ile İslam’la yaşadı. Osmanlı siyasal idari yönetim sistemini; siyasetin tepe noktasında bulunan ve Müslüman olan, seçimle değil de babadan oğula geçen padişahlar ve yine Müslüman olan padişahların ataması ile işbaşına gelen bürokratlar, yine Müslüman olan ve İslami hükümet sistemi olan ve adına “Kadı” denilen yargıçlar yürütüyordu.

Osmanlı siyasal yönetim sistemini yönetenler, nihayetinde birer insandılar. Padişahlar, bürokratlar ve kadılar, uygulamada zaaflarından dolayı yanlışlar yapmışlardır. Bu, ayrı bir konu başlığıdır. Biz, Osmanlı ve sonrasını konu edineceğiz. Sonrasında Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Kemalist ideolojiden, daha da sonra Aristo’dan ve onun ilkelerinden söz edeceğiz.

Osmanlı’nın yönettiği halk, çeşitli ırklardan ve dinlerden oluşuyordu. Osmanlı, dini konularda her din sahibine kendi dini hukuk sistemini yaşamasına izin veriyordu. Onları kendi hukuk sistemi olan “Şeriat Hukuk” sistemine göre yaşamaları konusunda zorlamıyordu. Çünkü İslam dini, bunu yasaklıyordu. Ancak Osmanlı hukuk sistemi; idari, asayiş ve kamudaki suçlara kendi hukuk sistemini uyguluyordu. (Bakara Süresi 256. ayet)

İslam dini, beş temel ilkeyi gerçekleştirmek için gelmiştir. Bunlar: “Din Emniyeti”, “Mal Emniyeti”, “Can Emniyeti”, “Nesil Emniyeti” ve “Akıl Emniyeti”dir.

Din Emniyeti: Herkes inanç sistemini seçmekte hürdür. Ve hiç kimse başkasına kendi tercihini dayatamaz, onu zorlayamaz. Ayrıca İslam dininin ilkelerini bozucu her türlü çalışmayı, bunun için örgütlenmeyi ve faaliyet göstermeyi yasaklayarak Allah’ın dinini korumaya almıştır.

Mal Emniyeti: Helalinden kazanılan malları çalan her türlü hırsızlara ve hırsızlık türlerine göre caydırıcı cezalar vererek “Mal”ı kimin malı olursa olsun korumaya almıştır.

Can Emniyeti: Suçsuz yere kimin canı olursa olsun cana can ilkesi ile “Kısas” uygulayarak “Can”ı emniyete almıştır. Ancak taraflar farklı uzlaşı yolu ile bu cezayı kaldırabilir ya da “Diyet” denilen can karşılığı olarak bir mal alarak canı bağışlayabilir.

“Cana karşı can” “Kısas”ı uygulama da İran İslam Cumhuriyeti’nde ilginç mi ilginç bir olay oldu. Çocuğu suçsuz yere öldürülen anne, suçlu tam da asılmak üzere iken suçluya bir tokat attı ve “onun da bir annesi var” diyerek suçluyu affetti. Bu anne, kendini, tarihe altın harflerle yazdırdı. Selam ve saygı ona olsun…

Nesil Emniyeti: Kimin çocuğu kimden ilkesi ile her türlü cinsellik yasaması olan “Zina”yı yasaklayıcı, caydırıcı cezalar uygulayarak “Miras Hukuku”nu korumaya almıştır.

Akıl Emniyeti: İnsan aklının doğru düşünüp doğru karar vermesini engelleyen her türlü uyuşturucu maddelerin alımını, kullanımını alım ve satımını caydırıcı cezalar vererek “Aklı” korumaya almıştır.

Bu beş temel ilke ile yaşayan halk, “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” diyerek İslam hukuk sistemi olan “Şeriat Hukuk” sistemini içselleştirmiştir. Ancak bu hukuk sistemini de uygulayan insandı ve uygulamada onlar da küçük ve büyük yanlış uygulamalar yapmışlardır. Bu yanlış uygulamaların faturası, “Şeriat hukuk” sistemine kesilemezdi. Çünkü suçlu insandı ve o da yaptığı yanlış uygulamasının faturasını tek başına kendisi ödemeliydi. Ancak öyle olmadı yanlış uygulamayı insan yaptı ama birileri faturayı adeta Allah’a kesip ona ödetti.

“Şeriatın kestiği parmak acımaz.” “Haydi, Şeriat’a gidelim.”

Yukarıdaki sözleri söyleyen, yönetilen Osmanlı halkı; anlaşamadığı, anlaşmazlığa düştüğü her konuda “Müftü”ye ya da “Şeriat’a” gidelim diyerek İslam hukuk sistemini her hukuk sisteminden üstün tutardı ve onun verdiği kararlara razı olurdu.

Osmanlı’nın Küllerinden Doğan Türkiye Cumhuriyeti

“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan.” (Rad Suresi: 9-11. ayetler)

Hem Osmanlı siyasal yönetim sistemini işletenler hem de “Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” diyen halk ve özelde Müslümanlar, “Bir toplum kendi içini, kendi özünü değiştirmedikçe Allah o toplumu değiştirmez” ilkesi olan sosyal değişim yasası ile işgalci yabancı güçlere karşı direnişe ve mücadeleye başladılar. Bu direniş ve savaşlardan sonra Allah, onlara Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı ikram etti. Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran siyasal kadro elemanları, Osmanlı’nın duraklayıp, gerileyip yıkılmasının suçlusunun Osmanlılar olmayıp “İslam dini”nin kusuru olduğu görüşünde idiler. Laiklik ilkesini benimseyen yeni yönetim elemanları, “din ayrı devlet ayrı”, “din, devlete; devlet de dine karışmasın” diyerek Allah’ın dinini camilere, toplumsal hayatta “Camilere” hapsetti. Hapsedilen Allah’ın dinini bireysel anlamda “Kalp”lere gömüp, Allah’ı adeta gökyüzüne sürgüne gönderdi. Bu konuyu, Kur’an’da, Naziat Suresi, 15-24. ile 24. ayetler şöyle anlatmaktadır:

Yukarıda söz faşist ve zorba Firavun’a ait olup, o diyordu ki: “Ben yeryüzü coğrafyalarından biri olan Mısır ülkesinin idarecisiyim; Allah ise gökyüzü elemanlarının işini yürütür, yeryüzünde benim ilkelerime göre bir hayat yaşarlar.” Allah’ı yeryüzü işlerine karıştırmıyordu. Özet olarak söylemek istersek Allah yaratır, yarattıklarını kullanma ilkelerini bana bırakır yani “Din ayrı Devlet ayrı” diyordu. Oysaki Allah’ın dini İslam; hem siyasi, hem ekonomik, hem hukuk hem de sosyal hayata ve ibadet alanlarına kabul edilip yaşanması için ilkeler getiriyordu. 1789 yılında Fransa’da kiliseye, onun yönetimine karşı bir ihtilal gerçekleşti. Bu ihtilal, görünüşte Allah’ın dinine ve Allah’ın dininin kurumu olan kiliseye karşı yapılmıştı. Ancak İsa Aleyhisselam’ın getirdiği din, kilisenin anlattığı din olmayıp ortada İncil’in “Orijinali” de yoktu ve yüz çeşit İncil vardı, hiçbirisi birbirlerini tutmuyordu.

Ortaçağ Avrupası’nda din adamları olan “Papaz”lar, Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olup Allah adına konuşuyor ve sözleri de Allah’ın sözleri sayılıyordu. Papazlar, istediğini dine kabul ediyor, istediğini de dinden kovuyordu ve parası ile “Endülüjans” adında cennetin tapusunu satarak çok büyük servetler kazanıyorlardı. Böylece geniş tarım alanlarına da sahip olmuşlardı. Ortaçağ Avrupası’nda aydınlanma çalışmaları başlayıp fizik, kimya ve atmosferik buluşlar gelişmeye başlayınca kilise kadrosu elemanları olan Papazlar, bu müspet ilim sahiplerine, “siz Allah’ın işine karışıyorsunuz” diyerek onları, beş bin bilgini, Allah adına kurdukları “Engizisyon” mahkemelerinde yargılayıp “Giyotin” adındaki aletle başlarını gövdelerinden ayırdılar. Böylece din ve ilim birbirleri ile çatışır oldu; oysaki fizik, kimya ve astronomik yasalar, Allah’ın koyduğu yasalardı ve bilginler de var olanı gün yüzüne çıkarıp icatlar, keşifler yapmışlardı. Müspet ilme, bilime, teknolojiye “Allah’ın işine karışıyorsunuz” diye karşı çıkan kilise ve onun kadrolu elemanları olan papazlar, kendi uydurdukları dini savunuyorlar; ilme, bilime, tekniğe ve teknolojiye karşı çıkıyorlardı. 1789 Fransız ihtilalinde kilise yenildi ve hâkimiyeti de son buldu. İhtilali gerçekleştiren kadro elemanları, papazlara dediler ki: Siz, kiliseye kapanın, orada ayinler yapıp ilahiler söyleyin; ancak devlet işlerine karışmayın. Böylece Allah’ın dinini kiliseye hapsettiler. “Din ayrı devlet ayrı” ilkesine de “Laiklik” denildi. Ancak ihtilali yapanların ellerinde orijinal İncil olmadığı için doğru din algısı ve uygulamasını da yapamadılar. Suçlu papazlar iken faturayı papazlara değil de Allah’ın dinine ödettiler. Böylece Allah’ın dini kiliseye, bireylerin kalplerine gömüldü ve Allah, Firavun’un yaptığı gibi gökyüzüne gönderildi, yeryüzü de kendilerine kaldı.

Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten kadronun elinde Osmanlı’nın yanlış uygulamalarını test edecek, düzeltecek Allah’ın dininin orijinali olan Kur’an-ı Kerim vardı. Osmanlı’nın yanlış uygulamalarını düzeltip orijinaline uygun bir uygulama yapabilirlerdi. Laiklik ilkesini benimseyen yönetim kadro elemanları, yanlış uygulama yapan Osmanlı’yı suçlamayıp Allah’ın dinini suçladılar. Oysaki Osmanlı’nın uyguladığı dini uygulamalar hiç de orijinal değildi. Laiklik ilkesini benimseyen yönetim kadrosu, doğru analiz yapmadılar. Samimiyet ile Osmanlı’nın yanlışlarını dinin orijinali olan Kur’an ile düzeltmedikleri içindir ki tarihsel bir hata yaptılar, bu tarihsel hata ile sanki Allah’ın dininden öç alıyorlardı.

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Yaptığı Devrimler

Türkiye Laik Cumhuriyetini kuran siyasi kadro, Osmanlı’nın duraklayıp, gerileyip, yıkılmasının faturasını İslam dinine kesti. Bu defa da “Biz Türküz, Türkçe okuyup Türkçe yazmalıyız” diyerek faturayı harflere ödettiler. Osmanlı alfabesi, Arapçadır ve onunla okuma ve yazma çok zordur gerekçesi ile Arapça ve Osmanlıca harfleri kaldırdılar. Yüzde 84 kadar okuma yazmayı bilenler bir günde sıfırlandı. Yeniden sil baştan diyerek “Latin” harfleri ile okuma yazma okulları açtılar. Oysaki “Türk Alfabesi”, “Göktürk” ve “Uygur” alfabesiydi ve hiç de onlara geçmedik. Eğer geçseydik o harflerle de okuyup yazabilirdik. Latin alfabesine geçme gerekçesini, Arapçanın öğrenilmesinin zor olduğuna, Latin harflerinin kolaylığına bağladılar. Oysaki Çince ve Japonca harflerle yeni okuma yazma daha zor olmasına karşı onlar, teknolojide bu kadar yükseldiler. Demek oluyor ki harfler cezalandırılamaz. Her yeni zaman ve her yerde güzel olan, içimizden başka dışımızdan başka konuşmamaktır. Aldatmak, her insan toplumunda kötü görülen bir davranıştır.

“Yalancının Mumu Yatsıya Kadar Yanarmış” – Dil Devrimi ve Agop Dilaçar

Osmanlı’nın duraklayıp, gerileyip yıkılma sebebinin faturasını Allah’ın dinine kesen ve ona ödeten Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran yönetim kadrosu, bu defa da geri kalmışlığı, Osmanlı Devleti’nin konuşma diline geçen Arapça ve Farsça kelimelere yükleyip faturayı kelimelere ödettiler. Türk Dil Kurumu’nu kurarak başına da Agop Dilaçar’ı getirdiler. Agop Dilaçar, sürekli soyadı ile anıldı ve ölümü ile birlikte Agop adı da ortaya çıktı.

Agop Dilaçar ne işler yapacaktı?

Agop’un yapacağı işe gelince; konuşma dilimize Arapça ile Farsçadan girmiş kelimeleri ayıklayıp Türkçe kelimeler koyacak, böylece bizler de Türkçe konuşacaktık. Agop, ayıkladığı kelimelerin yerine ya İngilizce ya Fransızca kelimeleri aynen koydu ya da köklerinden yeni kelimeler üretti veya kendi uydurduğu şekilde; lö pantolon, lö atlet, lö kilot, lö kıravat, lö şapka, lö pardesü gibi kelimelerin ön eki olan “Lö”yü kaldırıp aynen kullandı; atlet, kilot, pantolon, şapka ve kıravat şeklinde Türkçe kelimeler olarak… Aslında kelimeler bir kap gibidir. Kabın içine neler koyarsan onun adını alır. Süt konan kaba süt kabı, bal konan tabağa bal tabağı, yoğurt konulan tasa da yoğurt tası denir. Ama hepsi de kaptır. Yine kelime ve sözcükler, “kutsal” da değillerdir. Demem o dur ki kelimeler ne iyi ve ne de kötüdür. Onları, biz insanlar kullanır, onlarla varlıklara isimler koyarız. Gerçek olan ise kelimelere ceza verilmez, düşmanlık da yapılmaz.

Kılık Kıyafet Devrimi

“Eşeğe altın semer koysan eşek yine eşektir.” “Aslan derisi giyen insan da aslan olmaz.” “Profesör elbisesi giyen profesör olmaz.”

Yukarıda isimleri sayılan ve bunun gibi giysileri giyen kişiler, ne profesör ne de aslan olurlar. Şalvar giyen eğitimsiz insan, pantolon giymekle eğitimli biri olamaz. Beyaz önlük giyen ve doktor kulaklığı takan birisi de doktor olamaz. Sayılanlar, arabaların kaportaları gibidir. Sarık saran bir insan, başına kasket giymekle aydın biri olamaz. Şalvar giyen ve başına sarık saran bir insan da aydın bir insan olabilir. Osmanlı’nın da duraklaması, gerileyip yıkılmasını da şalvar, fes ve sarığa yükleyip onlara ceza verilmesi akli bir gerekçe olamaz. İki veya üç saatte bir şalvar sökülüp aynı kumaştan bir pantolon haline getirilebilir. Demek oluyor ki üç saatte, “gerici” bir insan çağdaş ve “ilerici” birileri olabiliyor. Bu tür bir algı, akılla izah edilemez. Olsa olsa zorba bir uygulama olur.

İnekler ve Sinekler Hikâyesi

Misaller ve hikâyelerle anlatılmak istenen bir maksat kolayca anlaşılacağı için ben de bu yazı çalışmamdaki maksadım kolay anlaşılsın diye onu bir hikâye ile anlatmak istedim.

Hikâye şöyle: Bir ülkenin batı tarafından bir bataklık ve orada çoğalıp orada yaşayan sivrisinekler var. Doğu tarafında ise geniş yaylalar, otlaklar, temiz hava ve pınarlar ve orada yaşayan inekler var. Batıdaki bataklıkta yaşayan sivrisinekler, ineklerin taze kanlarını çok seviyorlar ama ineklerin kuyrukları onlar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bir kuyruk sallaması ile inekler yüzlerce sineği öldürüyorlar. Batıdaki bataklıkta yaşayan sivrisinekler, ineklerin kuyruk tehdidinden kurtulmak ve ineklerin kanlarını kolayca emmek için bir toplantı düzenliyorlar ve toplantıya basını da almıyor, aldıkları karardan kimseyi haberdar etmiyorlar. Alınan kararı uygulamak üzere bir grup sivrisineği ineklerin bulunduğu doğudaki yaylalara gönderiyorlar. Yapılan proje gereğince doğuya varan sineklerin her biri ayrı ayrı ineklerin üzerlerine konuyorlar; inekler üzerine konan sinekler çok hafif olduğu için onların farkına bile varamıyorlar.

Bir bekleme süresinden sonra her bir sinek konduğu ineğin kulağına girerek “İnsan misafirine bir hoş geldin demez mi?” diye sesleniyorlar. İnekler ise “Senin varlığın ne, kilon ne, gramın ne, seni neden adam yerine koyacakmışım, hoş geldin diyecekmişim?” diye cevap verince, sinekler “Bizi hor hakir görme, bizim de kendi gücümüzce yapabileceğimiz bir işimiz ve yardımımız olabilir sizlere” demişler. Böylece sineklerin dikkatini kendi üzerlerine toplamışlar. İneklerden her biri “Bize nasıl yardımın olur?” deyince, sinekler ayrı ayrı ineklere şöyle cevap vermişler: “Sarı ineğe konan, “Demin buraya gelirken bir olay gördüm, olayın korkunçluğundan gözlerimden yaşlar döküldü, içim parçalandı” deyince sarı ineğin merakı daha da artar ve devam eder, “Senin buzağını şu kara inek süzerek ona öyle tos vurdu ki karnı ve bağırsakları etrafa saçıldı” dedi. Bu sözü duyan sarı inek, haberin doğru olup olmadığını araştırmadan kara ineğe saldırdı. Diğer sivrisinekler de diğer ineklere aynı yalanı söylediler ve böylece o güzelim otlaklarda inekler arası bir dövüş, bir kavga başladı ve bir gün boyu sürdü.

Günün sonunda ineklerin kiminin boynuzu kırıldı, kiminin derisi yüzüldü, kiminin tırnakları düştü, kiminin de dişleri kırıldı ve yara bere içinde yorgun düşüp dinlenmeye başladılar. Sivrisinekler ise yüksekçe bir yerden inekleri izliyor ve “Birbirlerinizi yiyin ahmaklar” diyorlardı. Projenin birinci ayağını başarı ile uygulayan sivrisinekler, projenin kalan kısmını uygulamak için bataklığa geri döndüler. Yine sivrisinekler bataklıkta bir toplantı düzenleyip karara vardılar ve hem de toplantıya basını almayıp kararı da kimseye duyurmadılar. Projenin ikinci ayağını uygulamak için seçilen grup doğuya ineklerin bulunduğu yaylalara uçtular ve yüksekçe bir yerden onlara bu defa alaylı alaylı gülerek “Görüyoruz ki haliniz perişan, hepiniz yara bere içerisindesiniz, üstelik de otlaklarınız harap olmuş, yakında bir kıtlıkta çekebilirsiniz” deyince inekler “ne yapalım, kaderimiz böyleymiş” diye cevap vermişler. Sinekler “Ancak biz, size yardım etmek istiyoruz. Biz biliyoruz ki şu tepenin arkasında güzelim pınarlar ve geniş otlaklar var, isterseniz sizleri oraya götürelim” derler.

İnekler, çaresizlik ve muhtaçlıkla “Neden olmasın, oraya gidelim” derler. Sivrisinekler bu defa “Sizin bu yokuşu tırmanıp, geniş otlaklara ve pınarlara ulaşmanıza kuyruklarınız engeldir. Eğer ki kuyruklarınızı kestirirseniz, o pınarlara ve otlaklara ulaşırsınız” cevabını verirler. Bu cevap karşısında şaşkınlığa uğrayan inekler, şaşkınlıkları geçince iki gruba ayrılıp bir grup “Evet, kuyruklarımızı kestirelim; pınarlara ve geniş otlaklara ulaşalım” derken ikinci bir grup inekler ise “Olmaz, biz aç susuz, yara bere içinde yaşasak da bizim ayıp yerlerimizi örten kuyruklarımızı kesinlikle ve kesinlikle kestirmeyiz” derler. Bu tartışma, kavgaya dönüşür ve yine bu kavga, gün sonuna kadar devam eder. Günün sonunda kavgayı kuyruğumuzu kestirelim, pınarlara ve otlaklara ulaşalım, diyenler kazanır ve tüm ineklerin kuyruklarını keserler. Artık bütün inekler kuyruksuz dolaşmaya başlarlar ve sivrisinekler de kuyruk tehdidinden kurtulurlar. Projeyi uygulayan sivrisinekler de “Üstün başarı” ödülü ile ödüllendirirler.

İşin garip ve bir o kadar da acı tarafına gelince nesiller sonrasında; “Kuyruğumuz, aç susuz ve yara bere içinde kalsak bile onlar bizim ayıp yerlerimizi örtüyor” diyerek “kuyruklarımızı kestirmeyiz” diyenlerin torunları ile “Ayıp yer de neymiş önemli olan ekmek, yemek, çiftleşmek” diyen ineklerin torunları bir araya gelip sohbet ederlerken “kuyruğumuzu kestirmeyiz” diyenlerin torunları, “benim dedem aptalın, gericinin ve yobazın, örümcek kafalının birisiymiş, tutturdu mu ‘ille de kuyruğumuzu kestirmeyiz’ diye, oysaki önemli olan yemek, içmek ve çiftleşmektir” der olmuşlar.

İneklerin Kuyruklarını İnekler Kesmeli

Bir dizi yalan yanlış haberlerden sonra haberin doğruluğunu ve yanlışlığını araştırmadan yanlış haberlere aldanarak “ne yapalım, bu bizim kaderimizmiş” diyerek suçu üstlenmeyin. Kaderi yazan Allah’a işin faturasını kesip ödeten, kavga eden inekler, kendi elleriyle kendi kuyruklarını kesmeye sineklerin güçleri yetseydi zaten kendileri keserlerdi. Sineklerin hepsi güç birliği yapsalar dahi onların bu işe güçleri yetmezdi. İnekler arasında öngörüsü kıt, olayların arkasından neler neler olabilir diye bilgisi olmayan ineklere ve onları elemanlar olarak kullanan sinekler, kendi yapmaları gereken işleri ahmak ve aldatılabilen ineklere yaptırdılar. İneklerin kuyruklarını tetikçi eleman olarak kesen ineklere hangi ödülleri verdiler dersiniz; ben, bu sorunun cevabını siz okurlarıma bırakıyorum.

Bu hikâyeden sonra asıl maksadıma, Büyük İskender ve Kemalist ideolojiye dönmek istiyorum. Aristo, felsefi ve fikri görüş sahibi birisidir. Aynı zamanda Büyük İskender’in de hocasıdır. Hoca talebe ilişkisi içerisinde Büyük İskender, hocası Aristo’ya şöyle bir soru yöneltir: “Ben, fethettiğim ülkelerde nasıl uzun süre kalabilirim?” Aristo: “Kendi görüş ve fikrinde insan yetiştirecek okullar aç, halkı gruplara ayır, onların aralarına köstebekler sok ve sürekli birbirleriyle çatıştır, uzlaşıp anlaşma yollarının hepsini kapat ve sen de onların arasında arabulucu rolünü oyna. Böylece sen, hem onlara şirin gözükür hem de onlar birbirlerini yiyip bitirdikleri içindir ki seninle uğraşmaya vakitleri kalmaz” şeklinde öğütte bulunur.

Osmanlı’nın küllerinden dirilen Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran yönetim kadrosu, ilk iş olarak okullar açtılar. Bu okullarda görev alan öğretmenleri köy enstitüsü adındaki okullarda yetiştirdiler. Bu okullarda laiklik ilkesini benimseyen öğretmenler, laik öğrenciler yetiştirdi. Bu laiklik ilkesini benimseyen öğrenciler de “10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan” diyerek birbirlerini alkışlayarak başarıyı kutladılar.

Bilindiği gibi toplumların iyiye ve kötüye olan değişimleri birkaç neslin geçmesinden sonra oluştu. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” diyenlerin torunları ve onların da torunları, açılan okullarda verilen eğitimle şeriat hukukunu kaldırıp laiklik ilkesini savunan askerler oldular. Bu, bir zorlama veya eğitimle gerçekleşti. Böylece atalarını; ahmak, gerici, yobaz, çağdışı, örümcek kafalı diyerek alaya aldılar ve atalarını da reddederek sıfırdan bir Türk, jön Türk oldular.

Türkler, “jön Türk” olur da Araplar bundan geri kalırlar mı? Araplar, “Baas” ile yeniden “laik Arap” oldular ve onlar da kuyruksuz gezmeye, dolaşmaya başladılar. Araplar, Arap sosyalizmi ile Müslüman atalarına, onlar da gerici, yobaz, çağdışı, örümcek kafalı diyerek onlarla alay ettiler, geri kalmışlığı dine bağladılar ve onun da faturasını dine kesip ödettiler.

Hem Türkler hem Araplar jön olurlar da Kürtler bundan geri kalırlar mı? Onlar da kuyruklu atalarını reddedip, yok sayıp kuyruksuz olmalıydı. PKK Marksist örgütlenmesi, kuyruksuz bir Kürt, jön Kürt ideolojisiyle laik bir Kürt olma yolunda canla başla çalışmaktalar. Bu konuda bir hayli yol aldılar. Kürtlerin de Marksist ideoloji ile yetişen gençliği kendi atalarına gerici, yobaz, çağdışı, örümcek kafalı diyerek onlarla alay etmeye başladılar ve onlar da kuyruksuz gezmeye başlayıp buna, çağdaşlık dediler. Kürtler de geri kalmışlığı dinin üstüne atıp faturayı, dine kesip ödettiler, onu yargılayıp çöpe attılar.

Jön Türk, Jön Arap, Jön Kürt

Jönlerden maksadımız, hikâyedeki kuyruklarını kestiren ineklerdir. Kuyruktan maksadımız da Allah’ın dini, tesettür ve şeriat hukuk sistemidir. Kabul etmediğimiz ise gerileme ve yıkılmaya sebep olarak Allah’ın dininin gösterilmesidir. Oysaki Allah’ın dininin uygulayıcısı insandır. İster dinler ve isterse ideolojilerin uygulatıcıları olsun insan olmaları nedeniyle onların eksikleri, yanlışları, noksan uygulamaları olur ve olmuştur da. “Allah’ın dini geri kalmışlığın sebebidir” demek, Allah’ı ve onun dinini suçlamak olur ki bu da Allah’a hakarettir.

Kur’an-ı Kerim’in bir adı da Furkan’dır. Furkan; doğru ve eğriyi, yalanla yalan olmayanı, gerçekle gerçek olmayanı, iyi ile kötüyü, haramla helal olanı, sevilecek ve sevilmeyecek olanı, itaat edilecek ve edilmeyeceği ayıran bir ayraç, test eden bir kitap, elekten geçiren, ilkeleri içinde bulunduran bir kitaptır. Öyleyse Türk’ü ile, Arabı ile, ve Kürdü ile hep beraber Çeçeniyle, Acemi ile Azerisiyle; önce birey olarak kendimizi, sonra Osmanlı’yı, Furkan’la, Kur’an’la bir testten geçirelim. Suçlu olan Allah’ın dini mi yoksa onu uygulayan insanlar mı? Öyleyse “yanlışları düzeltme zamanı” diyerek Furkan’la düzeltelim. Birilerini şeytanlaştırmadan adamca yapalım bu işi. Herkes; önce kendini ve ailesini düzeltsin; sonra da toplumumuzu düzeltelim. İnekler olalım (!) etrafta kuyruksuz dolaşmayalım. Birilerinin tetikçi elemanları olmayalım. Olsak bile aşağıdaki ayetlerin sözünü bir dinleyelim. (Maide Suresi 51-56, 65-66)

Kuyruksuz Türkler, kuyruksuz Araplar, kuyruksuz Kürtler şunu iyi anlamalılar ki; bizleri tetikçi olarak kullananlar, asla bize güvenip dost olmayacaklar. Sizin mayanızda İslam var. Bir gün gelir yine kuyruklu hale gelirsiniz, derler.

Sözlerimi sonlandırırken diyorum ki; çalışmamdaki bütün yanlışlıklar, noksanlıklar ve hatalar bana aittir. Siz, onları çöpe atınız. Elbette bir yazı çalışması baştan sona yanlış olmaz, içinde doğrular da olabilir, vardır da. Ben kendimce bir analiz yaptım. Maksadım, Allah’ın dinini ve O’nun kitabını konuşmak, korumaktır. Yine maksadım, bizleri ve azmettirip kendimize kendi kuyruklarımızı kestirenleri deşifre etmektir. Yine maksadım, tekrardan kuyruğumuza sahip olma noktasında farkındalık oluşturmaktır.

Selam ve dua ile…

03.06.2023 Çarşamba Osmaniye

                                                                  Sıtkı PİŞKİN

GRUBA KATIL