Arşiv Genel Yazarlar

ABD Terörü Bütün İnsanlığı Tehdit Etmektedir

Şia, Ehl-i sünnet grubunun dışında yer alan, günümüze kadar varlığını koruyan ve İslam dünyasında da önemli sayıda taraftarı bulunan önemli itikadi, fıkhi ve siyasi bir mezheptir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ali’yi halifeliğe (imamete) en layık kişi olarak gören ve onu ilk meşru halife kabul eden, vefatından sonra da hilafete Ali evladının getirilmesi gerektiğine inanan toplulukların ortak adı olmuştur. Şia, günümüze ulaşan İmamiye (İsnaaşeriye), İsmailliye ve Zeydiye olmak üzere üç mezhebe ayrılmıştır. Bu mezhepler arasında en yaygını ise İmamiye (İsnaaşeriye, On İki İmam Şia’sı) adı verilen İmam Muhammed Bakır’ın oğlu Cafer-i Sadık’ın takipçilerinin başını çektiği koldur. Diğeri ise Cafer-i Sadık’ın oğlu İsmail’i imam kabul eden ve yedi imam Şia’sı olarak da bilinen İsmailliyedir. Üçüncü mezhep ise İmam Zeyd’i beşinci imam olarak kabul eden ve beş imam Şia’sı ismindeki Zeydiye mezhebidir.
Ayetullah Humeyni’ye kadar Şia geleneğinde devlet kurmak, yönetimi ele geçirmek için devrim gerçekleştirmek, kaybolan imam gelinceye kadar söz konusu değildi. Yukarıda da belirtildiği gibi Şia geleneğinde ilk imam olarak Hz. Ali (ra) kabul edilmektedir. İran dâhil birçok ülkede bulunan Şiilerin çoğunluğu On İki İmam anlayışını kabul ettiklerinden dolayı “İsnaaşeriyye (on ikiciler)”, imamlara inanmayı imanın şartlarından birisi olarak kabul ettiklerinden dolayı da “İmamiye” olarak adlandırılmışlardır. Hem itikat hem de ibadet ve muamelatta İmam Cafer-i Sadık’ın görüşlerine dayandıkları için de bu mezhebe “Caferiyye” adı verilmiştir. Bu inanca göre; imamlar, peygamberler gibi masumdurlar ne küçük ne büyük günah işlerler, zulmetmezler; onları tanımayan kimse küfre girer. Hatta “Onların emirleri Allah’ın emirleridir; nehiyleri de onun nehyidir. Onlara itaat, Allah’a itaattir, onlara isyan Allah’a isyandır.”
Son imam yani “mehdi-yi muntazır (beklenen mehdinin) gizlenmesinden sonra, o tekrar dönünceye kadar onun vazifesini görecek “müçtehitler” de aynı şekilde imamın bütün salahiyetlerine sahip birer vekil hükmündedir. Yani on ikinci imam Muhammed Mehdi’nin gaybet döneminden sonra, Şiilere öncülük etme sırası, dinî âlimlere (müçtehitlere) geçmiştir. Bunların öncülüğünü kabul etmelerinin nedeni, onların kayıp imamın naibi olmalarıdır.
Bu döneme kadar, yani bin yıldan bu tarafa Şiiler, imamın naibi olarak “mercilere-müçtehitlere” inanırlar. Fakat siyasete müdahil olmazlar. Şiiler, imam Mehdi’nin zuhurunu bekler. O zuhur ettiğinde zulüm ile dolan yeryüzünü, onun adalet ile dolduracağına inanırlar.
Ayetullah Humeyni, İslam dünyasında, özellikle Şiilerde, gayr-i İslami anlayışların geliştiğini, laiklik ve sosyalizmin kabul görmeye başladığını görünce “Artık Mehdi’nin zuhurunu bekleyecek mecalimiz kalmadı. Mehdi, bin yıl sonra da zuhur etmeyebilir. Bu anda bize gerekli olan şey, İslam devletini kurmaktır.” düşüncesini benimsemiştir. Zaten İran şahı da asimile olmuş ve Amerika’nın güdümüne girmişti.
Ayetullah Humeyni ve Velayet-i Fakih
Velayet-i fakih kavramı, Ayetullah Humeyni tarafından geliştirilmiştir. “Temel dayanağını İsnaaşeriyye Şiiliğinin teşkil ettiği ve kelime anlamı açısından ‘fakihin tasarruf yetkisi’ yahut ‘fakihin velayeti’ anlamına gelen velayet-i fakih kavramı; Ayetullah Humeyni tarafından, Peygamber soyundan gelen masum on ikinci imamın gaybet-i kübra (büyük gaybet) adı verilen vakıadan sonra yokluğunda, adil bir fakihin vekaleten vazifeyi üstlenmesi gerekliliği olarak tanımlanmıştır.” Ayetullah Humeyni ise geliştirdiği velayet-i fakih sisteminin gerekliliğine ilişkin görüşünü “Gaybet döneminde de İslam’ın mali, siyasi, hukuki, cezai ve iktisadi sistemle ilgili tüm disiplin kurallarının devam etmesi, ümmeti şer’i hükümlerle yönetmeyi ve yönlendirmeyi gerekli kılmaktadır. Ümmetin çıkarlarını ve adaletin idaresini garanti altına alma sorumluluğuna layık olan kişi belirlenmelidir.” şeklinde ifade etmektedir. Bu paradigmaya göre “en bilgili, ruhani”, yeryüzünde ilahi adaletin tesis edilmesiyle nihai bir dönüş yapacağına inanılan on ikinci imamın temsilcisi olarak kabul edilmiştir.
Sürgün olarak bulunduğu Necef’te Ayetullah Humeyni tarafından öne sürülen velayet-i fakih teorisi 1979’da İran’da meydana gelen devrimin ardından İran İslam Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden biri olmuş ve Şii İsnaaşeriye siyaset anlayışında önemli bir dönüşümü başlatmıştır. Velayet-i fakih terkibi, esasen fakihin tasarruf yetkisi anlamına gelse de siyasi bağlamda fakihin yönetim yetkisini ifade etmektedir.
1969-1970 yıllarında Necef’te talebelerine verdiği dersleri Ḥükûmet-i İslamî adıyla neşreden Humeyni, on ikinci imamın gaybeti döneminde adil bir fakihin devleti yönetmesi gerektiği tezini ortaya atmıştır. Humeyni’ye göre “veliyyü’l-emr” olan masum imamlar, Hz. Peygamber’den devraldıkları velayetle dinî ve dünyevi tam bir yönetim yetkisine sahiptir. Gaybet döneminde ise velayet, adil fakihe intikal etmiştir. Ona göre gaybet dönemine kadar yönetimin kimin elinde bulunması gerektiğine dair Şia’nın görüşü açıktır; velayet yetkisine Resulullah ve imamlar sahiptir, gaybetten sonra ise velayet yetkisi fukahaya aittir. Ancak fukahanın velayeti Resul-i Ekrem’in ve imamların makamı ile aynı değildir.
Devrimin akabinde İran’da anayasa tartışmalarının cereyan ettiği sıralarda Ayetullah Şerîatmedarî ve Ayetullah Seyyid Mahmud Talekani, ümmetin meselelerinin tek bir fakihin değil, müştereken bütün fakihlerin sorumluluğunda bulunduğunu ileri sürmüştür. İran İslam Cumhuriyeti anayasasına göre rehber fakih, ehl-i hibre tarafından göreve getirilmekte ve gerektiğinde azledilmektedir. Velayet-i fakih teorisinin merci-i taklit müessesesiyle çatıştığı en temel hususlardan biri budur. Çünkü fakihlerin, imamlardan devraldığı sorumluluğu, merci-i taklit kurumu, müştereken yerine getirmekte, velayet-i fakih teorisi ise bu sorumluluğu tek bir fakihin üstlenmesini ve diğer fakihlerin ona tabi olmasını öngörmektedir. Tek başına bu konu bile Şii dünyasında büyük tartışmalara yol açmıştır.
1979 Devrimi ve Batı
İran’da 1979 yılında devrimin gerçekleşmesi; ABD, dolayısıyla Batı için büyük bir kayıp olmuştur. Çünkü Şah döneminin İran’ı, genelde Batı’nın, özelde ise ABD’nin menfaatlerini koruyan, bölgesel bir aktördü. Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin (SSCB) sıcak denizlere inmesinin önünde de en önemli barikatlardan biriydi. Dolayısıyla ABD, İran devrimi ile birlikte bölgede iki kayıp yaşamıştır. Bu kayıplardan biri SSCB karşısında çok önemli bir jandarma karakolunu kaybetmiş olması, diğeri ise İslami bir devrimin gerçekleşmesiydi. Özellikle İslami iddianın, sadece İran’ı değil; bölgedeki, halkı Müslüman ülkeleri de etkilemesi söz konusu olacaktı. Bu durum ise işgalci ABD ve Siyonist güçler için emperyal menfaatlerinin genişlemesi ve kalıcılaşması önünde büyük bir engel teşkil edecekti. Bu nedenle İran devrimi büyüyüp gelişmeden boğulmalıydı. Bu amaçla da bir yandan siyasi, ekonomik ve askerî ambargolar uygulanırken diğer yandan da Irak-İran savaşı ile yeni rejimin boğulması hedeflenmişti. Ancak bu, bugüne kadar başarılamamıştır.
Ancak ABD de Siyonist İsrail de bu amacından asla vazgeçmemiştir. Bu nedenle 1979’dan beri düşman olarak gördükleri İran’daki yeni rejimi yıkmak için, defalarca iç karışıklık çıkarma dâhil, birçok yola başvurmuşlardır. Aynı şekilde İran hem ABD’yi hem de Siyonist İsrail’i daima düşman olarak görmüş ve elindeki imkânlarla her defasında değişen politikalar üretmiştir. Bu nedenle İran’ın yeni rejimi, kurulduğu günden itibaren ABD’yi ‘büyük şeytan’ olarak isimlendirmiş ve bütün ilişkilerini kesmiştir. Ayrıca devrimin ilk günlerinden itibaren ABD büyükelçiliğine 4 Kasım 1979’da baskın yapılarak 52 elçilik mensubunun rehin alınması; ABD’yi, bölgede kendi elçilik mensuplarını koruyamaz hâle getirmiş ve sıkıntıya sokmuştur. Rehin alma olayı (4 Kasım 1979-20 Ocak 1981) 444 gün sürmüştü. Büyükelçiliğe baskın ise Şah’ın iadesini istemek ve ABD’nin İran’ın iç işlerine müdahalesini protesto amacıyla gerçekleştirilmişti. ABD rehineleri kurtarmak için gerçekleştirmek istediği operasyonu da yüzüne gözüne bulaştırarak bölgedeki prestijini daha da sıkıntılı hâle getirmiştir.
ABD, Bölgede ve Dünya’da En Büyük Terör Devletidir
Dünyada, 20. yüzyılda iki dünya savaşı yaşanmış ve bu savaşlarda milyonlarca insan ölmüştür. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaşları durdurmak, barışı yeryüzüne egemen kılmak için dönemin galip, emperyal ülkeleri tarafından 10 Ocak 1920’de Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) kurulmuştur. Ancak bu cemiyetin varlığına rağmen, İkinci Dünya Savaşı engellenememiştir. Bu savaşın bitmesi ile birlikte Cemiyet-i Akvam gibi aynı işlevi görmek üzere yeni bir kurum ihdas edilmiştir. Bu kurum, bugün de varlığını sürdüren Birleşmiş Milletlerdir (BM). Bu kurum da tıpkı selefi kurum gibi, çok geçmeden acze düşmüş ve bölgesel çatışmaları, savaşları engelleyememiştir. Çünkü gerek Cemiyet-i Akvam gerekse Birleşmiş Milletler, emperyal devletlerin işgallerine, saldırılarına, soykırımlarına ve katliamlarına yasal bir statü kazandırmak için kurulmuş kurumlardır. Dolayısıyla bunun gibi uluslararası kurumlar, emperyal devletlerin sömürülerini gerçekleştirmek için kurulmuş tetikçi kuruluşlardır. Nitekim BM’ye üye 193 ülkeden 192’si bir kararı onaylasa BM’nin daimi beş üyesinden birinin bu kararı veto etmesi hâlinde bu kararı uygula(t)ma imkânı bulunamamaktadır. Necip Fazıl’ın “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa” mısrasında belirttiği gibi, orman kanunu bile böyle değildir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya sağ ve sol olmak üzere iki bloğa ayrılmıştır. Sağ bloğu ABD, sol bloğu ise SSCB temsil etmeye başlamıştır. Soğuk savaşın bitimine kadar her iki ülke de arka bahçelerindeki ülkelere, bir diğerinin girmemesi konusunda anlaşmışlardır. Ama arka bahçelerinde kendi aleyhlerine gelişen halk hareketlerini engellemek için bazen darbe, bazen de bölge içi çatışmalar çıkarmaktan da çekinmemişlerdir. Bu nedenle uzun yıllar her iki emperyal ülke de ahlaktan yoksun politikalarıyla arka bahçelerindeki ülkeleri kendi egemenliklerinde tutmayı başarmışlardır. Bu konuda en güzel örnek Türkiye’dir. ABD, Türkiye’de meydana gelen darbelerde, iç karışıklıklarda, olan terör örgütlerinin oluşumunda, desteklenmesinde ve yönlendirmesinde en önemli güç olmuştur.
ABD’nin baskın tavrı nedeniyle bölgedeki hiçbir ülke, kendi iradesiyle gerek iç gerekse dış politikada bağımsız politika üretememiştir. Çünkü ülke yöneticileri ABD’nin iradesi doğrultusunda yönetime ge(tiri)lmekte ya da yönetimden uzaklaştırılmaktadırlar. Nitekim ABD başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’i, ABD’nin askerî desteği olmazsa iki haftada iktidarını kaybedebileceği, bunun bedelini ödemesi gerektiği konusunda tehdidi de bunu göstermektedir.
Aynı şekilde bu sıralar her defasında övmeyi ihmal etmediği Türkiye cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da benzer bir şekilde tehdit etmişti. Trump, 9 Ekim 2019’da Erdoğan’a gönderdiği mektubunda Türkiye ekonomisini yok etmekle tehdit etmiştir. Bu tehdit nedeniyle Türkiye, casusluk iddiaları ile 35 yıl hapis cezası istenen Brunson’u bırakmak zorunda kalmıştır.
ABD sadece Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgede değil, dünyanın birçok bölgesinde iç karışıklık çıkarmıştır. Laos’tan, Kamboçya’ya, Vietnam’a oradan Nikaragua’ya, Şili’ye kadar birçok ülkede ahlaksızca ve hiçbir kural tanımadan işgal ve saldırılarda bulunmuştur. Kısacası Güney Asya ülkelerinden, Güney ve Orta Amerika ülkelerine kadar terörize etmediği hiçbir ülke kalmamıştır. Özellikle 20 yıl süren Afganistan işgali ve 60 binden fazla askerini kaybettiği ve 10 yıldan fazla süren Vietnam işgalleri, ABD terörünün gerçek yüzünü göstermektedir. Peki, ya yalan üzerine başlatılan Irak işgali ve Ebu Gureyb cezaevi ile Nur bacının mektubunu unutmak mümkün mü?
Orta Doğu’da meydana gelen her terör olayı ile darbelerin ve iç karışıklıkların önünde, içinde ve arkasında terör devleti ABD bulunmaktadır. Özellikle Siyonist İsrail terörünün, PKK/PYD/SDG terör örgütünün, PJAK’ın, IŞİD’in arkasında da ABD’nin yönlendirici destek ve iradesi vardır. Mısır’da, Mursi darbesinin, Libya’da Kaddafi’nin katledilmesinin, Suriye’de 14 yıl süren iç savaşın, Afganistan ve Irak’ta milyonlarca insanın katledilmesinde, Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi dâhil, bütün darbe ve iç karışıklıkların birinci derecede müsebbibi yine bu terör devleti ABD’dir.
ABD/Siyonist İsrail’in Saldırılarının Düşündürdükleri
Aslında Trump’ın Venezuela’da Maduro’yu kahpece yatağından alması, sadece Maduro’yu ya da Maduro yanlısı Venezuelalılara değil, dünyanın en ücra köşesinde yaşayan insana da hakaret anlamına gelmektedir. Bu olay karşısında yapılması gereken, vicdan sahibi Müslim ya da gayr-ı Müslim her insanın bu alçakça saldırıya karşı sesini yükseltmesi ve bir tavır ortaya koymasıydı. Çünkü Trump, bu azgın ve önlenemez tavrını, yarın başka bir ülkenin devlet başkanına veya bir muhalifine gösterebilir. ABD’nin Guantanamo’daki insanlık dışı ve hukuk tanımaz politikalarına, güçlü bir karşı çıkış gösterilmiş olsaydı belki bu tür olaylar, bu kadar pervasızca gerçekleştirilemezdi. Ama Guantanamo’ya götürülenler masum Müslümanlar olunca kimi ülke yöneticileri sevinmiş, kimileri ise seyirci kalarak yapılan hukuksuzluğa destek olmuşlardır. Çünkü hukuksuzluğa seyirci kalmak, ses çıkarmamak, olup bitenlere ortak olma anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla sessiz ve seyirci kalanlar, sadece ABD kadar suçlu konumuna düşmekle kalmamışlar, aynı zamanda ABD’ye cesaret vermişlerdir.
Gazze’deki soykırım da göstermiştir ki ABD ve Siyonist İsrail, kan emici vampire dönüşmüştür. Ne yazık ki bu kan emici vampirleri engelleyecek, durduracak ne bir devlet ne de uluslararası bir hukuk vardır. Trump, züccaciye dükkanına giren fil gibi, her tarafı tarumar etmiş, etmeye de devam etmektedir.
Trump ve Netanyahu, Gazze’deki soykırım listesine İran’a yaptıkları insanlık dışı saldırıları da ilave etmişlerdir. Nitekim 28 Şubat 2026 tarihi itibariyle insanlık dışı bir saldırı da İran’a gerçekleştirilmiş, dinî lider Ali Hamaney ve beraberindeki aile fertleri ile bazı üst düzey yetkililer katledilmiştir. Bu saldırı, sadece İran’a hatta sadece bölgeye yapılmış bir saldırı değildir. Bu saldırı, insanlığa yönelik gerçekleştirilmiş alçakça bir saldırıdır. Üstelik İran’la müzakereler devam ederken bu saldırının yapılmış olması, artık tuzun da koktuğunu göstermektedir.
İran’ın bölgede yaptığı ve kabul etmemizin asla mümkün olmadığı saldırılarını unutmuş değiliz. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da olup bitenleri unutalım da demiyoruz. Ama bugün, bunları gündeme getirmek, ABD ve Siyonist İsrail’in ekmeğine yağ sürmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Bir okulda, 170 küçücük kız çocuklarının bile bile katledildiği, İsrail eski başbakanı Bennett’in “Türkiye, yeni İran’dır.” tehditlerini savurduğu bir ortamda, İran’ın kusurlarını saymanın ne bizim ne de bölge halkları için hayrı olacaktır. Trump’ın haydutça bir saldırı ile yatağından aldığı Maduro’nun bile savunulması gerektiği bir ortamda, Türkiye’nin komşusu bir ülkeyi –bu ülke Ermenistan bile olsa- savunmamanın, asla doğru olmayacağı kanaatindeyiz. Çünkü bu katiller çetesi; İran’ı, Şii olduğu için vurmuyor. Bölge ülkelerinde Müslümanları katlettiği için de vurmuyor. Bu saldırının asıl amacı, Siyonist İsrail’in genişlemesinin önündeki engelleri kaldırmanın yanında yer altı ve yer üstü kaynaklarının yağmalanmasıdır.
İran, bölge halklarına geçmişte yaptıklarını tekrar eder mi bilemeyiz ama İran’ın bundan mutlaka bir ders çıkarması gerekir. Geçmişte uyguladığı politikalar nedeniyle İran, bölgede vekil güçlerini destekleyerek bölge ülkelerini İsrail ve ABD’nin kucağına itmiştir. Bu nedenle ABD ve Siyonist güçlerin saldırıları karşısında, bölge ülkelerinden yardım görmediği gibi, çok güvendiği Rusya ve Çin’den de yardım görmemiştir.
İran’a yapılan saldırı; sıradan, geçiştirilecek bir saldırı değildir. Bölge halklarının karşısında her türlü teknolojik üstünlüğe sahip katiller güruhu bulunmaktadır. Bu terör çetesi ile ancak bölge halkları; Müslüman’ı, Müslüman olmayanı ile karşı durması hâlinde baş edilebilir. Bu terör çetesinin hedefi sadece İran değildir. Türkiye hem nalına hem mıhına vurarak bu terör çetesinin tehdidini kendisinden asla uzaklaştıramaz. İran’ın yanında savaşa katılsın, demiyoruz. Ama bölgenin tamamını kapsayacak bu vahşi savaşa karşı dik durduğunu göstermelidir. Topyekûn bir karşı duruş olmazsa yavaş yavaş sıra diğer ülkelere de gelecektir. Türkiye’yi yönetenler, Trump’ın övgülerine kanmamalıdır. Çünkü yarın belki de İran’dan sonra -İnşallah İran’da da tıpkı Afganistan ve Vietnam’daki gibi bataklığa saplanır- sıranın Türkiye’de olduğunu gerek Siyonist İsrail gerekse bazı ABD’li yetkililer dillendirmeye başlamışlardır.
Sonuç olarak ABD, bu topraklarda askerî ve istihbari üsleriyle var olduğu müddetçe darbeler ve iç karışıklıklar, bölge içi çatışmalar asla bitmeyecektir. ABD için dost yoktur, sadece ve sadece menfaati vardır. Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu müddetçe dost olarak görür, aksi hâlde Venezuela’ya, İran’a yaptığının daha fazlasını Türkiye’ye yapacaktır. Dolayısıyla mezhebi, bölgede gerçekleştirdiği katliamlar düşünülmeden İran’a yönelik saldırıları yüksek sesle kınamak gerektiği kanaatindeyiz. İran’ı bölgede yaptığı katliamlardan dolayı -haklı olarak- düşman görenler, bu küresel işgalci çetenin ve Siyonist güçlerin Gazze’de gerçekleştirdiği katliamlarını düşünmeleri gerekmektedir. Eğer İran -Allah korusun- düşerse bölge bütünüyle bu çetenin katliamlarına maruz kalacaktır.
Ali KAÇAR

Exit mobile version