19 Mayıs ve Mustafa Kemal – II
Arşiv Yazarlar

19 Mayıs ve Mustafa Kemal – II

Mustafa Kemal’in Halife Vahdeddin ile Görüşmesi ve Yaptığı Yemini

Mustafa Kemal’in Samsun’a gitmesi belirlenip Padişah tarafından da onaylandıktan sonra bir taraftan hazırlıklar yapılırken diğer taraftan tanıma, tanışma görüşmeleri yapılmaktaydı. Bu görüşmelerden birisi de 14 Mayıs akşamı Mustafa Kemal ve Cevad Paşa’lar, Sadrazam Ferid Paşa’yla Nişantaşı’ndaki konakta akşam yemeğinde gerçekleşmiştir. Yemekten sonra sadrazam, Mustafa Kemal Paşa’ya ertesi günü, Zat-ı Şahane’yi ziyaret etme talimatı vermiştir.
Paşa, bir gün sonra Yıldız Sarayı’nda, Küçük Mabeyn’in ilerisindeki kütüphanede Vahdeddin’le karşı karşıyadır. Hatıralarında padişahla görüşmesini şöyle anlatacaktır:
“(…) Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdeddin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine muvazi (paralel) hatlar üzerinde düşman zırhlılar! Bordalarındaki toplar, sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş! Manzarayı görmek için, oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa-sola çevirmek kâfi idi.
Vahdeddin, hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
– Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti): Tarihe geçmiştir. O zaman bunun, bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum:
– Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin!
Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdeddin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdeddin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:
– Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmeyeceğime emniyet buyurunuz.
Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm? Vahdeddin demek istiyordu ki, hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz (dayanağımız) İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri te’dip edersem (cezalandırırsam) Vahdeddin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.
– Merak buyurmayın efendimiz, dedim. Nokta-i nazar-ı şahanenizi (görüşünüzü, düşüncenizi) anladım. İrade-i seniyeniz (emriniz) olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmayacağım. “Muvaffak ol!” hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım.
Naci Paşa, padişahın yaveri fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde bir şey tutuyordu.
– Zat-ı Şahanenin ufak bir hatırası, dedi. Kapağının üzerine Vahdeddin’in inisyalleri işlenmiş bir saati.
– Peki, teşekkür ederim, dedim. Yaverim aldı.
Sonra, sanki Yıldız Sarayı’ndan çıktığımız ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi ihtiyatla, ayaklarımızın patırtısını işittirmekten korkarak saraydan uzaklaştık. (…)
Yıldız’daki görüşme sonuçları bakımından sadece Osmanlı Tarihi’nin değil, bütün Türk Tarihi’nin en önemli ikili temaslarından biridir ve işin ilginç tarafı, Mustafa Kemal’in hükümdarla baş başa yaptığı görüşmeye hatıralarında yer vermesine karşılık, Vahdeddin’in bu konuda tek kelime bile etmemesidir. Vahdeddin, bu görüşmeden ne yarım bıraktığı hatıralarında söz etmektedir ne de mektuplarında bahsi vardır.
Vahdeddin’in, “Paşa, devleti kurtarabilirsin” şeklindeki konuşmasını F. Rıfkı Atay da ‘Çankaya’ adlı eserinde aynı şekilde aktarmaktadır:
“(…) Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi, artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti): Tarihe geçmiştir. O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum: Bunları unutun, dedi. Asıl şimdi yapacağın hizmet, hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin! Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdeddin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdeddin ki ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu. Bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı?
Bardakçı, Mustafa Kemal’in “(…) Kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, ‘sahtekârlıklarını’ tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim?” şeklindeki sözlerini, Falih R. Atay ise, “(…) kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim?” şeklinde aktarmıştır. Yani Atay’ın aktarımında ‘sahtekârlıklarını’ ifadesi geçmemektedir.
Bir başka kaynakta ise bu görüşme şöyle nakledilmiştir: “Bunları unutunuz. Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti düştüğü bu felaketten kurtarabilirsiniz. Birçok kumandanı Anadolu’nun kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır… Muvaffak olunuz” der.
Bu görüşmeden anlaşılan, Vahdeddin, Mustafa Kemal’i sadece Samsun ve havalisi için ‘müfettişlik’ amacıyla göndermemiştir. Şayet Mustafa Kemal, sadece Samsun havalisindeki Rum Pontusçularıyla çatışmaları engellemek amaçlı gönderilmiş olsaydı, ‘devleti kurtarabilirsin’ denmezdi.
Görevin, geniş yetkilerle kendisine sevinen Mustafa Kemal, haberi bildirmek için, Rauf Beyle beraber hemen hala hapiste olan Fethi Bey’i görmeye gitmiş, hapishane müdürü onu saygıyla karşılamıştır. Müdür, ‘Paşam, haberi duyduk. Anadolu’ya gidiyormuşsunuz. Ne zaman emrederseniz istediğiniz mahpusları serbest bırakır ve kendim de onlarla beraber orada size katılırım’ demiştir. Müdürün bu konuşmasından da anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal, sadece Samsun ve çevresindeki olayları teftiş amaçlı görevlendirilmemiştir.
Mustafa Kemal’in Halife Vahdeddin ile görüşmesinin, 15 Mayıs’ta mı yoksa 16 Mayıs’ta mı yapıldığı net değildir. Nitekim 14 Mayıs akşamı yemekte Sadrazam Damat Ferit Paşa, 15 Mayıs’ı kastederek “(…) Yarın kendilerini ziyaret ediniz” demesi üzerine “Peki efendim!” cevabını verdiğini söyler ama aynı hatıratın sonraki sahifelerinde padişahı görmek için 16 Mayıs’ta Yıldız Sarayı’na gittiği anlatılır.
Ertesi gün 16 Mayıs’tı, günlerden cumaydı…
Odada, dört kişiydiler. Zat-ı Şahane yani Vahdeddin; Sadrazam Ferid Paşa, başyaver Avni Paşa ve Mirliva -Tuğgeneral- Mustafa Kemal Paşa.
Ortadaki ayakları altın varaklı mermer masanın üzerinde bir Kur’an-ı Kerim duruyordu…
Herkes, ayaktaydı.
Mustafa Kemal Paşa, asker adımlarıyla ilerledi, masanın öteki tarafına, padişahın karşısına geçti. Askeri tavrına ruhani bir hava verip, sağ elini Kur’an’ın üzerine koydu ve öbür elindeki küçük kâğıdı okumaya başladı:
“Hükümet tarafından düzenlenip padişahın tasdikine iktiran eden 21 maddelik özel talimatta açıkça belirtilmiş olan geniş yetkilere dayanarak Anadolu vilayetlerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına memur bulunduğum teftişleri ve tahkikatı halife hazretlerinin arzusu dâhilinde iftihar kaynağım ve padişah kullarının övüncü olan tam bir sadakatle ve elimden gelen bütün kuvvetle yerine getireceğime, vallahi billahi…”
Sonra, mırıltı halinde “Cenab-ı Allah muvaffak etsin” sözleri işitildi. (…)
Politikacı, asker yahut sivil, Mustafa Kemal’e ve cumhuriyete muhalif olanların seneler boyu söyledikleri “Yeminini tutmadı” ifadesinde kastedilen yemin, zannedilenin aksine Paşa’nın 10 Şubat 1920’de Harb Okulu’ndan mezun olurken ettiği Padişaha sadakat yemini değil, işte buydu.

Padişah Vekili Olarak Gönderildi

Mustafa Kemal’e, Anadolu’da bir nevi “Padişah Vekili” gibi hareket etme salahiyeti verilmişti. Bu salahiyet yani “Hatt-ı Hümayûn”, tanzim edilmiş ve Sultan Vahdeddin tarafından da imza edilmiştir:
“Hatt-ı Hümayûn Sûreti:
Yaveran-ı şehriyarimden Erkan-ı Harbiye Mirlivası Mustafa Kemal Paşa’ya:
Harb-i Umumi’nin müttefikin hesabına ziyaı üzerine tahassül eden vaziyet-i siyasiye, ecdadı izamım mülkünü ve Makam-ı Hilafet ve Saltanatımı müşkül ve tehlikeli bir sahaya sürüklendiğinden, Hükümet-i Seniye’min kararı vechile tayin olunduğumuz mıntıkada asayişi temin ve maraza-i şahaneme mugayir ahvalin hudusunu men’ile cümleten def-i saile bezl-i cehd ü gayret ederek Milletimizin masuniyetini te’yid ve mülkümün eyadi-i mütearrızından tahlisi için yekvücud olarak hareket edilmesini, selam-ı şahanemle asker ve memurine ve ahaliye tebliğini irade ettim. (Mehmed Vahdeddin)
(162 nolu dipnot) Bu fermanın tarihi 14 Mayıs 1919’dur. (…) Bu ferman dikkatle incelendiğinde M. Kemal Paşa’ya verilen salahiyetin sadece Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne münhasır olmadığı kolayca anlaşılır. Nitekim ciddi araştırıcılar, bu salahiyetin sadece askeri sahaya münhasır olmadığını ve bunun bir nevi “padişah vekilliği” tarzında anlaşılması gerektiği hususunda müttefiktirler. (…)
Dr. Rıza Nur ise, Tevfik Paşa’yı aynı durumda yani muteriz göstermektedir:
“Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferid Paşa, işgal kuvvetlerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu rivayete göre de bu ihtiyacı hisseden Vahdeddin’miş. Bu kuvvet, Anadolu’da ordular ve halktan askeri bir kuvvet yapıp, bunu işgal kuvvetlerine ve Padişah’a muarız gösterip bunlara istiklal talep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için Mustafa Kemal’i münasip görmüşler. Padişah, Mustafa Kemal’e para vermiş. Keza hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki, bunun ilmühaberinin fotoğrafisini Paris’te “Pepuplique Enchance” Gasetesi neşretti. Padişah ve Ferid, Mustafa Kemal’i çağırmışlar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman vermişler. Aynı zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinleyeceğine, bir gün emir verilince vazgeçmeyeceğine dair namusu üzerine de yemin ettirmişler.
Mustafa Kemal’in tayinini haber alan bütün vatanperverler, telaş edip onun gönderilmesini men’e çalışmışlardır. Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa Müdürü Refik Bey ile padişaha:
“Mustafa Kemal, …’dur. Yollamasın, başka birini yollasın” diye haber göndermiştir.
Bunu, bizzat Refik Bey söylüyor. İşte Mustafa Kemal’in bu namuslu ve millete hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve adaveti -ki nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir.”
Mustafa Kemal’e verilmiş olan Ferman-ı Hümayun; bütün kumandan ve valilere bu yeni hareketin Padişah ve Hükümet tarafından gizlice tasdik edildiği intibaını vermiştir. Esasen M. Kemal Paşa, Anadolu’da zaman zaman daha da sarih davranarak Sultan ve hükümet adına hareket ettiğini izhardan çekinmemiştir. Mesela Erzurum’dan bütün Ordu Kumandanları ve valilere, “silahların itilaf kuvvetlerine teslim edilmemesi ve askerin silah altına celbi” hakkındaki emri, Sultan namına vermiştir.
Mustafa Kemal, kendisine geniş yetkiler verilince çok sevinmişti. Anadolu’ya gitmeye ikna edilen Mustafa Kemal, olağanüstü yetkiyle, padişah vekili olarak görevlendirmişti. Kadir Mısıroğlu, “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” adlı eserinde bu konuyu şöyle anlatmaktaydı: Mustafa Kemal, “Padişah’ın kendi salâhiyetlerini devralan ve bir nevi ‘Padişah vekili’ gibi hareket etmesini sağlayan bir ‘Ferman-ı Hümayun’la teçhiz edildi. Bütün bunlara ek olarak yanına istediği kimseleri almasına müsaade edildi. Tahsisât-ı Mestûre ve Hazine-i Hâssa’dan külliyetli paralar verildi.” Falih Rıfkı Atay da “Çankaya” adlı eserinde konuyla ilgili olarak şu ifadelere yer vermektedir: “Mustafa Kemal, mühürlü talimatnameyi cebine koydu, yetkisi büyüktü. Karargâhına alacaklarını kendi seçti. 9. Ordu Müfettişi Mustafa Kemal: ‘Ne âlâ şey, talih bana öyle elverişli şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duyduğumu anlatamam. Harbiye nezaretinden çıkarken heyecandan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanmış bir kuş gibi idim’ diyordu.”

Vahdeddin Atatürk’e Kaç Para Verdi?

Sabah Gazetesi’nde çalışan Nuriye Akman, 11 ila 14 Haziran 1995 tarihlerinde yayınlanan “Millî Mücadelenin İki Yüzü” başlıklı birkaç günlük bir röportajında, Cemal Kutay’a soruyor:
“Siz, bugün Vahdeddin’i vatan haini kategorisine sokmuyorsunuz?”
Kutay, cevap veriyor: “Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Bunu, Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo’da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. – Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. Bakın, Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey’i çağırıp sayım yaptırdı gitmeden evvel. Nuriye Hanım, oradan kaşıkçı elmasını alıp gidebilirdi. Hakkıydı, ailesinin çünkü. Kesinlikle bunlar namusu müeccem.
İsmet Bozdağ da: Mesela karısına bir merasimle takmak için bir yüzük ve gerdanlık gelmiştir, onları da teker teker ailesinin üstünden, kızının boynundan alıp hazineye iade etmiştir. Padişahın maaşı var, 23 gün çalışmış o ay, yedi gününü kısmış, öyle almış maaşı. “Çıkıyorum çünkü Türkiye’den. Hakkım yok benim bunda” diyor. Özetle birinin kahraman olması için birinin hain olması gerekmiyor.
Son Padişah Vahdeddin’in, Atatürk’ü Samsun’a göndermeden kendisine ne kadar para verdiği de gene bu röportajda gündeme geliyor.
Kutay’ın cevabı şu:
“25 bin altın. O zaman bu parayla İstanbul’un onda biri satın alınırdı. Ben, bunu Demokrat Parti milletvekili olan hukukçu Celal Fuat Türkgeldi’nin babası Mabeyn Başkatibi olan Ali Fuat Türkgeldi’den dinledim.”
– İsmet Bozdağ: Çiftliğini ve atlarını satarak temin ettiği 40 bin altını, kendisine vermiştir. Bunu, Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’dan dinledim. Bunun belgesi yok. Belki de belge bulunamazdı; çünkü görev özel ve gizliyse bunlar belgeye bağlanamazdı. Üstelik bu kırk bin altını Vahdeddin’in çiftliğini ve atlarını satarak temin ettiğini söyler. Çok iyi bir binici olan Sultan Vahdeddin, gayet kıymetli yarış atları beslerdi. Bu suretle elde edilen kırk bin altını M. Kemal Paşa’ya vererek, onu Millî Mücadelenin başında ma’nen olduğu kadar maddeten de teçhiz etmiştir. Bu kadar büyük bir meblağın normal bir harcırah veya müfettişlik vazifesiyle alakalı herhangi bir tahsisat telakki edilmesine de imkân yoktur. Üstelik halen Fransa’da ikamet etmekte bulunan “Osmanlı Hanedanı”nın çok değerli bir ferdi: Mahmut Şevket Efendi, (Dipnot: M. Şevket Efendi, Sultan Abdülaziz Han’ın evlatlarından Seyfettin Efendi’nin oğludur.) bu meblağın müteaddit yardımlarla “Dört yüz bin altın”a yükseldiğini ifşa etmiştir. Dört yüz bir altın ne demektir, düşününüz… Üstelik bir başka dört yüz bin lira meselesi daha var. Onu da M. Kemal Paşa bizzat itiraf ediyor. Aydın cephesinin ihtiyacı için kullanılmak üzere “Donanma Cemiyeti”nin elinde bulunan paralardan “dört yüz bin lira” talep etmiş, İstanbul Hükümeti de bu isteği yerine getirmiştir. (M. Kemal, Nutuk, Ankara 1927, sh.206)
40 bin altını nasıl taşımış acaba sorusuna da Bozdağ şöyle cevap vermiştir:
“Bu soruyu, ben Osmanlı hanedanına sordum. Dediler ki, bunlar, kendisine kâğıt para olarak verilmiştir. Ama değeri, 40 bin altındır. Hiçbir şeyi bütün gerçekleriyle bilmek mümkün değildir; tarih, belgelerle sürekli değişen bir bilgidir. Tarih felsefesiyle hareket edip olayların mantığını kavrayabilirsiniz. Elinizde belgeler olabilir de olmayabilir de. Bütün mesele, olayların mantığını, sağlam olup olmadığını tartışmaktır. Benim yaptığım bu.”
Bir başka soru üzerine de İsmet Bozdağ şu gerçeği dile getirmiştir: “Aslında benim söylemek istemediğim, üstadın da dilinin varmadığı bir şey var. O da şu: Mustafa Kemal tarihi doğru anlatmıyor yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş, üst tarafı karanlık.
Nuriye Akman, aynı röportajında 19 Mayıs gününün ulusal bayram olarak ne zaman kutlanmaya başlandığını Bozdağ’a soruyor:
– Sayın Bozdağ, 19 Mayıs, Millî Mücadele tarihinde çok önemli bir gün. İlk ne zaman kutlandı?
– Yıl 1936. Günlerden 19 Mayıs. Atatürk Dolmabahçe’de, yanında Şükrü Kaya, Ruşen Eşref, Kılıç Ali, Salih Bozok, Mehmet Soydan, Nuri Conker var, konuşuyorlar. Birdenbire Atatürk soruyor: “Bugün günlerden ne?” Diyorlar Salı, Çarşamba neyse. Ayın kaçı: 19’u. Aylardan ne: Mayıs. “Ne oldu bugün, söyleyin bakalım?” diyor. Düşünüyorlar, 19 Mayıs’ta ne oldu?
– Bilmiyorlar mı? Nasıl olur?
“Asıl yapacağınız bayram bu.”
– Nasıl bileceksin canım, o zamana kadar 19 Mayıs’ın lafı yok. Onun için soruyor Atatürk. Şimdi bunlar arıyorlar; “İzmir’in işgalinin üçüncü günü” diyorlar. Atatürk, “Değil” diyor. “İsmet Paşa’nın Lozan’dan Gazi’ye çektiği telgraf” diyorlar. “Hayır. O, 1923’te, Mayıs’ta da değil” diyorlar. “Haliç Konferansı” diyorlar, “İngilizlerle Irak meselesi üzerinde konuşmuştuk” diyorlar.
– Kim anlatıyor bunu size?
– Şükrü Kaya anlattı. “Terakki Perver Fırka’nın kapatılması da bu aylarda olmuştu” diyorlar. Atatürk, “Bırakın yahu bunları” diyor, “Öyle bir şeydir ki bu ülkenin kurtuluşudur”. Yine bulamıyorlar. En sonra Şükrü Kaya hatırlatıyor, “Bu, sizin İstanbul’dan ayrıldığınız gün mü?” deyince, “Yaklaştın” diyor, “Samsun’a çıktığımız gün.” Sonra “Asıl yapacağınız bayram bu” diyor. Ertesi sene 19 Mayıs’ta Şükrü Kaya’nın tertibiyle 19 Mayıs bayramı kutlanıyor.
– Yani Atatürk, bu bayramı iki kez mi gördü?
19 Mayıs’ın bayram olması…
– Evet. 37’de bir görüyor. İkincisinde yani 38’de Atatürk hasta. Acar motoruyla önce Florya’ya dönüp Boğaz’ın en ucuna kadar gidiyorlar. Kıyılarda herkes Acar’ı tanıdığı için alkışlıyor, çok memnun oluyor Atatürk; fakat yoruluyor “Dönelim” diyor. Böylece son bayramını da görüyor ama hasta olarak.
– Sayın Kutay, Atatürk, bunca yıl neden bekledi 19 Mayıs’ı bayram yapmak için?
– 19 Mayıs, 23 Nisan Hâkimiyet-i Milliye Bayramı’nın felsefesi içinde ele alındı. Biz, Atatürk’ün gazetesi Hâkimiyet-i Milliye’de 23 Nisan literatürünü yaparken, bunun başlangıç gününün 19 Mayıs olduğunu söylemekle yetiniyorduk. Ayrıca kutlanması hatıra gelmemişti. 19 Mayıs’ın ayrıca bayram olarak kutlanması kararı, bence Atatürk’ün hastalığının acı bir gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Artık ömrünün kısa olduğu kabul edilince, O’nun hayatında önemli olan günler, daha derinden anılmaya başlandı. Ayrıca bir hükümet değişimi olmuş, İsmet Paşa görevden uzaklaştırılmış. Celal Bayar dönemi başlıyor.
– Evet, ekonomik kalkınmayla beraber yepyeni bir devir başladı. Bence Atatürk, öleceğini bilenin psikolojisiyle bu hükümet değişiminden ve ölümünden sonra belki şahsiyeti ve cumhuriyetin temel günleri hakkında bazı yanlış ve vaktiyle söylenmemiş sözlere dönülmek ihtiyacı duyulursa, diye kutlanmasını istedi. Ama Mustafa Kemal, ne yazık ki kendi nutkunda Millî Mücadele’nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır.
1937 yılına kadar akla gelmeyen 19 Mayıs ulusal bayramı, birdenbire Mustafa Kemal’in aklına geliyor ve kutlanmaya başlanıyor. Aslında yıllar önce bu tür sportif faaliyetler yapılmaktaydı. Bu tür faaliyetlerin ilk mucidi ise İsveç’te eğitim gören Selim Sırrı Tarcan’dır. Kendi hatıralarında da belirttiği gibi, Maarif Nezareti Müfettişliği yaptığı sırada, gündeme gelen bu ilk idman bayramı, 29 Nisan 1916’da, İstanbul’daki bazı okulların erkek öğrencileri Kadıköy’de, Fenerbahçe Stadyumu’nun olduğu yerde İttihad Spor Kulübü sahasında düzenlenmiştir. İkincisi de 1 Mayıs 1917 tarihinde, aynı yerde kutlanmıştır. 1918 ve 1919 yıllarında, bayramlar daha sönük geçmiş ve sınırlı katılımla kutlanmıştır. Gençler, Selim Sırrı Bey’in yönetiminde ve komutasında, o dönemki deyişle “İsveç jimnastiklerinden” örnekler vermişler, beden hareketleri yapmışlardır. Bu hareketler, yüksek atlama, sırıkla atlama, cirit atma, disk atma, 100 metre ve 800 metre koşuları gibi birtakım etkinlikler şeklinde yapılmaktaydı.
Kutlama ve etkinlikler sırasında Türkiye’ye yine Selim Sırrı Bey’in tanıttığı bir marş çalınmıştır. İsveççe adı “Tre Trallade Jantor”’ (Şakıyan Üç Genç Kız) olan şarkının bestecisi İsveçli Felix Korling’dir. O zamanlar bu marşa Türkçe sözleri, Ali Ulvi Elöve yazmıştır. “Gençlik Marşı” adıyla anılan bu marş, daha sonra 19 Mayıs ile özdeşleşmiştir. Mustafa Kemal’in, ilk kez ikinci İdman Bayramı’nda dinlediği ve çok sevdiği bu marşı, 1919 Mayıs’ında Samsun’dan Havza’ya giderken maiyetine de öğrettiği anlatılır. “Dağ başını duman almış” adıyla bilinen bu marş, İsveç şarkısından uyarlanmıştır.
Bu idman bayramı, mahalli olarak 1926’da ‘Gazi Günü,’ 19 Mayıs 1927’de, Samsun’a gidiş günü nedeniyle törenler düzenlenmiş, Selim Sırrı Tarcan girişimiyle 10 Mayıs 1928’de ilk olarak Ankara’da, 11 Mayıs’ta İstanbul’da, İzmir ve diğer Anadolu şehirlerinde jimnastik şenlikleri kutlanmaya başlanmıştır. 1931 yılı itibariyle Gençlik ve Spor Bayramı’nın atası İdman Bayramı, ‘Mektepler Bayramı’ adıyla bütün lise ve ortaokullar için tatil ve etkinlik günü olarak resmileşmiştir.
İlk kez 27 Mayıs 1935 tarihinde, “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” adlı düzenleme ile ulusal bayram ve genel tatil günleri derli toplu bir şekilde düzenlenmiştir. Ama hala ulusal bayram ve genel tatil günleri arasında Gençlik ve Spor Bayramı yoktur. Zira bu bayram, bir yasa değişikliği ile ancak 3 sene sonra resmi olarak genel tatil günleri arasına girebilmiştir.
Bu arada daha kanun olarak kabul edilmezden evvel Türk Spor Kurumu tarafından, “19 Mayıs Spor ve Gençlik Bayramı” adıyla 1937 yılından itibaren bir bayram kutlanması uygun görülmüştür.
Gençlik ve Spor Bayramı’nın adı, 17 Mart 1981 tarih ve 2429 sayılı kanunla “19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak değişmiştir. Bayramın adının 1981’de “Atatürk’ü Anma ve Spor Bayramı” olarak değiştirilmesi ise, Atatürk’ü totemleştirmek için akla hayale gelmeyen saçmalıklara imza atan 12 Eylül darbecilerinin işidir…
“19 Mayıs”, 20 Haziran 1938 tarihinde, 3466 sayılı kanunla 2739 Sayılı Kanun’un ikinci maddesine “Gençlik ve Spor Bayramı, Mayıs’ın 19’uncu günü” ibaresi eklenilerek 28. Milli Bayram ilan edilmiştir. Yani 19 Mayıs 1919’dan tam 19 yıl sonra bayram olmuş, hem de yeni bir bayram ihdas etmek şekliyle değil, 1916’dan beri yapılagelen bir şenliğin adı değiştirilmek sureti ile.

Mustafa Kemal’in, Anadolu’ya Gönderilmesi Sürgün mü idi?

M. Kemal Atatürk, Samsun’a “gönderildiğini” zaten Nutuk’ta itiraf etmektedir, fakat bunu, o sıralarda İstanbul’da birtakım temaslarda bulunmuş olmasından dolayı bundan rahatsız olan muhaliflerinin kendisini İstanbul’dan “nef’yi ve teb’idi” yani “yola getirmek maksadıyla sürgün” ettikleri şeklinde yorumlamıştır. Hatta Samsun’daki asayişsizlik meselesinin kendisini İstanbul’dan uzaklaştırmak için sebep olarak icad edildiğini belirtmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, İstanbul’da rahat durmadığı ve tehlikeli görüldüğü için uzaklaştırıldığını iddia etmiştir.
Eğer İstanbul’daki temaslarından rahatsız olunsaydı ve kendisi, mevcut yönetime bir tehlike teşkil etseydi, geniş yetkilerle donatılmış ferman ve külliyetli miktarda parayla Samsun’a değil, diğer tehlikeli addedilen siyasetçiler gibi o da Malta’ya sürülürdü. Nitekim 1919’un Ocak ile Nisan ayları arasında İstanbul’da, içinde birçok önde gelen politikacı ve subayın da bulunduğu toplam 107 kişi, tehlikeli görüldüklerinden dolayı tutuklanmıştı.
Padişah ve Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal’e tahammül edemediklerinden dolayı gönderildiği iddiası gerçekle bağdaşmaz. Çünkü bu iddia doğru olsaydı ‘Kemal’i her ikisi de herhalde ‘şüpheli’ kaydiyle İngiliz istihbaratına (Intelligence Service) haber verirlerdi.
Mustafa Kemal’e verilen yetki ve sorumluluk alanı, adeta Batı Karadeniz, Orta ve Güneydoğu Anadolu’yu kapsayacak şekildeydi. Nitekim yetki ve görev alanı, “M. Kemal’in ordu üzerindeki yetkilerinden başka, Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleri ile Erzincan, Canik (günümüzde Samsun ve civarını içine alan bölge) müstakil sancaklarının sivil idarecileri üzerinde de geniş yetkileri mevcuttur. Bu bölgenin, bugünkü idari bölünme dikkate alınırsa, Anadolu’nun bütün kuzey doğusunu içine aldığı anlaşılır. Öte yandan müfettişlik hududuna mücavir (çevre) vilayet ve müstakil livalar (sancaklar) üzerinde de yetki sahibidir. Bu durumda Batı Karadeniz, Orta ve Güneydoğu Anadolu da yetki sınırlarına dâhil edilmekte, bir ifadeye göre de yetki alanı hemen hemen bütün Anadolu’yu kapsamaktadır.
Sadrazam Damat Ferit Paşa, yolculuk öncesi Mustafa Kemal’e, “Bir isteğiniz olursa, doğrudan bana bildirin. Hiç gecikmeden yerine getirileceğinden emin olabilirsiniz” demiştir.
Mustafa Sabri Efendi, bu konuda; “Nef’yi ve teb’id edilmesi, kendisinden korkulmakta olması manasını ifade eder ki, bu takdirde kendisinden korkulduğu için daha fazla korkulacak bir hale getirilmek üzere avuçlarının içindeyken serbest hareket edebileceği uzak bir yere gönderilmesi, üstelik de onu daha kuvvetli kılan, sıfat, selahiyet ve imkânlarla techiz edilmesi, idrak ve iz’an dışı bir hareket olur. Binaenaleyh, kendisine verilen sıfat ve selahiyetler nazar-ı itibare alındığı takdirde gösterilen sebeplerin varid olamayacağı sarahaten ortaya çıkar” demektedir.
Cambridge Üniversitesi’nde doktora yapmış olan Prof. Dr. Bülent Gökay da M. Kemal’in iddiasını gerçekçi bulmayarak şöyle itiraz ediyor:
“(…) şüpheli bir subayın, neredeyse sınırsız yetkilerle donatılarak böyle nazik bir göreve atanması, pek mümkün değildi. Eğer bir muhalif olarak görülüyorduysa, İstanbul’da İngiliz denetimi altındaki Türk yetkililer için, başka birçok ulusçu aktivist gibi onu da cezaevine koymak, çok daha basit bir yol olurdu.”
Ayrıca Dr. Zekeriya Türkmen de bu yaklaşımı inandırıcı ve tutarlı bulmaz ve “uzaklaştırmak amacıyla gönderilmiş olsaydı, bu ölçüde geniş yetkiler vermeyecekleri gibi, tutuklarlar veyahut da İngilizlere tutuklattırabilirlerdi.” der.
Hakikaten M. Kemal’e verilen yetkiler, çok genişti. M. Kemal’in yakın arkadaşı ve eski Bitlis valisi olan Mazhar Müfit (Kansu) Bey, “M. Kemal’in sadece askeri değil, mülki yetkilerle de donatılmış olarak tayin edildiğini öğrenince, O’nu Damat Ferid’in adamı sandım.” demekten kendini alamaz.
II. Ordu veya Yıldırım Kıtaları Müfettişi Mersinli Cemal Paşa’nın yaveri Cevat Rıfat (Atilhan) Bey ise, M. Kemal’e verilen geniş yetkilerin Mersinli Cemal Paşa’ya verilmemesinden dolayı Paşa’nın bu duruma çok içerlediğini ve bu yüzden sadarete (Sadrazamlığa) bir şifre yazdığını belirtir. Bu şifreye, sadaretten verilen cevapta ise, geniş yetkilerin verilmesinde M. Kemal Paşa’nın Padişah Vahdeddin ile olan dostluk ve samimiyetinin rolü olduğu ifade edilmiştir.
Sabahattin Selek de “Paşanın o sıralarda İstanbul’dan uzaklaştırılması gereken tehlikeli bir şahıs olarak görüldüğünü kabule de pek imkân yoktur. Kendisine verilen görevin önemi ve geniş yetki, bu kabil iddiaları çürütmektedir” diyerek Mustafa Kemal’in sürgün edilmesi ya da İstanbul’dan uzaklaştırılmasının söz konusu olmadığını söylemektedir.

Ali KAÇAR

GRUBA KATIL