Cehaletin karanlığına bir güneş gibi doğan “Hak geldi batıl zail oldu. Şüphesiz ki batıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra, 81) sloganıyla ömrü boyunca hakkın ve haklının yanında olan, zalimlerle mücadele ederek ömrünü geçiren Allah resulü… Son sözlerinde, Veda Hutbesi’nde binlerce insanı şahit tutarak “şahit misiniz, şahit misiniz? Hak dini tebliğ ettiğime, görevimi yerine getirdiğime, adaleti tesis ettiğime” diyerek zülüm ve zulme giden her yolun kapatıldığını İslam dininin tamamlandığını bildirmiştir. “Allah’ın kitabı Kur’an ve benim sünnetime uyarsanız küfrün, cehaletin, haksızlığın ve şirkin bataklığına bir daha düşmeyeceksiniz” tembihinde bulunan Allah Resulü: “Kanlarınız ve mallarınız dokunulmazdır” buyurmuş, “Müslüman Müslümanın kardeşidir ona zulmetmez, onu zulme teslim etmez. Onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” (Buhari, Mezalim, 3) diye uyararak da Müslümanın zülüm ve haksızlık karşısındaki sarsılmaz duruşunu belirlemiş, bu konuda ölçüyü koymuştur.

Rachel Corrie (16 Mart 2003’de Filistinlilerin evlerini yıkmaya gelen İsrail güçlerini engellemek için buldozere bedenini siper etti. Aynı buldozer tarafından ezilerek katledildi.)

Zulme rıza zülüm, küfre rıza küfürdür. Müslüman eylem insanıdır. Duyarlı ve hissiyat sahibidir. Pasif, eylemsiz duyarsız tembel korkak olmak Müslüman’a yakışmaz. Kendisi için istediğini kardeşi içinde istemeyi iman-i bir mesele olarak gören, sevgi ve saygıyla hayatını ilmik ilmik dokuyan, bütün herkese merhametle muamele etmeyi Allah’ın kendisine merhamet edeceğine vesile bilen, bu dünyaya yıkmaya değil yapmaya, kırmaya değil onarmaya ifsat etmeye değil ıslah etmeye geldiğini anlayan bir mümin, zulmün bizzat içerisinde olmayı bırak kıyısında köşesinde, yanında yöresinde bile gezinmez. Zülüm kokan zulmü çağrıştıran hak ve hukuk ihlallerine davetiye çıkaran şüpheli şeylerden bile kaçınır. Hele bu, Müslüman kardeşleri için söz konusuysa daha farklı, özel bir anlam ve muhteva yüklemek gerek. Çünkü Müslümanın Müslüman üzerindeki haklar din kardeşliğinden kaynaklanan haklardır.

 “Müminler (dinde) ancak kardeştirler…” (Hucurat, 10) buyuruyor yüce Allah.

 Müminleri Allah, kardeşlik hukukuyla birbirlerine perçinlemiştir. Kan kardeşliği bir yönüyle menfaate dayalı bir kardeşliktir. Menfaatin ve duyguların bittiği yerde o kardeşlikte bitiyor, buna her gün şahit oluyoruz. Ancak din kardeşliği, imana ve İslam’a dayanan bir kardeşlik olduğundan ebedidir. Mükâfatı da cennettir.

Peygamberimizin bu kardeşliğin nasıl olması gerektiğiyle ilgili Müslümanları bir vücudun uzuvlarına benzetmesi çok önemli mesajlar içerir. Buyuruyor ki:

“Müminler bir birlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler, vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlarda bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhari, Edep, 27)

 Bir eli koldan, bir gözü baştan, bir kalbi başka bir uzuvdan ayrı düşünebilir miyiz? Göze bir çöp batsa el şefkatle onun yardımına koşmaz mı? Sancıyan mide için akıl, göz, kulak, el seferber olmaz mı? Ayak, ağrıyan baş, ağlayan göz için hastane hastane gezdirmez mi? Ümmet olarak bu birlik ve beraberliğimizi, sevgi, saygı şefkat ve merhamet yüklü yakınlığımızı, dolayısıyla güçlü olmayı, başarıya ulaşmayı, terakkimizi hep birlikte kurana sarılmakla sağlayabiliriz. Çünkü ne kadar birlik ve kardeşlik o kadar şefkat ve merhamet, ne kadar merhamet o kadar adalet, ne kadar adalet o kadar zulüm ve haksızlıktan uzak durmak söz konusudur.

Mümini, Yüce Resul başka bir hadisinde şöyle tarif ediyor: “Müminler birbirlerine kenetlen bir binanın tuğlaları gibidirler.” “Kendin için istediğini mümin kardeşin içinde istemezsen kâmil manada iman etmiş olamazsın” buyurarak da imanla kardeşlik arasındaki sıkı ilişkinin olduğunu vurgulamıştır.

“İnsanlar ‘iman ettik’ demekle sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut, 2) uyarısı imtihanın her mümin için mukadder olduğunu bildiriyor. İmtihan ama nasıl? Bu sahip olduğumuz her şeyi içerisine alır. Mazlumun imtihanı zalimledir. Bütün Müslümanların imtihanı hem zalimle hem de mazlumladır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım edin.” sahabeler şaşırmış ve sormuşlardır: “Ya Resulullah, zalime yardım nasıl olur?” Bunun üzerine Peygamberimiz buyurmuşlardır ki:

 “Onu zulmünden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. Ona yapacağın yardım işte budur.” (Buhari, İkrah, 7)

Zalimi zulmünden vazgeçirmek büyük mücadele gerektirir bu mücadeleyi yaparken izzetle, zilleti karıştırmamalı, tevazu için vakardan taviz vermemeli. Vakarı yakalayayım derken de kibir ve bencilliğin tuzağına düşme ihtimali söz konusudur. Affetmek belli bir gayeye matuf olmalı. Zalimle mücadelede onun şahsına değil küfrüne ve zulmüne düşman olmalıyız. Düşmanlarımıza karşı kin ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli. Adaleti zulümle inşa etmekte zulümdür. Zalimin zulmüyle mücadele ederken belki onun hidayetine vesile olmalı. Zalimlerin zulmü karşısında ilkeli bir tutumu benimsemeli, öldürmek değil, yaşatma eksenli hareket etmeliyiz. “Herkes iyilik yaparsa bizde yaparız. Herkes zulmederse bizde zulmederiz.” diyen ilkesiz kimseler olmayın. Aksine kendisine iyilik yapanlara karşı iyilik yapmayı, kötülük yapanlara karşı ise zulmetmemeyi ilke edinin” (Tirmizi, Birr, 63) buyuran Hz. Peygamberin Taifte taşlanmasının neticesinde Cebrail (as) vasıtasıyla Allah’ın: “İsterse benim habibim kendilerine bu zulmü gösteren şu beldeyi helak ederim” teklifi karşısında peygamberin o kavmin helak olmasına rıza göstermemesi, “onların cehaletinin bir neticesinde bu zulmü yaptıklarını, bilseler yapmazlardı, belki de onlardan gelecek çocuklar hidayete erecekler” anlayışı içerisinde gösterdiği merhamet eksenli mücadele bizler için örnektir. Sahabenin “Dua et sana zulmedenleri Allah helak etsin” isteği karşısında ‘ben gazap değil merhamet için gönderildim’ anlayışını her akıl ve dimağ doğru analiz etmeli. Güçlü olduğunuz bir zamanda intikam alma imkânınız var iken almadan onu zulmünden vazgeçirerek zalime yardımcı olmalı. Bu mazlumun üzerindeki zulmün kalkmasına da vesiledir. Mazluma yardım etmek yapılan bütün haksızlıkları kendimize karşı yapılmış olarak görerek, canla başla gereken bütün müdahaleleri yapmak demektir.

Şöyle bir iç muhasebemizi yapıp, Kur’an’ın ve sünnetin penceresinden baktığımız zaman ne görüyoruz bir düşünelim! İmanın en alt perdesini bile yakalayamıyorsak da yeniden bir kelime-i şehadet getirelim. “Gelin iman edelim” derlerdi sahabeler, imanlarıyla ilgili unuttukları şeyler nedeniyle. Peygamberi dinlerlerken onun meclisinde iken farklı, kendi başlarına kaldıklarında daha farklı olduklarını düşündüklerinde “münafık mı olduk acaba” düşüncesiyle tedirgin olan sahabelerin hayatından çıkarmamız gereken nice dersler vardır.

 “Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzetsin; buna da gücü yetmezse, kalben buğzetsin (o işe taraf olmadığını göstersin) buda imanın en zayıf tarafıdır.” (Müslüm, iman, 78)

Elbette ki elimizin yetmediğinden de Allah bir yönüyle hesap soracaktır. Şöyle ki; zalimlerin karşısında bazı şeyleri, değiştirebilecek kadar güçlü ve dirayetli olamayışımızın, zahiri ve batini düşmanlar karşısında mücadelede yetersiz kalışımızın suçu yine bize ait. Dilimizle adaleti sabrı hakkı tavsiye etmedeki tembelliğimizle, imanımızdan kaynaklanmayan eylem ve tavırlarımızla, istikameti bir duruşu yansıtmayan hayatımızla, tatmini bir imandan uzak, tasdiki olmayan bir inanışla yaşadığımız inhiraflar ve gevşeklikler gücümüzün elimizden gitmesine sebep olmuştur. Kalbiyle dahi zulme razı olmadığını göstermeyen, kardeşlerinin kolu kanadı kırılırken içinde sıkılma, ruhunda daralma hissetmeyen müminler, iman ve İslam’ın insana kazandırmak istediği hasleti yakalayamamış demektir. İsterse bunlar, namaz kılanlardan, oruç tutanlardan, hac yapanlardan olsun, gerçek müflisler işte bunlardır.

Bugün biz Müslümanlar olarak bu bünyenin insanı, mensubiyetinden onur duyduğumuz bu ümmetin ferdiysek; Halep’te, Filistin’de, Arakan’da ağlayan çocuklarla ağlamalı, feryadı arşı alayı titreten baba ve analarla beraber avazımız çıkana kadar bağırmalı değil miyiz? Bugün Müslümanlar dünyanın her tarafında zülüm altında inim inim inlemekte. Sahile dalgaların attığı balık ölüleri kadar gündem oluşturmuyor zalimlerin kıyıya attığı çocuk cesetleri. Fransa’da birkaç kişi öldürüldü diye dünya aya kalktı. Müslümanlar için yerinden dahi kımıldamayan insanlık, bunun hesabını verebilecek mi sanıyorsunuz. Yahudi ve Hrıstiyanlardan, Siyonist haçlı zihniyetinden bunu zaten beklemiyoruz. Ancak hissiyatsız ve duyarsız Müslümanlara ölenlerin yabancılar olmadığını din kardeşlerimiz olduğunu anlatmakta zorluklar çekiyoruz. Zulüm ümmete yapılıyor, zülüm bu bedene yapılıyor. Bir çocuğun “Size bir şey söyleyeceğim ama utanıyorum. Açım! Yanınızda bir şeyler var mı, karnımı doyurayım” sözleri karşısında utanmayı öğrenmeli değil miyiz? Bomba sesleri, ninnileri; uçaklardan atılan bomba kırıntıları oyuncakları olan çocukları düşünürken, kendi çocuğumuza istediği bir şeyi almadık diye üzüldüğümüzün ne kadarını üzülebiliyoruz? Kendisine “Baban, annen nerde?” diye sorulduğunda “Cennette.” diyerek bütün ailesinin şehit olduğunu söyleyen, “savaştan, ölümden korkuyor musun?” sorusu karşısında da tereddütsüz, “Hayır! Çünkü alıştım” diyen çocuğun mahzun bakışlarına alışmak istemiyorum, diyebiliyor muyuz? “Sesim belki ulaşır dünyanın her bucağına” diye avazı çıkana kadar bağıran şu babanın karşısında söyleyecek sözümüz olacak mı? Diyor ki: “Neredesiniz ey dünya Müslümanları, ehlisünnet âlimleri! Köşklerinizde sefa içerisinde oturuyorsunuz, hiçbir şey yapmıyorsunuz. Ölüyoruz, namuslarımız kirletiliyor. Masum çocuklarımız katlediliyor. Ey Müslüman devletler korkuyor musunuz yoksa? Korkmayın, zalimlerin hasmı Allah’tır. Siz söz vermediniz mi Allah’ın yanında olmaya?” Devam ediyor: “Bizi zalimlerin bombaları değil, sizin suskunluğunuz öldürüyor. Biz ölüyor, şehit oluyoruz. Hesap vermeden belki cennete gideceğiz. Ya siz nasıl hesap vereceksiniz?”

“Ey İslam âlimleri! Ne olur bize fetva verin de kızlarımız tecavüze uğramasın diye onları öldürelim.” diyerek feryad u figan eden, bir çıkış yolu arayan babalara rağmen zalimlerin karşısında suskunluklarını bozmayan âlimler kendilerine bunun hesabının sorulmayacağını mı zannediyorlar?

Ümmetin çocukları, oyunları ve oyunların kurallarını unuttular. Savaşı oyun kabul etseler, oyunun kurallarını koyanlar o çocuklara ölmeyi teklif ediyorlar. Etmeseler, çocuktur, oyunsuz olmaz. Aslında “çocuk her yerde çocuktur” derler ya bugünün zulmü onun da yalan olduğunu ispat etti. Öyle ki gülmeyi unutan çocuklar, çocuk değil artık. Hayatın yaşlandırdıkları, savaşın olgunlaştırdığı büyükler onlar. Savaşın çocukları bin senede büyüklerin çekemeyeceği yükü sırtlarında taşıyorlar özellikle son bir asırdır. Güngörmüş diye kabul edilen büyükler, şu çocuğun, şu sözleri karşısında büyüklüğünden utanıyor, hiçbir şey bilmediklerini anlıyorlar. Diyor ki: “Sana zalim ekmek verse kabul eder misin?” “Hayır! Ben zalimin ekmeğini dahi kabul etmem”. Muhabir: “Fakat öleceksin.” “Ölürsem şehit olurum yine de yemem.” O zaman karnını ne zaman doyuracaksın?” dediğinde muhabir: “Müslümanlar kurtulup zalimleri alt ettiğimiz zaman, bütün ümmet doyduğu zaman” cevabını veriyor.

Ot yiyerek karnını doyurmak mecburiyetinde olan, günlerce midesine bir lokma dahi girmeyen, yine de “bize dua ederek hiç olmazsa yardımcı olun” diye haykıran, vicdanlara seslenen bir kardeşimizin bu çığlığı karşısında bin bir çeşit yemek önündeyken “niye istediğim yemeklerden şu yoktur” diye isyan eden, mazlum kardeşlerine dua etme zahmetinde bile bulunmayan bir damlacık, fazla değil, yaşı dahi fazla görenlere ne demeli bilmem ki?

Bu kadar tokmağa ve uyarıya rağmen “Hadi git evine bakalım! Felç olmuşsun, yapacak bir şey yok” diyen doktorun muhatabı mıyız? Yoksa “can var bu bedende korkma iyileşeceksin.” diyerek ümitle tedavi yolunu gösteren tabiplerin müjdesi miyiz?

Öyle ya, madem bir bütünüz, bir bedenin uzuvları gibi. Biz de beden üzerinden bir misal verelim: Bir insan felç geçirse; doktor, felç geçiren yere çekiçle dokunur. “Acı hissediyor musun?” diye sorar hastaya. Hasta: “Hiçbir şey hissetmiyorum” dediğinde, doktor “yapacak bir şey yok, o uzvundan ümidini kes” der, gönderir. Ancak çekicin inip kalkmasıyla acı hissederse hasta, doktor: “Tamam, bunu tedavi edebiliriz” der tedaviye koyulur. “Acı hissetmedim” diye sevinen insan, “acı hissettim” diye üzülen hasta gibi olmamalı Müslüman. Zülüm öyle bir virüstür ki ilk önce kendimize karşı ihmal ettiklerimizden yol bulur. Sonra hayatımızı yavaş yavaş, sinsi bir şekilde tahrip ede ede, duyarlılığımızı ve hissiyatlarımızı tamamen köreltir. Zulümleri göremez mazlumlara karşı hiçbir şey yapmaz duruma geliriz.

 Allah’ın yardımı ne zaman?

Zulüm, haksızlık, hak-hukuk, merhamet sevgi-saygı sadece öyle bir arada bize dokunulduğunda üzerine basa basa ifade etme gereği duyduğumuz, nefsimizin de hoşuna giden, kulağımızı okşayan kavramlar olmamalı. Maalesef ekseri çoğunluk olarak günümüzde değerlerimizden uzaklaşınca sineye yük ettiğimiz kalpleri taşıyınca, nefsimizin sesine kulak verdiğimiz kadar Rabbimizin buyruklarına kulak veremedik. Başkalarını düşünmekten kendini heba eden, feda eden önderimiz Hz. Muhammed’in (SAV) uyarılarına dikkat kesilemedik. Ve maalesef çakalların maskarası olduk ümmet olarak, Müslümanlar olarak. Mazlum Müslümanların üzerinden kanlı ellerini bir türlü çekmeyen haçlı zihniyet, emperyalist batı, küçük bir menfaatleri uğruna dünyayı dahi yakmaktan çekinmiyor. Eskiden bir taneydi düşman, bugün bin tane. Eskiden belliydi, bugün koyun postuyla geziyorlar.

Ebu Cehillerin, Nemrutların, Firavunların yaptıklarını geçti bunların yıktıkları. Dünyamızda aslında hakla batılın mücadelesi veriliyor. Fakat bugün, İslam düşmanlarının isimleri farklı. Merhameti, adaleti hak ve hukuku kayıp ettik ya! Onun için modern Ebrehelerin ordusunu ebabil kuşları helak etmek için gelmiyor. Uçsuz bucaksız Kızıldeniz, firavunların ordusunu boğmuyor. İbrahimî bir fedakârlık, İsmailî bir teslimiyet olmayınca Nemrud’un ateşi bugünün İbrahimlerini, İsmaillerini, Ayşeleri ve Fatmalarını yakmaya devam ediyor. Muhammedî bir merhamet ve adalet olmayınca Ebu Cehiller, Ebu Lehebler dize gelmiyor. Bakın, haberlerden dinliyor, izliyorsunuz. Zulümden kaçarak zalimin kapısına sığınan Müslümanlara şart koşar duruma geldi Siyonist haçlı zihniyet, emperyalist batı: “Eğer dininizi değiştirirseniz kabul ederiz yoksa hayır!”

Her şeye rağmen uyanamayan, kurtuluşun inandığı değerlerde arayamayan insanların bir an önce uyarılması gerekir. Allah’ın yardım ve inayeti ancak O’na itaat ve ibadet etmekle mümkündür. Allah’a kul olan, hiç kimseye muhtaç duruma düşmez. O’nun yakınlığını kayıp edene de kimse yardım elini uzatamaz. Denmiştir ki, “Zalim, yeryüzünde Allah’ın kırbacıdır; önce onunla intikam alır. Sonrada ondan intikam alır.”

Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Siz zalimlere meyletmeyin ki vücudunuza ateş yapışmasın. Hâlbuki Allah’tan gayrı sizin dostunuz yoktur. Binaenaleyh zalimlere meylettikten sonra hiç kimse tarafından yardım olunmazsınız.” (Hud, 113)

 “Kim zalime meylederse Allah zalimi ona musallat eder.” (Keşful Hafa, Hadis: 2380)

Evet, ilk öncelikli olarak yapmamız gereken, kendimizi ve benimsediğimiz hayat tarzımızı sorgulamak olmalı. Bugün insanlarımızın gönüllerini meşgul eden en önemli şey, batının bizlere altın tepside sunduğu, medeniyet safsatasıyla bizleri aldattığı aslında kendilerinin de memnun olmadıkları bir yaşam tarzı. Bunda başarılı olmadıklarını söylemek, fazla iyimserlik olur zannımca. Öyle ki, Peygamberimizin ifadesiyle “onları adım adım takip ediyor, onlar bir kertenkelenin deliğinden girse biz de girmeye çalışıyoruz.” Bugün zulmün, haksızlığın, kanın, gözyaşının, nice ahların ve feryatların arkasındaki gerçek aktörlerin bunlar olduğundan şüphe olmadığı halde, bir mazlum mültecinin hala berberde Amerikan saç modeli yaptırması, tişörtlerinin üzerinde zulmün koalisyonu olan bu ülkelerin bayraklarını taşıması, başka bir şey demeye gerek bile bırakmıyor.

 “Hıristiyan ve Yahudileri dost edinmeyin onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez.” (Maide, 51)

 “Sen onların dinine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar.” (Bakara, 120)

  Harp meydanlarında İslam ümmetini yenemeyen batılı haçlı zihniyeti, maneviyatımızı elimizden aldı, bizleri Kur’an’dan ve Resulünün sünnetinden uzaklaştırmaya çalıştı. Bunun için de en etkili yöntem olarak, Müslümanların arasındaki birlik ve beraberliği yok etmek, fitne tohumları serpiştirip Müslümanları birbirine kırdırmak olarak gördüler. Son asırda bunu uygulamaya koydular. Bunda başarılı olmadılar, diyebilir miyiz? Fitne uykudaydı uyandırdılar; yürekler titriyordu taş kesildi, gönül tarlasına boy veren ağaçlar kurumaya yüz tuttu, hissiyatımız uzaklaştı hissetmekten, merhametimiz uzaklaştı kendimize dahi merhamet etmekten.

Allah bizi uyarmıştı hâlbuki:

 “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra gevşersiniz gücünüz devletiniz elinizden gider, sabırlı olun. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal, 46)

 “Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın…” (Ali İmran, 103)

Evet, ne zaman ki gönül toprağına Muhammed’in (SAV) muhabbet damlası düşürürüz. Kur’an’a sımsıkı sarılırız; işte o an kardeşlik ağacı yeniden yeşerir. Tefrikalar, vurup kırmalar, öldürmeler, haksızlık ve hukuksuzluklar, vicdansızlık ve izansızlık yok olur. Ne zaman ki diller Allah’ı zikreder, gönüller onun aşkıyla çarpar, işte o zaman Rabbimizin inayeti ve rahmeti yetişecektir. Ne zaman ki adaleti, hakkaniyeti, diğergamlığı benliğimize sindirir; evde, işte, köyde, kasabada, mahallede her insana ümit oluruz, her sıkıntıyı dert ediniriz. Bir acı görsek onu kalbimizde hisseder, bir haksızlığa şahit olsak onu gidermek için canımızı ortaya koyar, zalimin yüzüne zulmünü haykırırız, ağlayanla ağlar, gülenle güleriz, bütün dünyayı kalbine sığdıracak kadar yürekli cesaretli Müslümanlar oluruz; işte o zaman, kurumuş ağaçlar tekrar meyveye dönüşecek, zulmün karanlığı yeniden adaletin güneşiyle aydınlanacaktır.

Yüce Allah buyuruyor ki:

 “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız) O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed, 7)

Öyleyse hadi bakalım, başlayalım. Bugünden itibaren hayatın bize yakın olan, hissiyatlarımızın körelmediği tarafından tutarak, hala ümit beslediğimiz var olan maddi ve manevi sermayemizi ortaya koyarak, zulme ve haksızlığa son vermeye. Örnek olarak; namaza çağrıldığımızda ok gibi yerimizden fırlayıp koşalım ictimaya. Komşumuza yardım elini uzatalım. Ana babamıza “öf” bile demeyelim. Kimsenin cebinden çalmayalım, haram lokmayla dimağımıza zulmü yedirip içirmeyelim. Sağımızla solumuzla ilgilenelim. İbrahim atamız gibi ateşlere atıldığımız bir zamanda, ne yapılır; onu bir daha bir daha okuyalım. Ebu Bekir’in sadakatini, Ömer’in adaletini, Osman’ın fedakârlığını kuşanalım. Önderimizin, Ebu Cehillerle, Ebu Leheplerle mücadelesindeki masumiyet ve mazlumiyetlerindeki üstün ve ayrıcalıklı olmanın kriterlerini tekrar ederken, istikametinden asla taviz vermeden, onlarla baş edebilmesindeki şifreleri yeniden yaratılış kodlarımıza girelim. “Biz, kendimizi değiştirdiğimizden Rabbimiz bizi değiştirdi” gerçeğinden hareketle yeniden özümüze dönüp, yeniden uyanalım hayata. Ve göreceğiz ki, bugün gördüğümüz zulümler sadece Mekkemiz’deki imtihanımız olacak; sonra Medine’deki inşa ve ıslahımız bizleri zafere kavuşturacak.

Mehmet Akif Ersoy’un, ancak hissiyatlı bir insanın dilinden dökülebilecek kadar manalı, kalbinde yankılanıp hayatında eyleme dönüştürecek kadar kararlı şu dizeleri, arzuladığımız imanî ve İslamî bir duruşu ortaya koymaktadır:

“Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam

Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta çiğerim.

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zalimin hasmıyım ama severim mazlumu

İrticanın sizin lehçede manası şu mu?”

 “Gevşemeyin üzülmeyin, (eğer gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Ali İmran, 139) müjdesiyle son veriyorum yazıma.

Selam ve dua ile…