NİÇİN ‘’ZAMAN BİLİNCİ’’

Şöyle bir an düşünelim…

Cebimizdeki parayı sarf ederken; bütçeyi denk tutmak, onu hesaplı harcamak, açık vermemek, iyi değerlendirmek, karşılığında mümkün olduğunca fazla mal satın almak için… azami dikkat sarf ederiz. Kısaca, bu işi bir hesap-kitap dâhilinde yaparız.

Yine, elimizdeki bir sermaye ile dükkân açmak, bir işyeri kurmak, ticaret yapmak ve yüksek bir düzeyde verimli bir kâr sağlamak istiyorsak –ki ticaretin gayesi zaten budur- çok dikkatli, temkinli ve hesaplı davranırız. İşimizi iyi yapmaya çalışırız. Bu verimliliği sağlamak için etüdler, projeler yapar, fizibilite raporları hazırlatırız.

kumsaati

Ticari hayatımız boyunca da, bu meslek için gerekli olan taktik ve stratejik metotlara, bilimsel ve tecrübi kurallara harfiyen uyar, faydalı olduğu tespit edilmiş bütün prensiplere bağlı kalırız.

İşimizde ihmalkârlık göstermeyiz.

Akıllı insanların hali, tutumu hareket tarzı elbette bundan başka türlü olamaz.

Hâlbuki ‘’hayat’’ da bir ticarettir. Dünya denilen mekân, bir ticaret alanıdır.

Fakat buna rağmen nasıl oluyor da ekseri insanlar cüzdanlarındaki paradan, ellerindeki sermayeden ve hatta bütün dünyanın varlığından çok daha kıymetli olan zamanlarını, yani ‘’ömür’’lerini hesapsızca, müsrifçe harcayabiliyor ve boş yere heba edip tüketebiliyorlar!.. Bir daha ele geçmesi imkansız olan bu bulunmaz nimeti insafsızca heder ediyorlar!..

İşte bunu anlamak ve izah etmek hakikaten güç…

Bu nasıl bir gaflettir ki, ona düşen insan ticarete yönelik sermayesini çok iyi kullanır, gelir-gider hesabını da çok iyi yapar. Bu alanda bir gevşeklik göstermez ve gaflete düşmez. Ekonomi trendini günü gününe takip eder. Bir işe yatırılmayan, kâr getirmeyen, üzerinden yenilen ve artmayan sermayenin bir gün mutlaka bitip tükeneceğini bilir ve gerekli tedbiri alır.

Fakat ‘’zaman’’ının tükeneceğini ve ömrünün bir gün mutlaka sona ereceği realitesini hiç hesaba katmaz. En azından hali, tutumu ve davranışı ile böyle bir hesapsızlık ve tedbirsizlik içinde olduğunu gösterir.

Hâlbuki ömür kıymetlidir, zaman da bunun için önemlidir.

Zaten bilim ve tecrübe ile de sabit olmuştur ki, zaman her bakımdan insanın en değerli sermayesidir.

Maddi alanda da verimliliği artırmak iyi bir zaman yöntemi ile mümkündür.

Gerek dünya ticaretinde ve üretimine yönelik olsun, gerekse ukba’ya ve kulluğa yönelik bulunsun, kaliteyi ve verimliliği artırmak ancak ‘’ zaman bilinci’’ ne sahip olmakla mümkündür.

Zamanımızda bilimsel araştırmalarla tespit edilmiş bulunan şöyle bir gerçek var: Genel olarak insan, verim potansiyelinin ancak yüzde 30-40’ını kullanabilmektedir. Yüzde 60’ı şöyle veya böyle heder olmaktadır.

Hâlbuki her nevi başarı, kişinin, zamanına ve işine hükmetmesine bağlıdır.

Kısa sürede hedefe ulaşmanın ön koşulu, başarılı bir zaman yönetimidir.

Başarılı ve verimli bir zaman yöntemi için de ilk yapılacak iş, zaman hırsızlarını tespit edip gerekli önlemleri almaktır.

DOĞU VE BATI KÜLTÜRÜNDE ZAMAN ANLAYIŞI

Zamanın ehemmiyetini belirtmek için vakit nakittir denir, ne kadar kuru ve eksik bir söz. Paha biçilmez ilahi bir cevheri beşeri bir ağırlık, sönük bir kıymetle tartmak ne kadar doğru! Parayı zaman sayesinde herkes kazanır; ya giden zamanı?, herkes bir araya gelse tutabilir mi?

Zaman hayattır. Zamanı idrak eden, kıymetini hakkıyla takdir eden insan yaşıyor demektir. Bu sahada araştırma yapan sosyologlar ileri memleketlerle geri memleketler arasında mevcut en önemli farklardan birinin zaman algısı olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre ileri memleketlerde zaman planlaması esastır. Geri memleketlerde ise tesadüflere ve işleri oluruna bırakmak esastır.

Sözgelimi, eski Rusya halkı, zaman kaygısından mahrum bulunduğu gibi, beş yıllık planların başlatıldığı 1939’lardan önceki Yeni Rusya halkı da mahrumdur. Öyle ki Rus köylüsü günde bir defa kalkan trene vaktinde yetişebilmek için, bazen 14 saat öncesinden gelip istasyonda beklemektedir.

Diğer bir örnek ise teknik yönden hala geri olan Latin Amerika milletleridir. Mesela Sao Paulo’da bir işin zamanında yapılması oldukça zordur ve kesinlikle uyulması gereken bir randevu tespit edilirken “İngiliz saatiyle” denmektedir.

Batılı bir müellif Asyalı ile Avrupalı arasında zamanı kavrama açısından mevcut farkı biraz istihzalı bir üslupla şöyle dile getirir: Asya Binbirgece masallarının vatanıdır, modern Avrupa ise Robinson Crueso’nun. Servet birine göre tesadüftür; diğerine göre insanın ferdi gayretinin eseridir… Asyalıyı en çok şaşırtan hususlardan biri Avrupalının zaman anlayışıdır. O varlığın gereği olan hareketlerinin tanzim etmek, işlerini ve hatta en faydasız olan eğlenme anlarını bile programlamak için zamana muhtaçtır. Asyalı da zamana muhtaçtır, ama bir iş gerçekleştirmek için değil, hiçbir şey yapmamak için, sadece nefes alıp verme hazzını tatmak için zamana muhtaçtır, Çinli filozof Lao-Zi’nin bir prensibine göre “Hiçbir şey yapmamak her şeyi tanzime kâfidir”.

Tarihte ismi bilinen ve ortaya koydukları eserleriyle tanınan Eti, Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin, takvim kullanmış olmaları, mevzumuz açısından çok manidardır. Zira takvim, zamanın ölçülmesi, devlet ve fertlerin işlerini zaman birimlerine göre tanzim etmesi demektir. Takvime göre hareket, hayatın disipline edilmesi, insan ömrünün azami bir şekilde verimli kılınması demektir. Sözgelimi, geçmişte en parlak medeniyeti kurmuş olan Mısırlıların, yılı 12 aya, gündüzü 12 saate, geceyi de 12 saate böldükleri ve her saate de ayrı bir isim verdikleri bilinmektedir.

Yukarıda, biri Doğu’yu, diğer de Batı’yı temsilen iki kitabın zikri geçti. Bu iki kitap arasında bir analiz yapılacak olursa: Bilindiği gibi Binbirgece masallarında servet başarı ve makam gibi dünyevi nimetler tesadüfler ve sihir yoluyla elde edilir ve kaybedilir. Ali Baba ve Kırk Haramileri veya Alaaddin’in Sihirli Lambası’nı veya kitapta yer alan diğer maceraları okumayanımız ve bilmeyenimiz hemen hemen yoktur. Bu masallarda elde edilen başarıların kazanılmasında kişisel gayret ve kabiliyetin rolü yoktur, her şey sihirli bir söz veya tavırla gerçekleşir ve aynı yolla kaybedilir.

Robinson Crusoe ise, tam aksine, musibet karşısında soğukkanlılığın önemini ve kişisel gayretle elde edilebilecek başarıların büyüklüğünü işler. Romanın kahramanı Robinson, fırtınaya tutulan gemisinin batması üzerine ıssız bir adaya çıkar. Orada tek başına yiyecek ve giyecek üretir ve bir ev yapar. En ağır şartlarda bile sabır gösterir ve ümitsizliğe kapılmaz. Eserin yazarı Daniel De Foe, Robinson’u, çalışarak elde edilecek kurtuluşun sembolü olarak işlemiştir: yani yalnızlığa karşı insanın vereceği ferdi mücadelenin sembolü. Robinson, işlediği fikir ve oluşturduğu etki sebebiyle Batı âleminde bir destan hüviyetini kazanmıştır: “Beyaz insanın (Batılı’nın) iktisadi, ahlaki ve dini değerlerini özetleyen bir destan”. Batılıların 18. ve 19. Asırlarda dünyayı sömürgeleştirme çabalarının temelindeki anlayış bu eserle vücut bulmuştur.

İSLÂMİ DÜŞÜNCEDE ZAMAN

Batıda zaman unsuru aslında düz olarak hayal edilir ki, bu enteresandır. Zaman deyince sonsuz bir geçmişten, bilinmeyen geleceğe düz bir çizgi şeklinde yönelmiş bir ok akla gelmektedir.

Doğuda ise bunun aksine yeniden hayata yönelme unsuru hâkimdir. Zaman, başı ve sonu olmayan bir daire veya spiral şeklindedir. Kuyruğunu ısıran bir yılan ile sembolize edilir.

Batı düşüncesi ilerlemeci bir zaman anlayışına sahiptir. İslâm’ın zaman anlayışı ise bir nevi ‘’devirsel’’dir. Allah Resulü’nün(sav) Veda Hutbesi’ndeki şu veciz sözü bu hakikati ifade etmektedir. Şöyle buyurmuştu:

‘’Zaman artık döne döne, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü haline, ilk şekline dönüp gelmiştir.’’

Çünkü İslâm’ın gelmesiyle adeta zaman yeniden başlamıştır. Cahiliye dönemi sanki fetret devridir, bir boşluktur, gerçek hayat olarak ‘’yok’’ gibidir. Asıl varlık, tevhid dininin ortaya çıkmasıyla kendini gösterecektir.

İslâmi düşüncede: bir devir biter, başka bir devir başlar. Maddi bakımdan olduğu gibi manevi bakımdan da insan ve toplum hayatında ilerleme ve gerilemeler vardır. Her bitiş ve sona eriş, başka bir başlangıcın habercisidir.

Yeniden hayata yönelme ilkesi hem bu dünyada hem de öte dünya için söz konusudur. Mesela, ‘’İslâm garip başladı, sonunda yine garipliğe dönecektir…’’ hadisi şerifinde de bu hikmet gizlidir. Çünkü bu gariplik, ilk dönemde olduğu gibi, İslâm’ın yeniden egemen olmasının arifesidir. Bu gariplik, yeni zuhurlara ve doğuşlara gebedir. O sıkıntılar bir ferahlığı hazırlamaktadır. Şimdiki esaret ve zulüm devrinden sonra da bir zafer ve izzet dönemi beklenmektedir. Daha doğrusu gerçek müslümanlar bunun için çalışmaktadır. İslâmi düşüncede, kıyamet de bir bitiş değil yeni bir hayatın başlangıcıdır.

Bizim için ise asıl hedef, dünyevi başarıdan önce, ebedi saadeti kazanmanın yollarını bulmak, İslami verimliliği artırmak ve gerçek kulluk bilincine ermek olduğundan, zaman kavramı daha bir önem kazanmaktadır.

Çünkü şuurlu bir Müslümanlık ve hakiki bir dini hayat için tek çıkar yol, ömür sermayesinin iyi kullanılmasıdır.

Ayrıca, Müslüman insan, özellikle genç insan, bir tefekkür hassasına ve bir dünya görüşüne sahip olmalıdır.

İslam dışı bir bâtıl, yüzlerce ideoloji karşısında kuvvetli bulunmak için, Müslümanlar ve bilhassa gençler, sağlam fikri temellere sahip olmalıdır.

Düşünme hassasını kaybetmemiş her insanı ilgilendiren büyük meseleler etrafında da bir hususi tavrı olmalıdır müslümanın.

İşte, sağlam bir dünya görüşü için altyapı malzemesi olarak çok önemli meselelerden biri de, ‘’vakit bilinci’’dir.

Bir de ölüm hesaba katılınca…

Ölüm gerçeği göz önüne alınınca zamanın ve ömrün önemi daha iyi anlaşılıyor.

Fakat ne gariptir ki, insanoğlu bu konuda genel olarak bir aldanış içinde bulunuyor.

Sanki ölüme gerçek anlamda inanmıyor çağdaş insan.

Hâlbuki hayatın öbür yüzü ölümdür.

Bu aşamada, merhum Nurettin Topçu’nun şu güzel tespitini hatırlatmak yerinde olacaktır. Şöyle diyor:

‘’Ölüm bizim için realite halinde var olan, fakat hakikat olarak yok olan bir şeydir.’’

Yani insan, ölüme kendinde değil de başkalarında inanıyor.

Zira ömür, sonsuz zamanda sürecinde bize ayrılan belirli, mahdut ve muayyen bir müddettir.

Biz bu sınırlı olan zamana adeta mahkûmuz ve mecburuz.

Gerçek anlamda var olmamız da, yok olmamız da buna bağlıdır.

Fırsatı ganimet bilmemiz varlık sebebi; heba edip kaçırmamızda yokluk sebebidir.

Her türlü ‘’oluş’’umuz, her nevi terakkimiz ve yükselmemiz gibi, ‘’iyi müslüman’’ olabilmemiz de, zamanın iyi kullanılmasından kaynaklanır.

Yani, yaratılış gayesini esas alarak zamanı iyi kullanan, iyi Müslüman olabilecektir.

Zamanın ârifi olan kişi ‘’ tam anlamıyla müslüman’’dır; zamandan habersiz olan ise her şeyden, gerçek müslümanlık nimetinden mahrum demektir.

Zaman olgusunu idrak etmekle hem dünyamız, hem de ukbamız mamur olacaktır; ondan gafil olup heba etmekle de her ikisi, özellikle ikincisi harap olacaktır.

Ömrün sonlarına doğru acı bir nedametle ‘’eyvah’’ demek de var; bunun aksine ‘’ne mutlu bana..’’ diyerek mesrur olmak da var.

Kur’an’ın ifadesiyle, ‘’O gün öyle yüzler vardır ki, nimetler içinde mutludurlar, çalışmasından dolayı memnundurlar.’’(Gaşiye, 8-9)

Gafletle yaşamanın ve zamanı heder etmenin sonucu, sermayeyi tüketmektir. Bir bakıma iflas etmek, yolun sonuna eli boş varmak, hasret inkisarla dönüp geçmişe bakmaktır. Ve bu hal, insan denen en üstün varlığın, bir mevsimlik nebatlar gibi kuruyup toz olması demektir.

Ömrü ganimet bilerek zamanı sıkı tutmak ise: solmayan rengi bulmak, pörsümeyen yeniyi keşfetmek ve böylece, kökleri ebediyet toprağında asırlık ağaçlar gibi dal budak salıp bereketli meyveler vermektir. Kısacası, edebiyat tarlasına, meyvesi hem dünyada hem de ahrette derlenecek tohumlar ekmektir.

Tek cümle ile; gerçek bir hayatta yaşamak da nebatlar gibi toz olup gitmek de insanın elindedir. İnsanın aklını ve iradesini kullanmasına bağlıdır.

Kısaca, uyanık olan hayat bulur. Gaflete düşüp uykuya dalan, derlenip toparlanmayan ise varlığı bitirir, yokluğa düşer. Yolun sonunda hüsran ve nedamet yemişlerinden başka bir şey bulamaz.

İSLÂM ‘’VAKİT’’ DİNİDİR

Vaktin, sadece dünyevi gelir ve çıkar planında son haddine kadar kullanılma düşüncesi, modern dünyanın, özellikle liberal kapitalist sisteme inanmış toplumların, sürekli gündemde tuttuğu hususlardan biridir.

Gelişmek için, büyümek için bu konunun üzerinde hassasiyetle durular. Her alanda süper olmak, çağdaşlaşmak, uygarlaşmak, ve ‘’güç’’ kazanmak için ‘’zaman kullanımı’’ kavramına sahip çıkarlar.

Denilebilir ki modern kapitalist insan, zamanla âdeta yarış halindedir.

Hâlbuki zaman’la yarış halinde olması gereken başka bir insan var ki, o da ‘’müslüman’’dır.

Müslüman insan, onlardan daha fazla zamana mukayyet olmalıdır.

Zaman nimeti, Müslüman için şu bakımdan da önemlidir ki, liberal kapitalist insanın hedefi yalnız ‘’dünya’’dır; Müslümanın ki ise, hem dünya hem de dünyadan sonrasıdır. ’’Hal’’ ile beraber geleceğidir. Dolayısıyla, iki âlemi birden fethetmek durumundadır.

Bu açıdan, yani vakti verimli kullanma açısından bakıldığında Müslümanın âdetâ bir ‘’vakit avcısı’’ olması gerektiği hemen anlaşılır. İslamiyet de zaten bir vakti yakalama dinidir.

Çünkü bunu bize dinimiz öğretiyor. İslam hem günlük, hem haftalık, hem de aylık ve yıllık programlarla insanın vakitlerini tanzim edip intizama sokuyor.

Görüyoruz ki bütün ibadetler vakitlidir.

Bu bakımdan müslümanın hiç boşa geçirilecek vakti yoktur.

Bu meyanda denilmiştir ki, ‘’Zaman içine serpiştirilmiş ve gizlenmiş elmas ve yakut değerindeki vakitleri yakalamak için pusuya yatmış insanı görüyor musun?..İşte o müslümandır!’’

Fakat işin garibi şu ki, şeytan ve nefis en çok, vaktimizi gelişigüzel kullanmamız ve boş geçirmemiz konusunda bizimle uğraşır; bu alanda çaba sarf eder.

İşte bu hususta yenik düşmemek için, yaratılış gayesine uygun yaşamak için, dünyada uzun süre kalmakla beraber bir ‘’hiç’’ olmayıp gerçek anlamda ‘’var olmak’’ için zaman kültürüne, vakit disiplinine sahip olmamız lazım.

Büyük mütefekkirlerin çoğu, zaman kavramı üzerinde kafa yormuş, fikir üretmişlerdir.

Ne kadar büyük insan ve yetişkin bilgin ve bilge kişi varsa, bunların hepsi de zamanı çok iyi kullanan kimselerdir.

Hal böyle olunca, bunların hepsinden daha çok, Müslüman insan bu konuda ‘’ilerde’’ olmalıdır. Çünkü onun işi daha çoktur. Bir taşla iki kuş vuracaktır. Zira vuramadığı zaman başka bir taş alma ihitimali de yoktur.

Ayrıca Kur’an-ı mübinde, zamanla ilgili bazı terimler üzerine yemin edilmiştir: ‘’Asr’a yemin olsun: ve’l asr’’, ‘’kuşluk vaktine yemin olsun: ve’d-duha’’, ‘’geceye yemin olsun: ve’l-leyli’’, ‘’gündüze yemin olsun: ve’n-nehari’’, ‘’fecre yemin olsun: ve’l-fecri’’, ‘’sabaha yemin olsun: ve’s-subhi’’… buyurulmuştur. Bütün bu ilahi yeminler boşa değildir. İnsanın dikkatini ‘’zaman’’ nimetine çekmek içindir.

Peygamberimiz aleyhissalatü ve’s-selam da: ‘’İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunlarda aldanmaktadır; bunlardan biri sağlık, diğeri de boş vakittir.’’ Buyurmuştur. Elbette Peygamberimizin sağlıkla beraber ‘’boş vakte’’ yani zamana dikkat çekmesi, boşuna değildir. Bundan da maksat: zaman karşısında yenik düşmemek, gafil olmamak, onu iyi kullanmak, sonunda pişman olunmayacak bir hayatı yaşamaktır. Bilakis, sonunda memnun olunacak ve geçen yıllara hasret duyulmayacak bir hayatı tercih etmektir.

Bu yola girmenin ilk şartı da, daha önce belirttiğimiz gibi zaman bilincine sahip olmaktır.

TARİHSEL ŞAHSİYETLERDEN ÖRNEKLER

Tabiin’in zahidlerinden Amir bin Abdikays’tan rivayet edilmiştir. Bir adam kendisine, “ Benimle konuşur musun?” diye sorar. O da şöyle cevap verir: ”Güneşi yerinde tut seninle konuşayım.” Yani demek istiyor ki güneşi benim için biraz yerinde durdur, dönmesini engelle; ben de seninle konuşayım. Çünkü zaman hızlı bir şekilde geçip gidiyor, geçip gittikten sonra ise bir daha geri dönmez. Gidişine çok pişman olunsa bile erine bir şey koymak veya yeniden elde etmek mümkün değildir. Ayrıca her vaktin içinde yapılabilecek bir amel vardır.

Büyük sahabi Abdullah bin Mesud (ra) şöyle demiştir: “ Üzerine güneşin battığı, ömrümün eksildiği, ancak amelimin artmadığı bir güne duyduğum pişmanlık kadar, başka bir şeye pişmanlık duymadım.

Hasan Basri de şöyle demiştir: “ey Ademoğlu! Sen günlersin. Bir gün geçince bir parçan da gidiyor demektir.” Yine şöyle demiştir: “Öyle insanlar gördüm ki sizlerin dirhem ve dinarlara karşı olan hırsınızdan daha ziyade yaşadıkları vakitlere karşı hırslı idiler.”

Musa bin İsmail Tebüzeki de şöyle demiştir: “Size Hammad bin Seleme’yi gülerken hiç görmedim demiş olsam, doğru söylemiş olurum. Çünkü kendisi ya hadis rivayet etmekle, ya bir şeyler okumakla, ya tesbihatla, ya da namaz kılmakla meşguldü. Günü yapacağı işler ve ameller için bölümlere ayırmıştı.”

Yunus el Mueddib de şöyle diyor:

“ Hammad bin Selem namaz kılarken Rahmeti Rahman’a kavuşmuştur. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.”

Öğrencisi Kadı İbrahim bin Cerrah el Kufi Sümmel Mısri anlatıyor:

Ebu Yusuf hastalandığında ziyaretine gittim. Yanına girdiğimde baygın halde buldum ayılıp kendisine gelince, ey İbrahim! Şu mesele hakkında ne dersin dedi. Ben ise bu durumda bunu mu müzakere edeceğiz deyince şöyle dedi. Bir beis yok. Bu meseleyi tetkik edelim ki belki bilmeyen bir kimse öğrenip kurtulur.

zamansaati

Daha sonra da şunu söyledi: Ey İbrahim, hac menasikinde hangi taş atma daha faziletlidir? Yürüyerek mi? Yoksa binekli olarak mı? Ben, binekli olanı dedim. Hata ettin dedi. Yürüyerek dedim, yine hata ettin dedi. Allah sizden razı olsun, o halde siz söyleyin dedim. O da şöyle açıkladı: Dua için durulan cemrelerde eftal olan yürüyerek taşları atmaktır. Dua için durulmayan yerlerde ise eftal olan binekli olarak atmaktır. Sonra yanından kalktım. Evinin kapısına varmıştım ki ağlaşmaları duydum. Anladım ki vefat etmişti. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

İşte bu âlimlerin ve ilim erbabının yoluydu. Çünkü onlar, ilim talep etmek beşikten mezara kadardır, diyorlardı.

Davud-u Tai ekmeği suya koyarak şöyle derdi. “Bu şekilde yemekle, çiğneyerek yemek arasında 50 ayet kıraat edecek kadar vakit farkı vardır”.

Seleften birisi talebelerine şunu tavsiye ederdi: Yanımdan çıktığınızda ayrı ayrı gidin, belki biriniz yolda giderken kuran okur. Bir arada giderseniz mutlaka konuşursunuz.

İmam müfessir Alusi, her an ilminin artmasına çok hırslı idi. Faydalı bilgiler elde etmekten şiirleri toplayıp ezberlemekten geri durmazdı. Gündüzleri fetva vermek ve ders talim etmekle geçerdi. Gecenin başlangıç biliminde kendisinden istifade etmek isteyen bir kimse veya bir dostu ile olurdu. Gecenin sonlarına doğru tefsirinden birkaç sayfa yazardı. Gecenin sabahına, yazmış olduğu bu sayfaları evinde görevlendirdiği kâtiplere verirdi. Onlar ise bunların yazım işini ancak 10 saatte bitirirlerdi. Günde 24 ders verirdi. Tefsir ve fetva ile meşgul olduğu günlerde de büyük kitaplardan 13 ders yapardı. Devamlı telif ile meşgul olurdu. Hatta vefat ettiği hastalığında da böyleydi.

NASİHATLER

Bilesin ki fikrin her şeyi ihata edemez. Bu sebeple mühim olanları bir tarafa ayır. Ayrıca herkesle ilgilenemezsin, ilgi ve teveccühünü hakikat ehli insanlara tahsis et. Keza cömertliğin de herkese şamil olamaz. Onu da fazilet sahibi insanlara sakla.

Gece ile gündüz devamlı gayret etsen bile, senin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Bu sebeple yapacağın işler ile bırakman gereken işleri birbirinden iyi ayır.

Düşünceni mühim olmayan ile meşgul ettiğin takdirde, mühim olanı hakir görmüş olursun. Batıl yolda sarf ettiğin malı hak yolda sarf etmek istediğinde çoktan elinden çıkarmış bulunursun. Ahlakı eksik kimselere ilgi ve alaka gösterdiğin zaman, zora düştüğünde faziletli kimselere teveccüh göstermemenin sıkıntısını çekersin. İhtiyacın dışındaki şeylerle gece ve gündüzünü meşgul etmen durumunda ihtiyacın olanı bir köşeye itmiş olursun.

Kendine prensip edin. Her gün nefsine şunu sor: “Bu gün boş zamanımda ne yaptım? Sıhhatime yarayan bir iş, mal veya ilim kazanma yolunda bir uğraş; kendime veya başkalarına yönelik faydalı bir faaliyet yaptım mı? Bir bak bakalım: Boş zamanın aklına boyun eğmiş mi? Hedefin doğrultusunda çaba harcayabildin mi? Cevabın “evet” ise başardın demektir. Yok eğer cevabın “hayır” ise başarmak için çalışmalısın, gayret etmelisin.

 

KAYNAKLAR

  • Zaman Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Düşün Yayıncılık, 5. Baskı.
  • İslam Âlimlerinin Gözüyle Zamanın Kıymeti, Abdülfetah Ebu Gudde, Otto Yayıncılık, 1. Baskı.
  • İslam’da Zaman Tanzimi, İbrahim Canan, Akademi Yayınları, 8. Baskı.