Bizleri, insan olarak yaratan, “kulluk” unvanıyla değerli kılıp iman gibi bir nimetle yaşatan Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Yine ona binlerce hamd olsun ki bizi, aziz olan Kur’an’ın öncüsü Muhammed Mustafa (s.a.v) ile destekleyip O’nun ümmeti kıldı.

Müslümanlardaki ahlaki yozlaşma, o kadar önemli ve o kadar can alıcı bir mevzu ki İslam’ı kendisine dava edinen her Müslümanın, bu konu üzerine, önemine binaen eğilmesi gerekir.

İslam’a, onun getirdiği düstura inanmış insanlar, ahlaki yozlaşma yaşayabilir mi, bu yozlaşma içinde alçalabilir mi? Evet, yaşayabilir. Bunu, bize, Rabbimiz Kitab-ı Mübin’de ve Resulümüz (Aleyhisselam) hadislerinde açıkça söylemiştir.

İnsanoğlu, ilim alabilecek, amel edebilecek kapasitede yaratılmıştır. Rabbimiz: “Allah, hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı hayır kendisine, yaptığı kötülüğün zararı yine kendisinedir” (Bakara, 286) buyurmuştur.

Rabbimiz, kullarının nasıl olması gerektiğini, hayatlarını idame ederken kendilerini bekleyen tehlikeleri ve korunma yollarını, birlikte olacağı ve uzak durması gereken insanları onlara açıklamıştır: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla (iyilerle, dürüstlerle) beraber olun!” (Tevbe, 119).

İnsan, sosyal bir varlıktır, etkileyen ve etkilenen. Bu sebeple Rabbimizin (Subhanehu ve Teâlâ) ayetlerinde, Rasulullah’ın (Aleyhisselam) hadislerinde, öncelikle iyilerle beraber olmamız gerektiği bize öğretilir. Hatta büyüklerimizden hep duyardık ya: “Üzüm üzüme baka baka kararır.” “Kargayla oturup kalkanın yeri çöplük başıdır.”

İslam’sız hayatlarda bu sözlerin hakikatini bilmezdik. Arkadaş edindik, yakın olduklarımız gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye başladık. Ne zaman ki Allah’ın dininin hidayetine erdik. Evet, bu bir yozlaşmaydı, aslını kaybetmeydi!

İnsan, psikolojik olarak kendisinden üstün gördüğü insanları ve toplumları taklit etme eğilimindedir. Bu eğilimin etkisiyle dinini bilmeyen, Peygamberini tanımayan Müslümanlar da batı ve batılın hayranı olarak büyük bir hazla ve hızla ahlaktan yani dininden uzaklaşır.

Peygamberimiz’in (Aleyhisselam) hayatına vakıf olan kişi görecektir ki bugünkü deyimle O, insanlar için bir psikolog ve içinde bulunduğu toplumda bir sosyolog ve pedagogdur. Çünkü O, Allah’ın terbiye ettiği, insanlığa örnek ve eğitmen olarak gönderdiği “Nebisi”dir.

Müslümanlar, ne zaman ki Resullerine ittibayı ve asırlarını saadete çevirmiş O’nun güzide ashabını takip etmeyi, onların hayatlarını örnekli yaşamayı terk etti, hayatlar değişti, çirkinleşti.

Emperyalizm, Kur’an’ı ortadan kaldıramayacağını, O’nun özellikle korunmuş, şifrelenmiş bir kitap olduğunu binlerce kez alçakça denedikten, çalışmalarının boş olduğunu anladıktan sonra Kur’an üzerinde etkin olamadı, tahribat oluşturamadı ve tabi ki boş da durmadı. Bozulmaz, korunmuş kitabın muhteviyatını, insanların üzerindeki etkisini, onların yaşantılarındaki amele dökme noktasını ele alıp anlama ve uygulama üzerinde insanlarla oynadı.

Kur’an’la, Resul’ümüzün (Aleyhisselam) sünnetinin mahiyetiyle uğraşmaya başladılar. Bunu başardılar mı? Tabi ki tamamen hayır! Kur’an ve Hikmet (Sünnet), Rabbimiz tarafından özel olarak korunmuştur. Yalnız cahil kalmış Müslümanlar üzerinde projeleri etkin olmadı değil. Hala da bu çalışmaları büyük bir hızla devam etmektedir.

“Mü’minler, Allah yolunda, kâfirler ise tâğût (şeytan) yolunda savaşırlar” (Nisa, 76). Hak ve batıl savaşı, kıyamete kadardır. Küffarın bu çalışması devam edecektir. Onlar, çok sinsi ve sistematik çalışırlar. Öyle ki;

İnsanlık hatta özellikle Müslümanlar üzerinde yüz yıllık projeler yürüten küffar, insanlara “Kişisel Gelişim” adıyla bir yandan ego (benlik) yükleyerek onlara, “sen her şeysin, her istediğini yapabilirsin” diyerek “Allah’ın dilemesinin yerine senin dilemenle her şey oluyor” enaniyetini yüklediler. Tabi ki aciz yaratılmış insan, çabalarının kısır kaldığını görünce kader ve Allah inancının içi boşatıldığından başarısız olduğu mevzuyu, beşer olmasının yetersizliğine değil, nefsine addetti ve intiharlar başladı. Bunun yanı sıra; “özgürlük” adıyla anne babalar, büyükler devreden çıkarıldı. Elbette ki kaynaktan uzak olan, susayan insan, her borudan su içmeye başlar. Böylece toplumsal hastalıklar yavaş yavaş her yanı sardı ve başını alıp gitti.

Peygamber Efendimiz, hadis-i şeriflerinde şu tavsiyelerde bulunmaktadır: “İyi arkadaş yalnızlıktan, yalnızlık da kötü arkadaştan hayırlıdır. İyilerle dost olan, misk satanla beraber olan gibidir. Onun güzel kokusu, diğerine bulaşır. Kötülerle beraber olan da demirci çırağı ile beraber olan gibidir. Onun kiri de diğerine yansır” (Buhârî, Zebaih, 31, Büyü’, 38; Müslim, Birr, 146; Ebu Davud, Edeb, 16). “Kişi, dostunun dini üzeredir. O hâlde kiminle arkadaşlık ettiğine dikkat etsin” (Tirmizi, Zühd, 45). “Kişi, sevdikleriyle beraberdir” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizi, Zühd, 50, Da’avat, 98). “Mümin, müminin aynasıdır” (Ebu Davud, Edeb, 49). “Müminler, bir binanın tuğlaları gibi birbirini destekler” (Buhârî, Mezâlim, 5, Salât, 88; Tirmizi, Birr, 18).

Bu değerli verilerle hareket eden iman etmiş bir insan; elbette ki sapmaz, asimile olmaz, yozlaşmaz. Rabbim, hepimizin ayaklarına sebat versin. Âmin.

En Emin’e emanet olunuz.

 Sümeyye DEMİRCİ