“Eğer Rabbin, dileseydi bütün insanları, tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar, kendilerine irade hürriyeti verildiği için haktan ayrılıp farklı farklı yollara gitmekten hiçbir zaman kurtulamazlar” (Hud, 118).

Ümmet nedir?

Ümmet; sözlükte, cemaat, nesil ve topluluk demektir. “Emm” kökünden türeyen ümmet kelimesi, kendilerine peygamber gönderilmiş topluluk, kavim, her kabileden bir gurup insan anlamına gelir. Ümmet, genel anlamda, aynı yerde, aynı zamanda, aynı dine uymak suretiyle bir arada yaşayan insan topluluğuna verilen isimdir. İslam kültüründe “Ümmet” kavramı, daha çok İslam’a gönül vermiş Müslüman toplumu ifade eder.

Dünyadaki bütün Müslümanlar, bu topluluğun gönüllü üyeleridir. Onların imamı, önderi Hz. Muhammed (s.a.v.); kitapları, Kur’an-ı Kerim; ülkeleri, İslam’ı yaşayabildikleri, hayata hâkim kılabildikleri her yer; hedefleri ise İslam’ın gerçek uygulayıcıları olarak diğer insanlar üzerine hakkın şahitleri olmak ve dünya imtihanını kazanmaktır.

Nasıl ümmet olunur?

“Rabbimiz, ikimizi sana teslim olmuş (Müslüman) kıl ve soyumuzdan sana teslim olmuş (Müslüman) bir ümmet ver. Bize ibadet yöntemlerini göster, tövbemizi kabul et. Şüphesiz sen, tövbeleri kabul eden ve esirgeyensin” (Bakara, 128).

Müslüman ümmet, Allah ve Resulü’nün emirlerine boyun eğmiş, İslam’ı şiar edinmiş Kur’an-ı Kerim’i yaşam kaynağı olarak belirlemiş, hayatının her safhasında Kur’an’ın izinden, Rasul’ün sünnetinden ayrılmayan bir topluluktur.

* Bu topluluk, zulme boyun eğmeyen, inandıkları değer uğruna hayatlarını ortaya koyacak kadar fedakâr bir topluluk,

* Bu topluluk, kardeşliğin, dayanışmanın en güzel örneklerini sergilemiş bir topluluk,

* Bu topluluk, hayrın öncüsü, şerrin kilidi olmuş bir topluluk,

* Bu topluluk, adaletin kurucusu, toplumun öncüsü olmuş bir topluluktur.

“Siz, insanların iyiliği için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; marufu (iyi olanı) emreder, münker (kötü) olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz” (Ali İmran, 110).

Müslüman ümmet, yükselmek için çıkarıldığını, kumanda için getirildiğini, ümmetlerin en hayırlısı olduğunu bilmelidir. Müslüman ümmet, yaşadığı toplumda; takvanın, ahlak ve faziletin, hak ve adaletin yaşayan şahitleri olmak zorundadır. Müslüman ümmet, hayatı; şer ve fesattan koruma esasına dayandırmalıdır. Erdemli insanların sessizliği, kayıtsızlığı bir toplumda çözülmeyi ve bozulmayı derinleştirir. Sosyal görevlerin yerine getirilmediği toplumlarda kötülük artar, ahlaki yozlaşma başlar. Bugün ümmetin dinamizmini korumak, adalet ve iyilikseverlikle, Allah yolunda infak etmekle, Allah’tan hakkıyla korkmakla, iffet ve hayâyı korumakla, doğruluk üzere kaim olmakla, cömertlik ve merhametle, hakları tanımakla, her alanda islami ölçüleri korumakla mümkün olacaktır. Nitekim insani ve vicdani boyutu bulunmayan modern uygarlık karşısında Müslümanların, İslam’ın insanlık anlayışını ve bilincini güçlü bir şekilde yükseltmesi gerekiyor.

Batı dünyası, asırlardır Müslümanların değerlerine saldırmaya devam etmektedir. İslam ümmetini, Allah’ın nizamından uzaklaştırmak için çalışıyorlar. İslam’a bağlanmayı, ileriyi onda görmeyi “gericilik” sanıyorlar. Ya cehaletlerinden ya da kötü niyetlerinden dolayı beşeriyeti, ilerleteceği huzura, sükûnete ulaştıracak olan Allah’ın sisteminden uzaklaştırmak istiyorlar.

 “And olsun ki biz, her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, sahte tanrılardan uzak durun’ diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini, Allah, doğru yola iletti. Kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların akıbetinin ne olduğunu görün” (Nahl, 36). Bu durumda, hayra davet edip şerden nehyeden bir kuvvetin mevcudu şarttır. Bu ümmet, pasif, hareketsiz bir ümmet değildir. Fertleri, Allah’a ve Rasulü’ne iman ettikten sonra bulundukları yerde ibadet etmek, zikir ve tefekkürde bulunmak, iyi ve hayırlı işler yapmakla yetinmeyip, bundan çok ileriye giderek faal ve dinamik mücadele ve azim dolu bir hayat yaşamalılar.

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir” (Ali İmran, 104). Yüce Allah, Müslümanların içinde, onlara önderlik edecek, birlik ve beraberliklerini sağlayacak, onlara iyiliği emredecek, onları kötülükten sakındıracak, insanları İslam’a çağıracak bir sosyo-kontrol mekanizmasının bulunmasını ister. Nitekim şuurlu bir ümmetin oluşmasında, hayrın öncülerinin etkileri büyüktür. Bir toplumda, güzel hasletlerin fertlere yerleştirilip yaşanılır hale gelebilmesi için, önlerinde canlı örneklerin olması lazım. Diğer taraftan hakiki manada ümmet olabilmek için, önce İslam kardeşliğini iyi anlamamız gerekir.

Ümmet olmak, soyut bir düşünce değil, yaşayan bir gerçekliktir. İslam kardeşliğinin gerçek boyutlarıyla hayata geçirilmemesi durumunda, bütün Müslüman toplulukların bir bütünlüğe kavuşmaları mümkün olmaz. Böylece Peygamberimiz, dünyanın kuruluşundan beri süregelen dini canlandırmak, yenilemek ve tazelemekle kalmadı, farklı milletleri, kabileleri birbirinin yardımcısı, dert ortağı, destekçisi ve kardeşi yaptı. Hepsinin can, mal ve namuslarının aynı derecede korunmasına özen gösterdi, takva ve iyi amelin dışında aralarında herhangi bir imtiyaz ve fark bırakmadı. Kısacası her bakımdan birlik, beraberlik, dayanışma ve eşitlik içinde muazzam bir topluluk meydana getirdi. Bu kardeşlik, öyle boyutlara ulaştı ki Kur’an’da övgülere mazhar olanlar oldu.

Bir keresinde, Suffa ashabından açlıktan dermanı kesilmiş birisi; Rasulullah’a (s.a.v.) gelip durumunu anlattı. Peygamberimiz (s.a.v.), onu, zevcelerine gönderdi. Müminlerin anneleri, “Evimizde sudan başka bir şey yok” diye durumu üzülerek ifade ettiler. Bunun üzerine Allah Rasulü (s.a.v.), “Kim, bu açı yemeğine ortak eder?” diye sordu. Bunu duyan Ebu Talha, ayağa kalkıp “Ben ya Rasulallah!” dedi ve Suffalı misafiri alıp evine götürdü. Evinde, eşinden ve çocuklarının yiyeceğinden başka bir şey olmadığını öğrendi. Sofrayı kurup lambayı yaktıktan sonra, yemeği sofraya koydular. Yemeğe başlayınca Ebu Talha, kandili düzeltiyormuş gibi yaparak söndürdü. Sadece misafirin yemesi için ortamı kararttı. Ebu Talha ve eşi, yiyormuş gibi yaptılar. Misafirleri karnını doyurdu, onlar ise aç sabahladılar. Sabah olunca Ebu Talha, Allah Rasulü’nün yanına gittiğinde ona buyurdu ki: “Bu gece, Allah, sizin davranışınızdan memnun kaldı ve hakkınızda: ‘Onlar, kendilerinde yoksulluk olsa bile kardeşlerini öz canlarından üstün tutarlar’ (Haşr, 9) diye buyruldu.”

Kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma toplumu olması, Muhammed ümmetini, diğer topluluklardan ayıran en önemli özelliklerdendir.

Sonuç olarak; aynı Rabbe, aynı Kitaba ve aynı Peygambere inanan Müslüman ümmetin, birlik ve beraberlik içinde olması beklenmektedir. Ancak ne yazık ki Müslümanlar, birlik olmak yerine sürekli parçalanmakta, bunun sonucu olarak da emperyalist güçler tarafından sömürülmektedir. Gerek mezhepçilik, gerek ulusalcılık, gerekse tarikat ve cemaatçilik sebepleriyle parçalanan ümmetin birlik olması, taassuptan uzak durması ile gerçekleşecektir. Müslümanların, din kardeşlerine karşı sevgi ve hoşgörü göstermeleri gerekirken, ayrıştırıcı unsurları gündeme getirmeleri, ümmet bilincinin olmamasından kaynaklanmaktadır.

Mümine KARAKUŞOĞLU