• Genç Birikim

    Yağmura Tutunmak: Kendini Arayan Gencin Hikâyesi

    - 22 Temmuz 2021

1980 ihtilalinde beş yaşındaydım. Öncesinde yaşamakta olduğumuz evin, komşularımızın sol görüşlü çocukları tarafından kurşunlanışı, hiç gitmeyen iziyle halen belleğimde. Olayın nedenini ilerleyen zamanlarda anlamaya çalışmak için aileme uzun sorular sormuş olsam da, aldığım tek cevap, onların “sol görüş”ten bizim de “sağcı” olmamız nedeniyle böyle bir eylemin gerçekleştiğiydi. Uzun yıllar aradan geçince belki bastırılan şu gerçekle yüzleşecektim ki, iç savaş dedikleri, bu topraklarda yüzlerce yıllık etnik ve mezhebe dayalı fay hatlarının sağ ve sol ideolojiyle etiketlendirilip birbirlerine karşı ötekileştirilmesinden başka bir şey değildi. İki büyük emperyalistin (ABD ve SSCB) kendini kayıran menfaatleriyle kaosun ucundan tutmaları da işin ayrı boyutu. Sağ ve sol kavramının hayatımızı bu kadar kuşatmış olmasını zamanla idrak etsem de, bundan sonra yaşanan tüm siyasi ve ekonomik programlar, bu iki kavramın gölgesinde hayat bulacağa benziyordu. O zamanlar, Sağcılık ve Solculuğun yanında üçüncü bir yol daha vardı ki o da “İslamcılık”tı. İslamcılık, muhafazakâr kodlarla siyasetteki karşılığını her ne kadar MSP ile bulmuş olsa da, Müslüman halkın damarlarında mutlak anlamını ve özüne kavuşacağı günü arayan sessiz bir çığlık gibiydi. Bizim evde İslamcılık, alternatif bir dünya görüşü olarak yerini almasa da, sağcı kimliğin üstünde hep dindarlık olarak yaşadı. O zamanlar, evimizde Müslümanlığımızın içini dolduracak ne bir cemaat benzeri sosyal çevreyle irtibatı olan ne de bir ilmi tedrisat almış anamız, babamız vardı; ama İslam’ın temel ölçü olarak hayatımızın içerisinde belirleyiciliği eksik de olsa hâkimdi. Büyükşehirlere göç eden mazlum Anadolu ailesinde tüm kuşatmalara rağmen İslam, küller altında cansız közleriyle de olsa hayatın içerisine bir şekilde taşınabilmişti.

Evimizde kitap, televizyonun üstündeki üç rafı işgal edecek kadar az, mahiyet olarak kısır da olsa yüksekte tuttuğu konumu ve annemin kıymetli eşya kategorisine alıp haftada bir tozlarını incitmeden alışıyla hayatımızda sarsılmaz bir yere sahipti. Okuyup iyi bir iş sahibi olmak ya da okuyup iyi bir Müslüman olmak için kitabı sevmenin vazife olarak aklımıza kazınması, anne ve babamın bize verdiği en güzel ödevdi. Ama ufkumu inşa edecek kitapların rafımıza girmesi İslamcı dayımın eli ile olacaktı. Dayımın İslamcılığı 1970’li yıllarda, önce MTTB ile ardından Akıncılar içerisinden köklü bir çıkış yapan Şura ve Tevhid gibi dergilerin mihenginde şekillenen, 1979 İran Devriminden sonrada devrimci kimlikle bütünleşen, Türk muhafazakârlığından Ümmetçiliğe bir evrilişdi. İlerleyen zamanlarda bu iyi niyetli çıkışın Anadolu’nun dilinden ve geleneğinden koparak marjinalleşmesi, Türkiye İslamcılığının emeklerini hedefe taşıyamamadaki temel problemlerden biri olarak önümüze çıkacaktı.  Evet, bir iftar davetinde bizi ailecek evinde ağırlayan dayımın elime hediye olarak tutuşturduğu üç kitap fikir kapılarını aralamama vesile olacak çapta ilk itekleyişti. Mevdudi’nin Kur’ana Göre Dört Terim, Şehid Seyyid Kutub’ un “İstikbal İslamındır ve İran devriminin baharında Ayetullah Humeyni’nin “Cihadı Ekber” kitabı. Bu üç kitabı heyecanla eve taşıdığımda İlkokulun sonlarındaydım lakin beni heyecanlandıran kitapların içeriği değildi zira ilk sayfalarına göz atmış bir şey anlamadan kapatmıştım bile, beni asıl cezbeden kitaplardaki yazarlara ait kapak resimleriydi ki inanç duvarıma büyük harflerle “Dava Adamı” ifadesini kazıyacak ölçüyle ruhuma çivilenmişti. Seyyid Kutub’un zindan parmaklıklarının arkasındaki mahsun ve o kadar onurlu resmi, ilim sızan gözlükleri, ak sakalından sıçrayan vakarıyla Mevdudi. Bu üç şahsiyetin giydikleri fikir gömleğinin içeriğinden ziyade bir öncü şahsiyetin nasıl olması gerektiğine dair ipuçlarıyla dolu silüetleri, kaderim olan yaşadığım coğrafyamın kökleriyle birleştiğinde bundan sonra karşıma çıkacak kuşatıcı ve kurtarıcı bir dava adamının portresini de çiziyordu. Zaten ne olduysa ondan sonra oldu, bütün iç ve dış varlığıyla İslam’a muhatap olan ve varlığımı varlığına adayacağım, dizlerinin dibine aşkla oturacağım, kapısına koşup heyecanla “işte bu adam” ya da “işte bu adamlar” diyebileceğim insanları arayıp bulma niyetiyle uzun bir arayışa ve girdaplarla dolu bir serüvene doğru yol alışım.

“Ben, buradayım! Siz, neredesiniz?” arzusunu ilmik ilmik şuuruna işleyen gençlerdir bu dünya çölüne karınca kararınca su taşıyanlar. Keşke o fikrin ıstırabıyla yanıp tutuşan samimiyet, ecelime kadar boynuma takılı kalsaydı. Kalsaydı da şu tepe takla olan dünyanın bağrından, ruhum kirlenmeden çıkabilseydim.

Bölüm bölüm sunacağım, başlangıcını 13 yaşlarından aldığım hikâyem, bana ait olsa da arayış içinde olan tüm Müslüman gençliğin ortak acıları ve sevinçlerinden ibarettir.

Her şey iyi bir Müslüman olmak için başlamıştı ama her şey.

  1. KAPI (İLK IŞIK)

Yüzü asık, elinde sigarası ve yeşil parkasıyla yirmili yaşlarda bir abi, kapının önünde dumanlanırken, benim ona baktığımı fark etti ve seslendi: “Mücahit! İçeri bak bakalım toplantı başlamış mı?”

Bugün, günlerden Perşembe’ydi. Babam, kırk iki yaşında emekli olduktan sonra annemin çabalarıyla milliyetçi sağ cenahtan Milli Görüş merkezli Nakşibendî tarikatına geçiş yapmış, cemaatin iyi bir müntesibi olarak haftalık toplantılarına katılmayı ihmal etmemişti. Ve bu hafta, toplantı sırası bizdeydi. Çoğunluğu, mahallemizden olmak üzere başka semtlerden gelen müritler, akşam saatlerine doğru yavaş yavaş evi doldurmaya başlamıştı. Önce bayanlar, salondan açılan odaya, sakin ve vakarlı bir şekilde giriş yaptıktan sonra ardından erkekler birer birer salonun içini doldurdular. Program belliydi, önden yemek yenilecek, arkasından cemaatle akşam namazı, Kur’an eşliğinde güncel meselelere değinilecek ve kapatılan ışıkların ardından sesli zikir.

Hemen dışarı koştum, sonradan tanışacağım üniversite öğrencisi abiye seslendim: “Abi yemek hazır.” “Tamam, hemen geliyorum.”

Öğrenciler için yemek, hemen gelmesi ve yenmesi gereken, sonrasında gelişen tüm hadiselerin kıymet olarak bir yeri olsa da midenin salgıladığı açlık sesini hiçbir şeyin bastıramayacağı inancının sofradaki müjdeli haliydi. Ama bol bir yemeğin ardından yapılan bir saat sürecek cehr-i zikir, tüm yemeği eritmeye yetecekti. Sohbetin lideri olan Hafız Efendi, tok sesiyle akşam namazını kıldırıp ve arkasından Kur’an okuduktan sonra güncel siyasi meselelere değinirdi: Yeni kurulan Refah Partisi’nden, yaklaşan seçimlerden, mevcut hükümetin zamlarından ve ne olacağımızdan… Ardından bir saat kadar sürecek ve beni o egzotik havasıyla heyecanlandıran zikre geçildi. Zikrin ne olduğu hususundaki tartışma, tarikatlar ve cemaatler arasında hep sürtüşmeye sebep olmuştu. Tarikatlar, zikri, kalp ve dil ile Allah’a vasıl olma arzusu olarak yorumlarken; diğerleri, zikre, yalnızca Kur’an’la hem hal olarak bakacaklardı. Her grubun inandığı değerin ucundan tutup karşıdakini dinlemeksizin tarafına çekme hırsı, iki bakışın yan yana gelip kucaklaşmasına hep engel oldu. Bu vaziyette, Müslümanların gündemini kendi içlerindeki tartışmalar kuşatırken, öbür tarafta İslam’a hasım olanlar, ellerini-avuçlarını ovuşturup nice yollar kat etti. Oysa zikir ve Kur’an’ın ayrışmaz bütünlüğünden konuya yaklaşıldığında, Allah ile meşgul olan bir kalp ve Kur’an’ın emriyle can bulan iyi ameller, Müslüman bireyin dünya ve ahiretini kurtaracak biricik eylemdi. Müritlere görev olarak dağıtılan günlük virdler, aslında tüm Müslümanların amelinde yer alması gereken kalbi sorumlulukla teşviklenen ödevi olmalıydı. Yine sufiler için de virdin yanında Kur’an’ın beyanı, inancın temeline konmuş olsaydı dostlarını düşmanlarını, yörüngelerini Hoca Efendileri değil, Allah (cc) tayin edecekti, kalpten dile ve oradan tesbih tanelerine dökülen “Tevhid”, Kur’an’ın aynasında dünyaya nizam veren gaye anahtar olma sıfatına yeniden kavuşacaktı.

Evin küçüğü olarak, “ışıkları kapatma emrini yerine getirme” bana verildi ve ilk komut geldi: “Işık kapansın!” Büyük bir heyecanla elimi düğmeye bastım ve olduğum yere oturdum. Ve zikir başladı: “Falemen lehu La ilahe illallah…”

Tevhid ile başlayan, bir süre sonra kendinden geçerek gırtlaktan boğulurcasına çıkan sesin kelimeyi yutması ki bu durum, “Tasavvuf” lügatinde, müridin vecd ile kendinden geçip cezbeye kavuşması hali olarak tasvir edilir. Lakin bu eylem, zikir halkasında belli periyotlarla otomatiğe bağlanan bir durumdu sanki. Çünkü herkes, gözünü kapattığında koridorun vuran ışığıyla ben gözümü açarak insanları izliyordum ki gördüğüm manzara bunu açıklıyordu. Sonra yüz kez “Estağfirullah”

ve yine yüzer kez Allah’ın isimlerinden seçilen esmalar ve zikrin bitişi. Arkasından, iyi Müslümanın alametlerinden biri olarak fikir ajandama notunu düşeceğim “Ümmet nedir? Neresidir?” sorusuna başlangıç cevabı olacak dua faslına sıra geldi. Şöyle başlıyordu dua: “Rabbim! Afganistan, Pakistan, Keşmir, Filistin, İran, Irak, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır ve Türkiye’deki tüm mazlum kardeşlerimize yardım et, onları zalimlere karşı muzaffer eyle…” Bu dua, aynı zamanda parçası olduğum ümmet kardeşliğinin ilk tescili olmasının yanında, içerdiği “mazlum” ve “zalim” kavramlarıyla da fikir dünyamın ilk varoluş tuğlasıdır.

Duanın ardından, yine aynı komutla ışıkları açışım ve ter revan içindeki cemaate su dağıtışım. Her şey çok güzeldi; özellikle çay dağıtılırken amcalardan birinin cebinden çıkardığı misk yağının, salonu yağmurdan sonraki toprak kokusu gibi nakşedişi.

“Çay, Müslümanın mazotudur” derdi bir abimiz; çaysız, ne muhabbet olur ne devlet kurulur ne de devlet yıkılırdı. Haftalık toplantıların zikir sonrası vazgeçilmez’i olan çay, aroma gibi ortamın rengini yavaş yavaş değiştirmeye başladı; Kur’an, zikir ve güzel bir duayla beyaza bürünen evimiz, bir anda dünya hesabının yapıldığı ekonomik muhabbetlerle koyu demli bir havaya bürünmüştü. Zikir halkasında statü ve mevki fark etmeksizin yan yana olan halka, zikir sona erdikten sonra bir anda yerden koltuklara doğru konumlarına göre dizilmeye başladı. Zenginler, Hoca Efendinin yanındaki tekli koltuklara, onların hemen yanında kıdemli memurlar, geri kalan üçlü kanepelere de sıkıştırılmış vaziyette dört ya da beşerli gruplar halinde emekli, asgari ücretliler ve tabi ki değişmez konumlarıyla yerde minder üstünde öğrenciler. Her şeyin güzel gittiği yerde, suyu bulandıran bir şeyler vardı ancak yaşım gereği henüz anlamlandıramıyordum. Ama servetin her şeyi bozmaya muktedir bir güç olduğunu yavaş yavaş seziyordum. 1980’lerin Özal’lı yıllarındaydık, serbest piyasa ekonomisi ve insanları zamanla kuşatan serbest piyasa ahlakı tüm toplumu kuşatmış, madde, mananın karşısında galebe çalmaya hazırlanan bir ordu gibiydi.

İslam’ı, yalnızca ibadet formuna indiren, seccadeye ve cami avlusuna hapseden, bireyin ıslahından toplumsal değişimine kadar her meselesini düzenlemeye muktedir olan İslam’ın özüne yabancılaşan muhafazakârlık, serbest piyasa ahlakından en çok nasiplenen taraftı. Ne yazık ki aynı muhafazakârlık, geleneksel cemaatlerin genlerinde fazlasıyla hâkimdi. İlmin ve takvanın yerini para ve makam aldığında yani birey, dünyevi arzularının büyüsüne kapıldığında, İslam kültürel bir kalıba girer ve tüm ilkeleri budanarak göğe itilir. Böyle de olmuştu; Kur’an, bir rahatlama, zikir de folklorik bir motivasyon aracıydı artık. Ama ciddiye alınan tek şey vardı ki o da paranın ve makamın ayrıcalığıydı. İnsanın, hâkim ve özel olma gayesi ki bu, tüm insanlar için geçerli olan nefsi bir arzudur. Bu arzuya yol veren de hep para ve makam ihtirası olmuştur ve neticesinde avuçlardan kayan ebedi ahiret yurdu.

Babam, işçi adamdı, geliri de gideri de belliydi; evde para, ay sonlarında konuşulur. Eğer kriz kapıdaysa kemer sıkma politikalarına harfiyen uyulurdu. İsrafımız yoktu soframızda, misafirimiz de bol olurdu. Lakin evimizde paranın hiçbir zaman ayrıcalığı olmadı. Evimize gelen zengine farklı, fakire farklı bir muamele gösterilmedi; tam aksine fakir, daha çok bağra basıldı, özellikle annem, bu hususta çok titizdi. Eğer bir evde para, hayatın ve tüm ilişkilerin merkezindeyse onunla yatılıp onunla kalkılıyorsa, o evden ne iyi bir dava adamı, ne emanet verilecek bir memur, ne iyi bir eş ne de iyi bir arkadaş çıkar kanaatindeyim. Özellikle geleneksel cemaatlerin içinde maddi zaaf, kendini fazlasıyla gösteriyordu; ilmin yerini sermaye, fedakârlığın yerini kişinin toplumdaki statüsü almıştı. Her ne kadar sisteme karşı sözde muhalif bir tavır söz konusu olsa da, pratikte sistemin sunduğu nizamın birbirine muhtaç parçasıydılar. Ekonomik ilişkilerinde liberal, siyasi ilişkilerinde milliyetçi ve muhafazakâr ve bir o kadar da demokrat. Kendi dünyalarından olmayan bu kavramların kıskacında yabancılaşmanın seline kapılmışlarken, takva vurgusu ve giyim kuşamlarıyla açığı kapama ve günü kurtarma girişimleri fazlaca sırıtıyordu. Tasavvuf, insanın fıtratına yabancılaştırıldığı, israfın, kinin ve kibrin egemen olduğu şu dünya hayatına karşı “zühd” mihveriyle çok güzel bir cevap olabilirdi. Ama aynı tasavvuf, birtakım tarikatların eliyle fıkhın dizginlerini kırıp folklorik bir boyuta taşındığında, özünü yitirerek dünyevileşti ve çözüm yerine sorun olmaya başladı. Tevazu kibre, takva lükse kaydı. Aslında temel problem, bir şeyin ne olduğundan ziyade kimin elinde olduğudur. “Tasavvuf”, “fıkıh”, “kelam”, “davet” ve “cihad” gibi İslam’ın temelini teşkil eden kavram ve olgular ne yazık ki çoğu zaman iyi ellere düşmemiş, bu nedenle mahiyetin dışına çıkmıştı. Salih insanların ümmet ve insanlık adına koyduğu her tuğla, yine bunların eliyle yıkılmıştır. Akıl, ahlak, adalet ve merhamet temelli Son Nebi’nin çizdiği insan ve toplum profili, model bir medeniyete öncülük etmesi gerekirken ne yazık ki bu değerlerin yerinden oynatılmasıyla Müslümanları hep bir fetrete soktu. Ne mutlu ki her şeye rağmen -çünkü Rabbimin vaadi haktır- yeniden bir sıçrayışla örnek nesil ve ümmet olma bilinci, bireyden topluma dönüşeceği günün sancısıyla tüm dünya coğrafyasında güzel insanların eliyle yola devam etmekte.

Nerede kalmıştık? Evet, çaylar içildikten ve cemaat dağıldıktan sonra geride, ibadet gibi gördükleri bu haftalık vazifeyi en iyi şekilde yerine getirmenin sevinciyle yüzlerinden tebessüm dökülen annem, babam ve mutfakta dağ gibi yığılmış bulaşıklar. Annem: “Allah’ın zikredildiği evlerde, Melekler misafir olur” demişti ve biz, o gece evimizi meleklerin doldurduğuna inanmış, sevinç içerisinde uyumuştuk.

Günler derken, aylar geçmişti. Perşembe sohbetleri kaldığı yerden devam ederken cemaatin içinden yavaş yavaş çatırdama sesleri gelmeye başladı. Fedakâr kadınların yoğun olduğu cemaat, yine aynı kadınların fıtri ihtiraslarıyla ilk ayrışmanın tohumları ile çatırdamaya başlamıştı. Akabinde karşı devrim girişimiyle atağa geçiş ve yıllarca yediği içtiği ayrı gitmeyen komşu ve arkadaşların birbirlerini düşman ilan etmeleri ve neticesinde ikiye bölünme. Benliğin ve kibrin kırılmasını gaye edinen tasavvuf menşeli cemaatin, bu hasletler üzerine eklenen dünyevi ihtiraslar ve baş olma sevdası nedeniyle ikiye bölündüğüne şahit oluşum, ilk ama son olmayan hayal kırıklığımın da başlangıcı olacaktı. Dünyayı terk etmek ile ihmal etmemek arasında bir denge arama arzusuyla yola çıkıp benliklerine kurban giden insanların hikâyesi ile doludur bu topraklar. (Devam edecek…)

Mustafa NECATİ