4 Nisan 2014’te haber ajansları Şehid Seyyit Kutub’un kardeşi ve İslam dünyasının önemli düşünürlerinden Muhammed Kutub, 95 yaşında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde Uluslararası Tıp Merkezi’nde hayatını kaybetti.” şeklinde son dakika haberini vermişlerdi.

Vefatının ardından İslam âleminin değişik yerlerinde ardından gıyabî cenaze namazları kılınan ve bilhassa Ankara da 19 Ekim 2014 Pazar günü  Müslümanlarla Dayanışma Platformu tarafından tertiplenen- bu konuda Türkiye’de hatta belki de dünyada ilk olması muhtemeldir- Muhammed Kutub Paneli ile bu müstesna âlimimiz anılmıştı.

Bu yazı, vefatının 1.yıldönümünde hayatı ve eserleriyle Türkiyeli Müslümanlara çok şey kazandıran Muhammed Kutub’u hatırlamaya ve tekrar eserlerine yöneltmeye vesile olursa kendimizi bahtiyar addedeceğiz.

dergi

HAYATI

Kutub ailesi, Allah (c.c.)’ın İslam dünyasına, hatta tüm insanlığa davetçi olarak, özellikle son yüzyıla bahşettiği bir ailedir. M.Beşir Eryarsoy hocamızın cümleleriyle, “Dört Tayf” bu ailenin ikisi erkek ikisi kız dört kardeşin adeta özel adı olmuştu.[1] Dördünün katılımıyla yazdıkları bir kitap önce bu ad ile yayınlandı. Sonra da Müslümanlar onları bu isimle tanıdı ve tanımladı.“Tayf” ışık huzmesi, kollara ayrılan ışık demetinin her bir kolu anlamına gelmekte.

 

Dört kardeşle, yapıp ettikleriyle, bıraktıkları miras ile birebir örtüşen bir benzetme. Kimdi bu “dört tayf”, etraflarını nurla aydınlatan bu ışık demeti? “Seyyid Kutub, Emine Kutub, Hamide Kutub ve Muhammed Kutub.”

 

İhvan’ın esin kaynağı olduğu İslamî cemaatler, Şehid Seyyid Kutub ve Emine Kutub isimlerini sık sık zikrederler. Ailenin en küçüğü Muhammed Kutub, ağabeyi kadar aktiviteye sahip olmasa da, bir mütefekkir olarak yer aldığı tebliğ çalışmasında, davetçi sıfatına hayli layıktır.

 

Muhammed Kutub, 1919 yılında Mısır’ın Asyut şehrinde dünyaya geldi. Abisi Seyyid Kutub, 1906 doğumlu olduğuna göre aralarındaki yaş farkı 13 yıldır. Seyyid, Emine, Nefise ve Hamide kardeşlerin en küçüğü olan Muhammed Kutub, liseden sonraki eğitimine Kahire Üniversitesi’nde devam eder. Okuduğu bölüm İngiliz edebiyatıdır.  Üniversite yıllarında bir yandan psikoloji üzerine eğitim görürken, öte yandan da İslami araştırma ve incelemelerde bulunmuştur.

Muhammed Kutub’un fikri yapısının gelişmesi ve eğitiminde kendisinde 13 yaş büyük olan abisi Seyyid Kutub’un çok önemli bir etkisi oldu. Muhammed Kutub kardeşi Seyyid için; “Lise yıllarına geldiğimde beni fikir tartışmalarının yapıldığı toplantılara götürerek, düşünce ve gönül dünyamı etkiledi” demişti.

 

Kutub ailesinin yaşadıkları Asr-ı Saadet döneminde Yasir ailesinin Ebu Cehil’den çektikleriyle karşılaştırılmıştır. Seyyid Kutub’un yaşadıklarını kardeşi Muhammed şöyle anlatıyor: “Amerika’dan döndükten sonra 1949 ve 1950 yıllarında iki yıl boyunca devamlı bir şekilde tutuklanma ve sorgulanma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Seyyid iki önemli problemle karşı karşıyaydı. Birincisi,  batıla karşı başlattığı amansız mücadele. İkincisi ise kaynaklarının ve özgürlüğünün kısıtlanmasıydı. Bir müddet sonra ikimiz de tutuklandık. Ben kısa bir hapis sürecinin arından serbest kaldım. Ama Seyyid özgürlüğüne kavuşamadı. Askeri hapishanede kaldığım süre beni çok değiştirdi. Hapisten önceki yıllarımda şiir, edebiyat ve sanata daha fazla yatkındım. Sonradan eğilimlerim değişti.”[2]

 

Muhammed Kutub, ağabeyi Seyyid Kutub ile birlikte hükümeti devirmek istediği ve Mısır’ın politik ve kültürel liderlerine yönelik suikast tertipçiliğinde bulunduğu iddiası ile tutuklandı. Ağabeyi idam edilirken o hapis cezasına çarptırıldı. 1966’dan 1972’ye kadar cezaevinde yattı. Ardından diğer Müslüman Kardeşler üyeleri ile birlikte Suudi Arabistan’a iltica etti.

 

Muhammed Kutub, Suudi Arabistan‘ da bulunduğu yıllarda Seyyid Kutub‘un kitaplarını düzenledi ve bastırdı. Cidde‘ deki Kral Abdülaziz Üniversitesinde ve Mekke‘ deki Ümmül Kura üniversitesinde İslamiyet- Mukayeseli Dinler profesörü olarak öğretimde bulundu. Ayrıca Muhammed Kutub akademik çalışma yapan öğrencilerin araştırmalarını yönetmiştir.

Hayatını ilim ve irşada adamış bir mütefekkir olarak tarif edilen ve uzunca bir süredir Medine’de sürgün yaşayan Muhammed Kutub, yakın zamanda Cidde’de kaldırıldığı hastanede 4 Nisan 2014 tarihinde cuma sabahı 95 yaşında hayatını  kaybetti. Muhammed Kutub, 5 Nisan 2014’te Mekke’de defnedildi.

     FİKİRLERİ, KİTAPLARI VE ESERLERİNDEN İKTİBASLAR

Muhammed Kutub, son asrımızda yüz yıla yakın ömür yaşamış değerli âlimlerimizden biriydi. Diğer kardeşleri Emine ve Seyyid gibi hayatı çok zorlu bir süreçten geçmiştir. Söylediklerinden dolayı abi ve ablası gibi gerek zindan gerekse de diğer türlü baskılara maruz kaldı. Zaten bu, Allah’ın yeryüzüne koyduğu kanunlardan biridir. Zalim ve tağut olan idareciler kendilerine dalkavukluk edecek kişilerin olmasını isterler. Bu istekleri eğer kabul edilmezse ya zindan ya da sürgün veya da daha farklı sindirme yollarına başvururlar.

 

İşte Muhammed Kutub bunları yaşamış ve kendisinden önceki Rabbani âlimlerin izini devam ettirmiştir.
Yazdığı eserler ile İslam dünyasında geniş yankı uyandıran âlimlerden biridir. Türkçeye de çevrilen eserleri vasıtasıyla birçok Müslüman da İslam Düşüncesi’nin oluşumunda büyük emekleri olan âlimlerden biridir.

 

M.Beşir Eryarsoy hocamızın ‘Muhammed Kutub’ Panelinde ifade ettiği üzere: “ Bizim neslimizde milliyetçi mukaddesatçılıkla malul, İslam devleti deyince tatilin Pazar değil Cuma olmasını anlayan bir İslam bilincinden; Saf, arı, duru Tevhidi istikameti yakalamamızda  Altmışlı yıllardaki Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretleri” ile, Muhammed Kutub’un “Biz Müslüman mıyız “  kitapları  çok etkili ve sarsıcı olmuştur. Muhammed Kutub ve Seyyid Kutub Türkiye içindeki bir takım çevrelerce de haksız yere mezhepsiz, Amerikancı, Osmanlı düşmanı gibi saçma sapan ilmi mesnedlerden yoksun ithamlarla yaftalanmaya çalışılarak kitapların halk tarafından okunmaması  sağlanmak istenmiştir.”

Bütün bu engellemelere rağmen 1960 sonrası İslami hareketlerde Muhammed Kutub’un büyük etkisi olmuş, Kutub’un her bir eseri pek çok yerli yazarlarca tercüme edilmiştir. Muhammed Kutub, İslami hareket önder ve eylemcilerince kılavuz mertebesine konmuş ve İslami hareket mensuplarının fikri oluşumlarını şekillendirmiştir.

Muhammed Kutub, eserlerinde bir taraftan Batı kültürü ve uygarlığının belli başlı ilkeleri ve batı düşüncesinin kilometre taşı mesabesindeki fikrî akımları ve ideolojileri ile bunların belli başlı kişilikleriyle hesaplaşırken, emperyalizmin İslâm ümmetine maliyetini çeşitli bakımlardan ele alıp gözler önüne sermekte; Diğer taraftan da Müslüman ümmete çıkış yollarını göstermekte, bu yolları gösterirken İslâm tarihinden dikkatle seçtiği önemli örneklere dayanarak ümmetin yeniden dirilme ve ayağa kalkma potansiyeline sahip olduğunu fakat bunun için gerekli gücü elde etmek için çok yönlü ve yoğun topyekûn bir çabaya ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır.

muhammed-kutub

 

Bu çerçevede Çağdaş Fikir Akımlarını ve bunların öncülerini tanımlayıp eleştirmekten tutun, İslâm’ın Etrafındaki Şüpheleri cevaplandırmaya, Yirminci Asrı, Modern Câhiliyye diye tanımlayacak kadar kendinden emin ve “Haydi Tih’den Çıkalım” diyecek kadar kendisine ve ümmetine güvenen bir yol gösterici idi.

 

Kutub’un eserlerini dikkatle okuyan bir kimse, aynı zamanda ağabeyinin izinde iyi bir Kur’ân öğrencisi, iyi bir tarih yorumcusu, yorulmak bilmeyen bir davetçi ve tebliğci, Bosna-Hersek’ten tutun da Afganistan’a kadar, irili ufaklı türlü İslâmî hareketlere varıncaya kadar ümmetin meseleleriyle yakından ilgilendiğini, hatta çeşitli öğrenim düzeylerine ders kitapları hazırlayacak kadar yeni yetişen neslin eğitimiyle yakından ilgilendiğini, doğru düşünmenin temel taşlarından birisi olan İslâmî kavramların doğru anlaşılması üzerinde büyük bir özenle durduğunu görecektir.[3]

 

Biraz da Muhammed Kutub merhumu kendi eserlerindeki ifadeleriyle tanıyalım ve bu vesileyle Türkçeye de tercüme edilen bazı eserlerini siz okurlarımıza tanıtmış olalım:

 

   

  DÜZELTİLMESİ GEREKEN KAVRAMLAR[4]

düzel

Muhammed Kutub, bu eserinde Müslüman’ın her şeyden önce zihnindeki kavramları yanlış yorumlardan ayıklayarak tashih etmesi, doğru temeller üzerine oturtması gerektiğini dile getirmektedir. Buradan hareket eden yazar; Kelime-i Tevhid, İbadet, Kaza ve Kader, Dünya ve Ahiret kavramlarını ele alarak incelemektedir. Ayrıca Kelime-i Tevhid’in pratiğe dökülmesi ve kişinin hayatına yansıması gereken bir gerçek olduğu da eserde işlenen konular arasındadır.

“Bu son yüzyılda müptela olduğumuz problemlerden biri de, insanlara abdesti bozan şeyleri anlatıyor ve bunu yüzlerce sayfada yüzlerce defa dini okullarda talebelere öğretiyoruz da “La ilahe illallah”ı bozan şeylerden söz etmiyoruz. Anlatsak da ittiba şirkine değinmeden sadece itikat ve ibadet şirkinden oluyor anlatılan. Temelden yanlış bir prensibe dayanıyor bu: İttiba şirki, milletten (dinden) çıkarmayan küfr-i amelidir!”(s.72)

“İnsanların kurtuluşunun yolu kavramların düzeltilmesi, öncelikle de “La ilahe illallah” kavramının düzeltilmesidir, dediğimiz zaman, çoklarının hayretlerinden ağzı açılıyor, inanamıyorlar! Kimilerine göre kurtulmanın yolu fakirlik ve cehaletle savaşmaktır. Güçlü bir iktisat kurulması, aça yiyecek, işsize iş, okuyana okuma olanağı bulmaktır… Bazılarına göre de, çökmüş ahlakın düzeltilmesidir: Yaygın rüşvet, yalan, nifak, sahtekârlık, aksaklık, korkaklık, kişiliğin boşa verilmesi, umursamazlık… Yine bazılarına göre de, ayrılığın giderilip, birleşmenin sağlanması, safların birleştirilip, kinlerin kaldırılması ve genel uygulamanın egemen olmasıdır. Yığınla görüşler var…

Biz de diyoruz ki: Bunların hepsi için evet, hepsi reformdur ve istenmektedir. Ama yol nasıl olacak? Tam bir yüzyıl bunların ıslahını denedik; okullar, enstitüler, üniversiteler açtık, yollar, fabrikalar yaptık, yolları taksilerle, evleri buzdolapları, fırınlar ve televizyonlarla doldurduk. Az da değildir bu yaptıklarımız! Sonra? Sorunlarımız azalacağına büyüdü. Problemlerimiz biraz daha düğüm halini aldı. İnsanlar önünde zaaf, zayıflığımız ve pasifliğimiz arttı. Artık yalnız büyük uluslar, oburun çanağa üşüştüğü gibi üzerimize üşümüyor, yokluk ve zillet içindeki kutupların insanları bile çanağa ilk uzananlar, mal ve ırzlara, kana ilk koşanlar oldular.

Biz diyoruz ki: İnsanlar hayretten ağızlarını açsalar da, kızanlar inkâr etseler de, kurtulmanın yolu, “La ilahe illallah”tan başlamak üzere İslami kavramların düzeltilmesidir.”(s.92-93)

 

KUR’ÂN’I NASIL OKUYALIM[5]

 

Muhammed Kutub,Formun ÜstI.     bu küçük eserinde, gündelik hayatın problemleri içinde, Kur’an’ı bir hayat kitabı olarak okumanın yollarını göstermektedir.

 

“Akide saf bir fikirden ibaret değildir… Vicdanlarda yer eden gizli bir duyguda değildir… Akide, bir hayat sistemidir… Bu kelimenin ifade ettiği ve taşıdığı pratik, ciddi, bilinçli ve fikri davranış gibi bütün manaları ile birlikte, akide, bir hayat sistemidir.” (s.43)

 

“Tarihin başlangıcından sonuna kadar insanlığın problemi, Allah’ın varlığını bilmemek ve herhangi bir şekilde ona ibadet etmemek olmamıştır. Aksine, insanların en büyük meselesi; Allah’ı hakkıyla bilmemek ve bu yüzden de O’na yaraşır şekilde ibadet etmemek olmuştur: ‘Onlar Allah’ı gereği gibi takdir edemediler.’’Hayır, Allah’ın emrettiğini yerine getirmemişlerdir. (Abese, 23)” (s. 88)

“Yönetim işinin ibadet dairesinden çıkarılmasıyla İslam’ın halkalarından biri çözülüverdi: Hüküm halkası. Gerçi ilk başta tamamen çözülmemişti. İnsanlar O’nun helal ve haramlarını tanıyor, ondan başkasına da itaati zorunlu görmüyorlardı. Fakat bu uygulamaya bazı zalim yöneticilerin zulmü ve baskıları karıştı. Bu karışma, uygulamayı O’nun emrettiği ve ilk dönem Müslümanlarının uyguladığı olgunluktan uzak tutuyordu. Zulüm ve baskı karışan bu uygulama uzun yüzyıllar sürdü. Nihayet, bu yüzyılda -Arap ülkelerinde olduğu gibi- O’nun dinine tamamen sırt çevrilip, yerine başka sistemler getirilince halka da sonuna kadar açılıverdi. En doğruyu söyleyen Allah Resulü’nün (s.a.) buyurduğu gibi çözülen ilk halkaydı bu: “Bu dinin halkaları tek tek çözülecektir, ilk çözülen hüküm, son çözülen de namaz olacaktır.” (Ahmed’in rivayeti) Sözünü ettiğimiz yönetim işini ibadet dairesinden çıkaran sebeplerle beraber, yıkımın inanç ve ibadet kavramlarında kalması da düşünülemezdi. Normal olarak diğer amellere de sıçrayacaktı. İman ve ibadet dairesinden de derece derece çıkarıldı.” (s.127 – 128)

 

  1. ASRIN CAHİLİYESİ[6]

20

Muhammed Kutub’un, 1960’ların ortalarında kaleme aldığı 20. Asrın Cahiliyeti, eldeki baskılardan anlaşıldığı kadarı ile Türkiye’de ilk defa 1967 yılında ve Cağaloğlu Yayınevi tarafından basılmıştı.

“Aslında cahiliye –Kur’an-ı Kerim’in kastettiği gibi- Allah’ın indirdiği hükümleri kabul etmeyen, Kur’an ahkâmıyla hükmetmeyi reddeden düzenli bir sistemdir. Yüce Allah, ‘Yoksa onlar (İslam öncesi) cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?’ buyuruyor. Cahiliye, iyi niyetlilerin sandıkları gibi, bir daha geri gelmemek üzere giden belirli bir tarihî dönem değildir. Aksine cahiliye, coğrafi bölge, durum, zaman ve mekân kavramları açısından değişik şekiller alan belli bir ‘cevher’dir. Görünürde şekilleri değişse bile ‘cahiliye’ olmaları açısından hepsi birbirinin aynısıdır. Aynı şekilde cahiliye; ister Arap, ister yirminci asrın cahiliyesi olsun, kötü niyetli kimselerin düşündükleri gibi ilim, bilgi, medeniyet, kalkınma, sosyal, politik ve insani değerler diye adlandırılan şeylerin karşıtı da değildir.” (s.9)

İnsanın evrendeki gerçek yerini belirleyen biricik özellik, sağlam akide/ doğru inançtır. Doğru hedefi belirlemek için her zaman ve her yerde attığı adımlar onu doğru yola (sırat-ı müstakime) yöneltir. Böylece onun vicdanı, davranışları, duyguları, amelleri, gayeleri ve pratik hayatı doğru yolda olur. Böylece insan, olması gerektiği gibi birbirine kenetlenmiş, mükemmel ve doğru bir yola yönelmiş olur. Mıknatısla ibreyle göstergesi arasında bir engel konduğu an ibrenin titreyip bozulması gibi akide de bozulduğunda/ sapıttığında insanın bütün varlığını ve bünyesini bir ızdırap ve bozulma kaplar. O zaman, tam bir denge ve birlik arzeden insanın bozulması gayet doğaldır. Her zaman ve her yerde ayakları birbirine dolaşır; duyguları, amelleri, vicdanı, davranışları, gayeleri ve pratik hayatı darmadağın olur. Olması gereken birlik de geri dönmez. Onun varlığının ve bünyesinin de sağlam inanç ve doğru yolun gölgesinde sahip olduğu güvene ve huzura ermesi mümkün olmaz. İşte o zaman cahiliye doğar.

Cahiliye, Allah’a kulluk etmekten yüz çevirmek demektir. Bu kulluktan maksat, hayatın bütün safhalarında Allah’ın hükümlerini hâkim kılmak ve ona boyun eğmektir. Şayet Allah’a olan kulluk bu şekilde değilse, o zaman da hayat bocalamalarla dolup taşar, bunları da parçalanma ve darmadağın olma gibi tehlikeler izler. Bu öyle bir ızdıraptır ki, hayat düzeninde, düşüncede insan ile Rabbi arasındaki ilişkilerde, insanın etrafındaki hayatla, varlıklarla ve bilhassa insanlarla olan ilişkilerinde bocalamalarla doludur. Tarih boyunca Allah’a kulluktan her ne zaman yüz çevrilse mutlaka bunu, insan ilişkilerindeki, düşüncelerdeki ve davranışlarındaki sapkınlıklar izler. Bu yüzden inanç, bütün bunları düzenleyici bir etkendir. İnsan, ister bu konuda uyarılsın ister uyarılmasın, ister istesin, ister istemesin, şayet inanç sağlam olursa, insanın bütün yaşantısı ve izlediği hayat tarzı doğru olur. Şayet inanç bozulursa, bu bozukluk ve ızdıraplar, insanın bütün varlığını kaplar ve hayatının bütün alanlarına yayılır. Diğer bir ifadeyle, Allah’a dosdoğru kulluk edildiğinde yeryüzünde bocalama ve ızdıraplara rastlamak asla mümkün olmaz. Bazen inanç olabilir, evet, ancak yalnızca soyut olarak akidenin bulunması problemini çözmez. O, ancak diri, hareket edebilen ve gelişme yeteneğine sahip olan varlıktır. İnanç aslında insanın yalnızca bir yönünü değil, hayatının tüm alanlarını kapsar. İnanç, insanın duygu, düşünce, gaye, yaşayış, davranış ve amellerini kapsar. (s.47-48)

 

ENFÂL SÛRESİNDEN EĞİTİCİ DERSLER[7]

  Bu eser, Muhammed Kutub’un (muhtemelen) 1990’lı yıllarda yapmış olduğu bir konferansın ses dosyalarının dinlenmesi ve tercümesi yapıldıktan sonra tekrar çeşitli internet sitelerinde bulunan ses dosyalarının yeniden dinlenmesi suretiyle oluşturulmuş. Kitap hem İslâmî uyanışın meseleleri hem dünya tarihi hem de sorular kısmında yer alan bir soru vesilesiyle Seyyid Kutub’un idamı hakkında dile getirdikleri açısından önem arz etmekte.

“ İslâm ümmeti insanlığa karşı risaletinin/misyonunun gereklerini yerine getirmekten yavaş yavaş geri çekilince, hidayet misyonunu, davet misyonunu, bu dinin güzelliklerini beyan edip açıkça gösterme misyonunu ihmal edince, bütün beşeriyete karşı bu görevinde kusurlu hareket edince bu durumda ümmetin kendisi de, bütün bu beşeriyet de doğru yoldan sağıp uzaklaşır.”(s.27)

“ İslâm’ın güzellikleri yapılan birtakım konuşmalarda ortaya konulmuş olmaz. Çünkü söylenen söz ne kadar doğru ve samimiyetle söylenirse söylensin, onu söyleyen kişinin bizzat fillî uygulaması yoksa kısa bir süre sonra o söz buharlaşıp gider, etkisini de kaybeder. Bu ümmetin yerine getirmekle yükümlü olduğu davet ise İslâm’a dair ve onun güzelliklerini anlatan kitaplar yayınlamak ya da konferanslar vermek değildir. Aksine davet ancak ilk defa yayıldığı şekli ile canlı örnek aracılığı ile yayılır. Bu canlı örnek de İslâm’ın değerlerini ve ilkelerini fiilî olarak gerçekleştirir. Bunu yeryüzünde yürüyen canlı bir vakıa olarak ortaya koyar. İnsanlar a onu gözleri ile görürler. İnsanlar da bu dinin ortaya çıkardığı ve onun öngördüğü şekilde hayatı yaşayan örnekleri görüp beğenerek bu dine girerler. İşte ilk davet de bu şekilde yayılmıştır.”(s.27)

“O halde neleri değiştirdiğimizi öğrenebilmemiz için tarihimize dönüp bakmamız gerekmektedir. Nefislerimizde yahut kalplerimizde meydana getirdiğimiz bu değişikliğin neticesinde Yüce Allah da durumumuzu ve İslâm ümmetine ihsan etmiş olduğu nimetine değiştirdi. Bu mesele, son derece önemli bir meseledir. Çünkü son üç asırda Müslümanların karşı karşıya kaldıkları musibetler gelişigüzel ortaya çıkmamıştır, kendiliğinden meydana gelmemiştir… Hiç şüphesiz mesele, ilk olarak ve her şeyden önce kulların Rableri ile olan ilişkileri meselesidir. Kulların Allah ile alakalarının durumu nedir?…Eğer biz ilk ve en büyük musibet olan Endülüs musibeti ile başlayacak olursak görürüz ki, başlarına gelenlerden bizzat Müslümanların kendileri sorumludurlar…Ümmetin ilahî yardımı hak etmesi için yardım görmenin şartlarına bağlı kalması bir zorunluluktur. Mutlaka Allah’ın yoluna dönmesi gerekir… Fark mü’minin imanında, her şeyden soyutlanarak Allah’a adanmışlığında, Allah yolunda canını feda etmeye hazır oluşunda yatmaktadır.”(s.17-18)

 

NASIL DAVET EDELİM[8]

“ Demokrasi oyununa girdiğimiz vakit oyların çoğunluğunu alan kimselerin – isterse Allah’ın şeriatını egemen kılmasın- meşruiyetini kabul etmemiz kaçınılmaz olur. Çünkü kendisine aykırı hareket etme imkânı bulunmayan oyunun kuralı budur. İşte bu takdirde de itikadi bakımdan sakıncalı bir duruma düşeriz. Bu da yüce Allah’ın küfür dediği bir işin meşruiyetini kabul etmek, Allah’ın şeriatından başkasını yasalaştırmaktır.
Biz, kalbimizden ya da açıktan istediğimiz kadar: “Bizler Allah’ın indirdikleri dışındaki hüküm koymayı uygun görmüyoruz,” diyelim. Bu oyuna girmeyi kabul ettiğimiz hatta çoğu zaman bu oyuna girmemize izin verilmesini isteyip bu haktan yoksun bırakılmaya karşı çıktığımız halde bile, oyunun bu kuralına da boyun eğmek zorundayız.

Düşmanlarımız fırsatı kaçırmayarak demokrasinin kaygan zeminine düştüğümüzü görüp bizi zora sokmaya kalkışacak hatta daha fazla sıkıntıya sokmak için ileri de giderek bize şöyle diyeceklerdir: ” Seçimlere girip de başarılı olmazsanız, Allah’ın şeriatını uygulamayacak olanlar kazanırsa tutumunuz ne olacaktır?”  Bizler de: “Toplumun görüşüne saygı duyacağız”, deriz. -Hayret doğrusu!- Eğer onlar bizlere: “Peki siz yönetimdeyken daha sonra toplum sizden yüz çevirip, başkasına oy verecek olursa tutumunuz ne olacak, diye sorarlarsa, biz de onlara: “Toplumun kararına boyun eğeriz”, deriz. Hayret doğrusu! Peki ya toplumun aldığı karar Allah’ın tespit ettiği hüküm ile çelişiyorsa ne olacak?

La ilahe illallah davasının ve meşruiyet meselesinin, bundan daha ileri derecede sulandırılması söz konusu olabilir mi? Bununla birlikte, madem o oyuna girmeyi kabul ettik, onun yasasını kabul etmekten başka yolumuz da yoktur. Çünkü mantığın gereği budur. Ama oyuna katılmadığımız takdirde, bunun yasasını kabul etmemek de bizim hakkımızdır. Bu sayede hem kendimizle tutarlı oluruz hem de “Bizler bu oyuna girmedik. Çünkü bu oyunun yasası Allah’ın belirlediği ve kullarını kabul etmek zorunda tuttuğu hükme aykırıdır” diyebiliriz. Doğal olarak bunu söylediğimizde düşmanlarımız da şunu söyleyeceklerdir: “Sizler demokratik değilsiniz, sizler demokrasinin düşmanlarısınız. ” Biz de onlara şu cevabı veririz: İstediğinizi söyleyiniz. Bizler ta baştan beri Allah’ın şeriatına aykırı şekilde yasa yapma hakkını insanlara veren bir yönetim sistemini kabul etmiyoruz. Çünkü bizler bunu kabul edecek olursak, Müslüman kalamayız. Allah’ın bize indirdiği İslam’dır. Demokrasi değildir. Allah’ın bizi uymakla yükümlü kıldığı, İslam’dır. Demokrasi değildir. Kıyamet gününde bizi Allah, İslam dolayısıyla hesaba çekecektir. Demokrasi dolayısıyla değil.”(s.111-112)

Kısaca tanıttığımız bu eserleri dışında; Çağdaş Dünyaya İslami Bakış, Çağdaş Fikir Akımları, Çağdaş Konumumuz, İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler, Hanım Sahabiler, Biz Müslüman mıyız?, Alemlere Rahmet Hz. Muhammed, Benzerini Getiremezler, Oryantalistler ve İslam gibi  kitapları Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Şehid Abdullah Azzam, merhum Muhammed Kutub ile ilgili alakalı şunları söyler: “Bazen Muhammed Kutup beşinci hissiyle görmediklerimizi görür ve gelecek tahmininde bulunurdu. Bunları hayal ürünü ve evham olarak görürdüm. Lakin bu öngörülerinin vakıaya-gerçeğe dönüştüklerini, gayb aleminden şehadet alemine indiklerini bizzat müşahade ettim”[9]

Bizler, başta Seyyid Kutub olmak üzere Kutub ailesinin diğer fertleri gibi merhum Muhammed Kutub’unda tevhid dini olan İslam’a hizmet ettiğine şahidiz. Rabbimiz de şahit olsun. İslami hareketin mücadeleci alimlerinden Muhammed Kutub’a vefâtının 1.yıldönümünde Rabbimizden rahmet diliyoruz.

 DİPNOTLAR

[1] http://www.medeniyetvakfi.org/vakif/2012-09-21-07-39-00/yazanlarimiz/m-besir-eryarsoy/dort-tayf-in-ikincisi-muhammed-kutub-da-rabbine-dondu-2

[2] http://www.dunyabulteni.net/haber/294322/muhammed-kutub-vefat-etti

[3] http://www.medeniyetvakfi.org/vakif/2012-09-21-07-39-00/yazanlarimiz/m-besir-eryarsoy/dort-tayf-in-ikincisi-muhammed-kutub-da-rabbine-dondu-2

[4] Çeviren: Nureddin Yıldız, Risale Yayınları, İstanbul, 2014

[5] Çeviren: Bekir Karlığa,  İşaret Yayınları, İstanbulFormun ÜstI.

[6] Çeviren: Ahmet Ağırakça, Beka Yayınevi,İstanbul,2013

[7] Tercüme: M. Beşir Eryarsoy, Beka Yayınları, 2014.

[8] Tercüme: M.Beşir Eryarsoy, Beka Yayınevi, İstanbul,2012

[9] Umlak el Fikri’l İslami, s.76

NOT: Bu yazı,Genç Birikim dergisinin Nisan 2015 sayısında yayımlanmıştır.