kur_ani_kerim2

Konumuzu üç başlık halinde ele alacağız inşaallah. İlk olarak Vahyin anlam ve çeşitleri, Sosyal Hayata Etkileri, sonrasında ise Vahiyle Diriliş olayına değinilecektir.

VAHYİN ANLAMI VE ÇEŞİTLERİ

Sözlük Anlamı

“Vahiy” kelimesi Arapçada işaret etmek anlamına gelir. Başka anlamları da, “birinin kalbine bir şey ilkah etmek, gizli bir şekilde bir meseleyi anlatmak veya mesaj vermektir. Sözlük anlamı, “süratli işaret” veya “gizli işarettir. Yani öyle bir işaret ki bunu sadece görmüş olan kişi anlayabilir, başkaları anlayamaz. Genelde kavram olarak hidayet veya doğru yolu göstermektir. Öyle bir hidayet ki, bir yıldırım gibi Allah-u Teâlâ’dan bir kulunun kalbine düşer.

Vahyin Çeşitleri

“Vahiy” kelimesi günümüzde sadece peygamberlere Cenab-ı Hak’tan gelen kelâm için kullanılıyor. Fakat Kur’an-ı Kerim’de bu kelime veya terim yalnızca bu anlamda kullanılmıyor. Meselâ, göklerde bütün düzenin vahye göre devam ettiği belirtilir (Hâ-mîm). Yeryüzüne de vahiy geliyor ki bu işareti alır almaz, dünyamız kendi fonksiyonunu icra ediyor (Zilzâl). Meleklere de vahiy iner. Buna göre işlerini yapar, görevlerini yerine getirirler (Enfâl). Hatta, arıya bile bütün işleri vahiy (doğal eğitim) yoluyla öğretilir. Ve vahiy sadece arılarla sınırlı değildir. Balık yüzmeyi, kuş uçmayı ve yeni doğan bebek süt içmeyi de Allah’ın vahyiyle öğreniyor.

Dünyamızda ne kadar keşifler yapılmış, yararlı icatlar yapılmış, yararlı işler yapılmış ve ne kadar çok düşünür, filozof, bilim adamı, fâtih, hükümdar ve yazarlar eserler ortaya koymuş veya başarılar kazanmışsa, hepsinde vahyin rolü olmuştur.

Bu tür meydana gelen olayların kaynağı, ilâhî ilham, başka bir deyimle vahiydir, işte bütün bu vahiylerin bir çeşidi var ki, sadece peygamberler bunlardan istifade edebilir veya sadece onlar için nazil olur. Bu vahiy, diğer vahiylerden farklı özellikler taşır. Böyle bir vahiy ilgili peygambere tamamıyla bilinçli bir biçimde gelir ve kendisi Kâdir-i Mutlak tarafından yönetildiğini derhal anlar.

Bu vahyin indiriliş sebebi de, insan soyuna Allah’ın doğru yolunu göstermek ve onu kurtuluşa erdirmektir.

Ayrıca Vahy-i Metluv ve gayr-i metluv Vahiy vardır ki; Kitapta yazılı olan tilavet olunan vahye Vahy-i Metluv denilir.(Kur’an-ı Kerim’in ayetleri buna örnektir.) Gayr-i Metluv Vahiy ise tilavet edilmeyen, okunmayan vahiy’dir. Buna da vahy-i hafi (gizli vahiy) denilmektedir. Manası Allah’a ait, lafzı Peygamber(a.s)’a ait olan Vahye Kutsi Hadis de denilmektedir.

Yüce Allah(c.c.) Ahzab suresinde meâlen; “Allah ve rasulü herhangi bir işte hüküm verdiği zaman mü’min erkek ve mü’mine kadınlara seçme hakkı, muhayyerlik yoktur.”(Ahzab-36) Buyurmaktadır. Başka bir ayet-i kerimede, Necm suresinde ise: “O hevâsından konuşmaz.” Buyrulmaktadır.

Vahyin Niteliği Hakkında Başka Açıklamalar

Vahiylerin bir çeşidine tabiî veya içgüdüsel vahiy denilir. Bununla Allahu Teâlâ her yaratığa yapması gereken işi öğretir. Bu vahiy insanlardan çok hayvanlar ve bunlardan da çok, bitki ve maddelere aittir.

Vahyin ikinci çeşidine cüz’i vahiy denilir. Bununla, Allah kendi kullarından birine hayat meseleleri veya herhangi bir hususta fikir, bilgi veya hidâyet sağlamış olur. Dünyada birçok keşif ve icatlar bunun sayesinde olmuştur.

Yukarıda anlattığımız vahiylerin iki çeşidinden çok farklı bir vahiy daha var ki, bununla Allah, kullarından bazısına gaybın bütün gerçeklerini anlatır. Allah bu vahiyle hayat düzeni hakkında gereken yol gösterici talimatı verir ve diğer insanların hidayeti için onlara iletilmesini ister. Bu vahiy peygamberlere mahsustur. Kur’an-ı Kerim’den anlaşılacağı gibi, adı ister “ilkâ” ister “ilham”, “keşif veya “vahiy” olsun, bu tür bilgi Rasûl ve Nebi’lerden başkalarına verilmez. Ayrıca bu ilim ve bilgi peygamberlere öyle verilir ki, bunların Allah’tan geldiğine, bunlara şeytanın hiç karışmadığına ve de kendi fikir, görüş hayâl ve arzularından soyutlanmış olduğuna iyice inanırlar. Bunun dışında, bütün vahiy aynı zamanda şeriat delilidir de. Buna uymak her insan için farz olup, peygamberler bunu, başka insanlara ulaştırmak ve kulları Allah’a davet etmek için de görevlendirilmişlerdir. Aynı vahiy ile kurtuluş yolu açılır ve bundan sapmak hüsrana uğramak sonucunu doğurur.

Rüya Yoluyla Vahiy

“O çocuk onunla birlikte koşabilecek yaşa gelince, (bir gün) İbrahim (a.s.) ona dedi ki: Evlâdım, rüyamda gördüm ki seni boğazlıyorum. Şimdi sen söyle, senin fikrin nedir?’ O dedi ki: ‘Babacığım, sana verilen emri yerine getir, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffât; 102)

Burada görüldüğü gibi, peygamber olan babanın oğlu, rüyayı Allah’ın emri olarak kabul etti. Müslümanlar, peygamberlerin rüyalarının vahyin bir çeşidi olduğuna inanırlar.

Arıya Vahiy

“Rabb’in, bal arısına vahyetti. Dağlardan, ağaçlardan ve kurdukları çardaklardan evler edin.”(Nahl; 68)

Daha önce gördüğümüz gibi, vahyin anlamı gizli ve âni işarettir. Bu işareti ancak işaret eden ile, işaret edilen kişi anlayabiliyor. Bu sebeple, bu sözcük “ilkah” (kalbe söz söylemek) ve “ilhâm” (gizli haber ve telkin) ile eş anlamdadır. Kur’ân-ı Kerim bu bilgi alış verişini vahiy, ilhâm ve ilkâ olarak tabir eder. Ama artık bu üç kelime üç ayrı terim ve ıstılah haline gelmiştir.

Nitekim Vahiy kelimesi peygamberlere mahsus bir kelime haline gelmişken, İlhâm Allah’ın Veli kullarına, İlkâ da sıradan insanlara özgü sözcükler kimliğine bürünmüştür.

Hz. Musa’nın Annesine Vahiy

“(Sen doğduğun zaman), annene vahyedileni vahyetmiştik.”(Taha; 38)

“Biz Musa’nın annesine vahyettik ki ona süt versin. (Ve dedik ki) onun canından korktuğun zaman onu nehre indir ve hiç korkma, üzülme…”(Kasas; 7)

Yani, Hazreti Musa (a.s.)’nın validesi bu işi Allah’ın vahyi üzerine yapmıştı.

Şeytanların Kendi Arkadaşlarına Vahyetmeleri

Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Şeytanlar kendi arkadaşlarının kalplerine kuşku ve itirazlar ilkâ ederler ki Seninle kavga etsinler…” (En’âm; 121)

Peygambere (s.a.v.) Vahyin Gelmesi Yeni Bir Olay Değildir

“Ey Muhammed, Biz Nûh ve daha sonraki Rasûl’lere gönderdiğimiz vahiyler gibi Sana vahiy gönderdik. Ve Biz İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve evlâtlarına da vahiy indirdik…” (Nisa; 163)

Burada, Resul-i Ekrem’in bilinmeyen ve eşine rastlanmayan bir şeyle gelmediği vurgulanmak isteniyor. Zaten o da dünyaya ilk defa böyle bir şeyle kendisinin geldiğini iddia etmiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de diğer peygamberler gibi aynı ilim ve bilgi kaynağından hidayet almıştır ve o da kendisinden öncekilerin yaymaya çalıştıkları hakikati insanlara duyurmaya çalışmıştır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’e Vahiy Yoluyla Kur’ân-ı Kerîm’in İnmesi

“Ve bu Kur’ân bana vahiy ile gelmiştir ki sizi ve bunun ulaşabildiği herkesi uyarayım…” (En’âm; 19)

“Elif lâm ra. Bunlar apaçık Kitâb’ın âyetleridir.”

“Biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik ki anlayasınız”.(Yusuf;1-2)

“Seni de böylece, kendilerinden önce nice milletler geçmiş bulunan bir millete gönderdik ki, sana vahyettiğimizi onlara okuyasın (oysa buna rağmen) onlar yine Rahman’a nankörlük ederler, (O çok merhamet eden Allah’ın nimetlerine şükretmezler). De ki: O (Rahmân), benim Rabbimdir, O’ndan başka ilâh yoktur. O’na dayandım, dönüş yalnız O’nadır.”(Râd; 30)

Peygamberimize Gelen Çeşitli Vahiyler

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Hiçbir beşer (insan) Allah ile yüz yüze konuşacak kadar (yüksek) mevkide değildir. O’nunla konuşma ya vahiy (işaret) ile olur ya perdenin arkasından veya O bir habercisini (melek) gönderir. O (melek) O’nun (Allah’ın) emriyle istediği gibi vahiy getirir. O yüce ve hakimdir.”(Şûra; 51)

Gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Hadis-i Şeriften Rasûlullah’a aşağıdaki üç şekilde vahiy geldiği anlaşılır:

1) Hadis’e göre, Hazreti Ayşe (r.a.) Peygamber Efendimiz’e vahiylerin ilk önce tabirleri doğru olan rüyalar şeklinde gelmeye başladığını rivayet eder. (Buhârî ve Müslim). Kur’ân-ı Kerim’de de bir yerde Peygamberimizin bir rüya gördüğü beyan edilir. (Feth; 27). Ayrıca, çeşitli hadislerde, Peygamberimiz’in şöyle ifadeleri vardır: “Falanca mesele içime doğdu, falanca iş bana anlatıldı, bana emredildi veya ben bundan menedildim vs.” Bütün bunların vahyin ilk kısmına ait olduğu söylenebilir. Hadis-i Şeriflerin çoğu bu minval üzerindedir.

2) Mi’râc sırasında Peygamber Efendimiz (a.s.) vahyin ikinci çeşidiyle şereflendirildi. Çeşitli hadislerde belirtildiği gibi mi’râc sırasında Resûlullah’a beş vakit namaz kılınması emredilmiş ve bu hususta bazı maruzatı olmuştu. Bunlardan ayrıca, Allahu Teâlâ ile Hz. Muhammed (a.s.) arasında, tıpkı Allah ile Hz. Musa (a.s.) arasında geçen Tûr dağındakine benzer bir konuşma olduğu da anlaşılır.

3) Vahyin üçüncü çeşidi, bizzat Kur’ân-ı Kerim’in teyid ettiği gibi Cebrail (a.s.) vasıtasıyla gönderilen emir ve mesajlardı. Bu hususta özellikle Bakara; 97. âyetine dikkat edilmelidir.

“De ki: “Cibril’e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitabı), Allah’ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur.”

Peygamberimiz (a.s.)’e vahiy çeşitli şekil ve şartlarda gelirdi

Bunun ayrıntılarını Allâme İbn Kayyım “Zâd’ül-Me’ad” adlı eserinde vermiştir:

1) Doğru olan rüyalar: Hz. Muhammed’e (SAV) gelen vahyin ilk çeşidiydi. Gördüğü her rüya, çıplak gözleriyle gördüğü olaylar gibiydi.

2) Melek, Peygamber Efendimiz’in kalbine bir mesaj iletirdi ve olaylar görülmemesine rağmen içine doğmuş olurdu. Meselâ bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyuruyorlar: “Rûh’ul-Kuds (Cibril), hiçbir canlının payına düşen rızkını almadan ölmeyeceği gerçeğini kalbime iletmiştir. Onun için, Allah’tan korkarak iş yapınız ve rızk talep etmenin iyi yollarını biliniz. Sonra rızkın gelmesinde bir gecikme olduğu takdirde, Allah’a itaatsizlik etmeyiniz. Çünkü Allah’da ne varsa (yani onun mükâfatı) hepsi O’na itaat etmekle elde edilebilir.”

3) Melek, Hz. Peygamber (a.s.)in yanına bir insan kılığında gelir ve söylediklerini tam olarak kavrayıncaya kadar kendisiyle sohbet ederdi. Bu vak’a muhtelif yerde ve zamanlarda tekrarlandığı için sahabeler de bunu görmüşlerdi.

4) Vahiyden önce Hazreti Peygamber’in kulağına bir ses gelir ve daha sonra melek kendisiyle konuşmaya başlardı. Bu vahyin en şiddetlisi olup Rasûlullah’ı kış mevsiminde bile ter içinde bırakırdı. Bu vaziyet yolculuk sırasında zuhur ettiği zaman, Rasûlullah’ın bindiği deve müthiş ve âni gelen ağırlıktan çöküverirdi. Bir defasında bu vahiy Hz. Peygamber’in (a.s.) Hz. Zeyd bin Sabit (r.a.)’in dizine başını koyup uzandığı sırada geldi. Ağırlık öylesine korkunçtu ki Zeyd bin Sabit’in ayağı kırılacak gibi oldu.

5) Hz. Peygamber (a.s.) meleği Allah’ın yarattığı şekliyle görürdü. Melek bu durumda, Allah’tan gelen emri kendisine iletirdi. Kur’an-ı Kerim’in Necm sûresinde belirtildiği gibi bu tip vahiy yalnızca iki kez gerçekleşti.

6) Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber’e doğrudan vahiy verirdi. Örneğin, Hz. Peygamber’in mi’râc sırasında göklerde bulunduğu ve namazların farz kılınması ve diğer konuların iletildiği konuşmanın geçtiği zaman, işte böyle bir vahiy gerçekleşmişti.

7) Allahu Teâlâ’nın, arada melek olmadan Hz. Peygamber (a.s.) ile görüşmesi. Benzer bir görüşme Allah ve Hz. Musa arasında da yapılmıştı. Hz. Musa’ya tanınan bu şeref Kur’ân-ı Kerim’le sabittir. Hazreti Peygamber’e gelince, bunun mi’râc sırasında gerçekleştiği hadiste beyan edilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın Vahyidir

Hz. Muhammed (a.s.) peygamberlik mertebesine erişmeden önceki kırk yıllık yaşantısında toplum içerisinde yalan söylememesiyle, dürüstlüğüyle ve erdemli özellikleriyle “Muhammed’ül emin” olarak anılmasına rağmen, bilgisini ve kültürünü arttıracak fevkalâde herhangi bir öğrenim ve eğitimden geçmemişti. Hatta okuması, yazması bile yoktu. Fakat gördüğümüz gibi, peygamber olur olmaz dili açılıyor, derya gibi konuşmaya başlıyordu. Bu demektir ki Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’in kafasında doğan değil, hariçten kalbine inen bir ilâhi ışıktır. Meselâ şu ayete bakalım:

“Mûsâ’ya o işi yaptığımız (yâni kendisine bildirmek istediğimiz işi ona vahyettiğimiz) vakit sen (Mukaddes Vadinin) batı tarafında değildin, o (hâdiseyi) görenlerden de değildin.”

“Fakat biz (Musa’dan sonra) birçok nesiller yarattık da onların üzerinden uzun zamanlar geçti (vahiylerimiz tahriflere uğradı. İşte insanları doğru dine çağırman için sana bunları vahyettik. Bunlar tamamen senin bilmediğin, vukuuna şahid olmadığın gayb haberleridir). Sen Medyen halkı arasında oturup da âyetlerimizi onlardan oku(yarak öğren)miyordun. Fakat (onları sana) gönderen biziz.”

“(Mûsâ’ya) seslendiğimiz zaman sen Tûr’un yanında değildin. Fakat Rabbi’nden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik) ki senden önce kendilerine bir uyarıcı (peygamber) gelmemiş olan toplumu uyarasın; belki düşünüp öğüt alırlar.”(Kasas; 44–46)

Bu üç husus, Hazreti Muhammed (a.s.)in peygamberliğini ispatlamak için anlatılmıştır.

Vahyin Yağmura Benzetilmesi

Kur’ân-ı Hakim’de iki yerde Rasûlullah (a.s.)’a inen vahiy, yağmura benzetilmiştir:

“Allah, gökten bir su indirdi de dereler (kendi ölçüsünce dolu su ile) çağlayıp aktı. Sel de yüze çıkan köpüğü götürdü.”(Ra’d; 17)

Bu ayette, Peygamber (a.s.)’e vahiyle inen ilim, gökten yağan yağmura benzetilmiştir.

Örneğin, şu ayete bakalım: “Görmüyor musunuz ki Allah gökten yağmur yağdırır ve bunun sayesinde topraklar yemyeşil olur?”(Hac; 63)

Burada yine, açık sözlülük anlamının ardında bir işaret saklıdır. Görünüşte Allah’ın kudretinden söz ediliyor. Fakat ifadenin inceliğine bakılırsa gizli işaret şudur: Nasıl ki Allah’ın yağdırdığı yağmur damlaları kuru toprağı yemyeşil araziye çeviriyorsa, yağmur şeklinde gelen vahiyler de bir gün Arabistan çöllerini eşine rastlanmayan ilim, irfan, ahlâk, fazilet ve temiz bir medeniyetin beşiği haline getirecektir.

Rasûllere Gelen Vahiy İçin “Ruh” Kelimesinin Kullanılması

“O, ruhunu istediği kullarına kendi emriyle melekler vasıtasıyla gönderir. (Bu hidayetle, insanlara) anlat ki Ben’den başka mabudunuz yoktur. Onun için Benden korkmalısınız.”(Nahl; 2)

“Bunlar sana ruh hakkında sorular soruyorlar. De ki: Bu ruh Rabbimin emriyle geliyor, ama ne çare ki, size ilim ve hikmetten az bir şey verilmiştir.”(İsra; 85)

Burada bahsedilen Nübüvvet ruhu vahiydir. Bununla peygamberler dünyaya yeni bir mesaj verirler. Vahiy, peygamberlik görevinde insan hayatındaki ruh kadar önemli bir yer tuttuğu için, Kur’ân-ı Kerim’de vahiy için “ruh” sözcüğü kullanılmıştır.

Kur’an-ı Kerim’de birkaç yerde hemen hemen aynı ifadelerle ruh’un vahiy manasına geldiği ortaya çıkıyor. Mü’min sûresi 15. ayette şöyle buyuruluyor: “O kendi emriyle, istediği kuluna ruhunu indirir. Bununla maksadı, insanlara toplanacakları günü (kıyamet) bildirmektir.” Şûrâ sûresi 52. ayette de şöyle buyruluyor: “Ve aynı şekilde, Biz sana kendi emrimizle bir ruh gönderdik. (Oysa) sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin.”

Bu ayetlerle ilgili olarak İbn-i Harir, “Ruh-ül-Meâni”nin yazarı Hasan Basri ile Katâde’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Burada ruh’tan Cibril (a.s.) kastedilmiştir. Asıl sorun şuydu: Cibril nasıl geliyor ve Resûl-i Ekrem’in kalbine vahiy nasıl ilkâ’ ediliyordu?

Bir âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz: “Ve aynı şekilde (Ey Muhammed) Biz kendi emrimizle sana bir ruh gönderdik, vahiy olarak.” Buyrulmuştur.

Burada görüldüğü gibi, rûh, vahiy veya vahiy ile Peygamber Efendimiz’e verilen bilgi anlamına kullanılmıştır.

Vahiy İle İlgili Deliller

Peygamber Efendimiz’e inen vahiy, Allah’ın kelâmıdır. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de dört delille ortaya konmuştur.

Birincisi: Allah’ın kelâmı bir hayır ve bereket alâmetidir. Yani Kur’ân-ı Kerim’de insanın gelişmesi ve refahı için en doğal ve en güzel kurallar gösterilmiştir.

İkincisi: Kur’an-ı Kerim, geçmişte Allah tarafından çeşitli ümmetlere gelen mukaddes kitaplarda yer alan ve tahrif edilmeyen hüküm ve emirleri de içermektedir.

Üçüncüsü: Yüce Kitabımız her devirde Allah tarafından dünyaya indirilen mukaddes kitapların yüklendiği amacı taşır. Yani gayesi ve hedefi, gaflet içinde olanları uyandırmak ve onları kötülüklerin kötü sonuçları konusunda uyarmaktır.

Dördüncüsü: Kur’an-ı Kerim’in İslâm’a davet ettiği İnsanlar arasında dünyayı seven ve nefsine köle olmuş olanları bulmak mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’in İslâm camiasında topladığı kişilerin dünyaya bakış açısı bambaşkadır. Onlar dünyayı geçici bir han ve imtihan yeri olarak kabul etmişler, âhiretlerini de güvence altına almaktan geri kalmamışlardır. İnsan olarak büyüklüğün ve kişiliğin tek değer ölçüsü, İslâm’a bağlılık ve Allah’a yakınlıktır.

Bu gibi erdemli özellikler ve bu kadar olumlu ve muazzam sonuçlar, hâşâ yalancı bir insanın uydurduğu bir kitaptan elde edilebilir mi?

VAHYİN SOSYAL HAYATA ETKİLERİ

İslam’ı (Vahyi) Yaşanılır Kılmak

“O, hem ölümü, hem de hayatı yaratmıştır ki sizi sınamaya tâbi tutsun ve davranış yönünden hanginiz daha iyidir (onu göstersin).” (Mülk/2)

İnsanın, kendisini yeni bir doğuşa hazırlayacağı alan, üzerinde yaşadığı yeryüzü ve içinde bulunduğu çevredir. Onun, hayat yolunda imtihan edileceği çalışma alanı buralardır. Yeryüzü, üzerindeki nimetlerden faydalanmamız için yaratılmış ve Allah tarafından bize emanet edilmiştir. Yeryüzünün nimet ve imkânlarına mirasçı olmak, salih amel şartına bağlanmıştır. Bu emanete ihanet edilirse, karada ve denizde huzursuzluk meydana gelir; insan, eliyle yaptığı azapları tatma sonucuyla karşılaşır. Şu halde insan, iyi işleri en güzel biçimde yapmak için çalışmalıdır.

Hayatı İslam’la (Vahiy’le) Bütünleştirmek

“Ey iman değerine ermiş olanlar, hep birlikte İslam’ın emrine girin, kendinizi Allah’a tam olarak teslim edin. Şeytanın ardından gitmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (Bakara/208)

Vahiy adına en doğru ve güvenilir bilgi kaynağı olan Kur’an, bütün insanları İslam’ın aydınlığına davet etmekte ve onlara tam mutluluğa ermenin yollarını göstermektedir.

Vahyi Anlamak ve Yaşamak

“…Biz bu mesajları hakikati kavrayabilecek insanlar için açık ve anlaşılır kılmaktayız.” (En’am/98)

Kur’an, ilahi iradeyi insana taşıyan eşsiz bir kitaptır. O, Allah’tan gelmedir. Allah’ın bildirisi ve İslam dininin kavramlaşmış biçimidir. İslam’ın asıl şekli ve ideal resmi, Kur’an’dadır.

Apaçık bir Kitap olan Kur’an’ın muhatabı, insandır. O, insanın kendisini okumasını ve ayetleri üzerinde düşünmesini ister. Kur’an’ı anlayarak okuyan ve düşünen insan, iman değerine ulaşır. Onun hükümlerini iradeli, bilgili ve şuurlu biçimde uygulayarak da İslami bir kişilik kazanır. İnsanın yapması gereken öncelikli iş, Allah’ın kitabını anlamak ve Kur’an’a göre yaşama farzını yerine getirmektir.

VAHİYLE DİRİLİŞ

Vahy Allah’ın kelamıdır, Vahy Kur’an’dır. Hz. Peygamberin ümmeti olma yolunda adım atmak isteyen, bu bilinçle hareket etmek isteyenlerin başucu kitabı olmalıdır Yüce Kitabımız. Hz. Peygamber efendimiz (s.a.v) iki dudağını işaret ederek “… bunların arasından hak’tan başka söz çıkmaz” manasında buyurduğu Hadis-i şerifi de unutmadan, Ölü kalpleri dirilten tüm insanlığın dirilişinin Allah’ın Vahyine müracaatla mümkün olduğunu unutmamalıyız.

Ayrıca Vahiy-Sünnet bütünlüğüne riayet etmemiz gerekmektedir.

Vedâ Hutbesinde Efendimiz (s.a.v.); “Ey insanlar! Size iki emanet bırakıyorum; bunlardan ilki Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim, ikincisi ise benim Sünnet’imdir. Bunlara sımsıkı sarılırsanız sapıklığa, dalalete düşmezsiniz. Bunlardan uzaklaşırsanız da her türlü kötülüğe dûçar olursunuz.” Buyurmaktadırlar.

Sahabe Kur’an ile yeniden doğmuş, yeniden dirilmişti

İslam’ın özellikle Mekke dönemine baktığımızda; Hazreti Ömer örneğinde olduğu gibi Sahabe Kur’an ile Vahiy ile yeniden doğmuş-dirilmiştir. Hz. Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Allah’ın Vahyi sayesinde insanları irşad eden, merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer, Vahiy’le dirilişe güzel bir örneklik teşkil eder.

İslâm’ın zorluk yıllarında Müslümanların Habeşistan’a yaptıkları hicret olayında; Habeş Kralı Necaşi’nin Peygamberimizi ve getirdiği mesajı anlatmasını istediğinde Cafer (r.a.); “Ey Necaşi! Allah (c.c.) bize Peygamberini ve dinini göndermeden önce haksız yere kan döken, birbirimizin mallarını haksız yere gasp eden, güçsüz ve zayıfları ezen barbar bir kavim idik. O bize Allah’ın vahyi ile geldiğinde barbarlığı-eşkıyalığı bırakarak ona tabi olduk, İslam’la şereflendik…” diyerek Vahiyle dirilişlerini anlatmıştır.

Sosyalizm’den İslam’a dönüş yapan ve hayatını Şehadetle taçlandıran Seyyid Kutup’lar, şöhretin doruklarından İslam’la şereflenen Yusuf İslam’lar…

Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız diriliş örnekleri vardır. Yaşadığımız çağda da birçok diriliş hidayet öyküleri bulunmaktadır. Âdem ÖZKÖSE’nin kaleme aldığı ‘Cennete Otostop’ adlı kitabı okunduğunda bu örnekler açıkça görülecektir.

Hz. Aişe annemize Peygamberimizin ahlâkı sorulduğunda; “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz?” diyerek O’nun ahlâkının Kur’an ahlâkı olduğunu bizlere bildirmiştir.

Kur’an ile Vahiy ile yeniden doğmak, yeniden dirilmek isteyenlerin Kur’an-ı Kerim’i başucu kitabı yapmaları gerekmektedir. Rahmetli Ruhi ÖZCAN Hoca’nın deyimiyle “VAHİY KÜLTÜRÜ” ile donanmalıyız. Âdeta yürüyen Kur’an olmamız gerekmektedir.

Hayatımızın her safhasında, karşılaştığımız her meselede; “Rabbim bu hususta bana ne emrediyor?” Sorusunu kendimize sorarak kitabımıza müracaat etmeliyiz. Hayatımızın hiçbir bölümünde boşluk bırakmayan, hatta duygu ve düşüncelerimizin dahi hâkimiyetini kendisine vermemizi emreden bir dinin müntesipleri olduğumuzu unutmamak dileğiyle Allah’a teslim ve emanet olunuz.