Davet nedir?

Davet; sözlükte seslenmek, nidâ etmek, bir haberi ulaştırmak mânâlarına gelir. İslâmi terminolojide ise Allah’ın dininin insanlara anlatılması demektir.

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır” (Al-i İmran, 104). Bu ayet, davetin önemini anlatmakta ve insanlığın kurtuluşunun yani elem verici azaptan kurtulmanın, cenneti kazanabilmenin, davet görevini yerine getirmekle olacağını ifade etmektedir.

Kesintisiz bir eylem:

Davet, Hz. Âdem ile başlayan bütün peygamberlerle birlikte son nebi Hz. Muhammed (s.a.v.) ile devam eden bir irşâd hareketidir. Bu hareket, kıyamete kadar bâki kalacaktır. Davet (tebliğ), tüm peygamberlerin ve onların ümmetlerinin ortak sünnetleridir. Allah’u Teâlâ, bütün peygamberlerden ve bütün insanlardan bu görev için söz almıştır (Ahzab, 7). Peygamberler, davet görevini aldıktan hemen sonra tebliğe başlamışlar ve son nefeslerini verinceye kadar devam etmişlerdir. Bu daveti, önlerine çıkan bütün engelleri aşmanın yollarını arayarak gece gündüz demeden, kimi zaman gizlice, kimi zaman açıktan yapmışlar ve bir şekilde insanlara ulaşmaya çalışmışlardır.

İslâm daveti; zor, meşakkatli ve uzun bir süreçtir. Bu süreçte sıkıntıya girmek, horlanmak, üzülmek, yerinden-yurdundan olmak, en yakın akrabaların bile kınamasına maruz kalmak, ötekileştirilmek vardır. Bu yolda, Habbab (r.a.) gibi kızgın demirlerle dağlanmak, Hubeyb (r.a.) gibi asılmak, Hamza (r.a.) gibi parçalanmak vardır.

Bir ömür çekilen sancının ecri: Rabbin hoşnutluğu!

Allah Rasulü’nün (s.a.v.) hayatındaki davet sürecine baktığımızda da aynı şeyleri görmekteyiz. Allah Rasulü (s.a.v.), daha nübüvvet gelmeden önce, toplumunun nasıl bozulduğunu görmüş yani hastalığı teşhis etmiş; ancak tedavinin nasıl olması gerektiğini bilmediği için elinden bir şey gelmemiştir. Vahyin nüzûlü ile insanlığın kurtuluş reçetesi verilmiş ve Allah Rasulü (s.a.v.), durmadan, dinlenmeden davet görevine başlamıştır.

Kendisi de kendinden önce gelen Peygamberler gibi bu görev esnasında hor görülmüş, aşağılanmış, dışlanmış, yerinden-yurdundan sürülmüştür. Ancak O, üzerine onlarca kez kapatılan kapılara bir daha, bir daha vurmaktan geri durmamıştır. Kimseye gönül koymamış, küsmemiş, “Allah’ın davası, sadece benim davam mı?” dememiştir. O’nu, ne bu sıkıntılar yıldırmış ne de kendisine teklif edilen makam, zenginlik onun aklını çelebilmiştir. Biliyordu ki davetçi olarak çektiği bu kadar sıkıntının tek bir ücreti vardır: O da âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak.

Ne oldu bize?

Gelelim günümüze. Davet, bizden önceki ümmetlere nasıl farz kılındı ise bize de aynı şekilde farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Kur’ân’da anlatılan davet örnekleri, Allah Rasulü’nün (s.a.v.) ve sahabe efendilerimizin davet yolunda yaptıkları, çektikleri meşakkatler bizlere masal olsun diye anlatılmadı. Günümüzün Müslümanları olarak bizler, Allah’ın bize farz kıldığı davet görevimizi yerine getiriyor muyuz yoksa getirmiyor muyuz? Bu sorunun cevabı, “evet” olmuş olsaydı İslâm coğrafyasında bu kadar kan ve gözyaşı olmaz, ümmetin kadınlarının namusu kirletilmez, daha ana kucağında olan bebeklerin üzerlerine bombalar atılmazdı. Ne oldu bize?

Neyi kaybettiğini hatırla!

Doksanlı yıllar, ülkemizdeki İslâmi bilincin zirve yaptığı, samimiyetimizin, davet aşkımızın, Allah’ın dinini öğrenme ve öğretme şuurumuzun en yüksek olduğu dönemdir. Dinimizi öğrenmek için almak istediğimiz kitaplara ve dergilere verecek paramız bile yoktu. Bir arkadaşımız kitap aldığında; o kitabı okumak için sıraya girer, İslâm’ı anlatan bir gazeteyi, bir dergiyi okuduktan sonra onu bir çay ocağına, bir banka veya otobüs koltuğuna bırakır, kendi çapımızda yeni davet yolları bulmaya çalışırdık.

Kendi çevremiz başta olmak üzere şiddetli bir şekilde eleştirilir, “Size mi kaldı bu dini anlatmak, bırakın bu işleri!” dediklerinde biz, yine de üzerimize farz kılınan davet görevini aşkla yapmaya devam ederdik. Kınayıcıların kınamasından korkmaz, başımıza gelecek musibetleri, günahlarımıza kefaret sayardık. Bir kişinin hidayetine vesile olmak, bize güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha güzel gelirdi. Peki, ne oldu bize?

Kalplerimizde, gönül coğrafyamızda zulüm gören bütün mazlum kardeşlerimiz yer alıyordu. Gönüllerimiz o dönem; Bosna’da, Çeçenistan’da, Afganistan’da mazlumlar ile birlikte atardı. Mazlumlar, bu kadar zulüm görürken yaşadığımız hayat bize zül gelirdi. Kâh olmayan paralarımızı biriktirerek yardım etmeye çalışır, kâh insanlara bu zulmü duyurmak için çaba harcardık. Sabırla, hiçbir maddi karşılık beklemeden davet görevimizi yerine getirmeye çalışırdık. Peki, ne oldu bize?

Peygamberimizin en önemli sünneti olan davet sünnetini, ne oldu da unuttuk? “De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler; size, Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihaddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez” (Tevbe, 24).

Cihad ve davet:

Cihad kavramının içerisinde, şüphesiz ki davet kavramı da vardır. Dünyevileşme, bizi “vehn” hastalığına yani “dünya mallarını aşırı sevme ve ölümden aşırı korkma hastalığı”na düçar hâle getirdi. Bu durum da davet görevini unutmamıza neden oldu.

Allah Rasulü (s.a.v.) ve ashabı, çok zor günler geçirdikleri dönemde, davet görevini nasıl yerine getirdiler ise İslâm devletinin kurulduğu, Müslümanların önceki dönemlere göre çok daha rahat ettiği, maddi anlamda sıkıntılarının azaldığı dönemlerde de aynı şekilde davet görevini unutmadılar.

Kaybedecek şeyi fazla olan insanların korkuları da fazla oluyor galiba. Şu anda, bırakın davetçi kimliğimizin olmasına, kendi ayağımızı bile Allah’ın dini üzerine sabit kılabiliyor muyuz, bilemiyorum. Bulunduğu her yerde Allah’ın dinini yaşayan ve anlatan bir davetçi olmak yerine, kaybedeceğimiz şeyleri düşünerek davetin yanından bile geçemiyoruz. Artık eskisi gibi değiliz; kaybedecek evlerimiz, arabalarımız, mallarımız var. “Sana mı kaldı bu dini anlatmak” anlayışından, “Sadece bana mı kaldı bu dini anlatmak” anlayışına evrildik.

Davetçi olmak; zor, uzun ve meşakkatli demiştik. Yol uzun olunca dökülenler de fazla oluyor. Yolun sonunda cehennem ateşinden korunmanın, cennete ulaşmanın, en önemlisi de Allah’ın rızasının olduğunu unuttuk galiba. Allah’ın dininin öğrenildiği sohbetlere gitmek bile bizlere zor gelirken, sadece Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla birilerine İslâm’ı anlatmak, zaman harcamak, para harcamak kolay mıdır? Vicdanlarımızı rahatlatmak için kendimize uydurduğumuz bahaneler, gerçekten vicdanlarımızı rahatlatıyor mu?

Müslüman olarak en önemli kimliklerimizden olan davetçi kimliğini üzerimizden atıp, yaşanması gereken, hayatın her alanında olması gereken İslâm’ı, sadece edebiyata hapsettik.

Sözünde duranlar:

Başta nefsim olmak üzere, bu yolda galiba dökülenlerden olduk. Ancak bir avuç da olsa Allah Rasulü’nün (s.a.v.) yolundan dönmeyen, yeryüzünde fitne kalkıp din yalnız Allah’ın oluncaya kadar gayret eden, verdikleri sözden dönmeyen davetçiler de vardır. Bu davetçilerden kimileri, Allah’a verdikleri sözü yerine getirdiler ve davet yolunda şehadete erdiler, kazananlardan oldular. Kimileri ise sözlerini unutup dünya telaşına düştüler.

Kazananı ve kaybedeni olan bir yolun sonunun olduğunu bilmek bile bizi, unuttuğumuz bir sünnet olan “davet”i hatırlatmadı.

Yunus DURMAZ