• Genç Birikim

    Türkiye’nin Kuşatılması ve ABD

    - 24 Nisan 2021

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya, sağ ve sol olmak üzere iki bloka ayrılmıştı. Bu blokların birinin başında Sovyetler Birliği, diğerinde ise ABD bulunmaktaydı. Türkiye ise başını ABD’nin çektiği sağ bloka, 1940’lı yılların ikinci yarısından itibaren dâhil olmuştu. İşte ABD ile ikili ilişkiler, bu yıllardan ve özellikle de Türkiye’nin NATO’ya üye olmasından sonra (18 Şubat 1952) yoğunlaşarak devam etmiştir. Ancak iki ülke arasındaki ilişkiler, hiçbir zaman iki müttefik, iki dost ülke arasındaki ilişkiler şeklinde devam etmemiştir. Türkiye’yi yönetenler, bu duruma çok da ses çıkarmamış hatta kimileri ‘ABD’nin 51. eyaleti’ ya da ‘Küçük Amerika’ olma hayalini ve ümitlerini gizlememişlerdir. Bu yöneticilerin, ABD’ye bu kadar yakınlaşmalarının en önemli sebebi, Sovyetler Birliği’nden kaynaklanan komünizm tehlikesi idi. ABD’nin de propagandaları ile yöneticilerde ‘bu kış komünizm gelecek’ korkusu bir travmaya dönüşmüştü. Sanki sabah uyandıklarında ülkeyi komünizm işgal edecek korkusu, ABD için de iyi bir fırsat oluşturmuştu. Çünkü ABD, bu korku sayesinde Türkiye’de istediği ayrıcalıkları elde etme imkânına kavuşmuştu. Nitekim imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye, adeta ABD’nin bir eyaleti haline getirilmişti. Oysa komünizmin, kışın da yazın da geleceği yoktu. Çünkü dünya, iki blok halinde parsellenmiş, bloklardan biri ABD’nin, diğeri Sovyetler Birliği’nin payına düşmüştü. Her iki emperyal ülke de birbirlerinin arka bahçelerine girmemeye azami dikkat göstermekteydiler.

Soğuk Savaş dönemi boyunca ABD ile Türkiye arasındaki ilişkiler, daima ABD’nin lehine gelişmiş ve aksine gelişmeler ise muhtıralarla, darbelerle engellenmiştir. Bu süreçte Türkiye, adı konulmamış bir müstemleke ülke konumunda idi. Soğuk Savaşın bitmesinden sonra da Türkiye açısından çok fazla bir değişiklik olmamıştı. Çünkü Batı -aslında ABD-, komünizm tehlikesi yerine İslam’ı/Müslümanları tehlike konseptine yerleştirmişti. Ortadoğu’da, Birinci Körfez işgali ve benzeri müdahaleler, ABD’nin, Müslümanlara karşı Haçlı ruhunun ne kadar intikam yüklü olduğunu bir daha göstermişti. Bu durum, 2000’li yıllara kadar devam etmiştir.

ABD’nin, 11 Eylül (2001) olayları ile birlikte tılsımı/büyüsü bozulmuştur. Yenilmez, baş edilmez, süper emperyal bir ülke olan ABD, ilk olarak kendi ülkesinde bu denli büyük bir saldırıya maruz kalmıştır. Bu saldırı, ABD gibi bir küresel işgalci gücün, böylesine bir saldırıya muhatap olması, ‘yenilmezlik’ büyüsünü tarumar etmiştir. ABD açısından çok önemli ve kapitalizmin de bir simgesi olan ikiz kulelerin, yolcu uçaklarıyla yerle bir edilmesi, mazlum ülkeler nezdinde hem sevince hem de ABD’nin oluşturduğu korku duvarının yıkılmasına neden olmuştur. ABD, bu saldırı nedeniyle Afganistan’ı işgal etmiş ve taş üstünde taş bırakmayarak yüz binlerce masum insanı katletmiş olmasına rağmen eski gücünü elde edememiştir. Ardından, Irak’a yönelik emperyal işgalle dünyaya dayatılan Batılı değerler de yerlerde sürünür hale getirilmiş ve bu değerlerin inanılırlığını tamamen yitirmesine neden olmuştur. İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra ABD’nin, 1990’lı yıllardan itibaren oluşturmaya çalıştığı ‘tek süper devlet’ imajı zedelenmiş ve ‘tek kutuplu yeni dünya düzeninin de sonunu getirmiştir.

2000’li yıllardan itibaren tılsımı bozulan ABD, kendi arka bahçesinde bulunan ülkeleri, özellikle de Türkiye’yi, kendi hegamonik alanında tutmak için farklı senaryoları devreye sokmaya başlamıştır. Çünkü Türkiye, ABD için hem bölgede hem NATO’da ve hem de topraklarında barındırdığı onlarca askeri, ekonomik ve istihbâri üsleri nedeniyle çok önemliydi. ABD, 2000’li yılların ilk yarısına kadar eski politikalarla Türkiye’ye istediğini yaptırıyordu. Ancak 1 Mart (2003) tezkeresinin iktidara rağmen reddedilmesi, ABD’lilerde hayal kırıklığı meydana getirmiştir. ABD açısından iktidarı ikna etmek kolaydı; ama şimdi iktidarın dışında halkın da ikna edilmesi gerekiyordu. Nitekim iktidar (Adalet ve Kalkınma Partisi), çok istemesine ve ısrar etmesine rağmen halkın meclis üzerinde oluşturduğu baskı nedeniyle tezkere reddedilmişti. ABD, artık sadece iktidarı değil, aynı zamanda halkı da dikkate alan politikalar geliştirmeliydi. Bu politikalar, bir yanıyla iyi ilişkiler geliştirmeyi söylem bazında dillendirirken, diğer yanıyla Türkiye’yi kuşatıcı hatta dışlayıcı/yok sayıcı düşmanca bir tavır şeklinde oluşmaya başlamıştır. Irak’ta, Temmuz 2003’de, bordo berelilerin başlarına çuval geçirme olayı ve ülke içinde PKK terörünün yeniden azdırılması, bu yeni politikaların uygulanacağına dair ilk işaret idi.

Arap Baharı dolayısıyla halk ayaklanmaları, Suriye’deki olaylar ve Yunanistan’ın düşmanca tavırları nedeniyle Türkiye’nin savunma amaçlı istediği Patriot Füzelerini, ABD’nin vermemesi üzerine, Rusya’dan S-400 savunma füzelerini alması, ABD açısından bardağı taşıran son damla olmuştur. ABD, bu füzelerin kullanımını ve Rusya ile olan ilişkileri engellemek için ‘hasım ülkelere’ uygulanan CAATSA yaptırımlarını, Türkiye’ye karşı da devreye sokmuştur. NATO’nun Güney kanadını koruyan ve en çok asker besleyen ve aynı zamanda NATO’nun -aslında ABD’nin- önemli üslerine ev sahipliği yapan bir ülke olan Türkiye’ye bu yaptırımların yapılması, düşmanlıktan başka bir anlama gelmemekteydi. İncirlik Üssü, Kürecik Radar Üssü[1] ve Diyarbakır 8. Ana Jet Üssü, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getiren üslerdi. Bu üslerin bir tek görevi vardır; Rusya, İran ve Ortadoğu’da istihbari bilgiler toplamaktır. Bu bilgiler, hem ABD tarafından bölgesel menfaatlerini korumak hem de Siyonist İsrail’in güvenliğini sağlamak için kullanılmaktadır.

Kürecik’teki Radar Üssü, şimdiki iktidar döneminde kurulmasına izin verilmiş bir üstür. Aslında bu ve diğer üsler, Türkiye’den çok, bugün Türkiye’yi dört tarafından kuşatan ve parçalamaya yönelik girişimlerde bulunan ABD’nin işine yaramaktadır. Dolayısıyla bugünkü iktidarın, ABD’nin; Yunanistan’la birlikte hareket etmesini, PKK/PYD’yi desteklemesini ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı duruşunu eleştirmeye hiç hakkı yoktur. Çünkü ABD, bugün değil, ikili ilişkilerin başladığı ilk günden bu yana Türkiye’nin altını oyduğu ve ülkede gerçekleştirilen her darbenin ve kargaşalığın arkasında da bulunduğu halde bunu görmemek, -tam anlamıyla- bir aymazlıktır.

ABD, bu çevreleme faaliyeti ile Türkiye’ye olan düşmanlığını çok açık bir şekilde göstermektedir. Ama buna rağmen Türkiye’yi yönetenler, gözlerini ve kulaklarını, medet beklercesine, eli kanlı Biden yönetiminden gelecek telefona dikmişler. Oysa Biden yönetimi, henüz daha koltuğuna oturmadan terör örgütünü besleyen, eğiten, donatan ve her türlü yardımı yapanları yönetime getirmiştir. Hala böyle bir yönetimden telefon beklemek ya da bir an önce görüşmek için gayret sarf etmek, bağımsız olduğunu iddia eden bir devlete asla yakışmaz. ABD’ye, S-400’lerden dolayı mektup gönderildiği ve mektupta Girit Modeli’nin önerildiği iddia edilmektedir. Girit Modeline göre, 2,5 milyar dolara alınan S-400’ler hangara kaldırılacak ve sadece tatbikatlarda ve test edilmek için çıkarılacaktır. Çünkü Yunanistan, S-300’leri böyle yapıyor. Hani “Hiçbir ülke bizi bağlamaz, ülkemizin menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapacağız,” deniliyordu. Üstelik S-400’ler’in, en geç Nisan 2020’ye aktif edileceğine dair sözler verilmişti. Şimdilerde bu füzelerin aktif edilmesiyle ilgili tek söz edilmiyor, varsa yoksa Girit Modeli!

ABD, düşmanlığına devam ediyor ve Türkiye’yi dört bir yandan karadan-denizden kuşatmak için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Üstelik bunu da PKK/PYD gibi bir terör örgütü ile ve Türkiye’yi kendine ezeli düşman olarak gören Yunanistan’la yapmaktadır. Bu kuşatmayı Çin yapsa ya da stratejik müttefik olmayan bir başka ülke yapsa anlaşılır. Ama bunu, yarım asırdan fazla bir zamandan beri müttefik olan ve Türkiye’yi bir ağ gibi sarmış onlarca üssü bulunan bir ABD yapıyor. Türkiye ise ABD’yi eleştirmekten başka fiili hiçbir ciddi adım atmıyor/atamıyor. Aslında ABD’nin, sadece PKK/PYD’yi desteklemesi bile bir savaş nedenidir. Ama bu konuda PKK/PYD’ye yardım götürdüğü İncirlik Üssü’ne yönelik bile ciddi hiçbir şey yapmıyor. Ondan sonra da bağımsızlıktan bahsediliyor ve “muz cumhuriyeti değiliz,” deniliyor. Buna, kim inanır?

ABD, Türkiye’yi dört bir yandan kuşatıyor. İşte örnekleri:

1- ABD, güney kuşatmasını, PKK/PYD’yi kullanarak yapmaya çalışmaktadır. Üstelik bunu, Türkiye’de 1984’ten beri terör olayları gerçekleştiren ve kendileri tarafından da terör örgütü olarak kabul edilen ve hatta üç liderinin, yakalanmaları için başlarına ödül konulan bir terör örgütü ile ittifak kurarak yapmaktadır. ABD’nin asıl amacı; Irak’tan, Suriye üzerinden Akdeniz’e uzanan koridorda bir PKK/PYD devletçiği yani bölgeye ikinci bir ‘Siyonist Devletçik’ kurmaktır. Bu amacı ile hem kendi bölgesel çıkarlarını korumak hem de Siyonist İsrail’in güvenliğini ve Arz-ı Mev’ud hayalini gerçekleştirmek istiyor. ABD’nin PKK/PYD ile ilişkisi, IŞİD’in Ayn el-Arab’a (Kobani) Eylül 2014’te gerçekleştirdiği saldırıyla başladığı söylense de aslında ABD’nin PKK ile görünür ilişkisi, Çekiç Güç döneminden[2] itibaren başlamıştır. Zaten bu ilişki çerçevesinde Abdullah Öcalan, idam edilmemek şartıyla 15 Şubat 1999’da Kenya’dan Türkiye’ye, ABD tarafından paketlenerek teslim edilmiştir. Ayrıca ABD’nin Çekiç Güç döneminde PKK ile ilişkisi, Türkiye’de, en yetkili ağızlar tarafından defalarca gündeme getirilmiştir.[3]

PYD, Suriye’de, Abdullah Öcalan’ın talimatı ile Osman Öcalan[4] tarafından 2003’te kurulan KCK’nın Suriye koludur. PKK, KCK’nın Türkiye kolu; PJAK, İran kolu; PÇDK ise Irak koludur. Bu örgütlerin en üst kuruluşu ise KCK’dır.[5]

PYD’nin Suriye’de güçlenmesi, IŞİD’in Ayn el-Arab /Kobani’ye saldırısına karşı ABD öncülüğünde kurulan koalisyon güçlerinin,[6] Irak ve Suriye’de faaliyet göstermesi ile başlamıştır. Türkiye’nin, “IŞİD’e karşı birlikte mücadele edelim” önerisine rağmen ABD, bu mücadelede PKK/PYD’yi tercih etmiştir. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Ey Amerika! Size kaç kere söyledim. Siz, bizimle mi yoksa bu terör örgütü PYD ve YPG ile mi berabersiniz?” serzenişine rağmen ABD, terör örgütü PKK/PYD’yi tercih etmiş, eğitmiş ve donatarak binlerce TIR silah göndermek suretiyle 100 bine yakın kişilik bir ordu haline getirmiştir. ABD, kurmak istediği PKK/PYD devletçiğiyle; hem bölgeyi dizayn etmede tetikçi güç olarak kullanmayı hem de Irak petrolünü ve doğal gazını Türkiye’yi bypass ederek Akdeniz üzerinden Avrupa’ya taşımayı hedeflemektedir. Ancak Türkiye, gerçekleştirdiği üç operasyon[7] ile şimdilik ABD’nin, Suriye’nin kuzeyinde oluşturmak istediği terörist devletin kurulmasını engellemiştir.

Aslında ABD, bir devlet için gerekli olan toprak (Deyr-i Zor, Rakka ve çevresi), halk (PKK/PYD tabanı) ve geliri (petrol) hazırlamış durumdadır. Bu topraklarda, PKK/PYD, bir ‘devletçik’ haline gelebilir mi? Bunu, zaman gösterecektir.

ABD, Türkiye’nin bu operasyonlarından sonra yeni bir planı devreye sokmaya başlamıştır. ABD, bu yeni plana göre, Suriye’nin kuzeyinde bulunan diğer Kürt gruplarıyla özellikle de Barzani yanlısı Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) ile PKK/PYD’nin asıl omurgasını oluşturduğu SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) birleştirerek yeni bir oluşum gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Haziran 2020’de başlayan görüşmeler, Aralık 2020’de tarafların anlaşmasıyla neticelendiği ilan edilmiştir. Bu yeni oluşumda tarafların, % 40 olarak eşit temsil edilmede anlaştıkları basına yansımıştır. ABD, güya PKK’nın olmadığı bu yeni oluşumu, Türkiye’nin de kabul etmesini isteyecektir.

2- Suriye’nin kuzeyinde PKK’dan vazgeçmiş gibi görünen ABD, PKK’lı yeni bir oluşumu Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirmeye çalışmaktadır. ABD, PKK’dan kolay kolay vazgeçmez. Çünkü ABD için PKK’nın kullanım süresi henüz bitmemiştir. Kandil, Gara ve Sincar üçgeni, ABD’nin kontrolündeki PKK’nın egemen olduğu alandır. PKK’lıların Gara’ya gelip yerleşmesi ve Sincar’ı ikinci bir Kandil haline getirmeleri de tamamen ABD’nin tezgâhı ve planı ile gerçekleşmiştir. Irak merkezi yönetim ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi arasında 9 Ekim 2020’de varılan antlaşma gereği PKK’lılar, Sincar’dan çıkarılacaktı. Başlangıçta; 400 kadar PKK’lı Sincar’dan çıkarak dağa çekilmiş, geri kalan PKK’lılaa ise, Irak’ın asker ve polislerinin elbiseleri giydirilerek kamufle edilmeye çalışılmıştır. Bu kamufle girişimi de yine ABD baskısıyla gerçekleştirilmiştir. Bunun nedeni, güya İran kontrolündeki Haşdi Şabi Güçlerine karşı PKK’nın Sincar’da dengeleyici güç olarak bulundurulmasıdır. Zaten PKK, Sincar’da, Ezidilerden oluşan Sincar Direniş Birliği (YBŞ)[8] adı altında kendi kontrolünde kurduğu örgüt faaliyetlerine devam etmektedir. PKK, Sincar’dan çıkarılsa bile bu örgüt, PKK adına ABD menfaatleri doğrultusunda burada faaliyetine devam edecektir.

Sincar/Şengal, Irak’tan Suriye geçiş güzergâhında bulunan bir yerdir. PKK’nın, Kandil’den ya da genel olarak Irak’tan Suriye’ye kolaylıkla geçiş yaptığı bir yer olması dolayısıyla stratejik önemi haiz bir yerdir. Bu nedenle Sincar/Şengal, PKK için hayati önemi haizdir. Son yıllarda Türkiye, gerçekleştirdiği operasyonlarla Kandil’den Türkiye’ye sızmaları, Irak sınırları içerisinde kurduğu askeri üsler nedeniyle zora sokmuştur. Bu üsler nedeniyle hareket alanı kısıtlanan Kandil, Sincar’ı, ABD’lilerin gözetim ve desteğinde ikinci Kandil haline getirmiştir. ABD’liler, binlerce TIR dolusu silah ve mühimmatı, Sincar’a yakın Semelka sınır kapısından, Irak’tan Suriye’deki PKK/PYD’lilere geçirmişlerdir. Son Gara operasyonunda, Türkiye’nin katledilen 13 vatandaşının yine ABD’nin izniyle Gara’ya getirilerek mağarada tutulduğu iddia edilmiştir.

Hatta bu 13 Türkiye vatandaşının katledilme emrinin, Karayılan’ın, Amerika’dan izin almadan yerine getirmesinin mümkün olmadığı da basına yansımıştır. Karayılan’a bu emri ise Biden tarafından Ortadoğu ve Kuzey Afrika Koordinatörlüğü’ne atanan Brett McGurk’ın verdiği iddia edilmiştir. ABD’nin, utanmadan ‘eğerli’ açıklamaları da bunu göstermektedir. Habertürk yazarı Çetiner Çetin, “PKK’nın elinde rehine olarak tutulan 13 Türk vatandaşımızın Kandil’in Kortek ve Kaletuka bölgesinden Gara’ya getirilmesinde, Mısır ve Körfez ülkelerinin araçlarının kullanıldığını” yazmıştır. Bülent Orakoğlu, “Bu konuda da kesin Amerika’nın rolü olduğu anlaşılmaktadır”[9] demektedir. Çünkü PKK, tamamen ABD’nin tetikçi gücü olup ABD’den izinsiz adım atmaları bile mümkün değildir. Dolayısıyla mağarada gerçekleştirilen bu vahşi katliamı, ABD’den emir almadan yapmaları söz konusu değildir.

3- ABD, Türkiye üzerindeki baskısını artırarak hem S-400’lerden vazgeçmesini istemekte hem de PKK/PYD’nin Suriye’deki varlığını kabul ettirmek için Yunanistan’ı da kullanmaktadır. Yunanistan ile ilişkilerini sıklaştıran ABD, Girit ve Suda Körfezi’nden sonra Dedeağaç’ta da üs kurmaya çalışmaktadır. ABD’nin, Yunanistan’dan istediği 5 adet üsten (Dedeağaç, Kerpe, Girit ve adalar, Güney Yunanistan) hepsi önemli olmakla birlikte, özellikle de Dedeağaç’ta kuracağı üs, Türkiye ve bölge için daha da kritik önemi haiz bir yerdir. Edirne’nin burnunun dibinde 60 km’lik bir mesafede Dedeağaç’ta kuracağı üs ile; Meriç bölgesi ile Kuzey Ege adalarını tarayabileceği, hava ve karadan ses ve görüntü tespiti yapacak kapasitedeki radar sistemi faaliyete geçtiğinde Boğazlardaki hareketliliğin her an gözlemlenebileceği belirtiliyor. Toplanan veriler, önce Dedeağaç Limanı’ndaki merkeze, ardından da Atina ve ABD karargâhlarına aktarılacak.

4- ABD, Balkan ve Baltık ülkeleri üzerinde de hem Türkiye’yi hem de Rusya’yı kuşatmak amacıyla yoğun ilişkilere girmiş durumdadır. Bulgaristan’da Türkiye sınırlarına yakın 4 noktada üs kuran ABD, Sofya ile hava üsleri anlaşmasını da 10 yıl uzatmıştır. Böylece ABD, küresel çaptaki en büyük üslerinden birini Bulgaristan’da kurmuştur. Öyle ki Bulgar-Amerikan ortak askeri üssüne dönüştürülen Bezmer, Amerikan Foreign Policy dergisi tarafından, dünyanın en önemli 6 ABD üssü arasında gösterilmektedir. Bu stratejik hamlenin hedefi, aslında Türkiye’nin, Balkanlara açılmasını önlemektir. Ayrıca ABD, Romanya’da da füze savunma kalkanı kurmuştur.[10]

ABD, Polonya’da ve Baltık ülkelerinde (Litvanya, Estonya, Letonya) bulundurduğu askerlerle bu kuşatmayı, daha da tahkim eder hale gelmiştir. ABD, Kosova’nın Ferizaj kenti yakınlarında Avrupa’nın en büyük askeri üssü olan Camp Bondsteel’i inşa etmiştir. Kosova, ABD ile öyle yakındır ki tüm devlet kurumlarında, Kosova ve ABD bayrakları yan yana dalgalanmaktadır.

5- ABD, Yunanistan, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Doğu Akdeniz’de ismi ve cismi ile doğrudan Türkiye’yi hedef alan ortak tatbikatlar yapmaktadır. ABD, 33 yıl sonra 1987 yılında GKRY’ye uyguladığı ambargo kararını, Eylül 2020’de kaldırdığını ilan etmiştir. ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail başta olmak üzere birçok ülke, bölgeye olağanüstü boyutlarda yığınak yapmaktadır. ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi verilerine göre, Doğu Akdeniz bölgesinde yaklaşık 3,5 trilyon metreküp doğal gaz ve 1,7 milyar varil civarında petrol rezervi[11] bulunmaktadır. Bu durum, küresel güçlerin iştahını kabartmaktadır. Şimdiden bölgede savaş gemisi sayısı 200’ü aşmış durumdadır. Yunanistan, GKRY ve özellikle de ABD, Türkiye’yi devre dışı bırakarak ‘Türkiyesiz Doğu Akdeniz’ istemektedir.

Sonuç olarak, Türkiye, kendi ülkesini bu şekilde düşmanca kuşatan bir ülkeye hala müttefik gözüyle bakabilir mi? Elbette Türkiye’nin, ABD’ye ve hatta ABD ile ilişkilerini kesmeye gücü yetmeyecektir. Ama hiç olmazsa;

1- Malatya’daki Kürecik Radar Üssü ile Diyarbakır’da 8. Ana Jet Üssünü kapatmalıdır. Çünkü bu iki üssün -aslında İncirlik dâhil diğer üslerin de-, Türkiye’yi komşularıyla karşı karşıya getirmenin yanında Siyonist İsrail’i korumanın dışında hiçbir fonksiyonu yoktur.

2- Türkiye, ABD’nin, Dedeağaç ve GKRY’de kurmak istediği üslere ve yaptığı düşmanca tatbikatlara karşı net bir tavır almalıdır. Çünkü bu, ne müttefiklikle ne de NATO üyeliği ile asla bağdaşmayan düşmanca tavırdır.

3- S-400’ler için, Girit Modeli gibi bir modelin önerilmesi, ancak bir muz cumhuriyetine yakışan bir tavırdır. Şimdiye kadar kükreyen yetkililerin, aynı tavırlarını devam ettirmeleri gerekiyor. Yani S-400’leri, bir an önce aktif hale getirmeleri gerekiyor. Zaten öteden beri söyledikleri sözler ve takındıkları tavırlar da bunu gerektirmektedir.

4- “Eğer…”li açıklama yapan ABD’ye, bölgede, özellikle de Suriye’de ve Irak’ta, açık ve net bir tavır konulmakla cevap verilebilir. Bilinmelidir ki ABD, PKK/PYD ve diğer terör örgütlerinden daha tehlikelidir. Bir tehlikeye karşı alınması gereken tavır ne ise o alınmalıdır. Aksi halde yarın, çok geç olabilir. Kim ne derse desin, Suriye’nin kuzeyinde, ABD öncülüğünde yeni bir terör devletinin zemini oluşturulmuştur. Bu, ikinci bir Siyonist İsrail demektir. Bir Siyonist terör devletiyle bölgenin ve dünyanın neler çektiği düşünülürse; ikinci bir terör devleti ile bölgenin, yaşanmaz hale geleceği unutulmamalıdır. Buna, “Ey Amerika!” demekle cevap verilmez. Buna, bilakis net, açık ve dönüşü olmayacak şekilde cevap verilmelidir. Aksi halde bağımsızlıktan ya da ikide bir ‘biz muz cumhuriyeti değiliz’ demekten vazgeçilmelidir. Çünkü bu tavır/tavırsızlık, ancak bir muz cumhuriyetine yakışır.

[1] Kürecik Radar Üssü, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde, Şubat 2012’de inşa edilmiştir. İran, Rusya ve Kafkaslar’ı görüş alanı içine alan sistem, buralardan Avrupa veya Amerika’ya veyahut İsrail’e bir füze fırlatıldığında bunları görecek ve imha edilecektir. Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor: “Kürecik, ABD üsleri ve İsrail’in güvenliği açısından kritik önemde. İsrail’de de aynı radardan var. Bunlar, birbirlerine bağlı, merkez de Almanya’da”. Ama Türkiye’nin Kürecik ile irtibatlı füze sistemi olmadığı için, İran’dan ya da Rusya’dan Türkiye’ye atılacak bir füzeyi durduracak bir mekanizma yoktur. Bu durum bilindiği halde şimdiki iktidar, sadece Siyonist İsrail ve ABD’nin işine yarayan bir radar üssünün Kürecik’te kurulmasına niçin izin vermiştir?

[2] Çekiç Güç’ün, Mesut Yılmaz’ın başbakanlığındaki Anavatan Partisi hükümeti tarafından 18 Temmuz 1991’de, Türkiye’de konuşlanmasına izin verilmiştir. Refahyol Hükümeti döneminde, 31 Aralık 1996 tarihinde, Çekiç Güç’ün varlığına son verilmiş; ancak yerine aynı görevi gören “Kuzeyden Keşif Harekâtı” adıyla yeni bir düzenlemeye gidilmiştir. Kamuoyunda ‘Çekiç Güç’ olarak bilinen ‘Kuzeyden Keşif Harekâtı’nın görev süresi, altı aylık süreler ile 20 Mart 2003 tarihinde Irak’ın işgal edilmesine kadar uzatılmıştır. Irak işgali ile birlikte görevi sona ermiştir. İşte bu süre içerisinde Kuzey Irak’ta oluşturulan otorite boşluğunda PKK palazlanmış ve ABD’liler tarafından gelişmesi ve büyümesi sağlanmıştır. Eşref Bitlis, o dönem Çekiç Güç ile ilgili hazırladığı raporda, özetle; “Amerikan kuvvetlerinin PKK’ya yardım ettiğini” belirtmiştir. Bkz; https://www.milligazete.com.tr/haber/919780/incirlikten-iraka-bomba-yagdi

[3] Genelkurmay eski Başkanı ve DYP Kilis eski Milletvekili Doğan Güreş, Körfez Savaşı’nın ardından Türkiye’nin, Amerikan kuvvetleri ile çatışmanın eşiğinden döndüğünü açıklamıştır. TV 8’deki Bakış programına katılan Güreş, şunları söylemiştir: “Körfez Savaşı’nın ardından Zaho’da ABD ile ortak bir Askeri Koordinasyon Merkezi kurulmuştu. Bizden bir albay, onlardan bir albay burayı yönetecekti. Ancak ABD’li albay, gizli gizli bir yerlere gidiyor, bir şeyler organize ediyordu. ‘Bunlar, burada Kürt Devleti kurma peşindeler’ dedim. Sonra bir rapor geldi. Cudi Dağı’nın tepesine bir helikopter inmiş, büyük miktarda bir şeyler indirip gitmiş. Hemen ateş emrini verdim. Helikopterin kime ait olduğunu teşhis edemedik. Ama Amerikalılar da vardı. Şüphem artmıştı. Hemen bizim hükümetle konuştum.” (25.07.2002 tarihli Hürriyet gazetesi)-https://www.hurriyet.com.tr/gundem/gures-pasa-az-daha-abd-ile-savasacakmis-86877

[4] Osman Öcalan, “PYD’yi, ben kurdum.” Bkz; https://t24.com.tr/haber/osman-ocalan-pydyi-ben-kurdum,243585

[5] KCK: Kürdistan Topluluklar Birliği; Kürtçe: Koma Civakên Kurdistan. PKK: Kürdistan İşçi Partisi; Kürtçe: Partîya Karkerên Kurdistanê. PYD: Demokratik Birlik Partisi; Kürtçe: Partiya Yekîtiya Demokrat. PJK: Kürdistan Özgür Yaşam Partisi; Kürtçe: Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê. PÇDK: Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi; Kürtçe: Partiya Çareseriya Demokratika Kurdistane.

[6] ABD öncülüğünde, 40’a yakın ülkenin destek vermesiyle Irak ve Şam İslam Devleti örgütüne karşı oluşturulan koalisyon güçleri, 15 Eylül 2014’te kurulmuştur.

[7] Bu operasyonlardan ilki, Fırat Kalkanı Operasyonu (24 Ağustos 2016-29 Mart 2017); ikincisi, Zeytin Dalı Operasyonu (20 Ocak 2018- 24 Mart 2018); üçüncüsü ise Barış Pınarı Operasyonu’dur (9 Ekim-17 Ekim 2019).

[8] YBŞ’nin Kürtçe açılımı, “Yekîneyên Berxwedana Şingal”dır.

[9] https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulentorakoglu/karayilana-infaz-emrini-brett-mcgurkmu-verdi-2057717

[10] https://beyazgazete.com/yazar/murat-akan-yazilari-2009/rusya-bahanesiyle-turkiye-kusatiliyor-yazisi-483580.html

[11] https://www.trthaber.com/haber/gundem/10-soruda-dogu-akdenizde-enerji-denklemi-419315.html