Aile yapısı, bir binaya benzer, temeli sağlam atıldı mı; rüzgâr binayı sarsar ama yıkamaz. Temeli zayıf olunca en ufak rüzgârda yıkılma tehlikesi yaşar ve sonunda yıkılır. Peki, ailenin temeli nedir, diye soracak olursak; İslam’la bütünleşmiş, İslam’ı anlamış ve yaşayan mü’min erkek ve mü’mine kadının oluşturduğu aile yapısı, diyebiliriz. Örnek-model olmalıdır. Bu aile, işte âhîret yolculuğu ile cennete ulaşan ailedir. Temeli oluşturmuş, çocuklarla ve ana ve baba ile birlikte çatıyı tamamlamış güzel bir yapıdır. Her işinde Allah’ı önceleyen, dünyayı bir araç olarak gören, dünyayı kullanan, dünyanın kendisini kullanmasına izin vermeyendir.

Eşler birbirlerini tamamlayan, birbirlerine karşı hoşgörülü olan bir çift ayakkabı gibidir. Tek ayakkabı işe yaramaz, muhakkak eşi olması lazım. Diyebilir miyiz acaba: “Sağ ayakkabı mı üstün, sol ayakkabı mı üstün?” Üstünlük takvada. Eşler, birbirlerine muhtaçtır, tek ayakkabı misali işe yaramadığı gibi. “Ey insanlar! Muhakkak ki Biz, sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimler ve kabileler kıldık. Elbette ki Allah nezdinde en şerefli olanınız, O’ndan en çok ittika edeninizdir. Şüphesiz ki Allah, her şeyi çok iyi bilendir ve her şeyden haberdardır” (Hucurat/13).

Kur’an-ı Kerim’e göre insanlar tarafından kurulan ilk sosyal gruplaşma, aile şeklinde olmuştur. Çünkü karı-koca ve çocuklardan meydana gelen aile örneğini, ilk defa ilk insan Hz. Âdem (a.s), eşi Havva ve çocuklarında görüyoruz. Kur’an-ı Kerim, sosyal birliğin en üstün ve sağlam yönü ile sevgi, merhamet, iyilik, dayanışma, yardımlaşma, doğruluk, insaf ve Allah korkusunu izleyerek aile yapısı ile ayakta tutulmasını hedeflemektedir. Çünkü sosyal hayatın bütün unsurları ondan çıkıyor.

Kur’an ve sünnete göre aile, kesinlikle dikkat edilmesi gereken, her bir üyesiyle bir fonksiyon icra eden, toplumu ayakta tutan kurumdur. İslam dini, aileyi Kur’an ve sünnetin telkinleriyle bireyler arasında dini bir bağ kurmuş ve yüksek bir temele oturtmuştur. Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde, onun, aileye ne kadar önem verdiğinin, toplumda sosyal kaynaşmanın oluşması için aileye yüklediği vazifenin şahidi oluyoruz.

Aile, karı-koca ve çocuklarla birlikte gündelik hayatın streslerinden uzak sevgi, şefkat, merhamet, refah ve mutluluk gibi manevi duyguların yaşandığı bir mekândır. Nitekim Kur’an-ı Kerim, ailenin bu ruhi yönüne temas etmiştir: “Sizin için onlarla ünsiyet edesiniz diye, kendi cinsinizden zevceler yaratması, aranızda (dostluk) sevgi ve merhamet yaratması da O’nun kudret alametlerindendir” (Rum/21). Rabbimiz, insanı tek cins olarak değil de çift ve bazı yönleri ile farklı yaratmıştır ki, birbirine her yönden yani fiziki ve psikoloji olarak faydalı olsunlar. Allah, bu ayette geçen “kendi cinsinizden” ifadesi ile yani “aynı maddeden kadın yarattık ki size arkadaşlık etsinler” demektedir. Sonra bunun devamında deniyor ki, “Onda rahatlık bulmanız için”, yani bununla Havva annemiz kastedilmiştir. Ayette geçen “rahmet” kelimesi, erkekler ve kadınlar arasındaki ünsiyetin ve muhabbetin tezahürüdür. “Yine onun kudret alametlerindendir” ifadesi, Allah’ın yüceliğini gösteren işaretlerdendir ki “Kendinizden, aynı sizin gibi insan cinsinden olan zevceleri kendileri ile kaynaşasınız diye yaratmıştır.” Çünkü ünsiyet, kaynaşmaya, ihtilaf ise ayrılmaya sebep olur. Bununla beraber ayette kastedilen bu ünsiyet ve kaynaşma, sadece zevceler arasında değil, genel olarak bütün insanlar arasında yaratılmıştır. “Şüphesiz onda” ifadesinde, yani kendinizden zevceler yaratıp aranıza ülfet ve sevgi koymakta Allah’ın kudretine işaretler vardır.

Allah’ın meşru kıldığı aile müessesesi olmasaydı toplum hiçbir üstünlük, asalet, şeref ve soyu olmayan çocuklarla dolup taşarak birbirlerine karışırlardı. Bu durumda, fazilet ölçülerindeki ahlak bozulur, bozgunculuk çoğalır ve her şey mubah sayılırdı. Aile, psikolojik doyumun ortaya çıktığı bir yuva olmakla beraber mensuplarının korunduğu ve fiziki sığınacak temin eden kurumdur. Aile, aynı zamanda kadın ve erkeğin fiziki ihtiyaçların helal yoldan karşılandığı bir müessesedir. Aileyi meydana getiren fertler; sevgi, saygı ve güvenle birbirlerine bağlanmalıdır. Bunlar, ailenin devam etmesini temin eden psikoloji ve ahlaki unsurlardır.

Ailenin kuruluş amaçlarından biri de ahlaki bozgunluğu engellemek ve toplumu sağlam ahlaki ilişkilere uygun olarak yetiştirmektir. Bu sosyal huzuru korumak için Hz. Peygamber (s.a.s), gençleri, evliliğe teşvik ederek şöyle buyurmuştur: “Ey gençler! Sizden kimin evlenmeğe gücü yeterse derhal evlensin. Çünkü gerçekten evlilik, gözü harama karşı daha çok engelleyici, namus ve iffeti daha çok koruyucudur. Kimin de evlenmeye gücü yetmezse, oruç tutsun; çünkü oruç, şehveti kesicidir.”

“Aile olmak, cennet yoldaşı beklemekle değil, cennet yoldaşı olmakla mümkündür. O, sana cehennem oldukça sen cennet olmalı; fedakârlığı bekleyen değil, gösteren taraf olmalısın ki Rahman’ın merhametine muhatap kılınabilesin.”

“Aile; toplumun temel taşı, hayatın dengesi, ayakta kalabilmenin en önemli vesilesi, ağır bir yük olan kulluk vazifesinin paylaşılması, nesillerin devamiyetinin sebebi, huzurun temini, gelen her türlü saldırılara karşı giyilen bir zırh, inanan insanların yüreğindeki en büyük hasret olan cennetin dünyadaki bir yansıması.”

İki Cihan serveri Efendimiz (s.a.), imtihan ve cefa yurdu olan bu dünya hayatı için “Dünya, müminin zindanıdır.” buyuruyor [Müslim, Zühd, 1]. İnanan ve inancının gereğini yerine getirmeye çalışan insan; çok farklı imtihan ve belalara muhatap olacağı için dünyada cennet aramaz, bilakis cenneti elde etmenin yollarını arar. Ancak sözün ve hayatın rehberi olan Efendimiz (s.a), başka hadislerinde mümin için zindan olan bu dünyanın içerisinde bazı yer ve mekânlarda cennet kokusunu hissedebileceği müjdesini verir. Onun (s.a) kutlu beyanlarından öğrendiğimize göre Kâbe ve Hacerü’l-Esved, Arafat, Müzdelife, Ravza-i Mutahhara, Uhud cennetin kokusunu duyulacağı yerlerdir. Ve yine salih ve saliha eş, salih ve saliha evlat, sadık ve salih dostlar, cennetin müjdeleridir. Sâlih/sâliha eşlerin ve çocukların oluşturduğu yuvalar ise dünyadaki cennetin şubeleridir.

O evler; asil bir amel olan nikâhla temeli atılmış, muhabbetle harcı yoğrulmuş, merhametle sıvanmış, adaletle ayakta duran, saadetle korunan evlerdir.

O evler; Kur’an’ın gölgesinde olan, her daim ilahi mesajların dillendirildiği ve yaşanıldığı evlerdir.

O evler; Hz. Peygamberin (a.s) hakem, sahabenin dost, âlimlerin rehber, kitapların azık, namazın deva olarak görüldüğü evlerdir.

O evler; mesuliyet şuuru ile hareket eden, adaleti esas alan, başkalarının mutluluğu için her türlü fedakârlığı yapan evlerdir.

O evler; vahdetin sağlandığı evlerdir. Sofra vahdeti’nin, sayfa vahdeti’nin, sevgi vahdeti’nin, seccade vahdeti’nin, seyahat vahdeti’nin tesis edildiği evlerdir.

O evler; karanlığın umumi bir hale geldiği bu zaman ve zeminde nur saçan Darü’l-Erkamların ve suffaların şubesi olan evlerdir. Dolayısıyla o evler, dünyadaki cennet olan ailenin tam anlamıyla karşılık bulduğu evlerdir.

Üzülerek şahit olduğumuz bir hakikat var ki; evlilik ve arkasından kurulan en önemli kurum olan aile, her geçen gün biraz daha itibarsızlaştırılmaktadır. Ya evlilik, hayatın çok sonralarına itilen bir hale dönüşmekte ya da evlilik gerçekleşip aile kurulmuşsa da bu büyük nimet’in şükrü, gereği oranında eda edilememekte. Çok basit ve değersiz şeylere feda edilmektedir. Ağırlaşan hayat şartları ile birlikte bazen İslam’a uymayan gelenek ve görenek etkisiyle bazen de sırf gösterişten ibaret olan külfetli evlilik şartları, gençlerimizin bu önemli adımı atmasına engel olmaktadır.

Ailenin kurulması her geçen gün geciktirilirken bir de kurulan ailenin korunması meselesinde çok büyük zaafiyetler yaşanmaktadır. Eşlerin, birbirinden yerine getiremeyecekleri beklentiler içerisine girmeleri, ailenin en önemli harcı olan vefa duygusunun zedelenmesi, tenperverliğinin gönül birlikteliğine galip gelmesi, şeytanın ve nefsin ayartmalarının aileyi her geçen gün biraz daha yıpratması ve neticesinde yuvaların dağılması, çocukların perişan olması, şiddet olaylarının artması ve cennet bahçelerinden bir bahçe olması gereken ailenin, bir cehennem çukuruna dönüşmesi. Eğer yapılması gerekenler tam anlamıyla yapılmazsa, son kalemiz olan aileyi de yitireceğiz ve aileyi yitirdiğimiz gün, aslında her şeyi bitirmiş olacağız. İşte asıl o zaman dünyada cehennemi yaşamaya devam edeceğiz! Bu hale düşmemek için ebedi düşmanımız olan şeytanın değil, Rahman’ın has kulları olan başta elçileri olmak üzere salih ve sadık insanların adımlarını takip etmeliyiz.

Şunu unutmayalım; şeytan, bizi, nikâhsızlığa, evsizliğe dolayısıyla felakete çağırır; sadık elçiler ise bizi nikâha, evliliğe dolayısıyla saâdete çağırır.

Sözümüzün sözü Kur’an’ın şu güzel duası olsun: “(…) Ey Rabbimiz! Bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takva sahiplerine önderler kıl!” [Furkân/74]

Hacer GÖRGÜN