tevhid (1)

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara arz ve teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler insan (a gelince, o tuttu) bunu sırtına yüklendi; Çünkü o çok zulümkar, çok cahildir.” (Ahzâb, 72)

İnsanoğlu Allah’ın emir ve nehiylerine uymak ve tebliğ etmek demek olan “Emaneti” yüklenmiş, eşref-i mahlûkat olmaya hak kazanmıştır.

“Hani Rabbin Âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuş. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti. Onlar da “Evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi.” (A’raf, 172)

İşte bu hadiseye “Misak Hadisesi” denmiş, hakkı kabul edenler ve batılı seçenler olmak üzere iki kutba ayrılmıştır. Kıyâmete kadar bu kutupların mücadeleleri devam edecektir.

Misak hadisesinde Allah’a kulluk yapacaklarına dair o büyük emaneti yüklenen insanoğlu zamanla Allah ’ı unutmuş, insanlara, putlara, hayvanlara kulluk yapmış, onlara tapınmıştır. İnsanoğlu böyle olduğu içindir ki, Allah onu varlıkların en güzeli, en şereflisi (Ahsen-i takvîm) yarattığı halde, bilahare onu en aşağılık (esfeli sâfilin ) yapmıştır.

Hz. Âdem’den itibaren (124.000 kadar peygamber) Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize kadar Allah Teâlâ peygamberler göndermiş ve bu peygamberler sadece Allah’a kulluğa davet etmişlerdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Cinleri ve insanları, bana ibâdet etmeleri için yarattım” (Zâriyat, 56)

“Biz her kavme: Allah’a ibâdet edin; ‘Sizin O’ndan başka ilahınız yoktur’ diye (tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 36)

Eşref-i Mahlûk olarak yaratılan insana akıl nimeti verilerek mükerrem bir varlık kılınmıştır. Ve bu nimetlere karşılık insandan tevhidi yaşaması istenmiştir. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözleriyle bu hakikati açıklamıştır:

“Yüce Allah’ın kulları üzerinde hakkı vardır. Kullarının da Allah’ın üzerinde hakkı vardır. Yüce Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, yaratmış olduğu kullarının Allah’ı birlemeleri ve sadece O’na kulluk etmeleridir. Buna karşın kulların Allah üzerinde hakkı ise, Allah Teâlâ’yı birleyip O’na ortak koşmadan ölen Müslümanları, Allah’ın cennete koymasıdır.”[1]

Söylenmesiyle Müslüman olunan, terk edilmesiyle kâfir olunan bu yüce kelimeyi tam olarak bilmemiz gerekir. Peki, sadece söylemek, tesbih çekerek tekrarlamak yeter mi?

Farzedin ki siz üşümektesiniz. Sabaha kadar yorgan yorgan diye tesbih çekseniz üşümekten kurtulamazsınız.  Hapı niçin kullanırız? Ağrılarımız dinsin diye bir adam düşünün ki hapı içtiği halde ağrıları dinmiyor. Eğer hapı içmeden önceki durumuyla içtikten sonraki durumu arasında bir değişiklik meydana gelmemişse o hapı kullanmasının bir manası kalmamıştır.

Kelime-i Tevhid de böyledir. O kelimeyi söylemeden önceki halimizle söyledikten sonra hayatımız arasında bir değişiklik meydana gelmemişse, şayet mala, eve, eşe, dünyaya, geleceğe ve her şeye bakışında, düşüncesinde amelinde, ideallerinde yaşantısında bir değişiklik meydana gelmemişse o kişi o kelimeyi söylememiş demektir.

Muvahhid bir Müslüman falanca meseleye böyle, filanca meseleye şöyle bakmaz.  Tevhid söylemekte o, büyük bir taahhüdün altına girmiştir. Artık o alelâde bir insan ya da bir kâfir gibi “Ben bu konuda şöyle düşünüyorum, bu mevzuda benim kanaatim şudur: benim gönlüm şöyle arzu ediyor bence” diyemez. Onun için artık muhayyerlik söz konusu olmaz.(Ahzâb, 36)

İşlerinde Kur’an ve sünnete uyanları alır, uymayanları alamaz. İsterse bu yüzden işlerine zarar gelsin, kınansın bir kimse ki kendi aklına göre hareket edecek nefsine hoş geleni yapacak, Kur’an ve sünnete danışmayacak arkasından da “Kelime-i Tevhidi söylüyorum” diyecek, olur şey değildir bu.

Muvahhid bir Müslüman tevhidi bir akideye sahip olduğu gibi bu tevhidi akidesini pratik yaşantısına yansıtan bir Müslümandır. Teoride tevhidi düşünmesine rağmen pratikte bu tevhidi veya bu birliği yaşamayan kimseler, muvahhid değil, fasık veya münafık olan kimselerdir.

Oysa iç ve dış bütünlüğü tevhidin vazgeçilmez şartlarından biridir. Herhangi bir insanın iç dünyasındaki inancıyla dış dünyasındaki pratikleri birbiriyle çalışıyorsa henüz kendi nefsinde bile tevhidi gerçekleştiremeyen insana nasıl muvahhid bir insan diyebiliriz? Tevhidi önce kendi nefsinde gerçekleştiren kişidir muvahhid. Çünkü o kişi kâfirler gibi başıboş değildir. Allah’ın yap dediğini yapacak yapma dediğini yapmayacak.

Tevhid; Lügatte birlemek, tekleştirmek, bir bilmek demektir. Terim olarak Allah’ın zatında, sıfatında, isimlerinde, fiilerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman etmek ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak, O’na tahsis etmektir.

“De ki; O Allah birdir. O Allah Samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır. Hiç kimseye doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” (İhlâs, 1-4)

“Allah ile birlikte başka bir ilah edinip tapma. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur.” ( Kasas, 88)

“İşte Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilah yoktur. O her şeyi yaratandır. O her şeye vekildir. Gözler O’ndan görmez, O bütün gözleri görür. O latiftir her şeyden haberdardır.” (En’âm, 102-103)

 

L                                   İLÂHE                                                    İLLALLAH

Kabul etmiyorum           Tapınılan, kendisine ibâdet                Sadece Allah’ı ilah

Edilen, otorite sahibi                              kabul ediyorum

 

Dikkat etmek gerekir ki Kelime-i Tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Yani demek oluyor ki: “Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Yani demek oluyor ki: “Allah’tan başka yoktan var eden, vardan yok eden, tasarruf sahibi (yönetici) önünde eğilmeye layık, rızık verici başka ilah kabul etmiyorum.”

“Lâ” demekle öncelikle sahte ilâhları reddedip, kalbi batık ideolojilerden tertemiz yapıp ondan sonra “illalllâh” dememiz emredilmiştir. Örneğin; Kirli bir havuzu temizlemek için, içini boşaltıp güzelce yıkayıp öyle doldururuz. Basit bir havuzda bile durum böyleyken en hassas organımız olan kalbimizin sahte ilâhlardan temizlenmesi için önce red sonra gerçek rabbimizi kabulle muvahhid bir Müslüman olabiliriz. Mümin insan için en önemli uzvu olan kalpte sadece Allah inancı yer etmelidir. Mesela şarkılarda, futbolda aşırı gidilir. Uğrunda ölebilecekleri söylenir. En büyük filanca denir. Gerçekten de ne yazık ki bazen futbol maçlarında veya şarkıcılar uğrunda yaralananları, ölenleri duyabiliyoruz. İnsanın fıtratında Allah’a inanma duygusu vardır. Bu duyguyu bastıran, görmezden gelen insan, elbette sahte de olsa birtakim şeylere tapacaktır. Hani bir söz vardır; “Sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, nefsin seni batıl ile meşgul eder.”

İlâh kavramı şu anlamlara gelir; Otorite sahibi, Kanun koyan, İbâdet edilen, Rızık veren, Hesaba çeken, İhtiyaç duyulan, En çok sevilen, En çok korkulan, En çok saygı duyulan.[2]

Allah’tan başka ilâh yoktur. O’ndan başka ma’bud yoktur. O bizim de tüm dünyanın da malikidir. Yaratan O, rızık veren O, yeryüzünde en büyük otorite O’dur, yalnız O’ndan korkulur, yalnız O’na İbâdet (kulluk) edelir, yalnız O’na ümit bağlanır, her şey O’ndan istenir, O’ndan başa bize hüküm ve prensip koyacak yoktur. O’ndan başkasına itaat edilmez…

Biz bu kelimeyi söyleyerek tüm bu manaları itiraf ediyor, Allah’la bir anlaşma akdediyoruz. Ve buna çevremizdeki varlıkları şahit tutarak dilimizle terennüm ediyoruz. Buna muhalefet ettiğimiz zaman bizim kendi dilimiz, kendi elimiz, ayağımızdan tutun da, yer ve gökte ne varsa her şey karşımıza geçip yüzümüze vurarak, Hakk’ın huzurunda şahitlik edeceklerdir. Kendimizi temize çıkarabilmek için bir tek şahit bulamayacağız. O halde bu ikrarı verirken iyice düşünmeliyiz ve ondan sonra vermeliyiz. Kimse buna bizi zorlayamaz. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara, 256)

Eğer söyleyecek ve onu kupkuru bir kelime olarak bırakacaksak, ağzımızdan geveleyip, gırtlağımızdan aşağı indirmeyeceksek, hayatımıza tesir etmeyecek, boş bir söz olarak kalacaksa hala Allah’tan başka Rablere, efendilere, tağutlara kulluk yapacak, Allah’tan başka rezzaklar, mâlikler, otoriteler bulacaksak o zaman hiç de bu kelimeyi söylerek bu ağır taahhüdün altına girmeyelim. Biz hürüz(!) diyelim olsun bitsin.

Biz bu kelimeyi söyledikten sonra Allah Teâlâ ve rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in dediklerini yapmak zorundayız. İsterse bizi buna zorlayacak bir zabıta gücü bulunmasın. Bir insan düşünün ki devletin zabıtasından, polisinden korktuğu için devletin kanunlarını çiğneyemiyor. Ama polisi, zabıtası, adliyesi, hapishanesi yoktur diye Allah’ın emirlerini çiğneyebiliyorsa Kelime-i Tevhidi yalandır o kişinin. Kendini ve çevresini aldatıyordur bu kişi…

    TAĞUT: Allah’ın koymuş olduğu hükümleri beğenmeyen, kendi kafasından hükümler icad eden,    Allah ’ın hükümlerine karşı ayaklanan (tuğyan eden) her güce verilen isimdir. Bunun insan olması, şeytan olması, ideoloji olması veya bunların dışında siyasi güç olması durumu değiştirmez.[3]

“Kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse, muhakkak ki kopmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.”  (Bakara, 256) Tağutu inkâr etmeyen mü’min olamaz.

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in bütün kavimlere davete tek bir davetti. O da “Allah’tan başka ilâh yoktur” kelimesine Tevhid davetiydi. Resullerin daveti de aynıydı. Sanki onlar kavimlerin dillerinin ve zamanının değişmesine karşı tek bir Rasul gibilerdi.

“Andolsun ki biz Nuh’un kavmine  (Peygamber) olarak gönderdik. Onlara “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım” (dedi). Allah’tan başkasına tapmayınız! Çünkü ben, size gelecek acıklı bir günün azabından korkuyorum.” (Hud, 25-26)

“Kardeşleri Hud onlara şöyle demişti: Sakınmaz mısınız? Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi verecek olan ancak alemlerin Rabbidir.” (Şuara, 124-127)

“İlyas da şüphe yok ki, peygamberlerdendir. Kavmine ‘ sakınmaz mısınız? Yaratanların en iyisini bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?’ demişti. Sizin de Rabbiniz, sizden önce gelen atalarınızın da Rabbi olan Allah’ı?” Bunun üzerine İlyas’ı yalanladılar. Onun için onların hepsi (cehenneme) götürüleceklerdir.” (Saffât, 124-127)

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem 13 sene Mekke’de, 10 sene Medine’de tevhidi anlatmış, kendinden sonraki bütün davetçilerin uygulaması gereken bu metodu bırakmıştır. Çünkü tevhide iman olmadan hiçbir amel makbul değildir.

Mekki ayetlerin tevhid inancının kökleşmesi için 13 yıl boyunca inanç üzerinde durma hadisesini, hayatı düzenleyen ayrıntılara, Müslümanların inanıp benimsediği, toplumları hukuki olarak düzenleyen yasalara hiç girmemesini uzun uzun düşünmeliyiz.

Risaletin başlangıcından itibaren akide davasının bu şekilde oluşması Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in attığı ilk adımın, insanları Lâ İlâhe İllallâh’a davet oluşu onları hak olan Rablerini tanımaya, başkasına değil, yalnızca O’na ibâdet etmeye çağırması hep Allah’ın hikmeti gereğidir.

Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in gönderildiği zamanda tıpkı bugünkü gibi şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, insanlara ve bazı varlıklara ilâhlık vasfını veriyorlardı. Araplar melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar; Lat, Menat, Uzza gibi taştan yaptıkları dişi putlara “bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir, diyorlardı. Ehl-i kitap olan Yahudiler ve Hristiyanlar,    Allah ’a oğullar isnad ediyorlardı. Haram ve helal koyma yetkisini dini hahamlarına veriyorlardı.

“Bilginlerini, hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Allah’tan ayrı Rabler edindiler. Hâlbuki onlar ancak bir tek ilâh (olan Allah)’a kulluk etmek emrolundular. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O onların ortak koştukları şeylerden uzak ve yücedir.” (Tevbe, 31)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu âyeti okurken içeriye daha evvel hristiyan iken İslam’la şereflenen Adiy b. Hatem radıyallâhu anh girdi. Bu ayeti duyunca Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e: “Onları Rab edinmiyor, onlara ibâdet etmiyorlar ki” dedi. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de; “Onlar, Allah’ın helal kıldığı şeyleri haram (farz kıldıklarını yasak), haram kıldığı şeyleri de serbest/helal kıldıkları zaman, onlara (gönüllü) itaat etmiyorlar mı? Diye sordu. O da: “Evet ediyorlar” deyince, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem; “İşte bundan dolayı onlara (rab olarak) tapıyorlar, kulluk ediyorlar” buyurdu.[4]

Abdullah İbn-i Abbas radıyallâhu anhumâ demiştir ki: “Hahamlar/bilginler, papazlar kendilerine secde etmelerini istememişlerdir. Fakat onlar Allah’ın emirlerine aykırı emirler vermişler, bundan dolayı kendilerine Rablerdenmiş,  emirleri kabullenenler de onları Rab edinmişler demektir.”[5]

Müşrikler her şeyi Allah’ın yarattığına iman ediyorlardı. Fakat onlar Allah’ın otorite, hüküm sahibi, her şeyi yöneten tek Rab, tek ilâh olduğunu kabul etmiyorlardı.

“Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? Diye sorsan, şüphesiz Allah’tır derler.” (Ankebut, 61)

“De ki: Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere malik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen ‘Allah’ derler”(Yûnus, 31)

Firavun ve Nemrut gibi müşrikler de her şeyi yaratanın Allah olduğunu biliyorlardı. İşte buna rubûbiyet tevhidi denilir.

Müşrikler ulûhiyet tevhidi (hüküm koymada, ibâdette boyun eğmede Rabbimizin ilâhlığını) kabul etmiyorlardı. “(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.”(A’raf, 59) ve bunu 950 yıl boyunca bıkmadan usanmadan tebliğ etti.

“Keza Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise batılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” (Hac, 62)

İslâm’ın ilk zamanlarında Hz. Ali radıyallâhu anh, peygamberimiz Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ve Hz. Hatice radıyallâhu anhâ ’nın namaz kıldığını gördü ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e şöyle sordu: “Ya Muhammed! Bu yaptığınız nedir? Hz.Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: “Bu Allah’ın kendisi için seçtiği ve bunu tebliğ için gönderdiği dindir. Ben seni Allah’a, O’nu biricik tanımaya O’na kul olmaya, Lat ve Uzza putlarını inkâra davet ediyorum.” Hz. Ali şöyle dedi: Bu daha önce hiç duymadığım bir şeydir. (O sırada dokuz yaşında ) Ebu Talib’e sormadan da bir şey yapamam. Hz.Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem bu işin duyulmasını istemiyordu. O’nun için “ Ya Ali, eğer kabul etmiyorsan sus ve bu konuda hiç kimseye bir şey söyleme!” dedi. Hz. Ali kimseye bir şey söylemeden geceyi geçirdi. Allah Teâlâ o gece onun kalbine İslâm’ı koydu ve ertesi gün Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek şöyle dedi: “Ya Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, sen bana ne demiştin? Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi:  “Allah’tan başka hiç ilâh, yani güç, iktidar, otorite, kişi, makam, putlaştırılmış insan tanımadığına, sadece Allah’ın biricik olup, ortağı olmadığına, bütün hâkimiyetine, kayıtsız şartsız O’na ait olduğuna, O’nun ahkâmının yerine hiç kimsenin hüküm koyamayacağına inanarak, bunu dilinle de ifade edecek, Lat, Uzzâ gibi putları inkâr edeceksin.”

Hz.Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in bu sözlerinde görüldüğü gibi, Hz. Ali radıyallâhu anh’den istediği tek şey, Allah’ın dışındaki ilâhları inkâr etmektir. İlâhları inkâr edince, Allah’ı bir ve ortaksız kabul etmiş olacaktır ki,  İslâm tevhid inancının temeli budur. Hz. Ali radıyallâhu anh bu şekilde inanarak, şehâdet getirdi ve Müslüman oldu.[6]

Tevhid’di bu!..

Eşhedü en lâ ilâhe illallâh

Düşündüm, anladım, kalbimle kabul ettim ve dilimle söylüyorum ki: Allah’tan başka ilâh, yani güç, yani sonsuz iktidar sahibi, yani kainat ve içindeki insanlar için yasa koyan ve kendisine kulluk edilen bir başkası yoktur; ve “Allah’a rağmen ben varım” diyen varsa, onu inkâr ediyor, ona isyan ediyor, onu tanımıyorum!…

Eşhedü!..

Düşündüm, anladım, kalbimde kabul ettim ve dilimle söylüyorum ki; Allah’tan başka ilâh, yoktur. Allah’tan başka kâinat nizamını elinde bulunduran bir başkası yoktur. İçimde putlaştırdığım, makam, ideoloji, sporcu, kulüp, loca, önder, şef ilâhlarının tamamına “” deyip, inkâr ederek; kalbimi ve düşüncelerimi, ruhumu ve benimi; elimi ve dilimi “illallâh ” deyip, Rabbimin emrine veriyorum! O’ndan başkasına güç tanımaya vesile olacak her şeyi “lâ” (hayır) deyip kenara itiyor, O’nu, yani Allah’ı tek ve biricik güç ve hâkim tanıyarak, “illallâh ” diyor bağlanıyorum, bağlandığıma dair söz ve biat ediyorum ki bütün kâinat zerrecikleri şahit olsun.

Lâ İlâhe İllallâh!

Bütün ilâhlara hayır, sadece Allah’a evet! Sadece O’nun gücüne, kuvvetine, iktidarına evet, O’nun dışındaki tüm ilâhlara ve ilâhcıklara Hayır![7]

Müşrikler ilâh kavramını bildikleri için tevhidi çok iyi anlıyor, lâ derken neleri terk etmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bir defasında müşrikler Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelip; “Ya Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ne istersen, ne dersen yapalım. Yeter ki putlarımıza dil uzatma. Yeter ki bizi ve yolumuzu kınama. Aramızdaki şu arbede bitsin” dediler. Allah’ın Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “ Ben sizden fazla bir şey istemiyorum ki. Sizi sadece bir tek kelimeye çağırıyorum. Eğer o kelimeyi söylerseniz tüm Araplar size boyun eğecek, Arap olmayanlar da size haraç vermek zorunda kalacaklardır.” Bunu duyan müşrikler çok sevindiler ve “Babanın hakkı için Ya Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem, bir değil on kelime söyleyelim. Bin kelime söyleyelim de bitsin bu iş. Nedir o?” dediler. Allah’ın Rasûü sallallâhu aleyhi ve sellem: “Ben sizden Lâ ilâhe illallâh demenizi istiyorum” deyince, bunun üzerine kıpkırmızı kesilen müşrikler elbiselerini omuzlarına attılar ve “Bizden çok ağır bir şey istedin, ebediyen bunu söylemeyeceğiz” deyip gittiler.

Şimdi burada çok ciddi düşünmek lazımdır. Az evvel bir değil bin kelime söyleyelim diyen adamlar, kelime-i tevhidi duyar duymaz, yılandan, akrepten, aslandan ürker gibi ürkmüşlerdir. Acaba bunun sebebi neydi? Ne vardı ki bu kelimeden korktular? Korktular çünkü onların dili Arapça idi. Kelimenin manasını anlamışlardı. Biliyorlardı ki bu kelime onların hayatlarını değiştirecek, onların putlarını, düzenlerini, hayatlarını altüst edecekti. Biliyorlardı ki “Lâ İlâhe İllalllâh ”, “Lâ Rabbe İllallâh” demekti.  Allah’tan başka kanun koyan, hüküm va’z eden yoktur. Yeryüzünde Allah’tan başka otorite sahibi yoktur.

“Lâ Hâkime İllallâh”, Allah’tan başka hâkimiyet sahibi yoktur.

“Lâ Râziqa İllallâh”, Allah’tan başka rızık verici yoktur.

“Lâ Mâlike İllallâh”, Allah’tan başka mülkün mâliki ve sahibi yoktur. Biliyorlardı ki bu kelimeyi söylemekle bu manayı kabul etmiş olacaklardı. Onun içindir ki bu ağır yükün altına girmeye yanaşmayıp kaçtılar.

Acaba bizler bu kelimeyi söylerken bu manalara inanarak mı söylüyoruz? Ağız alışkanlığı olarak mı?  Bunu bilmek zorundayız.

Bu kelimeyi hem diliyle hem kalbiyle söyleyen kişide muazzam değişiklikler olur. Daha önce kâfirken şimdi temiz olmuştur. Dün cehennemlikken bugün cennet kapıları yüzüne açılmıştır. Eğer kadın söylüyor koca söylemiyorsa ortada ne kadınlık kalır, ne kocalık, Baba söylüyor evlat söylemiyorsa ortada ne babalık kalır ne evlatlık. Miras hukuku altüst olur biranda. Onun için cihad meydanlarında baba ile oğul karşı karşıya savaşıyor müşrikler; “Bu nasıl bir dindir ki baba ile oğlun aileleri birbirleriyle olan bağlarını koparıyor, düşman ediyor” diyorlardı.

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem, milliyetçiliği, fakir, zengin ayırımını esas alarak da tevhidi anlatabilirdi. Ancak bilgisi geniş ve hikmet sahibi Allah, elçisini böyle bir yöne yöneltmedi. Açık ve net bir şekilde Lâ İlâhe İllallâh’ı haykırmasını, O ve bu daveti kabul eden beraberindeki küçük bir topluluğun büyük zorluklarla karşılaşmasını diledi. Böylece daha güçlü bir iman elde ettiler. Bu konuda şehid Seyyid Kutub, ‘Yoldaki İşaretler’ isimli kitabında şu açıklamalarda bulunmuştur:

“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e tam on üç yıl boyunca inmeye devam eden Kur’an tek bir konu üzerinde durmuştur. Evet değişmeyen tek bir konudan; akîdeden. Akîde değişmez ama sunuş tarzı ve metodu değişebilir… Zira yüce Kur’an’ın üslubu her sunuşta yeni bir tarzdadır ve onu işitene sanki ilk defa onunla karşılaşıyormuş gibi olmaktadır.

Gerçekten Kur’an-ı Kerim Mekke dönemi boyunca en esaslı ve en başta gelen büyük bir meseleyi hallediyordu. Ulûhiyet ve ubudiyette beliren ve ikisi arasındaki ilişkilerde kendini gösteren başlı başına bir kaide olan akîde meselesini… On üç yıl tamamen bu büyük davanın yerleşmesi için geçmişti. Evet, insan hayatında ondan başka önemli hiçbir şeyin bulunmadığı bu yüce meseleyi yerleştirmek için…

Mekke-i Mükkerreme’de nazil olan Kur’an ayetleri, sosyal hayatı düzenleme konusunda ayrıntılara ilişki şeylerden başka bu önemli davayı aşacak, hiçbir özellik zikretmiyordu. Nihayet Allah Teâlâ yeteri kadar bu hususun açıklanmış olduğunu bildirdi. Böylece insanoğulları arasından seçilmiş bir kitlenin gönlünde bu dava tam ve mükemmel olarak yer etti. Ve Allah bu dinin o esaslar üzerinde yerleşmesi takdir etti. Bu grubun vazifesi de bu ilâhi dinin muhtevası içerisinde ortaya çıkan pratik bir nizam kurmaktı.”

Hikmeti ilâhi akîde meselesinin risaletin gelmeye başladığı ilk günden beri en önemli konu olmasını gerekli kıldı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in   bu dava yolunda ilerlerken ilk adımlarını insanları ‘Allah’tan başka ibâdete layık ilâh olmadığına şehâdet etmeye’ davet ederek atmasını ve insanlara Hak olan Rablerini tanıtarak, O’ndan başasına ibâdet etmemelerini emrederek davasını yürütmesini dilemişti.

Ve bu metod, açık görünüşü ve insanın perdelere örtülü akli görüşüne göre Arapların kalbine girmek için gerekli olan yolların en kolayı değildi.

Araplar kendi dillerinde “İlâh” kelimesinin ne demek olduğunu, Lâ İlâhe İllallâh’ın hangi manaya geldiğini biliyorlardı. Ulûhiyet makamı ile ulvi hâkimiyetin kastedildiğinin farkında idiler.

Ayrıca ulûhiyetin sadece Allah Teâlâ’ya ait olmasının, kâhinlerin, kabile şehlerinin, emirlerin ve idarecilerin elinde bulunan sultayı çekip alarak tümüyle Allah Teâlâ’ya vermek olduğunu çok iyi biliyorlardı…

Evet, kalblere hâkimiyeti, duygu ve düşünceye hâkimiyeti, pratik hayata hâkimiyeti… Malın hâkimiyetini, idarenin hâkimiyetini, ruhlara ve bedenlere hâkimiyeti… Onlar Lâ İlâhe İllallâh cümlesinin yeryüzündeki her türlü hâkimiyet ve sultanlara isyan manasına geldiğini ulûhiyetin hususiyetlerini gasbedenlere karşı çıkmak demek olduğunu, bu çeşit gasb esasları üzerine kurulmuş olan idare tarzlarına karşı baş kaldırmak manasına geldiğini, Allah’ın müsaadesi dışında sırf kendi yanlarından koydukları nizamlara ve prensiplere göre yürütülen,  sulta ve hâkimiyetlere karşı gelmek manasında olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Araplar İslam davasının kendi durumlarına, reislik ve saltanatlarına karşı ne gayeler güttüğünden de habersiz değildiler. Zira onlar kendilerini gayet iyi biliyorlardı. Ve Lâ İlâhe İllallâh kelimesinin hakiki manasını çok iyi kavrıyorlardı… İşte bunun için İslam davasını ve bu inkılâb hareketini çok şiddetli bir şekilde karşıladılar. Herkesin bildiği o korkunç harblerle karşı koymak istediler…

İslam davasına başlangıç noktası olarak neden burası seçilmişti? Hikmeti ilâhi niçin bu derece dikkat ile buradan işe başlamayı dilemişti?

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bu din ile birlikte gönderildiği sıralarda Arap memleketlerinin gerek en fakiri gerekse en zengini, Arapların kendi ellerinde değildi. Hepsine de Arap olmayan başka cinsten insanlar hâkimdi.

Kuzey kısımda Şam tarafları tamamen Romalıların elindeydi. Onlar Romalılar tarafından seçilmiş olan Arap emirleri hâkimdi. Güney kısımlarda kalan Yemen toprakları bütünüyle İranlıların hâkimiyetinde idi. Bu yerleri İranlılar tarafından seçilen idareciler yönetiyordu. Arapların elinde sadece Hicaz ve Necid bölgeleri ile bunların etrafında yer alan verimsiz sahralar ve şuraya buraya serpilmiş bulunan kurak vahalar bulunuyordu.

Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem doğru sözlü ve güvenilir bir kişi olarak,  daha önce Hacer’ul Esved’in yerleştirilmesi sırasında Kureyş eşrafı tarafından hakem seçilmiş ve onbeş yıl müddetle hükmüne rıza gösterilmiş, Kureyş kabilesinin en yüce soyu olan Haşim Sülalesine mensup bir kişi olarak intikam duygularının kasıp kavurduğu çatışma ve münakaşaların parçalayıp yok ettiği Arap kabilelerinin arasını birleştirmeyi hedef alarak Arap milliyetçiliğine dayalı bir isyanı veya ihtilali yürütebilirdi. Sömürgeci imparatorluklar tarafından gasbedilmiş arazilerini kurtarmak için kendi davasına milliyetçi bir yön verebilirdi. Kuzeyde Romalılara, güneyde İranlılara karşı ayaklanarak Arap sancağını dalgalandırabilir ve böylece yarımadanın her tarafında kuvvetli bir birlik kurabilirdi…

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem on üç yıl yarımadadaki sulta sahiplerinin arzularının aksine hareket ederek yorulacağına bir gününü böyle bir dava için sarfetmiş olsaydı hiç şüphesiz, bütün Araplar davetine koşacaklardı…”

“Denilebilir ki, Hz. Rasûl sallallâhu aleyhi ve selem bu şekilde hareket ederek, bütün Araplar kendisinin davetine koştuktan sonra, kendisini başkanlığa seçip bütün sultayı eline geçirdikten sonra, şeref tacı başının üzerinde olduğu halde… Bütün bu yetkilerini gönderilişinin esas gayesi olan tevhid akidesini yerleştirmek için kullanabilirdi. İnsanları önce kendisine kul eder, sonra da Rabbi Zül- Celâl’in sultasına kulluk ettirebilirdi!”

Fakat Allah Teâlâ, yüce Rasûlünü asla böyle bir yola yöneltmiyor. Hak Teâlâ yüce Rasûlüne, “Allah’tan başka ibâdete layık ilâh yoktur” diye haykırmasını ve bunca zorluklara sebep olan fakirliği tercih etmesini bildiriyor ve emrediyor.”

“Niçin bunlar? Allah elbette rasûlünü ve beraberinde ona tabi olan mü’minleri yormak istemez. Allah Teâlâ bütün bunları, sadece bundan başka hiçbir yol olmadığını bildiği için yapıyordu. Maksat yeryüzünü Roma’lı veya İran’lı putun elinden kurtarıp bir Arap putunun eline teslim etmek değildir. Put her yerde puttur!.. Her çeşidi ile puttur… Yeryüzü Allah’ın mülküdür ve sadece Allah için olması gerekir. “Allah’tan başka ibâdete layık ilâh yoktur”. Lâ İlâhe İllallâh sancağı çekilmeden yeryüzünün sırf Allah için olması imkânsızdır.

Kendi dilinin inceliklerine iyice vakıf olan Arapların “Allah’tan başka ibâdete layık ilâh yoktur” cümlesinden anladıkları gibi… Allah’tan başkasının hâkimiyeti yoktur, Allah’tan başka kimse kanun koyamaz, Allah’tan başka kimsenin kimse üzerinde saltanatı yoktur ve Allah’tan başka kimsenin kimse üzerinde saltanatı yoktur ve bütün sulta Allah’ındır diye anlayarak…

İslam’ın istediği cinsiyet, akideye bağlı cinsiyettir. Ve onda Arap, Acem, Roma’lı herkes eşittir. Bütün cinsler ve renkler Allah sancağının altında eşittir. İşte yol budur…”[8]

Lâ İlâhe İllallâh’da ifade edilen, tek olan Allah’a ibâdet etmek İslam akîdesinin şartının ilk yarısıdır. Yine aynı ifadede yer alan Muhammedun Rasûlullah, yani ibâdetin Allah Rasûlünden nasıl öğrenileceği ise bu şartın ikinci yarısıdır. Bu akîde iki bölümüyle ancak mümin ve Müslim bir kalpte bulunur. Çünkü bu ikisinin dışında kalan her şey imanın dinamiklerinden, İslâmın şartlarındandır. Bunlarda onun gereğidir. Allah’ın meleklerine, kitaplarına, peygamberilerine, âhiret gününe, kadere, hayra ve şerre inanmak, namazı, zekâtı, orucu, haccı ifa etmek, hadleri, tazirleri, helâl ve harâmı, sosyal ve hukuki ilişkileri kabul etmek, kısaca bütün İslami emirler sadece ve sadece Allah Teâlâ’ya ibâdet etme ilkesine dayanır. Ve bütün bunların kaynağı Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’in, Rabbinden bize tebliğ ettiğidir.

Müslüman toplum bu ilke ve bunun gereklerinin bir bütün olarak yaşandığı toplumdur. Çünkü bu ilke ve onun gerektirdiklerini yaşamaksızın Müslüman bir toplum olunmaz. Lâ İlâhe İllallâh temeli üzerine kurulmayan ya da onunla birlikte başka bir temele de dayanan veya kendisine yabancı bir temele dayanan hayat da İslamî bir hayat olamaz.

“Hükmetmek sadece Allah’ındır. O’ndan başkasına ibâdete etmemenizi emretti. Dosdoğru olan din de budur.”(Yusuf, 40)

“Kim de Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ, 80)

Allah Teâlâ’ya kulluğun niteliği tevhid cümlesinde ortaya çıkar. Allah’tan başkasına veya O’nunla birlikte bir başkasına ibâdet eden bir kul Müslüman olamaz. Müşrik olur. “De ki “Namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En’am, 162-163)

Allah Teâlâ ve Rasûlü sallallâhu aleyhi ve sellem dışında bir yerden, bir kimseden hukuki yasa alan ve bunu kabul eden kul da Müslüman olamaz. “Yoksa Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?” (Şura, 21),  “Peygamber size neyi verdiyse onu alın. Neyi de yasakladıysa terk edin.”(Haşr,7)

Tevhid itikâtta ve amelde tevhid olarak iki kısımda da incelenir.

1) İTİKÂTTA TEVHİD: İtikâdı meydana getiren bütün inançlarda hak ve gerçeğe eş koşmamak demektir. Allah’ı zatında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak tanımamaktır. Rabbimizin güzel sıfatlarını içeren isimlerine, ‘El- Esmâul Husnâ’[9] denilmektedir. Genellikle doksan dokuz olarak bilinen bu isimlerden bazıları şunlardır:

El Musavvir: Her şeyi tasvir eden, bir şekil ve hususiyet veren

El Âlim: Her şeyi hakkıyla bilen.

El Semî: Her şeyi hakkıyla işiten.

El Basîr: Gizli açık her şeyi hakkıyla gören

El Ganiyy: Çok zengin ve her şeyden müstağni olan

El Hayy:  Gerçekten diri olan

Mâliku’l-Mülk: Mülkün gerçek ve ebedi sahibi olan…

Bu sıfatların bize yabancı olmamasının sebebi Rabbimiz tarafından bizlerin yaratılışında kısmi olarak tecelli etmesindendir. Kısmi olarak verilmiştir. Bizlerde mutlak ve müstağni olan hiçbir sıfat yoktur. Zaten insanların azması, insanları tağutlaşması, kendilerinde bulunan kısmi veya kısıtlı sıfatları mutlak ve her şeyden müstağni zannederek, bu beşeri sıfatlara ilâhilik nisbet etmelerinden kaynaklanmaktadır. Üç beş parça mala sahip olduktan sonra kendilerini mâlikül mülk zanneden holding sahipleri de aynı sapıklardandır. Bu şekilde tağutlaşanlar ile bu tağutları meşru ve makbul edenler arasında pek bir fark yoktur. Çünkü cehenneme hem tağutlar hem de tağuta inanan, tağutları meşru kabul eden, destekleyen kimseler girecektir.

İşte insanları cennet yoluna ileten itikâtta tevhid; Rabbimizin mutlak olan sıfatlarını hiçbir yaratığa hiçbir merciye nisbet etmemek, hak olan gerçeğe kendi bütünlüğünde iman etmek demektir.

     2) AMELDE TEVHİD: Kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi ve Onun rızası için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak amele yansıyacağını, dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve O’na ait özellikleri başka varıklara tanımayan insanın kulluğunun da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Meseleye bu çerçeveden baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı aynı anda gerçekleşen ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürüz.

Şu ayette inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar olduğu açık bir şekilde vurgulanmıştır: “De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâh’ınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.”(Kehf, 110)

Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının daha çok birlikte yapıldığını görürüz: “İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.” (Enam,102),             “ Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın.”(Nisa, 76)

“Nuh’u rasul/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: O benim Rabbimdir. O’ndan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş sadece O’nadır.” (Rad, 30)

“Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; Beni zikir/anmak için namaz kıl.” (Taha,14)

Kur’an’ın indiriliş amacı da sadece Allah Teâlâ’ya kulluğun gerçekleşmesidir. “Elif lam râ. (Bu) bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden haberi var olan (Allah ) tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce açıklanmıştır. Ta ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.”(Yunus, 1-2)

Amelde tevhid, en veciz şekliyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye bu özelliğinden dolayı İhlâs sûresi (2.ihlâs sûresi) de denilmiştir. “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin ibâdet etmekte olduklarınıza ibâdet etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet etmiyorsunuz. Ben sizin ibâdet ettiklerinize asla ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” (Kâfirûn, 1-6)

Yine Fâtihâ suresinde de kullukta tevhid en veciz biçimiyle kulun kendi ağzından söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” (Fatiha, 5)

Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına özellikle değinmek istiyoruz. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak ibâdetin sadece Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha çok kulluğun bir işareti olarak Amelde Tevhidi anlatması bakımından önemli bir yeri vardır.

“De ki: ‘Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a halis kılarak (muhlisîn) O’na yalvarın.” (Araf, 29)

“Şüphesiz ki kitabı sana hak olarak indirdik. O halde sende dini Allah’a halis kılarak(muhlisîn) kulluk et dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/ibâdet ediyoruz derler.” (Zümer, 2-3)

Kur’an müşrik’in denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki psikolojik halini anlatırken de, onun nazarından bütün batıl tanrılarının yok olup geçici bir tevhide ulaşmasını yine “ihlâs” kavramıyla ifade etmektedir:

“Sizi karada ve denizde yürüten O’dur. Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler. (Yunus, 22)

Taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan riyâ (görsünler diye yapmak ), süm’a (duysunlar diye yapmak) gibi kullukta yalnızca Allah’a yönelmenin safiyetini bozan kalbi hastalıkların bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi, Allah’a yalnız Rab olduğu için yönelmektir.

Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah’a yöneltilmesi anlamını içermektedir. Allah’ın tek gerçek ilâh kabul edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa, bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır.

Tevhid gerçeğiyle karşılaşan kardeşlerimiz, bu hakikatle karşılaştıkları ilk dönemlerde içlerinin ve dışlarının aydınlandığını, dünya ve dünyaya bakışla ilgili karma karışık düğümlerin çözüldüğünü yakından hissetmişlerdir. İşte bu güzellik ve aydınlık duygularının kalıcı olması, ancak ve ancak tevhid gerçeğinin yaşanmasıyla mümkündür. İnsan fıtratıyla ilgili bir gerçek vardır ki, bu gerçek yaşanan duyguların büyümesi, yaşanan inançların kökleşmesidir. Yaşanmayan inançlar ise değişmeye ve yok olmaya mahkûmdur. Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın ‘İnsan ya inandığı gibi yaşar ya da yaşadığı gibi inanmaya başlar’ buyruğu aynı gerçeği ifade etmektedir. Allah’ın gazabına rağmen anne babasının hoşnutluğunu, Allah’ın gazabına rağmen eşinin hoşnutluğunu, evladının herhangi bir liderin, bir din adamının, bir politikacının hoşnutluğunu gözetmek, gözetebilmek muvahhid bir Müslüman için mümkün değildir. [10]

Muvahhid bir Müslüman, tevhidi bir çizgiden sapması için kendisine yöneltilen tehdit ve mükâfatlara hiç iltifat etmez. Çünkü muvahhid bir Müslüman için en büyük tehdit cehennem, en büyük mükâfat ise cennettir.

Tevhid kelimesi tüm cahili sistemlerden, düzenlerle hükümlerden uzak kalmamızı gerekli kılar. Nitekim “Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide, 50), “ Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85) buyrulmuştur.

Tevhid kelimesi dört şeyi reddederken, dört şeyi kabullenir:

Reddettikleri:

Allah’tan başka tüm ilâhları reddeder. Tüm tağutları reddeder. Endâdı reddeder. Erbâbı reddeder.

    İLAHLAR:  kendisinden iyilik beklenilen vaya kötülüğü gidermesi umulan (dilenilen) şeydir ki, kim böyle bir inanca sahip olursa o şeyi ilâh edinmiş olur.

    TAĞUT: kendisinden hoşnut kalınarak tapınılan ya da ibâdet edilmek ve saygı göstermek için seçilen her şey.

    ENDÂD:  aile, mesken, soy, sop, mal gibi şeylerin kişiyi cezp etmesi ya da çekim alanına sokması sebebiyle kişinin İslam’ı bırakıp onları üstün göstermesidir.

“İnsanlardan bazıları Allah’dan başkasını, Allah’a  denk tanrılar (endâd) edinir de, onları Allah’ı sever gibi severler. “ ( Bakara, 165)

   ERBÂB: Kişinin hakka muhalefet etmesi ve karşı gelmesi ve kendisi de itaat etmesi için ona fetva veren ve böylece kişiyi itaatı altına alan herkes.

Onlar, Allah’ı bırakıp da bilginlerini ve rahiplerini Rabler(  ilâhlar) edindiler.”( Tevbe, 31)

Şu dört şeye de inanmayı gerekli kılar;

Sadece Allah’ı amaçlamak ve O’na yönelmeyi emreder.

Saygı ve sevgiyi Allah’a karşı göstermeyi gerekli kılar.

“İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise, daha güçlüdür.” ( Bakara, 165)

Korku ile ümid arasında olmayı gerekli kılar.

“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır.”   (Yunus,107)

“ İbrahim de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdir ki, “ Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar. Sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirtmiştir.” ( Mümtehine,

Takva: Şer ve isyanı bırakmak, terk etmek suretiyle Allah’ın gazabından azap ve intikamından sakınmaktır. İbadette ihlâslı ve Allah için samimi olmaktır. Nitekim Abdullah İbn Mesud radıyallâhu anh   “Allah’a karşı gelmeyi terk etmen, Allah tarafından bir nur üzere olmanın delilidir. Aynı zamanda Allah’ın vereceği cezadan korkman da böyledir.” demiştir.

LÂ İLÂHE İLLALLÂH’IN ŞARTLARI:

İmam Vehb b. Münebbih’e soruldu. “Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem : ‘Lâ İlâhe İllallâh cennetin anahtarıdır.’ buyurmamış mıdır? İmam şöyle cevap verdi: “ Evet. Fakat dişsiz anahtar olmaz. Dişsiz anahtar getirirsen açamazsın. Kapıyı ancak dişli anahtar getirdiğin takdirde açarsın.”[11]

Anahtarın dişlileri ise aşağıda zikredeceğimiz Lâ İlâhe İllallâh’ın şartlarıdır:

1) Manasını Bilmek :

“ Bil ki Allah’tan başka ibâdete layık hiçbir ilâh yoktur.” (Muhammed, 19)

“Kim, Lâ İlâhe İllallâh’ın manâsını bilerek ölürse cennete girer.” (Müslim)

2) Şüphesiz ve Şeksiz Manâsını kabul Etmek:

“Allah’a ve Rasûlüne iman eden, sonra imanında asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad eden kimseler ancak hakkıyla iman edenlerdir. Samimi olanlar işte bunlardır. (Hucurat, 15)

“Lâ İlâhe İllallâh Muhammedun Rasûlullâh’a şehâdet ederim. Şüphe etmeyerek Allah’a bu iki şehâdetle kavuşan kul asla Cennetten men olunmaz.” (Müslim)

  3) Bu Kelimenin Gerektirdiği Manayı Kalbiyle ve Diliyle Kabul:

“ Onlara “Lâ İlâhe İllallâh” denildiği vakit kibirlenirlerdi. Deli olan bir şâir için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz derlerdi.” (Saffât, 35-36)

4)Hareketlerini, Davranışlarını ve Yaşantısını Lâ İlâhe İllallâh’ın Manasına Uygun Düşecek Şekilde Düzenlemek:

“Azap size gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O’na teslim olur. Sonra yardım göremezsiniz.” (Zümer, 54)

Benim şefaatim Lâ İlâhe İllallâh’ı ihlâslı olarak ve kalbinde olanı lisanı tasdik ederek, lisanında olanı kalbi tasdik ederek söyleyen kimse içindir.” (Müslim)

5)İhlâslı Olmak:

“Oysa onlar doğruya yönelip her türlü şirkten temizlenmiş olarak (yani ihlâslı olarak) Allah’ın dininde O’na kulluk etmek, namazı kılmak ve zekâtı vermekle emrolunmuşlardı. Dosdoğru olan din de budur.” (Beyyine, 5)

Fudayl b. İyad diyor ki: “ Allah rızası için fakat Allah’ın istediği şekilde yapılmayan amelleri Allah kabul etmez. Aynı şekilde Allah’ın istediği şekilde, fakat Allah rızası için yapılmayan amelleri de Allah kabul etmez. Allah ancak kendi rızası gözetilerek ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in sünnetine uygun olarak yapılan amelleri kabul eder.”

6) Bu Kelimeyi ve Bu Kelimenin Gösterdiği Yolu Sevmek, Bu Kelimeyi Sevip Gösterdiği Yolda Yürüyenleri Sevmek, Bu Kelimeyi Kötü Görüp Gösterdiği Yoldan Başka Yollara Sapanları İse Sevmemek, Onları Yakın Dostlar Edinmemek:

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başka varlıkları O’na eşler koşarlar. Onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. Müminler ise en çok Allah’ı severler. (Bakara,165)

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah; onların yerine, kendisinin onları onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşıysa güçlü ve şerefli olan, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu Allah ’ın lütfudur, onu dilediğine verir. Allah geniş ihsan sahibidir. Her şeyi çok iyi bilendir.” (Mâide, 54)

“Kim de şu üç şey bulunursa imanın tatlılığını tatmış olur: Allah ve Rasûlullâh kendisine her şeyden daha sevgili olmak, bir kimseyi yalnız Allah için sevmek, Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yine küfre dönmekten ateşe atılacakmışcasına hoşlanmamak.” (Buhari, Müslim)

 

 

 

 

TEVHİDİ BOZAN DURUMLAR

İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde cehalet ve düzenin/ortamın cahili yapısından dolayı-Allah muhafaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi bozan durumların önemlileri şunlardır:

1)Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bıraarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Hükm/Egemenlik yalnızca Allah’a aittir. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.” (Yusuf, 40)

“Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” (Tevbe, 31)

2) Allah’tan ve Rasulünden geldiği kesinlikle sabit olan haberlerin tümüne birden inanmamak, Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersin sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur.

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85)

3)Kâfirleri dost tanıyıp, Müslümanları sevmemek:

“Ey iman edenler! Yahudilerle, Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”  (Mâide, 51)

“Ey iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” ( Mâide, 57)

4)Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr ederek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar.

“En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle dua ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri (ilhada düşenleri) terk edin.[12] Yakın kıyamette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (A’raf, 180)

5) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak:

“ De ki şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” ( En’âm, 162)

6) Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar.

7)  Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp tağutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi olmak insanı tevhitten uzaklaştırır.

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (Mâide, 44)

8) Allah’tan başkasına tevekkül etmek.

“Mümin iseniz Allah’a tevekkül ediniz.” (Mâide, 23)

9)  Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek.

“Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şehvettir.”[13]

      SONUÇ

Mü’minler, Tevhid Dininin özeti olan Tevhid kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle de inandıklarını ortaya kroyarlar. Sonra da bu inanaçlarını fikirde, düşüncede, ahlakta, ibarette, sosyal hayata ve her konuda gösterirler. Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.

Lâ İlâhe İllallâh dedikten sonra, başka ilâhların peşine gitmezler, şirk olabilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlerin ve tağutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz vermezler. İbadetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarında asla taviz vermezler. Rabbimiz buyuruyor ki:

“Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter… Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…” (Ahzâb,   3-5)

İşte bu manada kim kelime-i tevhid’i veya şehadeti kabul ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda yaşarsa, kimin son sözü ‘Lâ İlâhe İllallâh Muhammedu’r Rasûlullah’ olursa, onun cennete gideceği umulur.

İnsanlık tarihi baştanbaşa bir Tevhid mücadelesi tarihidir. Kimileri şirk dinine girip saptıkları, azdıkça, kısaca yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e davet ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştırlar. İnsanlar Rablerine isyan etmeye, Allah da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş davetini göndermeye devam etti.

Bugün de Allah’ın son vahyi olan Kur’an, bunun yanında Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in   sünneti bütün insanlığı Tevhid’e davet ediyor. Çünkü gerçek kurtuluş tevhide uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle: “… Darmadağınık birçok düzme ilâhlar (tanrılar) mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye Galip Kahhar ( sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?” (Yûsuf, 39)

Allah Teâlâ cümlemizi tevhidi hakiki manada anlayıp yaşayanlardan, bu vesileyle cennete girmeye hak kazananlardan eylesin. (âmin)

DİPNOTLAR

[1] Buhari, Cihad, 46

[2] Bakınız: Ali Karlıbayır, İslam ve Dört Terim, s.15, Dünya Yayınları, İstanbul, 2009

[3] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 300, İnkılab Yayınları, İstanbul, 2004

[4] İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, c.7, s. 3455-3456l

[5] Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, c.4, s.282-284, Hisar Yayınevi

[6] İbn İshak, Sire 5,118, İbn Kesir, Sire 1,428

[7] İhsan Süreyya Sırma, İslami Tebliğin Mekke Dönemi ve İşkence, 47-48, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013

[8] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, s.188 ve devamı, Pınar Yayınları, İstanbul, 2009

[9]  Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarıyla ilgili,  Ramazan Sönmez’in ‘Esma- i Hüsna Şerhi’ kitabını tavsiye ediyorum.(Konevi-Der Yayınları, Konya)

[10] Mehmet Alagaş, Tevhid ve Şirk, s.74, İnsan Dergisi Yayınları, İzmir,2013

[11] Buhari, Kitabu’l Cenaiz, 1

[12] İbn Abbas’dan ‘Allah’ın isimleri hakkında ilhada düşenler’ âyeti hakkında ‘Allah hakkında yalan söylerler‟ yorumu gelmiştir. İbn Kayyim’e göre isimlerde ilhadın hakikati, onlar hakkında doğru yoldan sapmaktır. Onlarda bulunmayan anlamları o isimlere sokmak veya manalarının hakikatlerini onlardan çıkarmaktır. Bunları yapan, Allah hakkında yalan söylemiş olur. Geniş bilgi için bak: Ramazan Sönmez, Esma- i Hüsna Şerhi, s. 2

[13] İbn Mâce, Zühd, 21