İnsanoğlu, yaratılmış olduğu andan itibaren fıtraten belli bir yere ya da varlığa sığınma, dayanma ve teslim olma ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyacın neticesi olarak tarihsel süreç içerisinde hak ya da bâtıl kendisi için bir otorite benimsemiş ve bu otoriteyi rehber edinip o otoritenin buyruklarına boyun eğmiştir. Bu boyun eğiş, kimileri için kurtuluş olurken kimileri için de ebedi hüsrana uğramaya sebep olmuştur.

قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْ شَه۪يداًۚ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِالْبَاطِلِ وَكَفَرُوا بِاللّٰهِۙ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Ey Müslüman! Kur’an gibi apaçık mucizeye rağmen yine de inkârda diretecek olurlarsa, onlara de ki: “Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter! Çünkü O, göklerde ve yerde olan her şeyi en mükemmel şekilde bilir. İlâhî kaynaklı olmayan ve hiçbir geçerli bilgi ve belgeye dayanmayan; yani bâtıla inanan ve Allah’ın ayetlerini inkâr eden kimseler var ya, işte gerçek anlamda kayba uğrayanlar onlardır!” [Ankebut 52]

وَمَنْ يُطِـعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَخْشَ اللّٰهَ وَيَتَّقْهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَٓائِزُونَ

“Her kim Allah’a ve Elçisine itaat eder, Allah’a saygıyla bağlanır ve O’na karşı gelmekten titizlikle sakınırsa, işte en büyük mutluluk ve başarıyı elde edecek olanlar bunlardır.” [Nur 52]

Ayetlerden de anlaşılacağı üzere kurtuluşa ermenin ya da hüsrana uğramanın tek ölçüsü vardır o da; Allah’a (svt) ve O’nun işaret ettiklerine inanıp bu inancın gereklerini yerine getirerek otorite olarak yegâne yaratıcı olan Allah’ı (svt) kabul edip O’na hakkıyla teslim olmak yahut olmamaktır.

– Kime, Neye, Nasıl Teslimiyet?

İnsan, kendisi üzerinde yaptırım uygulamaya ve söz söylemeye yetkili kıldığı otoriteye aynı zamanda teslim olmuş demektir. Onun yönlendirdiği şekilde hareket etmeyi kendisine vazife bilir ve vazifesinin gereği olarak bu yönlendirmeleri yerine getirmek için elinden geleni yapar. Bunun en iyi ve kıymetli örneği, insanın yaratılış amacına uygun bir şekilde yaşaması ve sonunda kurtuluşa ermesi için Allah (svt) tarafından gönderilen peygamberlerdir. Zira onlar, insanoğlunun en seçkinleridir ve Allah (svt) ile daha yakın bir ilişki içerisinde olduklarından dolayı teslimiyette zirveyi yakalamış olmakla birlikte Allah (svt) tarafından kendilerine iletilen emirleri tebliğ etmişler ve vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmişlerdir. Onlar, gerçek manada teslim olmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorlardı ve muhatap oldukları fert veya kitleleri de aynı şekilde teslim olmaya davet ediyorlardı. Teslimiyetlerindeki ve emrolundukları şeyleri yerine getirmelerindeki bu muazzamlık, onları ayetten de anlaşılacağı üzere Rablerine dost olacak kadar yakınlaştırıyordu.

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪يناً مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً

“Dürüst ve erdemlice bir hayat sürerek, tüm ruhu ve benliğiyle bir tek Allah’a teslim olan ve her türlü bâtıl inançtan yüz çevirerek İbrahim’in inanç sistemine uyan kimsenin dininden daha güzel din olabilir mi? Allah, işte bu yüzden İbrahim’i dostluğuyla yüceltip şereflendirmiştir.” [Nisa 125]

İşin sevindirici ve umutlandırıcı kısmı ise; Allah’a (svt) dost olma özelliğinin sadece peygamberlerle sınırlı kalmayıp onların teslim oldukları Allah’a (svt) onlar gibi teslim olma niyetini, samimiyetini ve gayretini gösterecek olan bütün inananların elde edebileceği bir lütuf olmasıdır.

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ

“Sizin yardımcınız, koruyucunuz ve gerçek dostunuz kâfirler ve münafıklar değil; ancak Allah’tır, O’nun Elçisidir ve tam bir teslimiyetle O’na boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir!” [Maide 55]

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟

“Her kim Allah’ı, Elçisini ve müminleri kendisine dost edinirse, ona müjdeler olsun, hak ile bâtılın mücadelesinde üstün gelecek olanlar, kesinlikle Allah’ın tarafında yer alanlardır!” [Maide 56]

            Teslim olunan fikre, ideolojiye, davaya vb. karşı olan sahiplenmedeki samimiyet ve fedakârlık, teslim olunan otoritenin de bir noktada büyüklüğünü ortaya koyar. Allah’a (svt) ve O’nun indirmiş olduğu İslam’a olan bağlılık, samimiyet ve bunlara karşı gösterilen fedakârlık, varoluştan itibaren hiçbir kıyas kabul etmeyecek şekilde doruk noktasındaki yerini almıştır.

Örneğin; Hz. İbrahim’in (as) Nemrut ile olan kıssasını bu bağlamda ele alabiliriz. Enbiya suresinin 51 ila 71. ayetleri arasına konu olan kıssada putlara tapan cahil bir kavme karşı Hz. İbrahim’in (as) verdiği mücadele anlatılmaktadır. Kısaca kavminin akılsızlığını ve yanlış yolda olduklarını ispat eden ve onların putlarını yerle bir eden Hz. İbrahim’e (as) yönelik kavmi tarafından bir linç kampanyası yürütülmüş, akabinde de nasıl cezalandırılacağını istişare etmeleri sonucu onu tarihte eşi ve benzeri görülmemiş bir ateş yığınına atma görüşünde karar kılınmıştır. Denilen yapılmış, kararlaştırılan yere yakacak taşımak eşsiz bir meziyet görülerek devasa bir yakacak yığını yığılmış ve Hz. İbrahim (as) ateşe atılmak üzere bir mancınığa yerleştirilmiştir.

Bununla beraber melekler, Hz. İbrahim’e (as) yardım etmek için Allah’tan (svt) istekte bulunmuşlar ve Allah (svt) da onlara bu hususta müsaade etmiştir. Sonrasında melekler; ateşi, su, rüzgâr ve toprak ile söndürmeyi teklif etmişlerse de Hz. İbrahim (as) sabredici bir kul olarak Rabbinin dileği neyse ona boyun eğip koşulsuz teslimiyet yolunu seçmiştir. Ve ateşe atılmak üzereyken de teslimiyetin mihenk taşlarından olan “HasbunAllahi ve ni’me’l-vekil” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir) sözünü zikrederek, imtihanlar karşısında Müminlere dayanak olacak muazzam bir miras bırakmıştır.

Yine, Hz. İbrahim’in (as), Rabbine olan teslimiyetinin en büyük nişanelerinden biri de oğlu İsmail’i (as), Allah (svt) yolunda kurban etmekten geri durmayışıdır. Bir baba için oldukça zor olan bu durum karşısında, Hz. İbrahim (as), hissettiği derin acılara rağmen Allah’a (svt) verdiği sözde sebat ederek hem ahdine sadakat göstermiş hem de kendini adadığı tek otoritenin Allah Azze ve Celle olduğunu bu ameliyle net bir biçimde kanıtlamıştır. Zira Allah’a (svt) teslim olmak, büyük bir iddiadır ve her iddia da ispatı olduğu sürece makbuldür. Şurası da gözlerden kaçmamalıdır ki Hz. İsmail (as) de kendisini kurban etmek için boğazlamak üzere olan babasına: “Ey babacığım, ne emrolunuyorsan yap! Sen, beni inşaAllah sabredenlerden bulacaksın.” diyerek teslimiyetin bir başka zirve noktasını göstermiştir.

Tarih, Hz. İbrahim’in (as) sergilediği bu ve benzeri pek çok teslimiyet örneğiyle dolu olduğu gibi İslam’ın belki de en garip dönemini yaşadığı asrımızda, kemale ermiş bu dinin ayakta kalması ve yeryüzünde dinin sadece Allah Azze ve Celle’ye ait kılınması için mücadelelerin her türlüsünü gösteren ve bu uğurda itikatları dışında her şeyden vazgeçebilecek kadar Allah’a (svt) teslim olanların duruşları da takdire şayandır. Zira teslimiyet zamandan bağımsız bir kavramdır ve kıyamete kadar da kıyamet gününün sahibi olan Allah’a (svt) aralıksız bir şekilde sunulacaktır.

Ele aldığımız örneklerden teslimiyetin, fedakârlığın ya da samimiyetin yalnızca İslam için söz konusu olduğunu iddia etmiyoruz. Çünkü batıl ya da hak olsun her fikir veya dava, içerisinde kendisi için büyük fedakârlıklar yapacak ve koşulsuz teslim olacak müntesipleri barındırmıştır. Fakat işin can alıcı noktası şudur; herhangi bir dava için her şeyi göze almak mı önemlidir/doğrudur yoksa sadece hak olan davada her şeyi göze almak mı? Ya da önemli olan bir şekilde belli bir hedefe veya sonuca ulaşmak mıdır yoksa o hedefe veya sonuca istenilen şekilde ve çizilmiş olan meşru daire içerisinde ulaşmak mıdır?

Bu noktada, “Sidikle abdest alınmaz” sözü, yerinde bir örnek olacaktır. Yani önemli olan, abdest konusunda belirtilen uzuvların herhangi bir sıvı ile temizlenmesi midir yoksa belirtilen uzuvların belirtilen ve gerekli şartı sağlayan temiz su ile yıkanması/temizlenmesi veyahut mesh edilmesi midir? Bu ve benzeri birçok örnekte sorulabilecek olan soruların cevabı; yapılacak olan işin/amelin belirtilen sınırlar dâhilinde ve meşru çerçevede yerine getirilmesi yönünde olacaktır.

Netice olarak; eğer bir otoriteye teslim olunacaksa ve otorite için her türlü bedel ödenecekse bunun, hak dâhilinde ve kusursuz bir otoriteye karşı yapılması olmazsa olmaz şarttır. Bu da ancak ve ancak tek yaratıcı olan, bütün gücü elinde barındıran Allah’a (svt)  karşı sunulacak bir teslimiyetle mümkündür. Asla ve kat’a herhangi bir yaratılmışa veya yaratılmışların ortaya attığı ideoloji, fikir ya da sistemlere teslim olmak, aidiyet hissetmek ve de bunları sahiplenip güçlenmeleri için çalışmakla mümkün olmayacaktır. Çünkü beşer ve onların ortaya attıkları şeyler, kusurludur ve zaman içerisinde kaybolup yok olmaları kaçınılmazdır.

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ

“Evet, böyledir bu; çünkü Allah, mutlak doğrunun, iyinin, güzelin, gerçeğin, hakkın ve hakikatin ta kendisidir; kâfirlerin O’nun berisinde yalvarıp yakardıkları şeyler ise, tamamen sahtedir, boştur, çürüktür, temelsizdir, haksızdır, yanlıştır, yersizdir, hayırsızdır, değersizdir, asılsızdır, sonu hüsrandır; yani bâtıldır! Ve gerçek yücelik ve büyüklük, yalnızca Allah’a aittir.” [Hac 62]

İlgili ayette de belirtildiği üzere hak olan tektir; o da âlemlerin ve her şeyin sahibi, düzenleyicisi ve idare edicisi olan Allah’tır (svt). O’nun dışında her türlü hak iddiasında bulunanlar ise batıldır ve yok olmaya mahkûmlardır. Zira “Ezel” olan da “Ebed” olan da “Baki” olan da sadece Allah Azze ve Celle’dir. Hal böyleyken de yaratılmışlar ve ortaya attıkları şeylere gösterilecek teslimiyet ve bu teslimiyetin gereği olan o uğurda fedakârlık yapma, bedel ödeme ve güçlenmesi için çaba gösterme ameliyesinin boşuna, dayanaksız ve kaybettirecek bir uğraş olduğu da kesindir. Taraftar toplamak, mensup edinmek, kendince doğruyu ve yanlışı belirleme söyleminde bulunmak, yapılanın doğru ve hak olduğu anlamına gelmeyeceği gibi dünya hayatı içerisinde dillendirildiği belli bir zaman diliminin (ki ahirete yansıması mümkün değildir) olması da onu meşru kılmaya yetmeyecektir. Meşruiyetin tek belirleyicisi kendisinde eksik bulundurmayacak bir kuvvet olmalıdır. Bu da Kadir olan Allah-u Teâlâ dışında hiçbir otorite için mümkün değildir. Dolayısıyla ebedi kurtuluşa kapı açacak olan teslimiyet, bütün gücü elinde bulunduran, hak ve batılı belirleyen, herhangi bir şeyin meşru/doğru olup olamayacağı konusunda hüküm verebilecek tek güç olan Allah’a (svt); Allah’ın (svt) saf, dosdoğru, eksiksiz ve kıyamete kadar var olacak hanif dini İslam’a ve bu dinin en iyi şekilde yaşanması için en doğru rehber olan peygamberlere gösterilmelidir. Bu teslimiyetin biçimi de katıksız olarak inmiş olan Kur’an ve onu hayata en güzel şekilde geçiren Efendimiz Muhammed Sallallallahu Aleyhi ve Sellem’in yaşamış olduğu hali olmalıdır. Hüsrana uğratmayan ve ebedi kurtuluşa götürecek yegâne teslimiyet budur ve alternatife kapalıdır.

Teslimiyet kavramı, yeterince kavranıp oturtulduğunda beraberinde pasif bir bekleyişi değil de aktif bir mücadelenin olması gerektiği sonucunu meydana getirir. Zira teslimiyet, gösterenler teslim olunan otoritenin emirlerini, isteklerini, yasaklarını vb. yerine getirmekle ve bunları hayata geçirmekle yükümlü olurlar. Bu durum ise teslimiyet gösterilen mercinin temsil edilmesi gerekliliğini doğurur.

– Kimi, Neyi, Nasıl Temsiliyet?

            Teslim olma fiili içerisinde ait olma durumunu barındırır ve bu aidiyeti ispatlama/gösterme isteği sonucunda da kişide aidiyet güttüğü yeri temsil etme hali ortaya çıkar.

Allah (svt), insanoğlunu yeryüzünde kendi halifesi olarak yaratmış ve bu halifeliğin sınırlarını belirleyerek insanı bu sınırlara uymakla mükellef kılmıştır. Aynı zamanda nefsine uygun hareket etmekten ya da emredilenin dışında bir yol tutmaktan da men etmiştir.

يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟

“Ey Davud; şunu da unutma kiBiz seni yeryüzünde ilâhî adâleti gerçekleştirmekle yükümlü bir yönetici, bir halife yaptık ve sana, bu göreve uygun güç, yetki ve yetenekler bahşettik. Öyleyse insanlar arasında adâletle hükmet! Sakın arzu ve heveslere uyma, yoksa seni Allah yolundan saptırırlar! Allah yolundan sapanlar ise Hesap Gününü göz ardı etmelerinden dolayı, cehennemde çetin bir azaba mahkûm edilecekler!” [Sa’d 26]

Allah’ın (svt) insanı halifesi olarak yaratıp ona bu görevi vermesi, -hâşâ- ona, kendi egemenliğinden, kudretinden vermesi ya da onu, kendi yerine geçebilecek bir varlık olarak yaratması anlamına gelmez. Allah (svt), tektir ve hiçbir benzeri, ortağı ve dengi olmayandır. Buradaki halife kelimesi, sözlük anlamı olarak; “bir kimsenin diğerini temsil etmesi ve onun yetkisini kullanması” anlamına gelmektedir. Burada şunun altını çizmek gerekir ki; teslimiyetin gösterildiği ve onu temsil etme görevi üstlenilen yer yani Allah (svt) kusursuzken O’na karşı teslimiyet gösterenler ve O’nu temsil etme konumunda olanlar için bu kusursuzluk geçerli değildir. Ayrıca teslimiyetin ve temsiliyetin usulünce yapılmıyor olması, bunlara kaynaklık teşkil eden otoritenin yanlış olduğu anlamına gelmemelidir. Yani İslam dininin müntesiplerinin gerektiği gibi davayı omuzlanmayıp temsiliyetlerini hakkıyla yerine getirmemeleri, Allah’tan (svt) bir şey eksiltmeyecek ve O’nun kusurlu olabileceği ihtimalini doğurmayacaktır. Bu noktada eksiksiz ve kusursuz olma halinin sadece ve sadece Allah (svt) ve O’nun dini için geçerli olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Yoksa bizatihi kendileri batıl, kusurlu, muhtaç vb. olan hiçbir beşer, fikir, ideoloji ya da akım için bu durum söz konusu olamaz. Aynı şekilde müntesipleri tarafından kendilerine ne kadar iyi teslimiyet gösterilse ve temsil edilmeleri ne kadar iyi olursa olsun bu durum, onları hak kılmaya yetmeyecektir. Zira batıl olarak ele alacağımız kişi, nizam, ideoloji ve akımlar, Allah’a (svt) karşı tuğyan içerisinde olup O’ndan pay çalma, O’na karşı büyüklenme ve O’nu düşman edinme yoluna gitmişlerdir.

Allah’ın (svt) halifesi olarak teslimiyette zirveyi yakaladıklarına değindiğimiz peygamberler, temsiliyet noktasında da aynı şekilde zirvede yer almaktadırlar. Çünkü Allah (svt) ile olan irtibatları ve O’nun direkt terbiyesi ile terbiye edilmeleri buna sebep olmuştur. Yanlışa kayma noktasındaki en ufak bir meyile dahi müsaade edilmemiş, anında Allah (svt) tarafından kendilerine müdahale edilmiştir. Bu konuya, Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) şu kıssasını örnek verebiliriz:

Hz. Ali’den (ra) rivayetle: “Cahiliyye ehli gençlerinin yaptığı hiçbir şeyi yapmadım. Ancak iki defa yapmak istedim, Allah beni onlardan korudu. Ailemin koyunlarına baktığım bir gece arkadaşıma, Mekkeli gençlerle eğlenmek için Mekke’ye gitmek istediğimi ve koyunlarıma da bakmasını söyledim. Arkadaşım kabul etti ve Mekke’ye gittim. Mekke’nin girişinde çalgı sesleri kulağıma geldi. Oraya doğru gittim ve sordum bu nedir. Bana, falanca kişi şununla evleniyor, dediler. Oturup onları izlemek istedim. O esnada uykuya daldım ve güneş doğana kadar uyanmadım, bu nedenle çalgı seslerini duymadım. Sabah, arkadaşımın yanına döndüm. Bana, ne yaptığımı sordu. Ben de bir şey yapmadığımı söyledim. Mekke’de gördüklerimi ve uyuya kaldığımı anlattım.”

“Yine başka bir gece arkadaşımdan Mekke’ye gitmek için koyunlarıma bakmasını istedim. İsteğimi kabul etti. Mekke’ye girdiğimde çalgı sesleri geliyordu. Oraya doğru gittim ve ne olduğunu sordum. Falanca kişi şununla evleniyor, dediler. Oturup izlemek istedim. O esnada uykuya daldım ve güneş doğana kadar uyanmadım, bu nedenle çalgı seslerini duymadım. Sabah, arkadaşımın yanına döndüm. Bana, ne yaptığımı sordu. Ben de bir şey yapmadığımı söyledim. Mekke’de gördüklerimi ve uyuya kaldığımı anlattım.”

Peygamberimiz şöyle devam etmiştir: “Yemin ederim ki Allah, bana nübüvveti ikram edene kadar artık böyle bir şey yapmak içimden gelmedi.” [Beyhaki, Delailü’n-Nübüvvet, 2/33-34]

Rivayetten de anlaşılacağı üzere Allah Azze ve Celle, kendisini temsil edecek olan en seçkin halifelerini bizzat kendisi eğitmiş ve yaptıkları/yapacakları amelleri gerek gördüğünde terbiye etmiştir. Bunun neticesinde de her konuda olduğu gibi Allah’ı (svt) ve O’na ait olanları temsil etme noktasında insanlığa düşen ise bu görevi muazzam bir şekilde yerine getirmiş olan peygamberlere uymak ve onların sünnetine de sımsıkı sarılmaktır.

وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُواۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِۢ

“…Öyleyse, dünya ve âhirette kurtuluşa ermek istiyorsanızPeygamberin Allah’tan aldığı yetkiyle size getirdiği hayat prensiplerini gönülden benimseyerek alın, uygulayın; sizi yasakladığı şeylerden de uzak durun! Diğer bir deyişle, Allah’tan gelen ilkeler ışığında hayatınıza yön vererek, kötülüğün her çeşidinden titizlikle sakının! Unutmayın, Allah’ın cezalandırması çok çetindir!” [Haşr 7]

            İnsanoğlunun kurtuluşu için gönderilmiş olan peygamberler, nefsi olarak hareket etmemiş, ilahi emrin ilk muhatapları olduklarından onu, en önce yaşayanlardan olmuşlardır.

Müslümanlar için temsiliyetin kaynak noktası Allah’tır (svt). Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

صِبْغَةَ اللّٰهِۚ وَمَنْ اَحْسَنُ مِنَ اللّٰهِ صِبْغَةًۘ وَنَحْنُ لَهُ عَابِدُونَ

Bizler, Allah’ın verdiği renklerle boyandık. Çünkü kâinatta her şey Allah’ın verdiği renklerle boyanmıştır. Yani Allah tarafından gönderilen ve insanın yaratılış özelliklerine en uygun olan o doğal ve tertemiz inanç sistemine iman ederek, hayatımızın her alanını bu inanca göre şekillendirdik. Çünkü Allah’ın dini, insanın kendi rengi kadar doğaldır, suni boyalar gibi çirkin ve iğreti durmaz, solmaz, pörsümez, silinip yok olmaz. Öyle ya, kimin boyası Allah’ın boyasından daha güzel olabilir? İşte bu yüzden biz, ancak O’na kulluk ederiz.” [Bakara 138]

            Allah’tan (svt) aldığımız boya aslına yaraşır saflıkta, belirtilen şekilde ve kaynak noktasına uygun olarak iman edenlerce hayattaki amellere sirayet ettirilmelidir. Yani iman edenler, O’nun rızasına uygun olarak hareket etmeli, sadece O’nun rızasını kazanma yolunu tutmalıdırlar. Çünkü bir amel, ancak buna uygun yapıldığı takdirde kayda değer olacak ve anlam kazanacaktır. Aksi takdirde yapılan amel, fiil olarak ne kadar doğru olursa olsun Allah katında bir kıymeti harbiyesi olmayacaktır.

وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـٔاً وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ

“İnkâr edenlere gelince; onların bu dünyada güzel ve çekici zannederek yaptıkları işler, tıpkı çölde görülen bir seraba benzer. Şöyle ki; uzun süre susuz kalan kişi, uzaktan parıldayan kumları yerden fışkıran su zanneder ve sevinçle oraya doğru koşar. Fakat yanına iyice yaklaşınca, orada su nâmına hiçbir şey bulamaz; bunun yerine, her zaman her yerde hazır ve nâzır olan Allah’ı yanı başında hisseder ve Allah, onun hesabını oracıkta derhal ve eksiksiz görüverir. Gerçekten Allah, hesabı çabuk görendir.” [Nur 39]

Sonuç olarak; insan, kendisi için en hayırlı olan ve onu her zaman, her durumda kazanacakların safına katacak bir teslimiyet göstermeli ve bu teslimiyetin gereği olarak hayatının bütün aşamasında teslim olduğu iradeyi en doğru biçimde temsil etmelidir ki dünya ve ahirette kurtuluşa erecek olanların tarafında yer almış olsun.

وَمَنْ يَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟

“Her kim, Allah’ı, Elçisini ve müminleri kendisine dost edinirse, ona müjdeler olsun, hak ile bâtılın mücadelesinde üstün gelecek olanlar, kesinlikle Allah’ın tarafında yer alanlardır!” [Maide 56]

            Teslimiyetimizin Allah’a (svt), indirmiş olduğu kitaba/dine ve bu dini hakkıyla tebliğ ettiğine şahit olduğumuz Rasulullah’a (sav) olmasını ve emri bi’l-ma’ruf ve’n-nehyi ani’l-münker (iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma) vazifesini kuşanarak teslimiyetimizi en güzel şekilde temsil etmeyi Allah’tan (svt) niyaz ederiz.

Allah’ın (svt) selameti ve rahmeti, hidayete tabi olanlara olsun.

Deniz AKPINAR