Tekfir hastalığı senelerdir İslam toplumunun ve İslam toplumunda ki cemaatlerin kalbini kemiren bir kurt gibidir. Müslüman cemaatlerin sayısı gün geçtikçe arttığı halde İslami hizmetler beklenen seviyeye gelememektedir. Yine İslami cemaatlerin vakıfların ve kuruluşların artması karşısında İslam’a karşı olan kurum ve kuruluşların geri sayması güç kaybına uğraması gerekirken ne yazık ki bu durum tam tersine olmakta yani İslami hizmetlerin dağılıp parçalanmasına Müslümanların güçlerinin darmadağınık halde azalmasına yol açmaktadır. (Yusuf el Kardavi Tekfirde Aşırılık)

Tekfir bir müslümanı veya Müslüman kabul edilen bir kimseyi küfre nispet etmek, küfre girdiğini söylemektir. Küfür içerisinde olan bir kişi bu durumdan kurtulup Müslüman olabileceği gibi Müslüman olan bir kişide dinden dönerek küfre girebilir. Ancak Müslüman olan bir kimsenin hangi durumlarda küfre girebileceği, küfür ile iman arasındaki sınırın tayini tarih boyunca mezhepler arasında ihtilaf konusu olmuştur. Hatta bir mezhebe bağlı alimler bile bazen farklı görüşler ileri sürebilmektedir. (Şamil İslam Ansiklopedisi).

Tekfir meselesi tarihte ilk olarak haricilerle İslam ümmeti arasına fitne olarak girmiştir. Hazreti Peygamber (s.a.v) döneminde hariciler diye bir grup veya haricilik terimi yoktu fakat bu mizaca sahip bazı kimseler az da olsa bulunmaktaydı.

Ebu Said el-Hudrî (r.a)’dan rivayet edilen bir hadisi şerif de şöyle buyurulmaktadır:

Ali (r.a) Yemen’den Peygamber (s.a.v)’e bir külçe altın gönderdi. O da bu altını dört kişi arasında böldü. Bunun üzerine Kureyş ve Ensardan olan Müslümanlar içerleyerek şöyle dediler: Necit halkının büyüklerine veriyor bizi ise mahrum bırakıyor. Peygamber Efendimiz de onlara: “Ben böyle davranarak sadece onların gönüllerini kazanmaya çalışıyorum.” Bu sırada gözleri çukurlaşmış, elmacık kemikleri çıkıntılı, sakalları sık ve saçları tıraş edilmiş bir kişi çıkageldi ve gelir gelmez “Allah’tan kork ey Muhammed” diyerek çıkıştı bunun üzerine Peygamber Efendimiz şayet ben Allah’a asi olmuşsam şu halde ona kim itaat edecek? Bütün yeryüzü halkı için Allah azze ve celle beni güvenilir kıldığı halde sizler mi bana güvenmiyorsunuz? Bir kişi zannederim ki Halid Bin Velid onu öldürmek için izin istedi ise de ona izin vermedi. Adam arkasını dönüp gidince şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki bu kişinin soyundan ya da onun tabilerinden öyle bir topluluk ortaya çıkacak ki Kur’an okuyacaklar ancak onların hançerlerini geçmeyecektir. Okun hedefini delip geçtiği gibi bunlar da İslam’dan çıkacaklar, putperestlere dokunmayıp Müslümanları öldürürler. Şayet ben onların çıkacağı zamana ulaşacak olursam Ad kavminin helak edilmesi gibi onları yok ederim buyurmuştur. (Buhari Meğazi)

İlk olarak Tekfir hareketi Hz Ali’ye küfür nispet eden haricilerle ortaya çıkmış olup tarih boyunca varlığını korumuş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Harici zihniyet farklı toplumlarda farklı zamanlarda sürekli ortaya çıkmıştır. Özellikle de İslami yönetimlerin zayıfladığı ve Müslümanlar arasında ihtilaf ve tefrikanın baş gösterdiği zamanlar hariciler ve benzeri bid’at fırkaların zirve yapacağı zamanlardır.

İslami yönetim tarzının hemen hemen hiç olmadığı günümüzde batı dünyasında gittikçe yaygınlaşan islamofobinin etkisi olarak müslümanlar arasında haricilik prim yapmaktadır. Harici zihniyet nasları kendi arzularına göre yorum yapıp Müslüman kanını helal görerek, müslümanların birleşip güç olacağı yerde bile silahını Müslümanlara doğrultup ehli kitaba merhamet etmektedir. Tarihte atalarının yaptığı gibi müslüman mücahitleri katletmekten çekinmemektedirler. (Suriye savaşında putperest müşrikler dururken müslüman mücahitleri katleden Deaş’a işaret edilmektedir)

Kutlu sahabe Habbab bin Eret’in oğlunu Abdullah’ı koyun boğazlar gibi boğazlamış ve hamile olan eşinin karnını deşmişlerdir. Rasulullah’ın Damadı biricik torunlarının babasını şehit etmekten çekinmemişlerdir. Başta belirttiğimiz gibi hariciler-tekfirciler sert bir yapıya sahip yarı Bedevi insanlardır. Sert ve katı mizaçları dini yaşantılarına yansımış bazı konularda aşırı dindar görünmelerine rağmen diğer hususlarda dini konuları rahatlıkla çiğnemektedirler (Nebevi Hayat Dergisi, Sayı 47).

Tekfirin şartları ve önündeki engeller herhangi bir insan hakkında küfür hükmünü vermek gerçekten de ciddi ve tehlikeli bir hükümdür. Çünkü onun tekfir edilmesi durumunda şu son derece tehlikeli etkiler oluşmaktadır:

Bir: Müslüman bir kadının bir kafire zevce olmasının sahih olmadığı yakin olarak bilinen icma ile sabittir. (Bakara 121)

İki: Çocuklarının onun idaresinde kalmaları caiz olmaz çünkü bu durumda onlar hakkında emin olunmaz ve onun küfrünün çocuklarına tesir etmesinden korkulur.

Üç: Şüphesiz o Sarih küfür ve apaçık riddet ile dinden çıktıktan sonra İslam toplumu üzerine borç olan velayet ve yardım hakkını kaybeder.

Dört: Onun tevbeye davet edilmesi, zihninden şüphelerin giderilmeye çalışılması ve ona delillerin ikame edilmesi, ikna olmaz ise sonunda mürted hükmünün infaz edilmesi gerekir.

Beş: Öldüğünde onun hakkında müslümanlar üzerinde icra edilen konular icra edilmez, cenaze namazı kılınmaz, cenazesi yıkanmaz, Müslümanların kabristanına defnedilmez. Murisi öldüğünde ona varis olmadığı gibi başkası da ona varis olamaz.

Bu konu hakkında Şeyhül İslam ibni Teymiye şöyle demektedir: “Şüphesiz ki bazen belli bir söz küfür olur, bu o şahsın kafir olduğuna hükmedilmez. Söyleyeni küfre sokan sözleri söyleyen adama belki hakikati bildiren naslar tebliğ edilmemiş olabilir veya ona ulaşılmamıştır. Buna göre sabit olmamış veya onu iyice anlamamış olabilir bazen de Allahu Teala’nın affettiği şüpheler ona ağrız olmuş olabilir (İbni Teymiyye’den naklen Yusuf el Kardavi, Tekfirde Aşırılık)

İmam Buhari’nin ibni Ömer (ra)’dan rivayet ettiğine göre; o bir kafile ile birlikte yol almakta olan Ömer ibn el Hattaba arkadan yetişti o sırada Ömer babası adına yemin ediyordu. Bu sebeple Rasulullah (sav) onlara şöyle seslendi :

-Dikkat edin şüphesiz Allah sizlere babalarınız adına yemin etmeyi yasaklıyor, her kim yemin edecekse Allah adına yemin etsin aksi takdirde sussun. (Buhari, Edep)

-Bu rivayetten anlaşılmaktadır ki bilginin ulaşılamaması tekfire engeldir. Ayrıca cehaletin mazeret olduğu, Peygamber Efendimizin Hz. Ömer’i tekfir etmeyip konuyu izah etmesiyle anlaşılmaktadır. Başka bir hadisi şerifte “kim Allah’tan başkası adına yemin ederse şirk koşmuş olur” buyurulduğu malumdur. İbn Hacer el-Askalani ibn Ömer hadisinin şerhinde Ömer bu yasağı duymadan önce bu şekilde yemin ettiği için bu işte mazurdur. Bundan dolayı Peygamber (s.a.v) Ona bu şekilde yemin etmeyi yasaklamakla yetinmiş, bundan dolayı da onu sorumlu tutmamıştır. Çünkü babasının kendisi üzerindeki hakkı dolayısıyla onun adına yemin etmeyi de hak edeceği tevilinde bulunmuştu. Peygamber (s.a.v) Allah’ın kulunun kendisinden başkası adına yemin etmesini sevmediğini beyan etmiş oldu. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. (Fethul Bari, cilt 12 sayfa 196)

İmam Şatibi, el İtisam adlı kitabında şunları zikreder: Ebu Vakıd Leydi (ra) den sahih olarak rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Hayber’e doğru yola çıktık. O sırada bizler İslam’a yeni girmiş bulunuyorduk. Müşriklerin çevresinde rukua eğildikleri ve silahlarını astıkları zatu envat dedikleri bir sedir ağacından putları vardı. Biz de ey Allah’ın Resulü onların böyle bir silah asacak yerleri olduğu gibi bize de böyle bir şey yap dedik. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v): “Sübhanallah, dedi. Bu söz İsrailoğulları’nın “ey Musa onların ilahları olduğu gibi sen de bize böyle bir ilah yap” demesine benzedi. Canım elinde olan zata yemin ederim ki sizler de sizden öncekilerin gittikleri yolu karış karış adım adım izleyeceksiniz. Hatta kertenkele deliğine girseler bile onların peşine takılacaksınız” buyurdu. “Ey Allah’ın resulü Yahudi ve hıristiyanları mı kastediyorsun dedik. Başka kim olabilir?” buyurdu (Şatibi el el İltisam 45, Tirmizi Fiten).

Usül uleması tekfir konusunda ihtiyatlı davranmıştır. Şayet tekfir edilen kişi kafir değilse tekfir eden kafir olur endişesi ihtiyatlı davranmalarını gerektirmiştir.

İbni Ömer (ra)’dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Bir adam din kardeşine, ey kâfir derse, bu söz ikisinden birine döner. Eğer böyle denilen kişi söylenildiği gibi ise söz doğrudur; yerini bulmuş olur. Aksi takdirde bu söz söyleyene geri döner.” (Buhârî, Müslim, Îmân 111. Tirmizî, Îmân 16)

Ebû Zer (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Kim bir adamı ey kâfir diye çağırır veya ona ey Allah’ın düşmanı derse, o adam da böyle değilse, bu söz, söyleyenin kendisine döner.” (Buhârî, Edeb 44; Müslim, Îmân 112)

Bugün insanlar inançlarında sabit değildirler. Bir bakıyorsun insanlar küfrü gerektiren ortamda, bir bakıyorsun mescidde namaz kılıyor. Hatta Teheccüd namazına dikkat ediyor, kurban kesiyor, cübbesi var, sakalı var, virdler edinmiş. Bir bakıyorsun küfür bir sözü (elfazı küfür) veya küfür bir fiili (ef’alü küfür) benimsemiş, olmazsa olmaz diyor. Sözde en iyi Müslüman. Aynen bukalemun gibi renk değiştirme özelliğine sahipler. Bu tarz insanların varlığı bu insanlara küfürün mü İslamın mı damgalarının vurulacağı karışıklığa sebep olmaktadır.

Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte “karanlık gecenin parçalarına benzeyen fitneler ortaya çıkınca amel etmeye koşun. Bu fitneler ortaya çıkınca kişi mü’min olarak sabahlayacak kafir olarak akşama çıkacaktır. Yahut mümin olarak akşamlayacak kafir olarak sabaha çıkacaktır. Dinini geçici bir dünya menfaatine satacaktır.” (Müsnedi Ahmed bin Hanbel) Bu hadis, meselenin ne kadar hassas olduğunu hatırlamakta bizlere yardımcı olmaktadır.

Tekfir yerli yerinde kullanılmadığı zaman dünyevi ve uhrevi çok büyük sıkıntılara yol açabilecek bir hadisedir. Günümüz şartlarında bir şey ifade etmeyebilir ama İslam tarihi, tekfir meselesinden dolayı bu ümmetin yaşadığı büyük acılarla doludur. İslam uleması tekfir meselesinde çok temkinli davranmıştır. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) “bizim gibi namaz kılan, kıblemize yönelen ve kestiğimizi yiyen kimse Allah’ın ve Resul’ünün teminatını elde etmiştir. O halde Allah’ın verdiği teminatı ve ahd-i bozmayın” buyurduğu malumdur. Bu sebeple ulema bir Müslümanın tekfiri konusunda hassas davranmıştır. Hatta maddi manevi neticeleri sebebiyle herhangi bir kimsenin tekfiri konusunda tevakkuf etmeyi tercih etmişlerdir (Misak Dergisi, sayı 219).

YAKUP ÇALIK