Bu yazıyı okumaya başlamadan önce gözlerinizi kapatın ve otuz-otuz beş yıl öncesine gidin. Daha bıyıklarınızın yeni terlediği ve İslam’la yeni müşerref olduğunuz yılları bir düşünün.
Sonra daha geriye, çocukluk yıllarınıza dönün. Ailenizi, komşularınızı ve arkadaşlarınızı düşünün. Mahallenizin camisini ve yazın gittiğiniz Kur’an kursunu. Özgürce koşup oynadığınız, enerjinizi attığınız, arkadaşlıklar kurduğunuz o günleri… Akşam ezanında evde ol, tembihlerini. Sıcak yaz günlerinde yatsıya kadar kaldığınız sokağı ve teravih için arkadaşlarınızla gittiğiniz caminin üst katını yani çocukluğunuzu.
Evet, çocuksunuz ve hayata yeni adım atıyorsunuz. Birçok şeyden habersizsiniz. Tecrübe ederek ya da büyüklerinizi izleyerek hayatı öğreneceksiniz. Yaz tatillerinde bir ustanın yanında çırak verilecek ve yavaş yavaş pişmeye başlayacaksınız. Amaç para değil, amaç hayatı öğrenmek… Olması gereken, yapılması gereken buydu. Tıpkı peygamber hayatları gibi. Sahabenin hayatı gibi, âlimlerin hayatı gibi. Çocuğun yaşamsal sünnetullahına uygun bir yaşam tarzı. Testiyi kırmadan su taşınamayacağını testiyi kırarak öğrendi ama öğrendi. Hayatın zorluklarını ve pratiklerini öğrendi. Sokakta kavga etmeyi, para kazanmayı, çalışmayı ve çalışma ahlakını öğrendi. Komşularla iyi ilişkileri ve saygıyı öğrendi. Belki dini bugün öğrendiğimiz boyutuyla öğrenemedi ama elif ba’sını öğrendi. Temellerini attı. Çalışkanlık temelini, doğruluk dürüstlük temelini, saygı ve sevgi temelini.
Siz, hiçbir peygamberin çocukluk hayatını okumadınız mı? Bildiğiniz bir çocuk, saf ve sevgi dolu. Oyunlar oynayan, yaramazlıklar yapan, insan yavrusunun ne yapması gerekiyorsa onları yapan. Ağlayan, hastalanan, düşen ama düştüğü yerden kalkan. Ebeveynlerinin ”aman düşmesin dizleri acır” diye arkasından bitişik nizam yürümediği bir çocuk işte.
Yanlış anlaşılmasın, burada teknolojik olarak gelişen dünya karşısında yenik düşen duygularımızdan bahsetmeyeceğim. O, sosyolojik evrimin konusudur. Ben, burada âcizane koruyucu aile kimliğimizin çıkmazlarından bahsetmek istiyorum.
Bugün ciltler dolusu, sahifelerce çocuk bakımı, yetiştirilmesi üzerine kitaplar yazıldı. Çoğumuz aldı okudu. Ya da benim gibi birkaç kel aynak kuşu okumadı. Kapağını bile açmadı. Peki, okuyunca ne oldu? Şu meşhur karizma kitapları gibi şunu yapın, bunu yapmayın. Onlarca yüzlerce öğütler… Allah aşkına bir çocuktan bahsediyoruz. Öğrenme ve algılama yaşının yedi veya sekiz olduğu bir canlıdan. Cinsel olgunluğunun on iki -on dört yaş, akli olgunluğunun kırk yaş olduğu bir varlıktan bahsediyoruz. Bırakın biraz çocukluğunu yaşasın, düşsün kalksın, dizleri acısın, bu acıyı hissetsin. Aç kalınca kuru ekmek kemirmeyi öğrensin. Oynasın, gülsün, eğlensin, ama ağlasın da. Hayatı öğrensin. Bu kadar korumacılık olmasın. Bu kadar bitişik nizam olmasın.
Okula başlama yaşı, yedi hatta sekiz olsun. Çünkü bu çocuk, bir daha çocuk olmayacak. Daha dört beş yaşındaki çocuğa dinin muhkem ayetlerini öğretmeye çalışıyoruz. Acelemiz ne! Yangından mı mal kaçırıyoruz sonra ne mi oluyor? Bu çocuklar daha çocukluklarını yaşayamadan akli olgunluk yaşı olan kırk yaşını yaşamaya başlıyorlar ve bizim öğrettiklerimizden soğuyup bizden kopuyorlar. Çevrenize bir bakın bakalım, kaçınızın delikanlısı veya deli kızı istediğiniz olgunlukta.
Bugün bizim çocuklarımıza yaptığımızı bizim büyüklerimiz bize yapmadı ne mi oldu?
SU AKTI YOLUNU BULDU
saçlarıma düşen ilk kar
kış mı geldi ne
eyvah hazırlıksız

eşyalar toplanıyor
yola çıkma vakti mi ne
eyvah azıksız

gökyüzü kararmış
bulutlar küme küme
fırtınalar mı kopacak ne
eyvah apansız

dereler kurumuş
toprak çatlak
kıtlık vakti mi ne
eyvah amansız

omuzlar düşmüş
dizler titrek
biçare dertlere mi düştük ne
eyvah dermansız

vakit tamam
saatler mi geldi ne
yolculuk mu var bilinmeze
eyvah… eyvah zamansız

Hasan TAHSİN