• Fatih Pala

    Sosyal Medya’da Tebliğ Yapılır Mı?[1]

    - 19 Kasım 2021

Hamd ve sena Allah’a (azze ve celle), salât ve selam Rasulullah’adır (aleyhissalâtu vesselam). Allah’ın adıyla düşünüyor ve yine Onun adıyla başlıyorum, yazıyorum, söylüyorum:

Tebliğ; bir hayattır, bir sebattır ve nebevî bir sanattır. Hayat devam ettiği müddetçe, tebliğ de devam eder. Zamanlara, dönemlere ve araçlara has değildir tebliğ. Kapsama alanı oldukça geniştir. İnsanın olduğu her yer ve her alan tebliğin hüküm sürücü mekânlarıdır. İlk insandan bugüne tarih genişçe incelendiğinde görülecektir ki; insanlara Allah (azze ve celle) tarafından uyarıcı ve müjdeleyici misyonunda elçiler gelmiştir. Yarattığı varlıkları, kendilerinden çok ama çok daha iyi tanıyan Allah (azze ve celle), onların şaşkınlıklarına, taşkınlıklarına, sapıklıklarına ve azgınlıklarına karşılık; doğru yolu, en güzel düzeni ve hak olanı gösterici, o yönde gayret sarf edici vasfıyla donanmış tebliğ erleri göndermiştir. Elçinin gelmediği hiçbir millet/topluluk yoktur. Bu demek oluyor ki; sapmaya, şaşmaya ve azmaya her daim meyyaldir insan. İnsanların her yüz çevirişlerinin akabinde, büyük fedakârlıklarda bulunup onların yüzlerini tekrar Rablerine dönmeleri için, cehd sahibi öncü kullar çıkar meydanlara.

Rasulullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) hayatına baktığımızda; her hal ve mekânda, her şart ve ortamda davet vecibesini ihmal etmediğini, her meşru yönteme başvurduğunu, her mevsimde; yolda, çarşıda, panayırda, camide, evde, sokakta, pazarda, seferde hatta mezarlıkta, savaşta, barışta, sağlığında, hastalığında, son nefeslerini verirken, en çok sevdiklerini, kendisini sevenleri, sevmeyenleri, en azılı düşmanlarını hatta kendisini öldürmeye geleni bile aziz ve köklü davasına davet ettiğini görmekteyiz.

Şu halde, tebliğ konusunu sosyal medya gerçekliğine getirdiğimizde, pek de şaşılacak bir hususla karşılaşmış olmayız. Çünkü insanın olduğu her yer, tebliğin de sunulacağı yerlerdir. Kaldı ki ınstagram, facebook, twitter, google, msn, form siteleri gibi yerlerde, ulaşılmaya, tebliğ götürülmeye müsait o kadar çok insan var ki, hem de istenmediği kadar, tahmin edilmeyecek oranda. Tabir-i caizse, tüm dünya insanları oralarda zaten. Herkesin bir şekilde dâhil olduğu, yer bulduğu ortamlardır oralar.

İnsanlar, sosyal medyada, istedikleri bilgiye ve insana, istedikleri anda ve istedikleri şekilde ulaşabilme kolaylığını yaşıyorlar. Özellikle de bilgiye ulaşma noktasında haddinden fazla savurganlık ve israf var. Doğruluğu-yanlışlığı tahlil edilmeden her şey paylaşılıyor, yazılıyor, çiziliyor. Ve bunlar, sayıları azımsanamayacak kadar çok olan internet kullanıcıları tarafından okunuyor, takip ediliyor, önemseniyor, kabul ediliyor. İslamî içerikli bilgi paylaşımlarında doğruları yanlışlardan ayıklamak oldukça güçtür. Zira binlerce site içerisinde milyonlarca insan, milyarlarca paylaşım ve yorum var. Bunları, hangi oranda ve hangi zaman diliminde, doğru düzleme çekme işi, kim tarafından ve nasıl gerçekleştirilebilir ki?

İnternet, hiç olmadığı kadar hayatımızı kuşatmış ve yönlendirmiş vaziyet içeriyor şu anda. Bu durum, görmezden gelinecek ve yabana atılacak bir hal olmaktan çıktı artık. Dünya oradan takip ediliyor, dünyalılar kendilerini en iyi ve en çok orada ifade ediyorlar ve hatta neredeyse tüm dünya oradan yönetiliyor demek abartı olmasa gerek.

Elbette ki bu devasa döngünün içinde, aktif olarak yer alanların önemli bir kesitini de Müslümanlar oluşturuyor. Binlerce site, yüz binlerce yazı ve görsellik… Müslümanlar, sosyal medyayı iyi kullanıyorlar. Tabi ne kadar iyiye kullanıyorlar; orası ayrıca izah isteyen farklı bir durum. İnternet üzerinden insanlara tebliği ulaştırma, onları vahyin hakikatiyle tanıştırma vazifesi, elbette ki kolay olmasa gerek. Google adı verilen arama motorundan merak edilen ya da öğrenilmek istenen bir mevzu aratılıp bulunur ve herhangi birinin, herhangi bir yazısından ya da videosundan konuyla ilgili malumat sahibi olunuyor, olunduğu sanılıyor. Bulunan bu yazı veya videolar ınstagram’da da, twitter’da da, facebook’ta da paylaşılıyor. İşte burada, bu bilgilerin sahihlik sorunu ortaya çıkıyor haliyle. Avam tabiriyle “ağzı olan konuşuyor” ve tabi “klavyesi olan da yazıyor”. Kim, kime ve hangi düşüncelerine itibar edecek? Veyahut da muteber şahsiyetleri kim belirleyecek? Herkes, aklının yol verdiği nispette tutunacak bir kulp buluyor. Sözün tam burasında, bu insan izdihamında doğruya-hakikate yönlendirme görevi gündeme gelmesi önem arz ediyor.

Şimdi söyleyeceklerimiz, olayın iyi ve bardağın dolu tarafı olacak bilhassa. Çünkü en azından bu evsaftaki insanlar, arayış içerisinde olduklarındandır ki, doğruya ulaşabilme oranları daha yüksektir. Bir arayış, bir gayret, bir hareket ve bereket vardır böylelerinde. Lakin bir de yol-iz bilmez, bir o yana bir bu yana yalpalayıp duranlar ve bunun sonucunda çıkmazlar duvarına toslayanlar için ne yapmalı? Onların elinden kim tutmalı, rehberi kim olmalı? Doğru yolda yürümeye azmetmişken, zorlu şartlarda yürürken refakat edecek yoldaşları kimler olmalı? Meselenin püf noktası ve el-an cevap bulması gereken sorular, bunlardır asıl.

Müslümanlar, imanlarına ve davalarına halel getirmemek suretiyle her alanda boy göstermelidirler. Nefsin ve lâin şeytanın galebe çalamayacağı eylemlerin peşi sıra gitmekle yükümlüdür her bir mümin, her bir muvahhid. Sosyal medyada bulunuş ve duruş şeklini de işte bu imanının ve sevdasının ağırlığı, rengi belirlemelidir. Vakitlerinin büyük bir kısmını, hep malayani şeylerle/işlerle, internette geçiren insanlara, muhataplarına on saatlerce internet sörfünün; sadece on dakikalık bir zaman diliminde ikame edilecek bir vakit namazdan alınacak manevî hazla, tarifsiz hoşnutlukla asla bir olamayacağını hissettirebilmelidir. Allah (azze ve celle) ile buluşmanın ve O’nun sevdasıyla tutuşmanın verdiği muhteşem iştiyakın, hiçbir âdemoğlu için başka yerde, başka şeyde bulunmayacak kadar değer taşıdığını bildirmek gerekir.

“Sosyal medya üzerinde tebliğ olur mu, olmaz mı ya da böyle bir ortam tebliğ için uygun mudur, değil midir?” sorularına müspet bir gözle bakıp “neden olmasın, olmalı tabi ki!” cevabını vermeyi uygun görüyorum. Yalnız bu, şartlı bir uygun görüştür. Bu sanal yürüyüş, irtibat ve sanal hayat; normal hayatta, içtimai zeminde karşılık görüp neşvünema bulacaksa eğer! Yani bu sosyal medya mücahidliğini normal/gerçek hayatımıza taşıyabiliyorsak; orada tanıştığımız, tebliğe uygun gördüğümüz muhataplarımızla görüşmelerimize bizzat devam ediyorsak, onlarla ortak mekânlarımızda, evlerimizde, iş yerlerimizde, kitabevlerimizde, çay ocaklarımızda, dernek ve vakıflarımızda beraberliğimizi taçlandırıp anlamlandırabiliyorsak; işte -biiznillah- tebliğ, amacına ulaşmıştır demektir. Yüzümüzü görmeyen, sesimizi duymayan, elimizi tutmayan tebliğ taliplisine ne kadar etki bırakabiliriz ki? Ya da bunun ne kadar ve nereye kadar hükmü geçerli olabilir ki? Elbette ki hidayet Allah’ın (azze ve celle) külli iradesi çerçevesinde gelişir ve adresini bulur. Bunu, biz, ne tayin edebiliriz ne de bununla ilgili bir tahmin yürütebiliriz! Bizim yükümlü olduğumuz husus, davet ve tebliğ yolunda bütün araçları amacımıza uygun olacak şekilde işlevsel hale getirmektir. Gayret bizden, tevfik, yardım, nusret Yaratandandır, yüce İslam davasının sahibi olan yegâne Rabbimiz şanı pek yüce Allah’tandır. O’nun açtığı yolu hiçbir kimse kapatamaz, o yola set kuran çıkamaz; yine O’nun kapadığı bir yolu da kimsenin açmaya gücü ve takati kifayet edemez. Her şey O’nun “ol” emrine tabidir. O, “ol” derse oluverir her bir şey.

Büyük bir insan yoğunluğunun gözden kaçmadığı türedi bir mekân olan ve bağlılarının sayısının günden güne artış gösterdiği bir kaçınılmazlık ortamı statüsüne dönüşen sosyal medyanın gücünü kontrol altında tutabilmek, ne köy muhtarlığının, ne ilçe kaymakamlığının, ne il valiliğinin, ne emniyet teşkilatının, ne silahlı kuvvetlerin, ne başbakanlığın ve ne de cumhurbaşkanlığının harcıdır. Açıktır ki, bu ortamdaki potansiyelin ucu-bucağı gözükür vaziyette değil. Kimlikler bile onlarcadır. Kompleks bir halin kendini barizce hissettirdiği bu mekânlar, kontrolsüz ve gizemli garip bir gücün resmidir. Zira öyle ki, “a” kimliğinde olanlar kendilerini kolaylıkla “b” kimliğindeymişçesine lanse edebiliyorlar. Çünkü bunu kontrol altında tutabilecek bir mekanizma, bir organizma yok. Her şey insanın vicdanına ve mevcut imanına kalıyor. Bırakalım kimlik değişikliğini, cinsiyet değişimi bile bu kolaylık sarmalında kendisine hayat hakkı bulabiliyor. Erkek olduğunu sandığınız muhatabınız, bir müddet sonra karşınıza kadın kimliğiyle çıkabiliyor. Ve kadın olduğunu sandığınız bir muhatabınız, belli zaman sonra karşınızda erkek olarak belirebiliyor.

Tüm bu verilerden yola çıkarak, sosyal medya birlikteliğinin, kardeşliğinin, dostluğunun, arkadaşlığının normal ve gerçek hayatta yer bulmaması/bulamaması kayda değer bir anlam ifade etmez, etmeyecektir. Öyle ki internet ortamı, rahatlık getirir, orada fedakârlığın esamisi bile okunmaz. “Bol keseden atma” geleneğini en cesur bir şekilde gerçekleştirenleri, gerçek hayatta, gerçek sahalarda, pür gerçek meydanlarda görebilme mutluluğunun hevesi, hep ama hep kursağımızda kalmıştır. Çünkü bütün gayretler, o camekânın sınırları içinde gerçekleşiyor, dünyanın en ücra köşesindeki insanlara ulaşabilme, onlarla sohbet etme, onların dertlerine hal çareleri arama bahtiyarlığına erenler, erebilenler; hemen yanı başlarındaki mazlum, mahzun ve masum bîçareleri görememe körlüğüne müptela olurlar.

Yakınımızdakiler, yanı başımızdakiler bizler için tebliğe daha layıktır. Rasulullah’ın (aleyhissalâtu vesselam) tebliğ usulü bunu gerektiriyor. Dalga dalga yayılacak olan İslam ve vahy halesi, evvela denize atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar misali, yakından uzağa doğru uzanmalıdır. Şimdilerin sosyal medyası, Allah Rasulü’nün yaşadığı zamanlarda başka ülke yöneticilerine gönderdiği davet içerikli mektuplarına benzetilebilir. Mektupları ulaştıran elçiler, kablolarımız; mektuplar ise internet olarak düşünülebilir. Ancak bu gelişme, “içimizdeki devlet”in gerçekleşmesi akabinde nevzuhur eder. Öncelikle içimiz, kalbimiz, sağımız, solumuz ve tüm hücrelerimiz fethe ayarlı olmalıdır. Dalganın diğer haleleri, sonraki aşamalarda gündem edilir, edilmelidir.

Eğer bugün tebliğ ve davetle ilgili bir içtihat yapılacaksa -ki yapılmalıdır- ya da zikri geçen bu konuya dair bir fıkıh oluşturulacaksa, olayın sosyal medya boyutu unutulmamalı ve hassaten önemsenmelidir. Sözlerimizin başında değindiğimiz ve yinelemeyi uygun gördüğümüz bir husus şudur ki; insanın olduğu her ortam ve zemin, tebliğin soluk alıp verdiği mekânlara dönüştürülmelidir, dönüştürülebilmelidir; ona özel mekân tayin ve tahsis edilemez, bu mekân, sosyal medya adındaki garip mekânlar olsa bile.

Son tahlilde altını çizeceğimiz mevzu, insanları topyekün hakkın ve hakikatin şahitliğine taşımanın diğer ve en güzel adı olan tebliğden asla ödün verilemez. Onun duraksatılması demek, sonlandırılması demek; insanın ve İslam’ın ölümü, sonu, kıyameti demektir. Hz. Adem’den (aleyhisselam) Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar gönderilen tüm Allah Elçileri’nin yegane görevi, bu idi. İnsanları, tağuta kulluktan azad edip yalnızca Allah’ın (azze ve celle) ilahlığına boyun eğdirmeydi onların vazifesi. İman ve ihlâs sahibi her bir Müslüman’ın da üzerinde güncel tutması gereken en izzetli ve en kurtarıcı ödev, tebliğdir.

Son ve hak peygamber olan Efendimiz’in (s.a.v.) yüreğimize hece hece işlememiz gereken o muhteşem sözünü aktararak sözlerimizi niteleyip nihayete erdirelim: “Bir kişinin hidayetine vesile olmak, dünya üzerinde üzerine güneş doğan her bir şeyden daha kıymetlidir.”

Fatih PALA

fatihpalafatih@gmail.com

[1] Dergimiz Genç Birikim’in daha önceki yıllarda düzenlediği “İslami Tebliğde Sosyal Medyanın Yeri ve Önemi” başlıklı makale yarışması için yazdığım bu yazıyı, konunun önemine binaen güncelleyerek yeniden yayınlamayı uygun gördüm.