Bir soluk nefes almak kadar yaşam, daha fazlası yok aslında. Sayılık dakikalar, nefes tükendiğinde hayat denen mefhum da hitama vasıl olur. İnsan sahip olduğunu sandığı her şeyi terk eder sessizce. Dünyayla ilgili ne varsa tümünü geride bırakarak göçüp gider bu âlemden. Aslında insan doğduğu andan itibaren hep ötelere doğru yol almaktadır her adımda. Zihnini ve gönlünü gafletten koruyanlar an be an bunun farkındadırlar. Öte dünyaya doğru uzun ince bir yolda olduklarının şuurundadırlar. Hayatı mahşerin aydınlığına göre dizayn edip, bu yönde projeler üretirler. Vicdanı ihtiraslara kurban verirlerse mahşerde koyu karanlıklar içinde kalacaklarını bilirler. Mahşer toplanma yeri ve sorgulanma alanıdır. Mümin inanır ki, nasıl yaşarsa öyle ölecek ve nasıl ölürse de öylece haşrolacak. O büyük günde insanlar dünyada ne kadar kaldıkları hususunda fısıldaşacaklar, çünkü konuşmaya mecal kalmamıştır. İçlerindeki en akıllılar, dünyada sadece bir gün ya da daha az bir vakit geçirdiklerini söyleyecekler. “O günde Sur’a üflenir ve biz o zaman günahkârları gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız. Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle derler. Dünyada sadece on gün kaldınız. Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman; bir günden fazla kalmadınız der. (Taha,102-104)

her_nefis_olumu_tadacaktir

 

Sadece bir gün, yalnızca bir anlık dünya, geçici bir yaşam. Ahiret ile kıyaslandığında silikleşen, sönükleşen, biten bir hayat. Peygamber Efendimiz  “…Dünya hayatıyla benim ilgim, bir ağacın altında gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” buyuruyor. Bu irşada kulak vermek gönül borcudur. Bu çağrıyı anlamayan kişi çok büyük bir yoksunluk yaşar. An be an erir hayat, günler biter, haftalar tükenir. Aylar geçer, Ağustos, Eylül geçer. Yıllar tükenir. Nihayetinde ömür biter, hayat tükenir. Yepyeni bir hayatın başlangıcında bulur insan kendisini. Ölüm artık onun için yakindir. Artık dünyadan uzaklaşmış, ruhun hayata canlılık veren sıcaklığını kaybetmiştir. Ruh bedenden uçunca insan da dünyadan kopmuştur. Artık serde suskunluk hüküm sürmektedir. Sessiz bir çığlık beyinleri çatlatmaktadır. Artık zaman anlamını kaybetmiştir. Artık bugün dün değildir. Dün çok uzaklarda kalmış ve anlamsızlaşmıştır onun için.  Tıpkı dünyada olduğu gibi. Aylarca hatta yıllarca kalınan yerden üç gün önce dönüldüyse hiç yaşanmamış gibidir. Bir hayaldir, bir hatıradır, o anlar şimdi. Hatta bir dakika öncesi bile zaman tünelindeki yerini almıştır. Çok istese de insan o anlar asla yakalanmaz bir daha. Gün bittiyse artık dündür. İsteseniz de bugün asla dün olamaz. Kalem kalkmış defter dürülmüştür.

Seher vaktindeki lahuti zaman diliminden sonra, güneşin ilk ışık huzmelerini yaymasıyla bir hayat başlamıştır. Her yeni gün ömürden yeni bir sayfadır. Bembeyaz, tertemiz. Her başlangıç ümit bahşeder. Her yeni gün kıymetini bilenler için güzelliklere ve hayra vesile olur. Her doğum bir başlangıçtır. Bir çocuk doğduğunda bir ömür başlar. Mevsimler de tıpkı ömür gibidir. Günlerin ve ayların mevsim sakacında salındığı gibi, ömür sakacı da insanı halden hale sokar. Hayatın ilk nüveleri ilkbaharda gizlidir. Çocukluk farkına varılmadan bir anda geçer gider. Çok şey hatırlanmaz çocukluktan. Gençlik bahar gibi taptazedir. Renklidir, canlıdır, göz alıcıdır. Hem çocuklar hem de yaşlıların olmak istedikleri zamandır gençlik çağı. Çocukların bir an önce varmayı arzuladığı anlardır gençlik. Yaşlılar içinse sadece hasretle anılan hatıralarıdır gençlik. Bahar meltemine kapılan gençlik hiç bitmeyecekmiş gibi gelir insana. Ama başlayan her şey sonlanır. Rengarenk renk cümbüşüyle ruhlara ferahlık katan her bahar yerini yaza bırakır. Çeşitli nimetlerle bize gelen yaz insanın olgunluk dönemine tekabül eder diyebiliriz. Meyve yüklü dallar nasıl ki zamanı geldiğinde olgunlaşıp toplanır. Zamanla yapraklar sararak tek tek düşmeye başlar. Yerdeki her kuru yaprak sonbaharın habercisidir. Artık çiçek ve meyveler yoktur ağaçlarda. Kuvvetli esen rüzgar iyice soğuğu hissettirir. Damla damla yağmur kara dönüştüğünde kış gelmiştir. İşte böyle güç ve kuvvet zayıflamaya başlar ve tek tek saça ak düşmeye başlar. Ve nihayetinde insan ömrünün kışına doğru ilerler.

Birkaç damla yağmur cama çarpıp toprağın kara bağrına doğru akar. Sonra sağanağa dönüşür. Bir de bakarsın ki kar kristalleri pamuk yumuşaklığında bir tül gibi arzı sarmalar. Sözsüz bir sükûnet kaplar her yanı. Artık bembeyaz kar hüküm sürmektedir. İşte böyledir hayatın evreleri de. Kuvvet azalınca bel bükülür, yaşlık emareleri belirir birden beden ülkesinde. Ve yaza veda kışa merhaba…

Ölüm sadece yaşlılara gelmiyor. Ömür periyodunu herkes aynı uzunlukta yaşamıyor. Çocuklar da gençler de ölüyor. Kısa süre önce hakkın rahmetine uğurladığımız Lütfiye Abla’ya yaşlı sıfatını asla yakıştıramazdık. Ne zaman gözlerini hayata açmıştı baba evine sevinç devşirmişti. Ne zaman eşine ve çocuklarına umut olmuştu. Zaman nasıl da geçmişti. Tüm bunlar buğulu gözlerle tahayyül ediliyor sadece. O, ömrünün en güzel anlarında ölüme yakalandı. Ötelere doğru ak alınla yol aldı. Kabir kapısından Dar-ı Beka’ya adım attı. Hayatındaki muvahhitliğine, mücahideliğine gönülden şahitlik ederiz. Bir Cuma günü toprağa verilen merhumenin cenazesi de onun imanına şahitlik etmekteydi kanaatimce. Cuma namazında imamın okuduğu ayetler onun hayatını özetliyordu, adeta. Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, ilkesi bir kez daha somutlaşıyordu gözler önünde. Hitamı misk olan bir cenaze merasimiyle Rahmet-i Rahmana yürüdü. Namazda imam Bakara ve Zümer Surelerinden ayetler okudu. “Ey İman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir. Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler, lakin siz anlayamazsınız…” (Bakara153-157)  “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevkedilir, oraya varıp da kapılar açıldığında bekçiler onlara: Selam size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak üzere girin buraya derler. Onlar: bize verdiği sözde sadık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna varis kılan Allah’a hamd olsun. İyi amellerde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.”(Zümer 73-74)

Hayat doğum ve ölüm tarihleri arasındaki çizgi kadar çok kısa. Hayat aslında bir ay önce geçirdiğiniz günleri, gezdiğiniz yerleri hafızanızda canlandırmak gibi bir şeydir. Hayat bir bakıma tükenen ve tüketen bir yöne sahiptir. Aslında her bakımdan bu böyledir. Sonunda ölüm olan bu yolculuk yücelten bir secdeyle imzalanmıyorsa, her şey boştur. Faniliği yok edecek tek şey kulluk şuurudur. Hayat bir an var bir anda yok olur. Can kafesinde bir kuş gibi ellerinizden uçup gider hayat. Bu ömür bir gün mutlaka sona erecek. Asıl önemli olan nasıl biteceğidir. Ölümle mal, mülk, kariyer, makam, şöhret her şey sıfırlanacak sadece Allah için yapılan salih ameller ve takva ebedi kalacaktır.

Ölüm yaşam seyrinin vazgeçilemez gerçeği. Ölüm denince kelimeler anlamını kaybeder, söz sukut eder. Yürek yanar, kan adeta donar. Göz buğulanırken, gönül ayrılığın acısıyla sızlar. Her şey fani, Baki olan sadece Rabbimiz. İnsan nerede olursa olsun ölüm gelip onu bulacak bir gün. İnsan için kalıcı olan tek şey amelleridir. Süratle akıp giden zamana hak ile tanık olup, güzel eylemlerle iz bırakmak, Dar-ı Bekaya intikalden sonra yâd-ı cemille anılmak paha biçilemeyen bir nimettir. Hoş bir şekilde anılmaktan daha güzel ne olabilir? “Allah doğru yolda gidenlerin hidayetini artırır. Sürekli kalan Salih ameller Rabbinin nezdinde hem mükâfat bakımından daha hayırlı, hem de akıbetçe daha iyidir.”(Meryem-76) “İman edip güzel davranışlarda bulunanlar (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz. İşte onlara, alt taraflarında ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Onlar Adn cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak orada altın bileziklerle bezenecekler, ince ve kalın ipekten/dîbâdan yeşil elbiseler giyecekler. Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!(Kehf-30,31)

Hayattaki hiçbir şey kalıcı değil. Her şey sonlanıyor. Kundaktan kefene, beşikten mezara doğru bir taşınma sürüyor. Gençlik geçiyor. Güzellik bitiyor. Güç ve kuvvet tükeniyor. Mal mülk, kariyer, unvan ve tüm sıfatlar anlamsızlaşıyor. Dünyada sahip olunanlar mümince bir şuurla değerlendirilmiyorsa hiçbir fayda sağlamıyor. Dünyada varlık gösteren her şey vakti geldiğinde ölüm karşısında diz çöker. Zengin de fakirde, sultan da vezir de çaresizdir ölüm karşısında. Ölüm hakkında hakikat üzere bir şuur geliştirmek dünyaya dair değerlendirmeleri hakikat ekseninde tutar. Ölüm bize en güzel öğüttür. Ölüm haktır ve her birimizin kapısını bir gün mutlaka çalacaktır. Nefse hak mesajla seslenip söz geçirmek lazım. Peygamber Efendimizin(s.a.v) “Ağızların tadını bozan ölümü çokça anın.” emrini duyarak, hissederek yaşantımıza yön vermeliyiz.

Defin esnasında Hasan Abi’yi kabrin yanında hüzünden bitkin bir halde diz üstü çökmüş olarak görmek herkes gibi beni de derinden etkiledi. Böyle anlar insana değişik duygular yaşatıyor. Bu durum bana Peygamber efendimizle ilgili şu tabloyu hatırlattı. Berâ b. Âzib anlatıyor: Rasulullah’ın huzurunda bulunduğumuz bir sırada, Allah Resulünün gözü bir yerde toplanan kalabalığa ilişti. “Bunlar ne için oraya toplanmışlar?” diye buyurdu. Kabir kazmak için toplanmışlar, dediler. Rasulullah(s.av) kabir kelimesini duyar duymaz süratle onlara doğru hareket etti. Kabrin yanına varınca, diz üstü kabrin kenarında oturdu. Ben Rasulullah’ın(s.av) ne yapığını iyice görebilmek için karşı yöne geçtim. Rasulullah (s.a.v) o kadar ağladı ki, gözlerinin yaşıyla toprağı ıslattı. Daha sonra bize dönerek şöyle buyurdu. “Kardeşlerim! İşte böyle bir yer için azık toplayın, hazırlanın.”

Ölmek, yaşamak kadar gerçek. Ölüm, dünya hayatı için çok önemli bir dengedir. Hayatın sırrı ölümde saklıdır. Doğum ve ölüm arasındaki yaşam yalnızca sınav zamanıdır. Arzın üzerideyse insan, nerede olursa olsun fark etmez her yerde sınav kâğıtları karşısındadır. Toprak altına girince kabir kapısında korku terleri dökmemek için hakikat ölçüsünde bir yaşam sürdürmek gereklidir. Mümin Allah’tan gelmiştir ve dönüş onun huzuruna olacaktır. Samimiyet ve ihlas dolu hayatlar yalnızca âlemlerin Rabb’i olan Allah’a adanmalıdır.“De ki, Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabb’i Allah içindir.”(En’am-162).

İnsan yalnız doğar, bir bakıma yalnız yaşar ve yalnız ölür sessiz ve tek başına. Hayat ilerliyor, varış noktasına doğru sürüyor. Önce dünya misafirliği ve sonra Ukba’ya varış. Fani âlemden kurtulup Dar-ı Beka’ya vasıl oluş. İstikbale doğru yöneliş ve Allah’a(c.c)yürüyüştür. O’nunuz, O’ndan geldik ve O’na döneceğiz. “O sabredenler, kendilerine bir musibet/bela geldiği zaman, biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz, derler. İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır. Ve doğru yolu bulanlarda onlardır.”(Bakara,156-157)