• Ali Kaçar

    Siyonist Zulüm, Sadece Açıklamalarla Engellenemez!

    - 15 Temmuz 2021

Filistin’de, Siyonist zulüm bütün vahşiliğiyle 1940’lı yıllardan beri devam etmektedir. Son yıllarda Ramazan aylarında ve akabinde de bayram günlerinde devam ediyor oluşu, sanki bu zulüm, sadece son yıllarda meydana gelmiş gibi bir anlayışın meydana gelmesine neden olmaktadır. Bu, doğru değildir! Çünkü Siyonist zulüm, terör devletinin Ortadoğu’nun hatta İslam dünyasının bağrına bir hançer gibi saplandığı, ilk günden bu yana uygar denilen (!) emperyal işgalci devletlerin yardım ve desteğinde devam etmektedir. İşin üzüntü verici tarafı ise, Siyonist zulmün devamına işbirlikçi bölge ülke yöneticilerinin de destek vermesidir. Bu destek, uzun bir süre gizli, kapalı kapıların arkasında sürdürülmüştür. Bu gizli ve kirli ilişki, Mısır’ın çağdaş Firavunu Enver Sedat tarafından Camp David’de Jimmy Carter gözetiminde Siyonist katil Menahem Begin ile imzalanan antlaşma ile aleniyete dökülmüş, arkasında 1994’te Ürdün, 2020’nin son aylarında da BAE (Birleşik Arap Emirlikleri-13 Ağustos 2020), Bahreyn (11 Eylül 2020), Sudan (23 Ekim 2020) ve Fas (22 Aralık 2020) ile devam etmiştir. Bu ihanet zincirine eklenen son ülke Fas olmuştur. Peki, başka bir ülke var mıdır? Muhtemelen vardır; belki bunu, Siyonist İsrail’in bu Ramazan ayında gerçekleştirdiği saldırı ve Mescid-i Aksa’daki vahşeti biraz geciktirebilir. Ümid ve beklentimiz; geçmişte ihanetlerinin bedelini Ürdün Kralı 1. Abdullah’a (20 Temmuz 1951’de Mescid-i Aksa’da) ve Mısır Firavunu Enver Sedat’a (6 Ekim 1981’de) ödeten kahramanlar gibi, bu hain ve işbirlikçi kukla yöneticilere de ihanetlerinin bedelini ödetecek kahramanların bir an önce çıkmasıdır. Bu, er ya da geç ama mutlaka olacaktır. Çünkü bölgeyi karıştıran Trump’ın ve damadı Siyonist Kushner’ın tetikçiliğini yapan üç hain ve işbirlikçinin (Muhammed bin Zayed, Muhammed bin Selman ve tetikçi Muhammed bin Dahlan) ihanetini, zulümlerini bu bölge daha uzun süre taşıyamaz.

Bu hain ve işbirlikçi yöneticileri gündeme getirirken, elbette içinde yaşadığımız ülke yöneticilerinin hainliklerini ve işbirlikçilerini de unutmamak ve yeni nesillere hatırlatmak gerekir. Çünkü aleni olarak Siyonist İsrail’i ilk tanıma ihanetini, halkı Müslüman olan ülkelerin içerisinde Türkiye işlemiştir. Türkiye, Siyonist İsrail’i 28 Mart 1949’da tanımış ve 1958 yılı itibariyle gizli de olsa ilk resmi ilişkilere başlayan ülkedir. Ve bu ilişki, hiçbir zaman kesilmemiştir; en alt seviyede de olsa bu ilişkiler devam etmiştir.

Filistin’de, işgalci İngilizlere ve Siyonistlerin yerleşmelerine karşı Müslümanların mücadeleleri 1920’li yıllardan itibaren başlamıştı. Bu mücadelenin etkin isimlerinden birisi, Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseynî idi; diğeri ise İzzeddin el-Kassam’dı. Elbette bu isimlerin dışında tehlikenin farkına varan Filistinliler, “Yeşil El”, “Kara El”, “Cihad-ı Mukaddes” gibi örgüt ve derneklerle de mücadelelerini bütün imkânsızlıklara rağmen devam ettirmekte idiler. Bu mücadele, bir yandan Filistin’e gelen Yahudi göçüne, diğer yandan da işgalci İngilizlere karşı verilmekte idi.

Siyonist Çeteler ve Gerçekleştirdikleri Zulümler

İngilizlerin, Filistin’de, bir Siyonist devletin kurulması kararından sonra Yahudi göçü, çeşitli ülkelerden, çeşitli bahane ve vaadlere rağmen istenilen boyutta olmamıştır. 1933 yılına kadar bütün çabalara rağmen Filistin’e gelen Yahudi nüfusunun 800 bini bulamadığı belirtilmektedir. Ancak “Hitler, Yahudileri fırınlara atarak yakıyor” söylentisinden sonra bu göç artarak devam etmiştir. Siyonist göç bir yandan devam ederken, diğer yandan da Filistin’de, özellikle Kudüs’te Siyonist zulüm, işgalci İngiltere desteğiyle kurulan ve yardım edilen Siyonist terör örgütleri kanalıyla 1940’lı yıllardan itibaren yoğunlaşmaya başlamıştır. Siyonistler, örgütlenme faaliyetlerine, Balfour Deklarasyonunun yayınlandığı 1917 yılı itibariyle başlamışlardı. 1940’lı yıllarda ise, kurdukları bu örgütlerle binlerce masum Filistinli sivillere dönük en vahşi katliamlarını gerçekleştirmişlerdir. Bu Siyonist terör örgütlerin içerisinde en çok bilinen ve vahşet sergileyenler ise Irgun, Haganah ve Stern Çetelerinden oluşan örgütlerdi.

Bu terör örgütleri, Filistin’de masum halka yönelik sayısız saldırı gerçekleştirmiş ve binlerce masumun ölümüne, yüz binlercesinin ise yerlerini, yurtlarını terk etmelerine neden olmuştur. Gerçekleştirdikleri bu saldırılarda çocuk, kadın, yaşlı, hasta ayrımı yapmaksızın -tam anlamıyla- insanlık dışı bir vahşet gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılar, çok kısa olarak başlıklar halinde sıralandığı zaman bile, Siyonist katliam ve zulmün boyutu daha iyi anlaşılmış olacaktır.

Deir Yasin Katliamı

1948’de 9 Nisan’ı 10 Nisan’a bağlayan gece, Deir Yassin halkının, Siyonist katiller tarafından çocuk, kadın, yaşlı, hasta ayrımı yapılmaksızın tamamı katledilmiştir. Deir Yassin’e yapılan baskın esnasında hamile kadınların karınları yarılarak bebekleri dışarı çıkarılmış, kurbanların organları parçalanmış, çocuklar dövülmüş ve tecavüze uğramıştır. Bu katliamda, 52 çocuk annelerinin gözleri önünde öldürülmüş ve daha sonra da başları kesilmiştir. 60’dan fazla kadın ise vücutları parçalanarak öldürülmüştür. 250’den fazla Filistinli sivil katledilmiş, evler havaya uçurulmuş, köyde kalan herkes kurşuna dizilmiştir. Deir Yassin köyü haritadan silinmiştir.

Irgun çetesinin başında bulunan eli kanlı katil Menahem Begin tarafından “Eğer Deir Yassin zaferi olmasaydı, İsrail Devleti de olmazdı” sözleriyle tanımlanan bu insanlık dışı katliam, Siyonist İsrail’in vahşet politikasının örneklerinden sadece biridir.

Sabra ve Şatilla Katliamı

Ariel Şaron komutasındaki Siyonist askerler, 16 Eylül 1982 tarihinde Filistinli mültecilerin kaldığı Sabra ve Şatilla kamplarında Lübnanlı Hıristiyan Falanjist milislerle birlikte insanlık dışı bir katliam gerçekleştirmişlerdir. Lübnan hükümetinin açıklamasına göre, bu katliamda toplam 991 kişi katledilmiştir. Bunlardan sadece 328 kişinin kimliği tespit edilebilmiştir. Bu da işlenen vahşetin boyutunu göstermektedir.

Hz. İbrahim Camii Katliamı

25 Şubat 1994 Cuma günü, Siyonist katillerin, Müslümanların sabah namazını kılmakta oldukları bir sırada Halil İbrahim Camii’ne düzenledikleri saldırıda 67 Müslüman şehid edilmiş, 300’e yakın Müslüman da yaralanmıştır. Yaralananların bazıları da daha sonra ya hastaneye kaldırılırken ya da hastanede şehid olmuşlardır.

Kana Katliamı

Siyonist İsrail katilleri, 18 Nisan 1996 tarihinde Lübnan’da bulunan BM korumasındaki Kana Mülteci Kampı’na saldırmıştır. Bu saldırıda çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 109 Filistinli hayatını kaybetmiştir. Bu katliamda kafaları kopan çocukların oluşturduğu acı manzaralar, zihinlerden hala silinmiş değildir.

Cenin Katliamı

İsrail, 29 Mart 2002’de “terörle mücadele” adı altında başlattığı “Savunma Kalkanı Operasyonu” kapsamında 3-15 Nisan tarihleri arasında Cenin Mülteci Kampı’nda 21. yüzyılın ilk toplu kıyım ve imha saldırısı olarak tarihe geçen bir katliam gerçekleştirmiştir.

Cenin Mülteci Kampı’nı 3 Nisan’da kuşatma altına alan ırkçı İsrail güçleri, kampı önce füzelerle aralıksız olarak vurmuş, sonrasında tanklarla ve buldozerlerle yerle bir etmiştir. İsrail ordusu, 12 gün süresince Cenin’i dünyadan tecrit etmiş, saldırı sırasında BM kararlarına aykırı bir şekilde kampa ambulansların girmesini engellemiştir. Saldırının bitmesinden sonra da gazeteci, doktor ve insan hakları örgütleri görevlilerinin kampa girmesine izin vermemiş, öldürülen Filistinlilerin İsrail askerlerince toplu bir şekilde gömüleceğini açıklamıştır.

Cenin’de 1.300 Filistinli katledilmiş, 1.500 Filistinli yaralanmış ve 4.258 Filistinli de tutuklanmıştır. Yapılan saldırılar sonucu yaklaşık % 80’i yaşanılamaz hale gelen kamp, 360 milyon dolarlık maddi zarar görmüştür.

Şeyh Ahmed Yasin’in Şehadeti

Filistin’de İslami direniş hareketinin sembolü ve Hamas’ın kurucu lideri Şeyh Ahmed Yasin, 22 Mart 2004 Siyonist İsrail işgal ordusuna bağlı helikopterlerinin, sabah namazı çıkışı düzenlediği saldırı sonucu bir oğlu, bir koruması ve toplam 7 kişi ile birlikte şehid edilmiştir. Bu Siyonist saldırıda 15 kişi de yaralanmıştır. Aradan bir ay bile geçmeden, bir başka direniş lideri Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi 17 Nisan 2004’te şehid edilmiştir.

Filistin’de, Siyonist zulmü sadece bunlardan ibaret değildir. Kısaca belirttiğimiz bu katliamlardan önce ve sonra sayılamayacak kadar çok katliam gerçekleştirilmiştir. Her Siyonist saldırı, Filistin’de, Gazze’de büyük tahribata yol açsa da ama bazıları, hem maddi hem de manevi anlamda asla unutulmayacak tarzda tahribata neden olmuştur. 27 Aralık 2008’deki Siyonistlerin Dökme Kurşun Operasyonu, Hamas’ın ise “Furkan Savaşı” dediği, unutulacak cinsten bir saldırı değildir. 23 gün devam eden Siyonist katillerin bu saldırısında; 410’u çocuk, 104’ü kadın bin 436 Filistinli şehid edilmiş, 400’ü ağır 5 bin 400’den fazla kişi de yaralanmıştır. Aynı şekilde 14 Kasım 2012’de Gazze’ye “Bulut Sütunu” -Filistinlilerin de “Siccil Taşı”- adını verdikleri saldırılardan sonra 7 Temmuz 2014’te başlatılan ve 26 Ağustos’ta sağlanan ateşkesle, 51 gün süren “Koruyucu Hat” adını verdikleri saldırılarda; 578’i çocuk, 489’u kadın, 102’si yaşlı olmak üzere en az 2 bin 147 kişi hayatını kaybetmiş, 11 binden fazla kişi yaralanmıştı. Saldırılarda 17 bin 200 ev, 73 cami ve 24 okul tamamen yıkılmış, binlerce bina hasar görmüştü.

Siyonist zulüm on yıllardır bütün vahşetiyle devam ederken, bölgesel ya da uluslararası kurumlar, kurullar ya da devletler ne yapmıştır? Ne yazık ki, göstermelik açıklamaların dışında dişe dokunur, Siyonist İsrail’e geri adım attırıcı hiçbir ciddi adım atılmamıştır. En çok karşı çıkan, zaman zaman ilişkilerini en alt seviyeye düşüren ülkeler bile bütünüyle ilişkilerini kesici tarzda bir tavır almamıştır/alamamıştır. Ne yazık ki, Siyonist İsrail’in zulmü, bunca yıl acımasızca ve bütün vahşetiyle devam ederken, 21 Ağustos 1969’da Mescid-i Aksa’nın kundaklanmasına tepki olarak Kudüs’ü korumak amacıyla kurulan 57 üyeli İslam İş birliği Teşkilatı (İslam Konferansı Örgütü), dostlar alışverişte görsün türünde toplantılarla olayı geçiştirmeye çalışmaktadır. Birleşmiş Milletlerle aynı tarihlerde kurulan 22 üyeli Arap Birliği Örgütü ise bırakın ciddi bir adım atmayı, Siyonist İsrail’in tarafını tutmaya hatta destek olmaya başlamıştır. Üzülerek belirtelim ki, Kudüs, Mescid-i Aksa hatta Filistin, artık bu iki örgüt açısından önemini kaybetmiş ve birçok üyesi ABD’nin/İngiltere’nin, bir kısım üyesi ise Siyonist İsrail’in tetikçiliğini yapar hale gelmiştir.

Güya dünyada barışı korumak, ülkeler arası ya da bölgesel savaşları engellemek amacıyla 24 Ekim 1945’te kurulan Birleşmiş Milletler (BM) ise beş daimi üyenin, özellikle de ABD’nin jandarması konumunda fonksiyon görmektedir. Zaten selefi Cemiyet-i Akvam/Milletler Cemiyeti gibi, BM de bu amaçla kurulmuştur. 190’dan fazla ülkenin temsil edildiği BM’de, bugüne kadar mazlum ülkelerin lehinde ya da beş daimi üyenin istemediği hiçbir karar alın(a)mamıştır. BM’nin, Siyonist İsrail işgalinin durdurulması, işgal ettiği topraklardan çekilmesi ya da mültecilerin kendi topraklarına geri dönmeleri ile ilgili aldığı 100’e yakın karar var; ama hiçbirisi de uygulatılamamıştır. Ancak Kuveyt’i, Ağustos 1991’de işgal eden Saddam’a, BM kararları, oluşturulan BM ortak askeri güçle zorla uygulatılmış ve Saddam, Kuveyt’ten çıkarılmıştı. Ama Siyonist İsrail’e gelince, alınan/alınacak kararlar, ABD tarafından veto edildiği için bu kararlar hep havada kalmıştır. Nitekim BM Genel Kurulunun;

27 Kasım 1947’de verdiği 181 sayılı (Siyonistlerin hiç hakları olmamasına rağmen) Filistin’e ‘taksim’ kararı,

11 Aralık 1948 tarihli 194 sayılı kararla da Filistinli mültecilere, topraklarına geri dönüş hakkı tanınma kararı,

22 Kasım 1967’de oy birliği ile kabul edilen 242 sayılı kararı ve bu kararı teyid eden 1973 yılında alınan 338 sayılı Siyonist İsrail’in 1967 sınırları öncesine çekilme kararı,

10 Aralık 1983’te alınan 38/180 sayılı BM Genel Kurulu’nun “İsrail’in ‘barışsever bir üye’ olmadığına dikkat çekilerek, bütün uluslara, İsrail ile diplomatik, ticari ve kültürel bağları koparmaları” kararı,

23 Aralık 2016’da 2334 numaralı BMGK kararı, bu karar, ABD’nin ilk kez veto etmeyerek çekimser kaldığı BMGK’nin 15 üyesinin 14’ünün oyu ile kabul edilen ve ırkçı İsrail’in işgali altındaki Filistin topraklarında yasadışı tüm yerleşim faaliyetlerini “hemen ve tamamen” durdurmasını öngören kararı,

Ve benzeri birçok karar alınmasına rağmen, Siyonist İsrail’in bırakın bu kararlara uymasını, bu kararlara meydan okurcasına her saldırısında işgal alanlarını daha da genişletmiş ve masum birçok insanı katletmiştir.

BM’nin bunca kararına rağmen ABD’nin başındaki kovboy kılıklı Trump, 6 Aralık 2017’de Kudüs’ü, Siyonist İsrail’in başkenti ilan edebiliyor. ABD’nin bu kararına rağmen BM Genel Kurulu’nun 21 Aralık 2017’de almış olduğu 10/22 sayılı karar; Kudüs’ün statüsünü, karakterini veya demografik yapısını değiştirme niyetindeki kararların yasal bir etkisi olmadığı belirtilmiş ve BM’ye üye tüm devletlere, “Kudüs’te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma” vurgusu yapılmış olmasına rağmen ne ABD ne de Siyonist İsrail aldıkları karardan vazgeçmiştir.

Bunlar da gösteriyor ki BM’nin, sadece güçlü ve ‘daimî üye’ olan emperyal devletlerin menfaatini korumanın dışında hiçbir fonksiyonu yoktur. Bu kurum da selefi Cemiyet-i Akvam gibi fonksiyonunu kaybetmiştir.

Siyonist İsrail, Sadece Güçten Anlar

Siyonist İsrail’in anlayacağı tek şey, güçtür. Güç gösterilmeden, her ülke halkı Siyonistlere karşı gücünü göstermeden Siyonist zulmün durdurulması mümkün olmayacaktır. Siyonist İsrail’in aleyhine alınan kararların ve yapılan en sert açıklamaların bile anlamsız hale geldiği, 1948’den beri defalarca görülmüştür. Bu çerçevede uzun zamandan beri ve özellikle de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarları döneminde, çok sert açıklamalar yapılmaktadır. Şeyh Ahmed Yasin’in şehid edildiği zaman dönemin Başbakanı Erdoğan, çok sert açıklamalar yapmıştı. Daha sonraki zamanlarda gerçekleştirilen Siyonist saldırıları için de her defasında; “Zalim İsrail, terör devleti İsrail, mukaddesatlarını korumak, binlerce yıllık evlerine, yurtlarına sahip çıkmak dışında hiçbir gayeleri olmayan Kudüs’teki Müslümanlara vahşice ve ahlaksızca saldırmaktadır…” türü ve benzeri sert açıklamaları yapmıştır. Bu sene Ramazan ayı saldırısında da, benzeri sert açıklama yapan belki de tek ülkedir.

Peki, bu açıklamalar etkili olmuş mudur? Yani Siyonist katillere geri adım attırmış mıdır? Hayır! Eğer Siyonist İsrail’e geri adım attırmak isteniyorsa yani işgalin sona erdirilmesi, mültecilerin yurtlarına geri dönmesi, çocuk katliamlarının durdurulması, en azından -şimdilik- 1967 sınırlarına çekilmesi isteniyorsa daha ciddi ve Siyonistleri bölgede ve uluslararası arenada zor durumda bırakacak fiili adımların atılması gerekiyor. Fiil adım atılmadığı gibi, yapılan her açıklamanın ardından hiçbir şey olmamış gibi Siyonist İsrail ile ilişkiler devam ettiriliyor ise bu, yapılan açıklamaların samimiyetini de tartışmalı hale getirmektedir. Evet, Türkiye, en sert açıklamaları yapan, Siyonist zulme karşı sesi en çok çıkan ülkedir. Ama Siyonist İsrail, bu açıklamalardan hiç etkilenmiyor. Çünkü bu açıklamalardan sonra -ticari, istihbari, düşük seviyede de olsa diplomatik- ikili ilişkilerde herhangi bir sıkıntı yaşanmıyor. O zaman Siyonist İsrail, niçin etkilensin ki!

Türkiye, eğer yaptığı bu açıklamalarında samimi ise, -geçmiş, geçti- en azından bu Ramazan ayındaki Siyonist vahşetten sonra fiili bazı adımları atması gerekiyor. Aksi halde yapılan açıklamaların siyasi ve vicdanları rahatlatmaktan başka hiçbir anlamı olmayacaktır.

Dolayısıyla Türkiye Hükümetinin;

1- Siyonist İsrail’e ait Büyükelçilik, Konsolosluk dâhil nerede ve hangi alanda var ise bütün personelinin tamamını sınır dışı etmesi,

2- Siyonist İsrail ile ticari, istihbari ve varsa askeri bütün ilişkilerin kesilmesi ya da en azından uzun bir süreliğine -Siyonist İsrail’e geri adım attırıncaya kadar- dondurulması,

3- Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da, gerek bu yerleri ve gerekse Filistin’i korumaya yönelik, en azından halkı Müslüman olan ülke vatandaşlarından oluşan bir barış gücü oluşturulması yönünde gayret göstermesi ve bunu bölgesel ve uluslararası toplantılarda sürekli gündemde tutması,

4- Kuruluş amacı Siyonist İsrail’i korumak ve hem Siyonist İsrail’e hem de ABD’ye bölgeden ve özellikle de İran ve Rusya’dan istihbari bilgi aktaran, Türkiye’ye de hiçbir faydası olmayan hatta bölge ülkelerinin aleyhine tetikçilik anlamına gelen Malatya’da kurulu Kürecik Radar üssünü mutlaka ve acilen kapatması,

Bu hükümet döneminde 2012’de açılan bu üssün, ABD ve Siyonist İsrail’in menfaatine yönelik olmasının yanında, PKK/PYD terör örgütüne de lojistik destek sağlamakta olduğundan, bu üssün hiç bekletilmeden kapısına kilit vurulması,

5- Siyonist İsrail’e sert açıklamalar yapan hükümetin ve iktidar partisinin, Mavi Marmara katliamının yıldönümünde sessizliğe gömülmesini anlamak mümkün değildir. Bilindiği gibi bu sert açıklamaları yapan mevcut hükümet, Mavi Marmara Davasını, Siyonist İsrail ile normalleşme adına yaptıkları anlaşma gereğince engellemiştir. O zaman sormazlar mı: “Bu sert açıklamaların anlamı nedir? Yoksa sadece vicdanları rahatlatmak adına mı yapılıyor?” diye. İHH yetkilisi Av. Gülden Sönmez’in de belirttiği gibi bu davanın tekrar açılması önündeki engellerin bir an önce kaldırılması,

Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti, eğer Siyonist İsrail’e yönelik açıklamalarında samimi ise hem bu mahkemenin tekrar açılmasını sağlaması ve hem de yukarıda belirtilen fiili adımları atması gerekmektedir. Aksi halde yapılan o çok sert açıklamalar, siyasi ve vicdanları rahatlatma anlamına gelecektir. Bizim beklentimiz, hükümetin, bu fiili adımları bir an önce atmasıdır.

Türkiye’deki STK’lar tarafından Siyonist İsrail’e yönelik yapılan her açıklama, her eylem/protesto anlamlı ve önemlidir. Bu eylemleri daha anlamlı hale getirmek için sadece Siyonist saldırılar olduğu zaman değil, Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı sürekli gündemde tutacak faaliyetleri de organize etmek gerekmektedir. Ama daha da önemlisi, yapılan eylemler/protestolar, hükümeti fiili adımlar atmaya zorlamak olmalıdır. Şayet Siyonist İsrail’i tel’in için STK’lar protesto eylemlerini yaparken hükümet, ikili ilişkilerini hatta maslahatgüzar seviyesinde bile olsa diplomatik ilişkilerini devam ettiriyorsa, yapılan eylemler amacına ulaşmış olmaz. Dolayısıyla eylemleri yapmak kadar hükümeti ikili ilişkileri sonlandırmaya zorlamak da önemlidir. STK’ların görevi, hükümetin, her katliamdan sonra yaptığı aynı tür açıklamalarını desteklemek asla olmamalıdır. STK’lar, hükümeti ikaz edici, yanlışlarını gündeme getirici, gerekirse protesto edici fonksiyonlarını asla unutmamalıdırlar. STK’lar eylemlerinde, basın açıklamalarında, -görebildiğim kadarıyla- Siyonist İsrail’in can damarı konumunda olan Kürecik Radar Üssü ile ilgili hiçbir açıklama yapmamaktadırlar. Bu, düşündürücüdür.

Ali KAÇAR