Dinimizi kemâle erdiren, üzerimizdeki nimetlerini tamamlayan, İslam’ı din olarak benimsememizden hoşnut olacağını belirten, kendisinden bizleri gazaba uğramışların, Yahudilerin ve sapıkların, Hıristiyanların, Allah’ın kurallarını tanımayanların yollarından uzak tutarak, dosdoğru yola, sırat-ı müstakime, nimetlendirdiklerinin yoluna iletmesini dilememizi emreden Allah’a hamd olsun.

Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, O tektir ve ortaksızdır. Yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed (sav) O’nun kuludur. Hak dinle ve dosdoğru şeriatla gönderdiği, bu şeriata uymasını emrettiği Peygamberimize salât ve selâm olsun. “De ki işte benim yolum bu. Basiret üzere Allah’a davet ederim. Ben ve bana tabi olanlar Allah’ı tesbih ile tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim” (Yusuf Suresi 108).

Yâ Rabbi, bizi sırat-ı mustakîme hidayet et. Bizi, doğru yola ilet. Bize, Hak yolu, doğru yolu göster Yâ Rabbi. Âmin.

Sırat, yol demektir. Müstakîm, sıratta dosdoğru yol demektir. Hiçbir eğriliği olmayan, virajsız dosdoğru yol demektir. Ayrıca Allah’ın kitabı, Resul’ün sünnetiyle gidilen yol demektir.

“Şüphesiz Rabbin, onların her birinin amellerinin karşılığını onlara tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta olduklarından haberdardır. O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir” (Hud, 111-112).

Evet, Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Bize düşen görev, Kur’an ve sünnet ışığında doğru yolu bulmaktır. Hevâ ve hevesimize değil, bize yol gösteren kitaba uygun bir yolda gitmektir. Rabbimiz, bizlere gideceğimiz yolu eksiksiz göstermiştir. Cennete gitme yolu bellidir. Eğer bir kimse kitap ve sünneti bırakıp başka yollara giderse, o zaman doğru yoldan sapmış olacak ve şeytanın yoluna düşecektir. Kesinlikle Rabbimizin yolundan ayrılmamalıyız yoksa doğru yoldan çıkarız. Dönüşü olmayan bir yola gireriz ve bizlere yardım edecek kimse de bulamayız. Rabbimiz, bizlere şu şekilde uyarı veriyor: “Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirecek kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler” (En-am, 115-116).

Evet, Allah’ın yolu dosdoğru yoldur, eğriliği olmayan bir yoldur. Nasıl bir yol izleyeceğimiz, kitabında açık ve net yazmaktadır. Giyimimiz, gezmemiz, yatak odamız, yiyip içmemiz, kimleri takip edeceğimiz, yürüyüşümüz ve yönetimimiz hepsi kusursuz bir şekilde açıklanmaktadır. Abdullah b. Mesud (ra), Efendimiz Hz. Muhammed’den (s.a.v.) şöyle haber vermektedir: “Yere bir dörtgen çizdi. Dörtgenin ortasına onu bir kenarından keserek dışarı çıkan bir çizgi çekti. Ortadaki bu çizginin iki yanından ona doğru birtakım küçük çizgiler daha çizdi. Sonra çizgileri göstererek şöyle buyurdu, ‘Şu insan, şu da onu kuşatmış ecelidir.’ Dörtgeni keserek ‘Dışarı çıkan insanın arzularıdır.’ Ortadaki çizgiye yönelik ‘küçük çizgiler dert ve ıstıraplardır, insan bu dertlerin birinden kurtulursa öteki gelip çarpar, şundan kurtulsa beriki gelip yakalar’ buyurmaktadır” (Buhari, Rikak 4). Bunun diğer bir tarifini de sırat-ı müstakimi tanımlarken görüyoruz. Hz. Cabir (ra) anlatıyor: “Rasulullah’ın (s.a.v.) yanında otururken önüne bir çizgi çizdi ve ‘Bu, Allah’ın dosdoğru yoludur’ buyurdu. Sonra o çizginin sağına soluna ikişer çizgi daha çizdi ve ‘Bunlar da şeytanın yollarıdır’ buyurdu. Daha sonra mübarek elini ortadaki çizginin üzerine koydu ve şu ayeti okudu: Bir de şu benim dosdoğru yolum, hep onu takip edin başka yolları takip etmeyin ki sizi onun yolundan saptırıp parçalamasınlar” (En’am, 153). “Duydunuz ya, işte size o, bunu emretti gerekir ki korunur, muttaki olursunuz (İbni Hanbel, 397). Evet, dümdüz olan doğru yola gidersek, Allah’ın emirlerinden, kurallarından taviz vermeden dosdoğru yolda ilerlemiş oluruz. Ama sağdaki ve soldaki yollara saparsak, o yolların her birinde şeytanlar tuzak kurmuş beklemekteler. Kimisi şirke çağırmakta, kimisi faize, kimisi zinaya, kimisi hırsızlığa, kimisi yalana, gıybete, Allah’ın kurallarından vazgeçirmeye çağırmaktadır. Mümin olanların kesinlikle doğru yoldan sapmamaları gerekmektedir. Rabbim tüm Müslümanları sırat-ı müstakimden ayırmasın. Doğru yolda olmayanları da doğru yola iletsin. Âmin.

Evet, sıratı mustakîm dosdoğru yoldur. Günde namazlarımızda kırk defa “ihdinas sıratal müstakim” diyoruz ve arkasından, “sıratallezine en’amte aleyhim gayril mağdubi aleyhim veleddallin. Âmin” diyoruz. Ne manaya geliyor bu söylediğimiz, hiç düşündük mü? Diyoruz ki, “Ya Rabbi, bize doğru yolu göster, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolunda, gazaba uğramışların ve sapıtmışların yolunda değil” diyoruz ve böyle de olmalıyız. Bir köprü düşünelim. Köprünün sonu Cennet. Köprünün kenarlarında da yollar gidiyor, şeytanın tuzakladığı yollar. Eğer ki şeytanın tuzaklı yollarına gidersek, köprüden düşeriz. Köprünün sonuna ulaşmadan düşersek, ateşe düşeriz. Bizler ara yollara sapmadan sırat-ı mustakîm üzere olmalıyız. Emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmalıyız. Kur’an’ın yolunu, peygamberlerin yolunu takip etmeliyiz ki yolun sonuna ulaşabilelim. Yoksa yolun sonuna ulaşamadan hüsrana uğrarız. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Yahut bize de kitap indirilseydi, ‘Biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk’ demeyesiniz diye Kur’an’ı indirdik. İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız” (En’âm, 157). Bu ayetin tefsiri de şöyledir: “Allah’ın Kur’an’da sunulan vahyi Resulü’nün (s.a.v.), soylu karakteri müminlerin kendilerini kâfirlerden ayıran temiz yaşantıları ve Kur’an’ın mesajının gerçekliğine delil olarak ileri sürdüğü tabiattaki harika olgulardır.”[1]

Evet; şimdi de kâfirlere özenmekten bahsedelim. Rasulullah (s.a.v), Ebu Said (ra.) rivayet ettiğine göre şöyle buyurmaktadır: “Sizden öncekilerin gittiği yolu karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz. Öyle ki onlar, kertenkele deliğine girse siz de ‘mutlaka bir hikmeti vardır’ diyerek oraya gireceksiniz buyurunca, sahabiler, ‘Yâ Rasulullah, bizden öncekilerden kastınız Yahudiler mi, Hıristiyanlar mıdır?’ diye sorduklarında, başka kimler olabilir, diye karşılık vermiş” (Buhari). Başka bir hadiste de Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününe kadar ümmetim arasında Hakk’ı tutup destekleyenler her zaman var olacaktır” (Ahmed b. Hanbel, Müsned). Demek ki Peygamberimizin haber verdiği hadislerden anlaşılıyor ki, bir kısım insan Allah’ın dini üzere olacak, onun emirleri doğrultusunda yaşayacak, İslam dinini tanıtmak ve duyurmak için mücadele edecek. Bir kısmı da Yahudilerin, Hıristiyanların yani kâfirlerin yolunda olacak, onların adetlerini harfiyen yapacak, geleneklerini benimseyecek, giyimini kuşamını onlar gibi giyecek, yönetimini onlardan alacak ve onların yolunu doğru yol buymuş gibi takip edecek. Bizim doğru yolumuz sırat-ı mustakîmdir. Sırat-ı mustakîm, dosdoğru yoldur, yamukluğu kabul etmeyen bir yoldur. Bu yolun anahtarı Kur’an’ı anlamak, sünneti anlamak, kelime-i tevhid’i anlamaktan geçer. Bizler de anlamak, yaşamak için mücadele etmeliyiz ki doğru yolda olalım. Yoksa bunları anlamadan yaşarsak gittiğimiz her yolu doğru zannederiz de kaybedenlerden oluruz. Allah korusun. Rabbim, ayaklarımızı dini üzere sabit kılsın.

Maalesef Kur’an ve sünneti tanımayanların yaşantılarının tümü onlara göre doğru. Çünkü aklına, mantığına uyuyorsa onlar için doğrudur. Yemesinden, içmesinden, kılık kıyafetinden tutun yönetimlerine kadar doğrudur. Hâlbuki bir akletseler, “bu kitap neden inmiş, sebebi ne, içinde ne yazıyor” diye bir merak edip araştırsalar veya “peygamber niçin gelmiş, neyi anlatmış” deseler bir merak etseler, belki de doğru yolu bulacaklar. “Herkes ne yaptıysa karşılığı tastamam verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir (Zümer, 70)”.

Günahkâr müslümanlar ve kâfirlere gelince, cehennem zebanilerinin emiri Malik, cehennemin kapısını açar dışarı bir bakar ki kâinat dümdüz bir ova haline gelmiş, sanki dünyada hiçbir insan kalmamış hepsi cehennemin kapısının önüne yığılmış. Cehennem zebanilerinin emiri Malik sorar “Size içinizden Rabbimizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?” “Evet, geldi” derler: “Vallahi bizim bir kulağımızdan girdi diğer kulağımızdan çıktı, inanmadık bu işe, acaba mı diye içimizden tereddüt geçirdik” ve Allah’ın azabı üzerimize hak oldu” (Zümer, 71). Rabbim, bizleri bu akîbetten korusun.

Evet, baktığımızda günümüz gençliği, akın akın yoldan sapmaktalar. İslam’dan sıkılmış bir gençlik; namaz, tesettür, ahlak, Allah’ın kuralları hoşlarına gitmeyen, internetten başını kaldırmayan, anneye babaya asi olan bir gençlik yetişmekte. Bunun sebebi maalesef İslami bir eğitim olmaması. Ne yazık ki bir de anne ve babalar, “ben görmedim oğlum görsün, ben giymedim kızım giysin, ben gezmedim çocuklarım gezsin” diye İslam’dan taviz veren anne babalar sorumludur. Anne kapalı, kız mini etekli. “Artık moda” diyen anne babalar sorumludur. Ölümlerden ibret almayıp ölümü sadece mezar ziyaretinden ibaret sananlar, mezarı ziyaret edip hayatlarında değişiklik yapmayanlar, Allah’ın emirlerini umursamayanlar, maalesef doğru yoldan sapmış şeytanın yolunu takip etmekteler. Bir de namaz kılıp İslâmi gözükenler, çok güzel konuşanlar var. Bunlar da sadece İslâmi gözükmekteler. Namaz kılıp faizden uzak durmayan, faizi sadece kredi çekmekten ibaret sayanlar, namaz kılıp harama helale dikkat etmeyenler, namaz kılıp yetim malı yiyenler, namaz kılıp yalan söyleyenler, namaz kılıp ticarette üçkâğıtçılık yapanlar, namaz kılıp zinadan korkmayanlar, namaz kılıp zora geldiği zaman imtihanı unutup “yapacak birşey yok” deyip Allah’ın kurallarından taviz verenler de doğru yoldan sapıp maalesef şeytanı sevindirmekteler.

“Vay o namaz kılanların haline ki onlar, kıldıkları namazdan gafildirler.”

Veyl o namaz kılanlara. Yazıklar olsun o namaz kılanlara. Cehennemin veyl deresine gitsin onlar. Cehenneme akasıcalar, cehenneme dolasıcalar. Yuh olsun onlara.

“Veyl” kelimesi, Kur’an ve sünnette hem kâfirler hem de Müslümanlar hakkında kullanılmaktadır. Bu tabir, Müslümanlar için kullanıldığı zaman, yazıklar olsun, yapmamalıydınız bunun gibi anlamlara gelirken, kâfirler hakkında kullanıldığı zaman da cehenneme gidesiceler, cehennemin veyl deresine yuvarlanasıcalar, anlamlarına gelmektedir (Maun, 4-5).[2]

Kesinlikle kâfirlerin yolunu takip etmemeli, müslüman kimliğinde İslam yazdığını unutup sadece yazıda kalmamalı müslüman.

“Sen onların dinlerine uymadıkça Yahudiler de, Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan and olsun ki Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır” (Bakara, 120). Bu ayetin tefsirine baktığımızda âlimler şöyle tefsir etmektedirler: “Onların ideolojilerine, kültürlerine, kurallarına tam manası ile uymadıkça senden hoşnut olmaz ve karşılarındakini benimsemezler. Onlara özenmenin, onlara uymanın azı da birdir çoğu da birdir, demekteler.

Bizim ahlakımız, giyimimiz, yememiz, içmemiz, yürümemiz, yolumuz, kitabımız Kur’an-ı Kerim’dir. Önderimiz de Hz. Muhammed’dir (sav) ve öyle de kalacaktır. Her daim doğru yolda olmalıyız. Doğru kişilerle doğru yerlerde olursak, Rabbimizin emirlerini uygulayıp Kelime-i Tevhid’in anlamına göre yaşayıp hem kendimizi kurtarıp hem de Rabbimizi razı etmiş oluruz. Örnek şahsiyet olmak için ve aynı zamanda anlattıklarımızı uygulamalıyız ki örnek Müslüman olabilelim. Geçen geçmişte kalmıştır. Geçmişe bir çizgi çekip Rabbimize tevbe edip önümüze bakmalıyız. Rabbimiz, bizleri doğru yolda, doğru yerde, doğru mekânda, kalbimizi ve ayaklarımızı dini üzere sabit kılsın. Âmin.

[1] Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an

[2] Ali Küçük, Besairu’l-Kur’an