Muasır medeniyetler seviyesine çıkmayı amaçlayan her ulusun, toplumun kıymet verdiği, gözü gibi baktığı bir mefhum varsa o da ilimdir. Tarih sahnesinden silinip gitmek istemeyenlerin ciddiye alması gereken çok önemli bir unsurdur ilim. İlmi, hayatlarının merkezine alan milletlerin hem askerî hem de siyasi anlamda güç devşirdiklerini ve asırlarca yaşamlarını sürdürdüklerini görürüz tarih boyunca. Güçlü olmayı ve bu gücü korumayı her şartta bilenlerin, halklarına müreffeh hayatlar sunmaları da ilme verilen değerin doğal bir sonucu ve göstergesidir.

İlim, aslında her birey hem de toplum için çok güçlü ve etkili bir silahtır. Karşı karşıya kalınan yeni durumlarda zorda kalmamak, bu yeni durumlara hızlı bir biçimde uyum sağlamak, ilim sayesinde kolaylaşır, sorunlar böylece daha çabuk ve kolay çözülür. Çağının her türlü ihtiyacına cevap verebilen, her sorunla baş etmeyi bilen, yeni fikirler üreten bireyler ve toplumlar, ilim ile mücehhez olanlardır. Bu donanım, hayatın her alanına sirayet eder: ekonomi, askeriye, siyaset, dil, edebiyat…

Edebiyat, hem toplumun tek tek fertlerine inebilme kudretine sahip olduğu hem de ulusların birbirini tanımasına yardım ettiği için diğerlerinin arasında temayüz eder. Onun kendine has, ayrı bir kudreti vardır. Çünkü edebiyatın işi güzel olan iledir ya da ortaya koyduğu her esere güzeli, güzelliği katar. Dolayısıyla her zaman ilgi odağındadır. Bir mani ya da bir türkü ile de olsa edebiyatın bir ucundan tutmayan yok gibidir.

İlim ve edebiyat arasında da sıkı, sıkı olduğu kadar güzel bir ilişki söz konusudur. Bu ikili iç içe girmiş, âdeta bütünleşmişlerdir. Edebiyatın farklı türleriyle ilgilenenlerin büyük bir çoğunluğunun yolu, ilim yuvalarına düşmüştür. Her edip, ya bir medresenin ya bir tekkenin ya da bir okulun ilim disiplininden nasibini almış, bu sistematiğin içine dâhil olmuştur. Aslında her edip bir ilim neferidir. Öğrendiklerini aktarma noktasında çok güçlü silahları vardır ve bu işin heveslisidirler. İlmi nakleden diğer zümrelerden daha etkilidirler ve daha geniş bir kitleye ulaşabilirler.

Edebiyatın ilim ile olan münasebeti çok eski zamanlara dayanır. Bu kadim dostluk ortaya çok güçlü eserler, ünü ve gücü çağları aşan edipler çıkarmıştır.

Hangi dine, kültüre mensup olursa olsun edebiyat el üstünde tutulmuş ve meramlar hep edebiyat kanalıyla genç kuşaklara, asırlar sonrasına aktarılmıştır. Şamanizm etkisindeki Türkler, dinlerini, her biri aynı zamanda birer ozan olan şamanlardan öğrenirken, çok tanrılı bir dine inanan Yunanlılar, tanrıları için ayinler düzenlerken tiyatrodan, şiirden yararlanmışlardır.

Yine İslam’ı kabul ettikten sonra Türklerin etkilendikleri önemli isimlere baktığımızda, onların da edebiyat yönlerinin kuvvetli olduğunu görürüz. Mevlana’nın, dini öğretilerini takipçilerine aktarırken şiirden yararlandığı herkesin malumudur. Sayıları on binlerle ifade edilen beyitlerin tamamı, Mevlana’nın kurucusu olduğu Mevleviliğin esaslarını oluşturur. Sadece Mevlana da değil Yunus Emre, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bayram, Hacı Bektaş, Kaygusuz Abdal, Erzurumlu İbrahim Hakkı hep bu yolu takip etmiş birer ilim adamıdır. Bu isimlere ilave edilebilecek daha onlarca isimden söz edilebilir. Tüm bu isimlerin ilim sahasında kesbettikleri kudreti izhar ederken başvurdukları yöntemlerden biri de şiirdir. Şiir, amaca ulaşmada en etkili yöntemdir. Şiir dili o kadar benimsenmiştir ki her biri âdeta bir serlevha, slogan hâlini almış dizeler çıkar karşımıza.

İslam topraklarında geniş bir yayılma alanı bulabilmiş olan Nakşibendi yolunu özetleyen bir beyit;

Der tarik-i Nakşibendi ameden-est çari terk

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i esti, terk-i terk

(Nakşibendi tarikatında dört şeyi terk etmek gerekir

Dünyayı terk, ahireti terk, bedeni terk, terki terk)

Yine Mevlana ile özdeşleşen ve Mevleviliğin dünya görüşünü bir çırpıda dile getiren başka bir şiir;

Baza, baza

Her ançi esti baza

Ger kâfir u gebr u putperesti baza

İn dergeh-i ma dergeh-i nev-mid nist

Sad hezar tevbe şikesti baza

Bu dizeler o kadar benimsenmiştir ki orijinali Farsça olmasına karşın tercümesini ihtiyaç bile duyulmaz.

Bir başka yerde Yunus Emre çıkar karşımıza, o temiz Türkçesiyle ve ilmin özünün ne olduğunu, şiirin kudretli dilinden yararlanarak aktarır bize;

İlim, ilim bilmektir

İlim, kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır

Hemen her Müslüman Anadolu insanının bildiği Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın dizelerinde Allah inancı, farklı bir lezzetle anlatılır;

Hak şerleri hayreyler

Zannetme ki gayreyler

Arif anı seyreyler

Mevla görelim neyler

Neylerse güzel eyler

Adını zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz nice ilim ehli, ilmin derununda buldukları kıymeti, çevrelerine aktarırken edebiyatın, özellikle de şiirin kuvvetli etkisinden yararlanmışlardır.

Üzerinden asırlar geçse de kaybolmayacak bir ilişki mevcuttur ilim ve şiir arasında. Öyle bir ilişki ki biri diğerine sımsıkı sarılmış, sanki biri olmayınca diğeri yaşamayacakmış gibi.

 Taşkın Önel