“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım ve akrabanız, ter dökerek kazandığınız mallar, kesada uğramasından endişe ettiğiniz ticaret, hoşunuza giden konaklar, size Allah’tan, Resulünden ve O’nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ve önemli ise o halde Allah, emrini gönderinceye kadar bekleyin! Allah, öyle fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, umduklarına eriştirmez.” (Tevbe Suresi, 24)

Şu üç günlük yalan dünyada sevdiklerimize, üzerine titrediklerimize, daimî hesaplar yaptıklarımıza, hoşlandıklarımıza, mesai harcadıklarımıza etraflıca bir göz attığımızda, zikredilen ayetteki sevgi hiyerarşisinde, yani “Allah, Rasul ve Cihad” sıralamasında nerede olduğumuzu ya da nerede olmadığımızı anlarız. Rabbimiz Allah Azze ve Celle, bir halife vasfında yarattığı insandan yalnızca kendisine kulluk etmelerini, yalnızca kendisinden yardım istemelerini, yalnızca kendisine sevgi beslemelerini, yalnızca halifelik vazifelerini icra etmelerini istemektedir. Bunun yanında, imtihan yeri olarak var ettiği dünyada, fitne, fesat, fücur, fısk gibi melanet ahvale düşülmemesi için de uyarmıştır ve uyarıcılar göndermiştir. Son uyarıcı olan Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam, takatinin nihai noktasına kadar uyarıcılığını ifa etmiştir; elbette ki müjdelemeyi göz ardı etmeyerek.

İnsan, sevgiyle anlam bulur ve her şey sevmekle başlar. Rabbimiz, hamurumuza sevgiyi katmıştır. Mayası sevgi olan fıtrat’ı, insan kendi eliyle nefrete dönüştürür. Sevmek için tanımak, bilmek ve bilişmek icab eder. İnsan, bilmediğinin düşmanıdır; bildiğine, tanıdığına ve tanıştığına, bilgisi ölçüsünce tavır takınır ve sevgi ya da nefret taşır. Biliriz ki, Mekke mahreçli sevda, La ilahe illallah tevhidiyle selam verdi insanlığa. La ilahe illallah’ı sevip benimseyenler ona boyun eğdiler; nefret edenler asi olup kaçındılar. Ama biliniyordu esasında dost-düşman. Nefretin bile erdemi (!) vardı. Ama zamane nefret ehli, ne haldedir çözümlemek mümkün değil.

Mezkûr ayette, dünya meşgaleleri dile getirilmekte ve insanların/inananların bunlara rağmen Allah’a, Rasulüne ve Allah yolundaki mücadeleye karşı olan muhabbetlerinin ölçüsü tartılmaktadır. Ve asıl sevginin, asıl sevdalanılması gerekenin önüne geçirilen her vesilenin hezimet getireceği uyarısı geliyor. Tabidir ki insan, dünya nimetlerinden olan babasını, çocuklarını, kardeşlerini, eşini, dost ve yakınlarını, çalışıp didinerek elde ettiği malları, maişetini bağladığı işini ve ikamet etmekte olduğu meskenini sever ya da sevebilir. İnsanın fıtratına ekilen sevgi tohumu, bu tür muhabbete meyyaldir. Ama asla ve kat’a, Allah’a, Rasulüne ve Allah yolundaki mücadeleye karşı olan muhabbetin önüne geçmemelidir bunlar. Geçtiği vakit, Rabbul Alemiyn uyarıcı diliyle kullarını dize getiriyor.

Aziz Şehid Seyyid Kutup, bu ayetin tefsirine şunları not düşer: “Bu arınmışlık, bu ortak tanımaz bağlılık sadece Müslüman fertlerden istenmiyor. Müslüman toplumdan, İslam devletinden de aynı şey isteniyor. Buna göre ne Müslüman toplum ve ne de İslam devleti, inanç sisteminin ve Allah yolunda cihat etmenin üzerine çıkan hiçbir ilişkiye, hiçbir çıkara önem vermemeli, itibar etmemelidir.

Yüce Allah, bu yükümlülüğü müminlerin omuzlarına bindirirken fıtratlarının bu yükü taşıyabileceğini biliyordu. Çünkü ‘Yüce Allah, hiçbir kimseye taşıyamayacağı bir yük yüklemez.’ Yüce Allah’ın, müminlerin fıtratlarının mayasına bu yüksek düzeyli fedakârlık ve katlanabilme enerjisini katmış olması, O’nun kullarına yönelik bir rahmetidir. İnsan fıtratının mayasında bu fedakârlıktan duyulan yüce hazzın bilinci vardır, insan fıtratı bu hazzı, yeryüzünün tüm hazlarına değişmez. Bu haz, Yüce Allah ile ilişki halinde olmanın hazzıdır, yüce Allah’ın hoşnutluğunu ummanın hazzıdır, zayıflığı ve başkalarının ayakları altında itilip kakılmayı aşmanın hazzıdır, etin ve kanın ağırlığından kurtularak ışıklı ve aydınlık ufuklara tırmanmanın hazzıdır. Eğer insan fıtratı yerçekiminin baskısı altında kalırsa bakışlarını yüce ufuklara dikince, bu baskıdan kurtulup yükselişe geçmenin özlemli umudunu tazelemiş olur.”

Rabbine, Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam’a ve Rabbin yoluna sevdalıların destanı, tarih boyunca yeryüzünü ve hidayete tabi yürekleri aydınlatmıştır. Bu destanların bazılarını paylaşmak ve o muazzam günlere kanat açmak istiyoruz. Hisse çıkarılması gereken, ders membaı destanlar… Hayata mebni, insan menşeili…

Sevgilisi için canını feda etmeye örnek olarak, Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam’ın Taif Seferinde Zeyd b. Harise’nin kendisini siper eden davranışlarını söyleyebiliriz. O, kendi bedenini bir kalkan gibi Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam’a siper yapmıştı. Vücudu, çeşitli yerlerinden yaralanmış, başından kanlar akıyordu.

 

Uhud Savaşında ise bunun örnekleri daha çoktur. Bunlardan biri Ebu Dücâne’dir. Kendisini Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam’ın önünde kalkan yapıyor, oklar onun sırtına düşüyordu. O da öylece Allah Rasulü Aleyhisselatu vesselam’ın üzerine eğiliyor ve oklar onun üzerinde birikiyordu. Sa’d b. Ebi Vakkas da Resulullah’ın önünde ok atıyordu. Sa’d şöyle diyor: “Ebu Dücâne bana okları veriyor ve: At, babam anam sana feda olsun, diyordu.” (Ibni Hişam, Siyretu’n-Nebeviyye)

Sevgilisi uğrunda canını, cananını feda etmeye hazır olanlardan biri de Hz. İbrahim’dir. O, tek başına Allah’a kulluk etmek ve insanları saçma düşünce ve inançlardan kurtarmak için Nemrud’a karşı mücadele başlatmıştı. Dünyanın en zalim kralından korkmuyor ve çekinmiyordu. Ailesinin ve babasının desteğini de kaybetmişti. Kimseyi ikna edemediğini görünce, çekinmeden bütün Babil’i karşısına alarak, tanrı dedikleri putlarını kırmıştı. Ateşe atıldığı zaman Hz. Cebrail’in yardımını da kabul etmeyerek sevgili Rabbi’ne yürümek istemişti. Fakat Rabbi, henüz görevini tamamlamamış olan bu kutlu nebinin, bu isteğini ertelemişti. Dağ gibi alevli ateşi gülistana çevirmişti. Demek ki Allah için cesur olanı, Allah da desteklerdi, himaye eder ve dünyanın en zorbaları karşısında bile korurdu.

Yine diğer bir seferinde oğlu İsmail’i sırf sevgili Rabbi emretti diye, kurban etmeye kalkıştı da, Rabbi kendisini yine gözetimine aldı. O, oğlunun gözlerini, ellerini ve ayaklarını bağladı. Onu yere yüzükoyun yatırdı. Bıçağı ensesine dayadı. Ve ikisi de sırf Allah’ın emri olduğu için tam teslim idi! Sanki ölüme değil de cennete bir sevgili uğurlanıyor gibi duygulu bir manzara! Hz. İbrahim bıçağı öyle bilemişti ki, sadece bir kere çekecekti ve iş bitecekti. İbrahim süratle bıçağını çekti. Fakat bıçak kesmemişti. Bir daha denedi, yine olmadı. Sinirlendi. Bıçak bana isyan ettirecek dedi, taşa o öfkeyle vurdu. Taş yarıldı, baştanbaşa ikiye bölündü. Yine İsmail’de deneyecekti ki, bir ses: “Dur, Ey İbrahim!” deyiverdi. “Doğrusu bu, apaçık bir imtihandır. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. Sonra gelenler içinde ‘İbrahim’e selam olsun’ diye ona iyi bir ün bıraktık. İşte iyileri böylece mükâfatlandırırız. Doğrusu o, inanmış kullarımızdandı.” (Saffât, 106-111) Yüce Allah, cesaretinden ve teslimiyetinden dolayı bu sefer de kendisini kutladı, bir de ödüllendirdi.

Sevgide cesaret sergileyen zirve örneklerden biri de Firavun’un sihirbazlarıdır. Hz. Musa, Peygamber olduğunu kanıtlamak için mucizeler gösterince, Firavun: “Sen sihirbazsın, seni sihirbazlarla yarıştıracağım.” diyerek kendisini yarışa davet etti. Belirtilen gün sihirbazlar ve halk toplandı. O gün herkes maharetini sergileyecekti. Sihirbazlar iyi adapte olmuştu ve görevlerine hazırdı. Kendilerine güvenleri tamdı. Bunun üzerine Firavun’a şöyle sordular: “Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a: Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi, dediler. Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız.” (Şuarâ, 41-42) Sonuçta herkes maharetini sergilemişti. Musa’nın mucizeleri karşısında sihirbazlar yenilgiye uğrayınca da diz çökerek Allah’a secdeye kapanmışlardı. Firavun, onların kendisini küçük düşürdüğünü görünce azgınlaştı; iftiralarla karalamaya başladı. “O, size sihri öğreten büyüğünüzdür.” diyerek onları karalamaya yeltendi ve sahtekâr olmakla suçladı. Fakat herkes bunun doğru olmadığına emindi. Zira ülkenin çeşitli yerlerinden gelmişlerdi. Ve sonra da tehditler savurdu. Onları korkutacağını sandı. Fakat ne çare insanlar onurlu oldukları zaman yalakalık yapmaz, güç ve kuvvetten korkmazlar. Gerçeklere sırtlarını dönüp küçülmezler. Hakikati köleliğe tercih ederler. Tehditler, onların sadece azmini kamçılar ve sebatlarını arttırır. Firavun, bu gerçeği göremeyecek kadar kördü. Ve sihirbazlar, bu gerçeği çok çarpıcı bir şekilde şöyle ifade ettiler: “Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz. Biz, ilk iman edenler olduğumuz için, Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.” (Şuarâ, 50-51) Biz, iman ettik, gerçeği gördük. Bunun dönüşü olmaz. Senin tehditlerin ise ödlekler için anlam taşır. Biz, iman ederek senden önce boynumuzu kendimiz kestik zaten. Senin kılıcın bize ödüldür, bıçağın şerbettir. Ömür boyu yaptığımız aldatmaların, yalan ve hilelerin bağışlanması için tabibin neşteridir. Çabuk davran ki bu yükten kurtulalım, sevgilimizin affını, bağışını, ihsan ve in’amını bir an önce görelim. Bizi aldattığımız bu insanlarla daha fazla birlikte tutma. Bizi kurtuluşa giden yola uğurla. Zira biz, ilk iman edenleriz. Bizi, Rabbimizin buluşmasına çabuk gönder. Senin zan ettiğin gibi o, bize ceza değil, gerçek kurtuluştur. Sen ödül ve cezayı zaten ne bilirsin!

İman ehli olanlar, sevgi besledikleri cenahları, derinlikli bir muhasebeden geçirmeleri gerekir.

Sevdiğimiz, gündemimizde olandır.

Sevdiğimiz, bizi bizden daha çok bilen, daha çok düşünen ve daha çok sevendir.

Sevdiğimiz, izzetli ve onurlu bir hayatı bize bahşedendir.

Sevdiğimiz, Rabbimizdir, İlahımızdır, Rezzakımızdır, Hükümdarımızdır.