Ramazan ayı büyük bir heyecan dalgasıyla bir kez daha çaldı kapımızı. Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Bununla beraber, bilemiyoruz, Allah’ın bu lütfu, imanımızı artırmaya mı vesile olmaktadır, isyanımızı mı? Her geçen sene, ramazan ayı ile ilgili çok değişik söylemler geliştirilmekte, bir tür nevzuhur ramazan edebiyatı yapılmakta.

 

Allah’a yaklaşma ayı olan veya olması gereken Ramazan’ın, özellikle belli hassasiyetleri taşıdığına(!) inanılan belediyeler eliyle; Eğlence, şenlik, festival ayı olarak algılanması ve bu mübarek ayın, eğlence ile birlikte anılmasına sebep olunması, biz Mü’minleri rahatsız etmesi gereken bir durumdur.

 

Günümüzde Ramazan denince insanların aklına Kur’an ve Kur’an’ın bu aya ilişkin vurgularından çok, mükellef sahur ve iftar sofraları, “Ramazan eğlenceleri”, güllaç, sütlaç vs gelmektedir. Ramazan adına yaygın bir kültür olarak adeta bir ziyafet ve festival ayı algısı hâkim durumdadır.

 

Gösterişli iftar programları, sınıf ve itibar esasına dayalı ihtişamlı davetler, Ramazanı yanlış bir şekilde bir tür eğlence, karnaval ve festival havasında terennüm eden eğilimlerin mevcut gidişatı ciddi olarak dikkat çekmeye başlamıştır. İnsanlık durumumuzu yüce Rabbimiz indinde tahkim etmenin yolu, lütuf ve ihsan ayı Ramazanın ruhaniyetine ve maneviyatına bihakkın teslim olmak, yeniden yapılanmak ve değişmektir.

Ramazan’ın, imana sevk etmeyen edebiyatını yapmaktan Allah’a sığınarak, bu mübarek ayın nasıl ihyâ edilmesi gerektiği, bu yazımızın konusu olacaktır.

ramazan-best-holy-month-of-102722

Ramazan, Arapça bir kelimedir. Ramazan kelimesinin sözlük anlamında; temizlik, yanmak ve keskinlik anlamları vardır. Ramazan ayında oruç ve diğer ibadetlerle Allah’a yönelen Mü’minler, günahlarından temizlenir, arınır, bilinçlenir, iman ve ahlâk bakımından keskinleşir, kuvvetlenir.[1]

Ramazan rahmet, mağfiret ve bereket ayıdır. Ramazan ayının rahmet, mağfiret ve bereket ayı olduğunu ve bu ayın özelliklerini Peygamberimiz, ashabına yaptığı şu konuşmada veciz olarak şöyle ifade etmiştir: Sahabeden Selman el-Fârisî (r.a.) rivâyet ediyor: Allah’ın elçisi Hz. Muhammed(s.a.v.), Şâ’ban ayının son günü bize bir konuşma yaptı ve şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Bereketli ve büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüştür. Bu öyle bir ay ki, onda bin aydan daha hayırlı olan bir gece vardır. O öyle bir ay ki, Allah o ayda oruç tutmayı farz kılmış, gecelerini nâfile ibadetle (terâvih namazı) ile geçirmeyi teşvik etmiştir. Kim Ramazan ayında hayır işlerse, Ramazan ayı dışında farz bir ibadeti yapan kimse gibi sevap kazanır. Kim Ramazan ayında bir farzı eda ederse, Ramazan ayı dışında yetmiş farzı eda eden kimse gibi sevap kazanır. Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Ramazan, yardım etme ve ihsanda bulunma ayıdır. Bu ayda Mü’minin rızkı artar. Kim bu ayda oruç tutan bir Mü’mine iftar yemeği verirse bu, günahlarının bağışlanması ve cehennem ateşinden azat olmasına vesile olur, iftar verdiği kimsenin oruç ile kazandığı kadar sevap kazanır, oruç tutanın sevabında da eksilme olmaz.”

Sahabe, “Ey Allah’ın elçisi! Hepimiz iftar verecek güce sahip değiliz ki” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah, bu sevabı bir tek hurma veya bir bardak su veya bir içimlik süt ikramı ile de verir” buyurdu. (Konuşmasına şöyle devam etti): “Ramazan, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayıdır. Kim bu ayda işçisinin / hizmetçisinin işini hafifletirse, Allah onu bağışlar ve cehennem ateşinden azat eder.

(Ey insanlar!) Ramazan ayında dört şeyi çok yapın. Bunlardan ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz. Diğer ikisine ise sizin ihtiyacınız var. Rabbinizi razı edeceğiniz şeyler; kelime-i şehâdet ve tövbe-i istiğfardır. Sizin muhtaç olduğunuz iki şey ise, Allah’tan cenneti ister, cehennemden O’na sığınırsınız. Kim oruç tutan bir mü’mine su ikram ederse, Allah da onu benim (Kevser) havuzumdan içirir. Bu havuzdan içen cennete girinceye kadar bir daha susamaz.”[2]

‘Evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennem ateşinden kurtulma ayı’ olan Ramazan ayında; öncelikle farz-ı ayn olan orucu tutmak emredilmiş, bunun yanı sıra; Hilali gözetlemek (Ru’yet-i hilal), terâvih ve gece namazı kılmak, itikâfa girmek, mukâbele okumak, sadaka vermek, dua etmek ve sahura kalkmak tavsiye edilmiştir. Bu emir ve tavsiyelerden belli başlılarını zikredelim:

1) HİLALİ GÖZETLEMEK (RU’YET-İ HİLAL): Kur’an-ı Kerim’de: “(O sayılı günler) Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ayda indirilmiştir. (O Kur’an ki) İnsanlara hidayettir. Öyle ise içinizden kim o aya (Ramazan’a) erişirse onu (orucunu) tutsun”(Bakara, 185) hükmü beyan buyrulmuştur. Görüldüğü gibi oruç ibadetinin Ramazan ayında “Farz” olduğu kat’i nass’la sabittir. Bu durumda; o aya girilip, girilmediğinin nasıl tespit edileceği önemlidir.

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Hilâli görmekle oruç tutun ve yine hilâli görmekle bayram edin. Eğer hava bulutlu olduğu için hilâli göremezseniz, şa’ban ayının günlerini otuza tamamlayınız”[3] buyurduğu bilinmektedir. Hanefi âlimleri: “Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü; akşamüzeri gurup vaktinde, insanların hilâli gözlemeleri vaciptir. Hilâli görürlerse, ertesi gün Ramazan ayı orucuna başlarlar. Eğer hava bulutlu olduğu için hilâli göremezlerse, şa’ban ayını otuz güne tamamlarlar”[4] hükmünde ittifak etmiştir.

Astronomi âlimlerinin; ayın hareketlerini esas alarak yaptıkları hesaplara itibar edilerek, Ramazan ayına başlanılmaz. İslâm uleması, astronomi ilminin sonuçlarını inkâr noktasında değildir. Ancak hilâl’in gözlenmesi nass’la sabit olan bir ameldir. Nitekim Hanefi âlimleri, bunun “Vâcib” olduğuna kaildir. İlmin ilerlemiş olması, herhangi bir “Vâcib”i ortadan kaldırmaz. Kaldı ki; gözle görmenin kalbe vereceği kat’i azimle, “Takvim yaprağına” bakmak arasında korkunç bir fark mevcuttur.

Lâik olan (Yâni din ile dünya işlerini ayrı mütâlaa eden) devletler; Ramazan ayının girişini ve bayram’ı ilân etme hakkına haiz değildirler. Zira bu İslâmi bir meseledir. Onların bu konuda “Velâyet” hakkı yoktur. Velev ki, ilân etseler dâhi, hükmen geçerli değildir!.. Zira “Velâyet” hakkı; bey’at sonucu ortaya çıkan bir hadisedir. Hâlbuki Laik devlet; hangi dinden olursa olsun bütün vatandaşlarını eşit kabul etmek zorundadır. Nasıl Hıristiyan ve Yahudilerin “Bayram” günlerini ilân etmiyorsa; Müslümanların “Bayram” günlerini de ilân edemez. Ettiği takdirde; vatandaşlar arasında eşitliği bozmuş ve “Din İstismarı” yapmış olur!..”[5]

Son yıllarda rü’yet-i hilâl konusunda, farklı siyasî coğrafyalarda bulunan Müslümanlar arasında bir ihtilaf görülmektedir. Bunun giderilmesi için rüyet-i hilâl toplantıları yapılmış ve bazı kararlar alınmıştır. Fakat pratikte bu kararların hiç bir faydası olmadığı müşahede edilmektedir. Müslümanlar yine ayrı ayrı günlerde Ramazan orucuna başlamakta ve farklı günlerde bayram etmektedirler. Bunun sebebini Kemalüddin İbnül-Hümâm’ın şu tespitinde bulmak mümkündür: “Müslümanların kendi içlerinden bir emir seçmelerinin sebebi; İslâm’ın emirlerini (ve hükümlerini) hakkı ile eda etmek içindir”[6] O, bu ifade ile siyasi şuurun temelini tespit etmiştir. Mü’minlerin kendi içlerinden seçtikleri bir emire itaat etmeleri, nassla emrolunmuştur. Günümüzde bu mahiyette bir emir sahibi bulunmadığı için rüyet-i hilal konusundaki ihtilaflar devam edecektir. Mükellef olan her mü’min, bu durumu iyi düşünüp tağutî güçlerin din istismarı karşısında direnmelidir. Tağutî güçleri reddetmenin bir iman meselesi olduğu asla unutulmamalıdır.

      2) ORUÇ TUTMAK: Bakara suresinin 185. âyetinde: “O Ramazan ayı ki, Kur’an o ayda indirildi. İçinizden kim bu aya ulaşırsa oruç tutsun” buyrularak, orucun Ramazan ayında tutulması emredilmiştir. Ramazan orucu, Bakara suresinin 183-185. ayetlerinin inmesiyle hicretin ikinci yılında Bedir savaşı öncesinde Şâ’ban ayında farz kılınmıştır.[7]

Oruç; Farsçadan Türkçeye geçmiş bir kelimedir. Kelimenin aslı “Roze”dir. Bu kelime Türkçeye önceleri “Oruze” (Günlük) olarak geçmiş, daha sonra “Oruç” halinde kullanılmaya başlanılmıştır. Arapça karşılığı savm veya siyam’dır. “Savm” kelimesinin lügat manası: Yemek-içmekten kendini tutmak, imsak, hareketsiz kalmak ve her şeyden el-etek çekmektir.[8] İslâmî ıstılahta: “İkinci fecirden (fecr-i sadıktan) itibaren güneşin gurûbuna kadar; yemekten, içmekten, cinsi münasebetten ve orucu bozan diğer şeylerden, Allahu Teâlâ (cc)’ya kulluk niyeti ile nefsi men etmeye”[9] verilen isimdir. Malûm olduğu üzere, oruç; yalnız bedenle yapılan ibadetler cümlesindendir. Dolayısıyla her mükellefin nefsi için “farz-ı ayn” dır. Resûl-i Ekrem (sav): “Bir kimse, başka bir mükellefin yerine oruç tutamaz. Yine bir kimse, başka bir mükellefin yerine namaz kılamaz”[10] hükmünü beyan buyurmuştur. Zira oruçta; sürekli olarak kötülüğü emreden “Nefs-i Emmare’yi” kahretme söz konusudur.

Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Oruç insanı cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır; tıpkı sizi harpte ölüme karşı muhafaza eden bir kalkan gibi”[11] buyurduğu bilinmektedir. Malûm olduğu üzere oruç; mükellefi her türlü şehvetten alıkoyan ve ihlâsı artıran bir ibadettir. Açlığa, susuzluğa ve nefsin diğer arzularına boyun eğmemek ve direnmek açısından da oldukça önemlidir. Allahu Teâla (cc)’ya iman eden ve O’nun uğrunda cihada karar veren mü’min oruç ibadeti ile kuvvetli bir iradeye sahip olur. Hicrî Takvim; ayın hareketlerine göre değiştiği için, her yıl diğerine nispetle on veya onbir gün önce gelir. Dolayısıyla insan bazen (-30) derecede, bazen de (+40) derecede oruç tutar. Bu bir anlamda mükellefin “Dondurucu bir soğukta ve kavurucu bir sıcakta dahi, Allahu Teâla (cc)’nın emirlerine uymaya hazırım” taahhüdünde bulunmasıdır. Ayrıca bir ay süre ile nefsinin bütün şehvetlerini terk etmesi oldukça önemli bir hadisedir.[12]

Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in: “Oruç bir kalkandır. Oruçlu kem (kötü) söz söylemesin. Oruçlu, kendisiyle itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa “Ben oruçluyum” desin. Ruhum yed-i kudretinde olan Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki; oruçlu ağzın (açlık) kokusu, Allah indinde misk kokusundan daha temizdir. Cenab-ı Hak (cc) buyurmuştur ki; “Oruçlu kimse benim (rızam) için yemesini, içmesini, cinsi arzusunu bırakmıştır. Oruç doğrudan doğruya bana edilen (riya karışmayan) bir ibadettir. Onun (sayısız) ecrini de doğrudan doğruya ben veririm. Hâlbuki başka ibadetlerin hepsi on misliyle ödenmektedir”[13] buyurduğu bilinmektedir.

Özellikle yaz sıcaklarının bastırdığı şu Haziran/Temmuz aylarında, Ramazan daha bir özeldir. On altı saat, sahursuz yirmi saatleri bulan aç kalmak, tam bir ibadet halidir. Tam bir nefis terbiyesi halidir. Azgınlaşmış bir nefse ancak böyle haddi bildirilir.

      3) TERÂVİH NAMAZI: Terâvih, Ramazan ayına mahsus olmak üzere yatsı namazından sonra kılınan nâfile bir namazdır. Hz. Peygamber Ramazan’da birkaç gece teravih namazı kıldırmış, sonra da farz kılınır endişesiyle bırakmış[14], fakat “Kim Ramazan’ın faziletine inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek teravih namazını kılarsa, geçmiş günahları bağışlanır.”[15] buyurarak Müslümanları bu namaza teşvik etmiştir.

Bir başka hadis-i şerifte terâvih namazı kılmanın önemi ve sünnet olduğu şu şekilde ifade edilmiştir: “Allah Ramazan ayında oruç tutmanızı farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerinde kıyam etmenizi (teravih namazı kılmanızı) sünnetim olarak teşvik ettim. Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak ihlâs ile oruç tutar ve kıyam ederse (teravih namazını kılarsa) annesinden doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenir.”[16]

Rivayetler Hz. Peygamber’in teravih namazını oldukça uzun tuttuğunu ve Ramazan gecelerini de ibadetle geçirdiğini göstermektedir.[17]

Hanefilere göre, teravih namazı 20 rekât’tır ve sünnet-i müekkededir. 20 rekât sayısı, Hz. Ömer (r.a.)’in uygulamasına dayanır. Hz. Ömer, Sahabeyi Ubey İbn Ka’b (r.a.)’ın imamlığında bir araya toplayarak 20 rekât olmak üzere teravih namazını kıldırtmış ve Sahabeden hiç kimse de buna itiraz etmemiştir. Bu durum, onların bu konuda bildikleri bir şeyin olduğunu gösterir. Sahabenin bu şekilde Hz. Ömer’in yaptığını güzel görerek muvafakat etmeleri, onların bu konudaki icmâlarını göstermektedir. Âlimler bu hususta Hz. Muhammed (s.a.v)’in şu hadisine göre hareket etmişlerdir: “Benden sonra benim sünnetimden ve râşit halifelerin sünnetinden ayrılmayın” [18]

Diğer yandan Abdullah b. Abbas (r.a)’ın Ramazan ayında teravih namazını yirmi rekât olarak kıldığı ve arkasından da üç rekât vitir namazını kıldığı rivâyet edilmiştir. İmam Ebû Hanife’ye Hz. Ömer (r.a)’in bu hususta yaptığı uygulama sorulunca, şöyle demiştir: “Teravih namazı hiç şüphesiz müekked bir sünnettir. Hz. Ömer, bu namazın cemaatle ve yirmi rekât kılınmasını şahsi bir içtihadı ile yapmadığı gibi, bir bid’at olarak da emretmemiştir. O, kendisinin bildiği şer’î bir esasa ve Hz. Muhammed (s.a.v)’in bir vasiyetine dayanarak böyle yapmıştır.”[19]

 

Hz. Muhammed’in teravih namazını sekiz rekât olarak kıldığı yönünde rivâyetler de bulunmaktadır. Bunların başında, Hz. Âişe Validemizin, “Hz. Peygamber, ne Ramazan’da ne de Ramazan dışında 11 rekâttan (8 teravih artı 3 vitir) fazla kılmazdı.”[20] rivâyeti gelmektedir. Bu rivayet ve benzeri delillerden hareketle, teravih namazını 8 rekât kılan Müslümanlar da kınanmamalıdır.

 

Memleketimizde Teravih namazı, diğer namazlara nispetle biraz seri kılınır. Ama bu, harflerin mahreci anlaşılmayacak şekilde bozuk bir telaffuzla kılınabilir anlamına gelmemelidir. Teravih namazı kılınırken, ister kısa sureler okunsun isterse de hatim takip edilsin, ayetlerin tertil üzere okunması ve namazın da ta’dîl-i erkâna riayet edilerek kılınması/kıldırılması gerekir. Yoksa yarış yapar gibi çok süratli bir şekilde ayetleri okumak, rükû ve secdeleri verip veriştirmek kat’iyen doğru değildir.

 

Maalesef, son senelerde halk arasında “jet imam” tabir edilen kimseler türemiştir; teravih namazının ciddiyetine ve sıhhatine dokunacak manzaralar sergilenmektedir. Mü’minler, bu hususta temkinli davranmalı; teravih namazında ayetlerin tertil üzere okunmasına ve ta’dîl-i erkânın gözetilmesine dikkat etmelidirler.

 

4) MUKÂBELE OKUMAK VE HATİM YAPMAK: Rasûlullah (s.a.v.), Ramazan’da her zamankinden daha fazla Kur’ân ile meşgul olmuştur. Zira Allah onu bu ayda indirmiştir. Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber Cebrail ile birlikte karşılıklı Kur’ân talimi (mukabele) yapmış ve her Ramazan’da Kurân’ı baştan sona hatmetmiştir. İbn Abbas rivâyet ettiği bir hadiste bunu ifade etmektedir: “…Cebrail, Ramazan’ın her gecesinde Hz. Peygamber ile buluşur, (karşılıklı) Kur’ân okurlardı. Bundan dolayı Nebi (s.a.v.), Cebrail (a.s.) ile buluştuğunda esmek için engel tanımayan bereketli rüzgârdan daha cömert davranırdı. ”[21] Allah Rasûlü’nün vefat ettiği sene bu Kur’ân arzının iki defa gerçekleştiği haber verilmektedir.[22]

 

Mutluluk vericidir ki, Ramazan ayında hatim indirmek, mukabele okumak halkımız arasında yaygındır. Ancak anlamadan sadece teberrüken yani sevap kazanmak için okuma hâkimdir. Kimileri, asıl olan okumaktır, çünkü Kur’an okumak da ibadettir, anlaşılsın veya anlaşılmasın hükmü değiştirmez, okuyan sevap kazanır, demişlerdir. Aslolan ise, Kur’an’ı anlayarak -anlamaya çalışarak- okumaktır. Nitekim Kur’an’da:” Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler kitabı hakkıyla okurlar. Çünkü onlar, o kitaba inanırlar. O kitabı görmezden gelenler ise zarara uğrayanlardır.”(Bakara/121) buyrulmaktadır. Kitabı hakkıyla okumak demek; onu takip etmek, gösterdiği yolda iz sürmek, ona uymak demektir. Tabi ki uymak için anlamak/anlamaya çalışmak lazımdır. Günümüzde çoğu insanın yaptığı gibi sevap kazanmak için anlamını bilmeden Kur’an’ı Arapça orijinalinden okumak, onu hakkıyla okumak değildir. Kur’an’ı hakkıyla okumak demek onu anlamaya çalışmak ve ayrım yapmadan her ayete kesin itaatle olur. İsterse bu ayet, onun çıkarlarına veya düşüncelerine uygun gelmesin. Günümüzde Müslüman’ım diyen herkes Kur’an’ın Allah sözü olduğunu kabul eder. Fakat ona, işine gelmeyen bir ayet okunduğu zaman onu kâle almaz. Veya çarpıtır. İşte böyle yapanlar Kur’an’a inanmıyorlar demektir.

 

Günümüzde hatim ve mukâbele deyince, maalesef güzel sesli hafızlardan anlamını düşünmeden müzik gibi dinlemek” akla gelmektedir. Bu şekilde dinlemekten umulan sevap, anlamak için yapılan okumalardan beklenmemektedir. Bir dönem lafızlarını dahi okumanın yasaklanmasına tepki olarak ülkemizde Kur’an okumak öğrenilmektedir. Oysa öğrenmek için okumaya da ihtiyacımız vardır.

İslam ümmeti arasında yaygın olan ve Ramazan’da daha da önem verilen hatim ve mukabele geleneğinin şüphesiz duyarlılık aşılaması bağlamında, kalplere şekil vermesi, gönüllere çekidüzen vermesi bağlamında bazı faydaları vardır.

Kur’an’ın Yüce Allah’a ait olan manası Arapça’da şekillenmiştir. Bu nedenle Kur’an’ın Arapça olduğu gerçeği değiştirilemez bir hakikattir ve hiçbir zaman unutulmamalıdır. Mukabele ve hatimler için de geçerli olan bu tespitten hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’an’ın Arapça orijinal lafızlarını okumanın gönüllerde meydana getireceği esintileri, hiçbir dilin mealinin başarması mümkün değildir. Öte yandan Kur’an’ın, anlama çabasından tamamıyla yoksun olarak, bir an önce bitirme telaşı içinde okunması da doğru değildir.

Şehr-u Ramazan da, Kur’ânı anlama çabasıyla şu hususları göz önünde bulundurmalıyız:

Birincisi; Diller Kur’an’ın lafızlarını söylerken, kalpler de onun manasını tefekkür, tezekkür etmekle meşgul olmalıdır. Bunun için bir sayfa Arapça aslını okuduktan sonra, düzgün bir mealden bir sayfa da meali okunabilir.

Kasıtlı olarak Kur’an’ı tefekkür etmeyenleri, Rabbimiz şöyle kınamakta ve ayıplamaktadır: “…Bu insanlara ne oluyor da kendilerine bildirilen hakikati kavramaya çalışmıyorlar?” (Nisa,78)

İkincisi; Kur’an’da cennetten, ilahi rahmet esintilerinden, nimetlerden söz eden ayetler gelince kalpler sevinçle dolmalı, Allah’tan kesintisiz rahmet temenni eden dualar edilmeli, Allah’a hamd ve şükr edilmelidir; şöyle ki: Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada verdiğin nimetlerin asılları olan cennettekileri de ver; bizi öte dünyada melül-mahzun eyleme!

Üçüncüsü; Azap ve cehennem, musibet ve ikâb âyetlerine rastlayınca da, Mü’minler ateşten Allah’a sığınan ifadelerle dua etmeli, Ahiret’e imanla ilgili bilinçlerini tazelemelidirler.

Dördüncüsü; Kur’an’ı gereğince okumanın bir yöntemi de, bizi muhatap alan ve bize emirler veren ayetlerde durup düşünmektir: Mesela, hatimde ve mukabelede okuduğumuz ayetlerin muhtevası Allah’ın vahiy nimetinden ve uyarılarından, öğütlerinden söz ediyorsa şöyle dua edebiliriz: “Rabbim! İlmimi artır! Ey Rabbimiz! Seni layıkıyla anmamız, Sana gereğince şükretmemiz, ibadet etmemiz için bize yardım eyle!”

Beşincisi; İnsani kusurlarımızdan, beşeri zaaflarımızdan söz eden ayetlerin pasajını kıraat ettiğimizde, bizi tevbe-i nasûha davet eden Rabbimizden istiğfar dilemeliyiz: “Ey iman edenler! Gönülden tevbe ederek Allah’a yönelin: Umulur ki, Rabbiniz kötü fiillerinizi yok eder…” (Tahrim, 8)

Altıncısı; Eğer kıssaların, mesellerin hikmet dolu öğütlerini, Rabbimizin nasihatlerini okuyorsak, onları hayatımıza hâkim kılacağımıza ilişkin murakabe ve muhasebe yapmalıyız.

Yedincisi; Hayatta kafamızı karıştıran sorunlardan kurtulup aklımıza onu kılavuz kılmak amacıyla okumalıyız: “…Allah mesajlarını size işte böyle açıklıyor ki, belki aklınızı kullanmayı (öğrenirsiniz.)” (Nur, 61)

Kur’an, aklı karışıklar için bir kılavuz; insanlığı hidayete ve felaha götürecek rehberdir. Kur’an’ın ince hikmetlerini anlamaya çalışarak tilavet etmek daha faziletli, daha erdemli ve Allah katında makbul bir ibadettir. Çünkü Kur’an’ı okumanın sevabı, onun manası üzerinde kafa yorarak elde edilir. Öte yandan, elbette ki, içtenlikle onu Levh-i Mahfuz’dan indirildiği şekilde okumak da gönüllerimize tesir eden duyarlılıklar kazandıracaktır.[23]

Allah Teâla, Ku’ran’ın nasıl okunması gerektiğini şöyle açıklamıştır: “Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Biz, sana, taşıması ağır bir söz (bir görev) yükleyeceğiz. Gece kalkmak daha dokunaklı ve o okumak daha etkilidir. Gündüzün, seni alıkoyacak bitmez tükenmez işlerin vardır. Rabbinin adını an; her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel. O, doğunun da batının da Rabbidir; O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse Onu kendine vekil tut.”[24]

 

Bu ayetlerde net olarak görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim’i okumak için bazı şeylere dikkat etmek gerekir. Öncelikle zihnin rahat ve berrak olduğu bir zaman dilimi seçilmelidir. Allah Teâlâ bu zamanın “gece” olduğunu bildirmektedir. Biraz uyuduktan sonra zaman zihin dinlenmiş ve rahatlamış olur. İşte tam bu zamanda Kur’an okunmalıdır, ayetlerde belirtildiği gibi: Ağır ağır ve düşüne düşüne… Rabbinin kelamı ile baş başa kaldığı anlar, bir Müslüman için paha biçilmez anlardır. Öyleyse bu anları uzun tutmak gerekir.

Öyleyse Ramazanda “birkaç hatim indirebilmek” uğruna rabbimizin kelamını zayi etmeyelim. Gayemiz; anlamak, yaşamak ve yaşatmak olsun Kur’an okurken. Bu yüzden anlamadıkça, hazmetmedikçe ilerlememeye çalışalım. “Biz Kur’ân’ı on ayet on ayet alırdık ve aldığımız on ayeti hayatımıza aktarmadan diğer on ayeti almaktan kaçınırdık.” diyen Abdullah İbn Mes’ud (ra) gibi… “Biz Kur’an’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız uzun bir dönem yaşadık. Kur’ân sûre sûre nazil oluyordu. Bu sûrelerin helâl ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Şimdi ise imandan evvel Kur’ân’a yapışan, Fatiha suresinden başlayarak sonuna kadar okuyan, fakat Kurân’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında durmak gerekir; kat’iyyen bilmeyen, okuduğu Kur’ân ayetlerini çürük hurmalar gibi sağa–sola serpen nice kişiler görüyorum.” diyen Abdullah İbni Ömer (ra) gibi “şuurlu” bir şekilde Kur’an’a yaklaşmalıyız.[25]

5) İ’TİKÂFA GİRMEK: Sözlükte “hapsetmek, alıkoymak; bir yere yerleşmek, oraya bağlanıp kalmak” anlamlarındaki akf kökünden türeyen i’tikâf, bu mânaları yanında kişinin kendisini sıradan davranışlardan uzak tutmasını, fıkıh terimi olarak da ibadet amacıyla ve belirli bir şekilde camide kalmasını ifade eder.

İ’tikâf, Kur’an ve Sünnetle sabittir. Kur’an’da Ramazan ayının gecelerinden söz edilirken; “… Camilerde itikâfta iken de hanımlarınıza yaklaşmayın…” (Bakara,187) buyurulur. Başka bir ayette i’tikâf ibadetinin daha önceki ümmetlerde de yapıldığına işaret edilir (bk. Bakara, 125). Hz. Peygamber’in özellikle Ramazan içinde ve Ramazanın son on gününde itikâf yaptığını bildiren çeşitli hadis-i şerifler vardır. Hz. Âîşe’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Resulullah (s.a.v.) Ramazan’ın son on gününde itikâf yaparlardı. Bu durum vefat zamanına kadar bu şekilde devam etmiştir. Daha sonra Hz. Peygamber’in zevceleri itikâfı sürdürmüşlerdir”[26]

İ’tikâfın amacını şu iki noktada toplayabiliriz:

a- Mü’minin/dâvetçinin, dünya meşgalelerinden kendini soyutlayarak Rabbi ile yalnız kalması ve nefsini muhâsebe etmesi sâyesinde, hayatını ve amellerini O’nun rızâsı doğrultusunda tanzim etme, takvâ sahibi bir insan olma hal ve şuuruna erebilmesidir.

b- Ramazan ayının son on gününde girilen i’tikâf sâyesinde -ki bu en fazîletli i’tikâftır- Kadir gecesine rastlanarak, onun idrâk ve ihyâ edilebilmesidir.

İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd adlı eserinde “Rasûlullah’ın Ramazan’da İ’tikâf Yapışları” başlığı altında şunları ifâde etmektedir: “Kalbin düzeltilmesi ve Allah’a giden yol üzerinde istikamet bulabilmesi, Allah’a muvâfakat edip, Allah’a bütünüyle yönelerek dağınıklığını toplamasına bağlıdır. Çünkü gönül perişanlığını Allah’a yönelmekten başka bir şey derleyip toplayamaz. Fuzûlî yemek-içmek, lüzumsuz sokakçılık, boş sözler, aşırı uyku gönül perişanlığını artırıp onun her bir parçasını bir vâdiye atar, onun Allah’a gidişine engel olur, onu zayıflatır, yolunu geciktirir ve yolculuğunu durdurur. Azîz olan Allah’ın merhametiyse kullarına lüzumsuz yeme ve içmeyi kaldırıp kalbi Allah yolundan alıkoyan çeşitli şehevî duyguların gönülden sökülüp atılmasını meşrû kılmıştır. Hem onu maslahat (yarar) miktarınca meşrû ederek kulun bu meşrû şeyden dünya ve âhiretinde faydalanarak ona zarar vermemesini, onun dünya ve âhiret; şimdi ve gelecekte yararlarına mâni olmamasını temin etmiştir.

Kullarına, maksadı ve rûhu “kalbin Allah’a tam bağlılığı, ona muvâfakati, O’nunla baş başa kalması, insanlardan kopması, sadece Allah’la ilgilenmesi” demek olan “i’tikâf”ı meşrû yapmıştır. Şöyle ki, i’tikâf ile O’nu anmak, O’na muhabbet etmek ve O’na yönelmek gönül endişelerinin ve kalbî duygularının yerine geçer. Onlara karşı kalbi istilâ eder de artık kalp bütün düşüncesini (O’na yoğunlaştırır), gönle gelen bütün fikirler O’nu zikretmeye, O’nun rızâsını kazanıp O’na yakın olmaya çalışır. Halk ile ünsiyet yerine Allah’a ünsiyet meydana gelir. Böylece kulu, hiçbir dost sîmânın olmadığı, Allah’tan başka kimsenin sevindirmesinin mümkün olmadığı kabirdeki korkunç yalnızlık günlerinde Allah’la dostluğu hazırlamış olur. İşte i’tikâfın en büyük maksadı budur.”[27]

6) KADİR GECESİNİ İHYÂ ETMEK: Ramazan ayının önemi ve bu ayda yapılması tavsiye edilen ibadetleri ana hatlarıyla aktardıktan sonra Kur’an’da adı geçen tek gece olan, Kadir gecesi hakkında bilgi vermeye çalışalım:

Kur’an-ı Kerim’in inmeye başladığı Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi İslam’da en kutsal ve faziletli gecedir. Kadir gecesi, içerisinde Kadir gecesi bulunmayan bin aydan daha hayırlıdır. Kur’an-ı Kerim de bu gecenin faziletini belirten müstakil bir sûre vardır. Bu sûrede yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirmişizdir. Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler. O gece, tanyerinin ağarmasına kadar bir esenliktir” (Kadir, 1-5).

Özellikle Kur’an’ın bu gecede indirilmesinin geceyi şereflendirdiğini ve kadrini yücelttiğini ifade etmek üzere ona bu isim verilmiştir. Bu sûre inmeden önce gecenin böyle bir ismi yoktu.[28]

Sözlükte kadir kelimesi kudret, hüküm, yücelik, değer, şan ve şeref, mertebe, takdir, bir şeyin diğerine uygunluğu ve aynı ölçüde olması gibi anlamlara gelir.[29] Bazı ilim adamlarına göre, bu geceye “kadir” denilmesinin sebebi: Bu gecenin diğer gecelere karşı azamet ve üstünlük arz etmesidir. Nitekim “falan adamın hükümdarın yanında kadri vardır” denilince, onun değeri, şerefi, İzzet ve itibarı vardır demektir.

Diğer bir yoruma göre, Kadir Gecesi’nde yeryüzü meleklerle dolup daraldığından dolayı ona bu ismin verilmesi takdir edilmiştir.[30]

Allah (c.c.)’ın insanlara, Hz. Peygamber(s.a.v.) vasıtasıyla son hitabı ve nihai mesajı olan Kur’an-ı Kerim’i indirmesi; insanlığın hidayeti için bir dönüm noktası teşkil ettiğinden, bu olayın gerçekleştiği gece çok özel bir anlam taşımaktadır.[31] Zira Cenabı Hak, sonra bu gecenin fazileti hakkında bu gecenin adını taşıyan Kadir sûresini indirmiştir. Bundan dolayı İslâm’da en kutsal ve faziletli gece, olarak kabul edilir.

Kadir sûresinin inişi hakkında değişik rivayetler vardır. Bunlardan biri şöyledir: İbn-i Mesud(r.a.) dedi ki: Hz. Peygamber (sav) İsrail oğulları arasından Allah yolunda silahlı olarak bin ay cihad eden bir adamdan söz etti. Müslümanlar bu işe hayret ettiler, özendiler. Bunun üzerine: “Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik…”[32], “Kadir gecesi” bu şahsın Allah yolunda silah kuşandığı “bin aydan daha hayırlıdır.”[33] âyetleri indi.

Başka bir rivayette de İmam Mâlik, Muvatta’da İbnu’l-Kasım ve başkalarından gelen rivayet yoluyla şöyle demekledir: Kendisine güvendiğim kişileri şöyle derken dinledim: “Rasûlüllah (s.a.v.)’a kendisinden önceki ümmetlerin ömürleri gösterildi. Uzun ömürleri boyunca başkalarının eriştiklerinin benzerine amel itibariyle ulaşamayacakları mülahazasıyla ümmetinin (fertlerinin) ömürlerini kısa bulur gibi oldu. Yüce Allah ona Kadir gecesini verdi ve onu bin aydan daha hayırlı kıldı. Yine; “Doğrusu Biz onu kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesini sana ne bildirdi? Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.”[34] sûresi nazil oldu. [35]

Müslümanların kutsal kabul ettiği ve çok değer verdiği bu gecenin, Ramazan içerisinde hangi gece olduğu hakkında farklı görüşler vardır:

Yüce Allah’ın: “Kur’ân o ayda indirilmiştir…”[36]emri Kur’an-ı Kerim’in Ramazan ayında indirildiğine dair açık bir nastır. Aynı zamanda bu, yüce Allah’ın: “Ha-Mim. Açıkça bildiren kitaba yemin olsun ki şüphesiz biz onu mübarek bir gecede indirdik.”[37] emriyle “Muhakkak biz onu Kadir gecesinde indirdik”[38] emirlerini açıklamaktadır. İşte bu âyetler, Kadir gecesinin ancak Ramazan ayında olduğunu başka bir ayda olmasının söz konusu olmadığının delilidir.

Büyük çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre, Kadir gecesi, Ramazan’ın yirmi yedinci gecesidir. Zira gecenin daha çok Ramazanın son on veya yedi gününün tekli gecelerinde aranmasına dair hadisler; gecenin tespitiyle ilgili ipuçları vermekte ve bu görüşü desteklemektedir.[39] Bu Hz. Ali, Hz. Âişe, Hz. Muaviye ve Hz. Ubeyy bin Kab’ın görüşüdür. İbn Ömer’in rivayetine göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her kim Kadir gecesini araştıracak olursa, onu yirmi yedinci gecede araştırsın.”[40] Ubeyy b. Ka’b dedi ki: Ben Resûlulllah (sav)’ı şöyle söylerken dinledim: “Kadir gecesi yirmi yedinci gecedir.”[41]

Ebu Bekr el-Vernik dedi ki: “Allah (cc) Ramazan ayının gecelerini bu sûrenin kelimelerine taksim etmiştir. Yirmi yedinci kelimeye ulaşınca ona işaret ederek “o” diye buyurmuştur. Aynı şekilde Kadir gecesi üç defa zikredilmiştir ve dokuz harftir. Bunların toplamı da yirmi yedi etmektedir. Yine bu görüşü destekler mahiyette Hişam b. Urve babasından rivayetle Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on gününde arayın.”[42]

Bu gecenin, Ramazan’ın en son gecesi olduğunu söyleyenler ise şöyle demektedirler: “Çünkü bu gece, bu aya ait taatların kendisinde tamamlandığı bir gecedir. Daha doğrusu, Ramazan’ın ilki, tıpkı Hz. Âdem (a.s.), sonu da tıpkı Hz. Muhammed (s.a.v.) gibidir. İşte bundan ötürü, bir hadiste, “Ramazanın sonunda, başından itibaren bu güne kadar, cehennemden azad edilen nefisler sayısınca, sadece, bu gecede azad edilir…”[43] buyrulmuştur.

Ancak sahih ve meşhur olan Kadir gecesinin, Ramazanın son on gecesinde olduğudur. Hz. Âişe (r.anha) diyor ki:”Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz Ramazanın son on gününde (Mescide kapanıp) itikâfa girer ve şöyle buyururdu: “Kadir Gecesi’ni Ramazan’ın son on gününde arayın.”[44] Malik, Şafiî, Evzaî, Ebu Sevr ve Ahmed bin Hanbel’in görüşü bu yöndedir. Hz. Peygamber (sav)’in Kadir gecesinin vaktini haber vermeye teşebbüs ettiği, o sırada anlaşmazlığa düşen iki sahabenin Resûlüllah (sav)’a başvurması üzerine buna fırsat bulamadığı, daha sonrada konunun zihninden silindiği bildirilir.[45]

İmam Ebu Hanife’nin, “Kadir gecesi, Ramazan ayındadır. Fakat sabit değil; kâh takaddüm, kâh teahhur eder”[46] dediği sabittir. Feteva-ı Hindiyye’de: “Kadir Gecesini aramak müstehaptır. İmam Ebu Hanife’ye göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Fakat onun hangi gece olduğu bilinemez. Bazen ileri geçer, bazen geri kalır. İmameyn’e göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Gizli olan muayyen bir gecedir. İleri geçmediği gibi, geri de kalmaz. O geceyi aramak sünnettir.”[47] hükmü kayıtlıdır.

İslâm kaynaklarında belirtildiğine göre Allah Teâlâ bir takım hikmetlere dayanarak Kadir gecesini ve onun dışında daha bazı şeyleri de gizli tutmuştur. Bunlar: Cuma günü içerisinde duanın kabul olacağı saat; beş vakit içerisinde Salât-ı vusta; ilâhî isimler içerisinde İsm-i Azam; bütün taatlar ve ibadetler içerisinde rızay-ı ilâhî; zaman içerisinde kıyamet ve hayat içerisinde ölümdür. Bunların gizli tutulmasından maksat mü’minlerin uyanık, dikkatli ve devamlı Allah’a ibadet ve taat içerisinde olmalarını sağlamaktır. Mü’minler bu geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadet ve taatle değerlendirmelidir. Kadir gecesinin belirlenmesinin hikmeti üzerinde duran âlimler, bu durumun gecenin feyzinden istifade etmek için daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Zira Kadir gecesinin bildirilmesi halinde Müslümanlar sadece o geceyi ihyâ etmekle yetinebilirlerdi. Hâlbuki kısmi belirsizlik sayesinde Mü’minlerin Kadir gecesi ümidiyle bütün ramazan gecelerini ibadet şuuru içerisinde geçirmeleri söz konusudur. Ayrıca Kadir gecesinin bildirilmemesi yoluyla Müslümanların bilerek ona saygısızlık göstermeleri veya tazimde aşırıya kaçmaları önlenmiş olur.[48]

Kadir Gecesi ile ilgili rivayet edilen birçok hadisin vârid olduğunu görmekteyiz. Gece, bu hadisler ışığında değerlendirildiğinde şu bilgilere ulaşılır: Bir rivayette Resûlullah (sav) “Kim inanarak ve karşılığını yalnız Cenâb-ı Hak’tan bekleyerek Kadir Gecesi kalkıp ibadet ederse, geçmiş günahları (kul hakkı hariç olmak üzere) bağışlanır.”[49] Bir başka rivayette “Her kim Kadir gecesinin (mükâfatına) inanarak, (ecrini) umarak namaz kılmakla (vesair ibadetlerle) ihyâ ederse, onun geçmiş (küçük) günahları affolunur.”[50] buyurmuştur.

Hz. Âişe (r.anha) dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Eğer Kadir gecesine denk gelirsem ne diyeyim? diye sordum. Şöyle buyurdu: “Allah’ım, şüphesiz ki Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni de affet, de”[51] diye buyurdu.

Said b. el-Müseyyeb’in şöyle dediği nakledilmektedir: “Kadir gecesi yatsı namazında (cemaatle birlikte) hazır bulunan kimse o geceden kendi payına düşeni almış olur.”[52]

Kadir gecesinin Kur’an-ı Kerim ve hadislerde ifadesini bulan önemi, bu gecede yapılan ibadet ve duaların kabul edileceğine, bu geceyi ihya edenlerin günahlarının bağışlanacağına dair Hz. Peygamber’in açıklamaları, Müslüman toplumlarda Kadir gecesinin diğer gecelere göre daha büyük ilgi görmesine neden olmuştur.

Peygamberimizin yukarıda zikrettiğimiz tavsiyelerine rağmen kendi zamanında ve sahabe döneminde Peygamberimizin ve sahabe-i kiramın mescitlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namazlar kıldıkları şeklinde tek bir sahih rivayet dahi gelmemiştir. Ancak tarihi süreçle birlikte günümüzde coşkulu bir şekilde kutlanmaktadır. Gelenekselleşen bu kutlamalar dinî bir hüviyet kazanmıştır. Öyle ki kutlamalar farz ibadetler gibi düşünülmekte ve kutlanılmadığında suçluluk duygusu hissedilmektedir.[53]

Bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini bugünkü anlaşıldığı şekilde “Bir gecelik ibadetle bütün günahlardan arınılacak” şeklinde anlamak çok yanlıştır. Bunu Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir günün, Kur’an’sız bin aydan daha hayırlı olacağı anlamında değerlendirilmelidir. Her gün ve gece Kur’an’a uygun olarak ihyâ edilmelidir. Kur’an’ı indiriliş gayesine uygun olarak okuyup, hükümlerini ferdî olarak itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, o zaman biz de bin insandan hayırlı oluruz, böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün olur.

Normal zamanlarda caminin yolunu bilmeyen nice insan, bu gün ve gecelerde camilere akın etmekte, tevbe istiğfar edip namazlar kılmaktadırlar. Şimdi bu kandil kutlamalarının bid’at olduğunu söyleyerek bu yaptıklarını da yapmamalarını mı söylüyorsunuz?” şeklinde bazı düşünceler akla gelebilir. Hiç şüphesiz bir kimsenin Allah’a tevbe istiğfar etmesi, namaz kılıp oruç tutması küçümsenecek bir şey değildir. Bunun terkini de hiçbir Müslüman temenni edemez. Lakin sadece bu günlerin faziletine güvenip diğer günlerde dini, imanı, ameli unutan kişilerin varlığı da inkâr edilemeyecek bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bu kişileri böyle yanlış düşüncelere iten sebeplerin başında da uydurma hadisler gelmektedir. Mesela Kadir gecesi ile ilgili şöyle bir hadis uydurulmuştur: “Kadir gecesi üç defa La ilahe illallah söyleyen Müslüman’ın, birincisinde bütün günahları bağışlanır. İkincisinde Cehennemden kurtulur, üçüncüsünde Cennete girer.”

Bu konuda M. Yaşar Kandemir Hoca şunları söylemektedir: “Tergîb (ibadete teşvik) için uydurulan hadisler, Müslümanları “zannedildiği gibi- dünyayı ihmal ederek nâfile ibadetle meşgul olmaya her zaman sevk etmemiş, hatta çoğu defa -Hz. Peygamberin neticesinden korktuğu üzere- onların farz ibadetleri dahi ihmal etmelerine yol açmıştır. Öyle ya “Bilmem hangi vakit iki rekât namaz kılmakla bütün günahlar affolununca, artık günde beş defa namaz kılmaya, senede bir ay oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekât vermeye ne lüzum kalır. Mademki iki rekât namazla bütün günahlar affolunacakmış, niçin insan tatlı tatlı eğlenerek envâ-ı muharremâtı irtikâb etmesin (her çeşit haramı işlemesin). İki rekât namazla bütün bu habâsetleri (pislikleri) affettirmek her vakit için mümkün değil mi? En âdî kabahatlerden, hatta en şenî (iğrenç) cinayetlerden kurtulmak için iki rekât namaz kâfidir, demekle esâsât-ı şeriyye ve ahlakiyenin çürük ve esassız olduklarını ilan etmek arasında bir fark görmüyoruz.”[54]

“Bid’atlar İslâm’ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından menedilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?” diyenlere ise şöyle cevap vermek gerekir:

İslâm’ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid’atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid’atları değil, İslâm’ın esaslarını ihyâ etmek gerekir.

Peki, bu geceyi nasıl değerlendirelim? Bu gecede; Günahlarımızdan dolayı pişmanlığımızı Cenâb-ı Hakk’a arz edelim. Kur’ân-ı Kerim okuyalım. Tefekkür edelim. Tezekkür edelim. Geçmişimizin muhasebesini, geleceğimizin plan ve programını yapalım. Kulluğumuzun gereğini yerine getirip getiremediğimizin hesabını gözden geçirelim. Özellikle şirkin hâkimiyeti içinde yaşadığımız şu günlerde bu zilletten nasıl kurtulacağımızı, bu kurtuluşun içerisinde nasıl yer alacağımızı sorgulamalı, şahsiyetlerimizin eksikliklerini ciddi bir eleştiriye tabi tutmalı ve zilletten kurtuluş yolunda ilerlerken Allah (c.c.)’a şirkten, demokrasiden vb. küfürlerden arınmış kalplerle samimiyetle yönelip dua etmeliyiz… Ama mesele burada kalmamalı yapılan samimi duaların kabulüne yardımcı olacak samimiyetin ölçüsü amelleri de işlemeye gayret etmeliyiz.

Bu dua ve dileklerle Ramazan-ı Şerif ayınızı ve içindeki Kadir gecenizi şimdiden tebrik ediyor, idrak edeceğimiz Ramazan Bayramının da hayırlara vesile olmasını, bu mübarek bayramın, Müslümanların dirilişine, vahdetine, güçlenmesine ve kurtuluşuna vesile olmasını şanı yüce Rabbimden niyaz ediyorum.

DİPNOTLAR

[1] M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.1,s.507, Çelik-Şura Yayınları, İstanbul

[2] İbn Huzeyme, Beyhakî, İbn Hibbân, bk. Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, II, 94-95

[3]  Buhari, Savm, II; Müslim, Siyam, 19, H. No: 1081

[4] Esad Muhammed Es-Sağirci, Delilleriyle Hanefi Fıkhı, s.358-360, Polen Yayınları, İstanbul, 2009

[5] Yusuf Kerimoğlu, Emanet Ve Ehliyet (İslam İlmihali), c.1, s. 412-414, Misak Yayınları, Ankara, 2006

[6] Kemalüddin İbnü’l-Hümâm, Kitabû’l Müsayere, İstanbul 1979, 265

Kemalüddin İbnü’l-Hümâm, Hanefî fakihi, usul ve hadis âlimidir. Hicri 790’da (m.1388) İskenderiye’de dünyaya geldi. Büyük dedesi Mesud aslen Sivaslı olup burada kadılık yapmıştır. Öğrencilik yıllarında çeşitli sıkıntılar ve müzmin hastalıklarla mücadele eden İbnü’l-Hümâm tahsilini tamamladıktan sonra ilim ve öğretimle meşgul oldu. İbnü’l-Hümâm 7 Ramazan 861 (29 Temmuz 1457) tarihinde Kahire’de vefat etti. Hayatı  ve eserleri hakkında bakınız: TDV İslam Ansiklopedisi,’ İbnü’l-Hümâm’ Maddesi, c.21,s.87-90, İstanbul-2000

 

[7] Geniş bilgi için bak: TDV İslam Ansiklopedisi,’Oruç’ Maddesi, c.33,s.417 ve devamı, İstanbul-2007

[8] İbn-i Abidin,  Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar , C: 4, s. 228, İstanbul, 1983

[9] Esad Muhammed Es-Sağirci, Delilleriyle Hanefi Fıkhı, s.351

[10] İbn-i Hümam, Fethû’l Kadir, c: 2, s. 85. Beyrut , 1315,

[11] Sünen-i Nesai, K. Savm: 43, c: 4, s. 167, Çağrı Yay. İst: 1401

[12] Yusuf Kerimoğlu, Emanet ve Ehliyet (İslam İlmihali),c.1, Sh:406,

[13] Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih, Çeviri ve Tahric:A.F.Kocaer, s.313, Hüner Yayınları, İstanbul,2003

[14] Mâlik b. Enes, Muvatta, Salât fi Ramazan 1; Buhârî, Salâtu’t-terâvih 1, Cum’a 29, 5; Müslim,

Musâfirîn, 177; Ebû Dâvûd, Salât 318; Nesâî, Kıyâmu’l-leyl 4.

[15] Buhârî, İmân 37; Müslim, Musâfirîn 173, 174; İbn Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 3, 39, 40

Bu hadisteki ve benzeri nâfileleri teşvik edici hadislerdeki ‘geçmiş günahları bağışlanır vb.’ ifâdelerini Âlimler ‘küçük günahlar’ diye yorumlamışlardır. Tövbeyi gerektiren büyük günahlar ile kul hakkıyla ilgili olan günahların, bu sözün kapsamına girmediğini âlimlerimiz tasrih etmişlerdir. Özellikle kul hakkına tecavüz etmek yönünden kazanılan günahların o kimselerin haklarını ödemeden ve rızalarını almadan bağışlanmayacağı her Müslüman’ın bilmesi gereken hususlardır.

[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 191. İbn Mâce, İkâmet 173; Nesâî, Sıyâm 40.

[17] Zeynep Şahin, Günler İle İlgili Hadisler, s.96, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul-2007

[18] Tirmizî, İlim, 16; İbn Hanbel, IV, 126

[19] Et-Tahtavî, Haşiye, 334, Mevsili, el-İhtiyar 1/68;Muhammed Said es-Sağarci, el-Fıkhu’l-Hanefi,225-226.

[20] Buhari, menakib 23; Müslim, fazail 77

[21] Buhârî, Bed’ü’l-vahy 5, 6, Savm 7, Menâkıb 23, Fezâilü’l-Kur’ân 7, Edeb 39; Müslim, Fezâil 48, 50;

[22]Ebû Ya’lâ, Müsned, IV, 435

[23] Fevzi Zülaloğlu, Kur’an Ayı Ramazan’da Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?, Haksöz Dergisi, Sayı: 187 , Ekim 2006

[24] Müzzemmil, 73/1–9

[25] Yahya Şenol, Ramazan ve Oruç, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2009, s. 33-35.

[26] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 67, 129; Buhârî, İ’tikâf, 1-18; Ezân, 12, 135

[27] İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, c. 2, s. 669-672, Cantaş Yayınları, İstanbul

[28] Kur’an Yolu Meal ve Tefsiri, c.5, s.604.

[29] TDV İslam Ansiklopedisi, ’Kadir gecesi’ Maddesi, c.24, s.124,İstanbul-2001

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığı Altında Kur’an Tefsiri, c.13, s.6920.

[31] TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, s.124

[32] Kadir 97/1.

[33] Beyhaki, Es-Sünenü’l- Kübra, Dârü’l Fikir, Beyrut, tsz., Siyam, 8607.

[34] Kadr 97/1-3.

[35] Muvatta, 1/321.

[36] Bakara 2/185.

[37] Duhân 44/1–3.

[38] Kadir 97/1.

[39] TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, s.125.

[40] Müsned, 2/27; Tayalisî, 1/257.

[41] Müsned, 5/132.

[42] Muvatta, İtikâf, 10.

[43] Tefsîru’l Kebir, c.6, s.228 vd.

[44] Buhari, Leyletü’l Kadr, 2.

[45] Buhari, Leyletü’l Kadr, 4.

[46] İmam-ı Kadıhan, El Feteva, Kahire: 1282, c:1, s. 190.

[47] Şeyh Nizamüddin ve Heyet, Feteva-ı Hindiyye, Beyrut: 1400, c.1, s. 216.

[48]TDV İslam Ansiklopedisi, c.24, s.125.

[49] Buhari, İman, 25; Savm, 6.

[50] Buhari, Leyletü’l Kadr, 1.

[51] Tirmizî, Daavat, 84.

[52] Muvatta, İtikâf, 16.

[53] Müslümanlığı mübarek gecelerde içki içmemek, kandil simidi yemek, yakınlarının cenazesine yarım başörtüsü ve siyah gözlükle katılmak ve Ramazanda oruç tutmak şeklinde anlayan bir zihniyetin varlığı malumdur. Değerli bir hoca arkadaşıma birisi sormuş: Hocam! Kandilde imkânım olmadığı için kandil simidi dağıtamasam günah olur mu? Güler misin, ağlar mısın?

[54] M. Şemseddin’in Hurâfattan Hakikate adlı kitabından naklen: M.Yaşar Kandemir, Mevzu Hadisler, s. 201, Ankara, 1975, Diyanet Yayınları

NOT: Genç Birikim Dergisinin Haziran-2015 Sayısında Yayımlanmıştır.