• Ubeydullah Toprak

    Şehâdetinin Yıldönümünde Seyyid Kutub’a Bin Selâm!

    - 29 Ağustos 2015

“Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır” (Ahzâb, 23)

Rahmetli Seyyid Kutub’un 29 Ağustos 1966 yılında Mısır’daki Abdunnasır Rejimi tarafından şehid edilmesinden bu yana 49 yıl geçti. Kur’an’la tanışmamızın rehberlerinden Kutub, şehâdetinin üzerinden geçen kırk dokuz yıla rağmen, Müslümanların referans aldığı eserleriyle ölümsüzleşti.

Bazı insanlar vardır ki hayatlarında bir nesle öncülük ettikleri gibi ölümleriyle de bir neslin dirilişine vesile olurlar. Düşman onları öldürmekle bir ayak bağını çözdüğünü zanneder ama kendini bir çıkmaz sokağa attığını görür. Düşünceleriyle ve kararlılığıyla yetişen nesle örnek olan Seyyid Kutub, bu gibilere bir örnektir. Kendini feda etti ama yetişen nesillere iman ve davada kararlılığı öğretti. Küfür ve fısk çamurunun her tarafı kuşattığı ortamda ondan etkilenen, onu örnek alan gençler imanî dirilişe kavuştular. Böylece bir ölüm,  milyonlarca dirilişe vesile oldu.

İslâm’a inanan toplumların, siyasal, toplumsal, kültürel tüm alanlarda içerisine düştüğü cahiliyyeden, ancak yeniden Kuran’a dönmekle kurtulabileceğini belirten ve Kur’an neslinin yeniden inşası ameliyesinin, ümmetin ihyâsı için öncelikli şart olduğuna vurgu yapan Seyyid Kutub’la ilgili birçok çalışma yapıldığını biliyoruz.[1] Bütün bu tanıtım çabalarına rağmen Seyyid Kutub’un ülkemizde yeterince tanınmadığı-özellikle yeni nesil bakımından- bir vakıadır. Özellikle oniki yılı aşkındır iktidarda olan Ak Parti’nin gayretleriyle İslâmcıların referans çerçevesi değişti. Mevdudi, Seyyid Kutub, Said Havva’nın yerini; Yahya Kemal, Peyami Safa, A. Hamdi, Ziya Gökalp aldı. Gençler dünyaya Müslüman âlimlerin değil, sağcı muhafazakârların perspektifinden bakar oldular.

Bir de buna muhafazakâr gözüken bazı Müslüman çevrelerin bilerek veya bilmeyerek yaptıkları Seyyid Kutub düşmanlığı[2] ve bazı yazarların[3] Seyyid Kutub’u IŞİD[4]’ın veya İslâmî terör’ün baş ideologu tanımlamaları eklenince âcizane bu yazıyı kaleme almak mecburiyetinde kaldık.

hayatı

  1. HAYATI:

 

Seyyid Kutub, 9 Ekim 1906 yılında Mısır’ın Asyut ’a bağlı Mûşâ köyünde doğdu.[5] Soyunun nereye dayandığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, anlaşıldığı kadarıyla aslen Hindistanlıdır.[6] Bazı kaynaklarda ise dedesinin aslen Suudi Arabistanlı olduğu ifade edilmektedir.[7]

 

Seyyid Kutub’un babası İbrahim Kutub köy halkınca sevilip sayılan, mütedeyyin ve mücadeleci bir kişi idi. Annesi de dindar ve maruf bir aileye mensup bir hanımefendiydi. Seyyid Kutub’un, Hamide, Emine ve Muhammed adında kendisinden yaşça küçük üç kardeşi vardı.[8]

 

Seyyid, çocukluk döneminde hafızasının kuvveti, zekâsının keskinliği ile yaramaz denebilecek kadar hareketli bir yapıya sahipti. 6 yaşına geldiğinde Maarif Vekâletine bağlı ilk mektebe başladı. Seyyid

Kutub İlkokulu bitirdiği sene Kur’an-ı Kerim’i de baştan sona ezberlemişti.[9]

 

İlkokulu bitirdikten sonra babası Kahire’ye götürdü ve el-Ezher Üniversitesi’nin orta öğretim bölümüne kaydettirdi. Bir süre sonra kardeşi Muhammed’i de Kahire’ye ortaokula kaydettiren babaları İbrahim Kutub, daha Seyyid Kutub lisede iken vefat etmişti.

 

Orta ve lise tahsilini Ezher’de tamamladıktan sonra yüksek tahsil için Kahire Üniversitesi’nin Daru’l-Ulum Fakültesine girdi. 1933 yılında fakülteden birincilikle mezun oldu. Mezun olurken Eğitim ve Pedagoji bölümünden bir sertifika almıştı. Aynı yıl Mısır Maarif Vekâleti tarafından bu Fakülteye edebiyat hocası olarak atandı. Bir taraftan fakültedeki görevine devam ediyor, diğer taraftan da Mısır’ın en büyük edipleri; Taha Hüseyin, A. Mahmut el-Rafiî gibi ediplerle edebi çalışmalar yapıyordu.

 

Başlangıçta Kutub’un çalışmaları edebiyat ve eleştirilerden oluşuyordu. 1930’lu yılların sonunda bir edebiyatçı gözüyle Kutub,  Filistin’de İngilizlerin bir Yahudi devleti kurma çabasını, Batılılaşma ve sömürgecilik ile ilişkilendirerek resmettiği ilk eserini yazdı. Kendisini edebiyata verdiği ve edebi akımları takip ettiği hayatının bu ilk dönemi kendi ifadesiyle “Cahiliye Dönemini” oluşturmaktaydı.

Şunu burada söylemeliyiz ki; Seyyid Kutub ’un Batılı değerlerden etkilenmesi, yaşam şeklinden ziyade düşünsel şekildedir. Bu yüzden, bu dönemde Batılı eserler ve değerlere büyük önem atfetse de yaşam şekli olarak hayvani güdülerin ön plana çıktığı bir hayat yaşamamıştır. Bu dönemde, içki içtiği, zina yaptığı, uyuşturucu kullandığı vb. ile ilgili bir rivayet varit değildir.[10]

 

Üstad Yusuf  El-Azm, 1939’dan itibaren Seyyid Kutub ’un İslâmi hayatını üç aşamada açıklar[11]:

     1- Sanatsal İslâmilik: Bu dönem, Kutub ’un edebi araştırmalar için Kuran’a yöneldiği dönemdir. Bu dönem 1939’da başlar. Yazdığı bir makalede Kuran ile ilgili bu yönde çalışmaların yetersiz olduğunu, kendisinin başlattığı bu çalışmanın ise bu yolda bir işaret fişeği hükmünde olduğunu dile getirir. 1945’te Kutub, harika eseri “Kuran’da Edebi Tasvir” adlı eserini okuyucularla buluşturur. Bundan iki yıl sonra 1947’de, Kuran’daki ‘sanatsal tasvirin’ konularından sadece bir konusuyla, Kıyamet’le alakalı olanını konu edinen “Kuran’da Kıyamet Sahneleri” adlı eserini kaleme alır.

Bu dönemde sürdürme düşüncesinde olduğu en önemli projelerinden olan “Yeni Kuran Kütüphanesi”ni şu başlıklarda eser vererek tamamlama düşüncesindedir:  Tevrat ve Kuran arasında Kıssa, Kuran’da İnsani Örnekler, Kuran’da Sanatsal Sunumun Özellikleri ve Kuran’da Vicdani Mantık. Ancak bunlardan bir tanesini bile yazmaz. Bilakis bu düşüncesinden daha farklı bir düşünceye, fikirsel çalışmalara yönelir ki bu onun İslâmi hayatının ikinci merhalesi olur.

“Kuran’da Edebi Tasvir” adlı eserine çarpıcı bir başlıkla başlar ve der ki; ”Gerçekten Kuran’ı buldum… Bu araştırma için çalışmalarımı bitirdiğimde nefsimde Kuran’ın yeniden doğduğunu müşâhede ettiğimi gördüm. Daha önce asla tanımadığım bir şekilde onu buldum” [12]

Bu aşama 1939-1947 yılları arasında yaklaşık sekiz yıllık bir süreyi kapsayan bu dönem, Kutub ’un  “Kuran’ı bulma, Kuran’ı keşfetme’ dönemi olarak nitelendirilebilir.

2-  Genel Fikri İslâmilik: Kuran’ın edebi ve sanatsal boyutuyla ilgili yaptığı çalışmalar onu, Kuran’ın sosyal, siyasal, ekonomik vb. yönleriyle tanıştırır. Böylelikle ıslah edici İslâmi fikir âlemine girer. Bu aşama 1947’de başlar, İhvân’a intisap ettiği 1951 yılına kadar sürer.

Bu dönem ise ‘Kuran’ın Kutub Üzerindeki Tesiri’ olarak nitelendirilebilir. Seyyid Kutub 1948 yılının ikinci yarısında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevli olarak ABD’ye gönderildi. Orada resmi olarak eğitim sistemini araştırması isteniyordu. Fakat bir taraftan da muhalif bir duruş sergilemeye başladığı için tabiri caizse ıslah olması maksadıyla da gönderilmişti Amerika’ya. Batılı yaşam tarzının güzelliklerini(!) bizzat müşahede etmesi ve böylece muhalefeti bırakması ümit ediliyordu. Fakat beklendiği gibi olmadı ve onu Amerika’ya gönderenler, geri döndüğünde fikirleri daha da billurlaşmış bir Kutub’la karşılaştılar.

Seyyid Kutub’u İhvân’a yaklaştıran Amerika’da yaşadığı iki önemli olay vardır. Bu olaylardan biri Müslüman Kardeşler Cemiyeti’nin lideri olan Hasan el-Bennâ’nın şehit edilmesiydi. Amerikan kamuoyunun bu haberi memnuniyetle karşıladığını bizzat müşâhede etti Kutub. Bu durum onda bir kırgınlık yarattı ve ülkesinde yaşanan gelişmelere daha farklı bir gözle bakmaya başladı. İkinci hadise, Kutub’un bir İngiliz ajanı ile arasında geçen bir diyalogdu. Söz konusu ajan, konuşmaları esnasında Kutub’a, Hasan el-Bennâ ve örgütü hakkında bir istihbarat belgesi göstermiş ve Müslüman Kardeşler’in, Doğu’da, Batı medeniyetine karşı durabilecek tek hareket olduğunu söylemişti.

Bu olaylar ve ülkenin çalkantılı siyasi atmosferi, geri döndüğünde Kutub’un, Müslüman Kardeşler ile temasa geçmesine neden oldu ve nihayet kırk beş yaşındayken, Salih Aşmavi vasıtasıyla İhvân’a üye oldu. Cemiyetin yayın organı olan el-Dava’da yazmaya başladı.[13]Bu olay, Kutub’un geçmiş dünyasıyla bütün irtibatlarını koparması anlamına geliyordu. Nitekim sonraları kendisi şöyle dile getirecekti bunu: “Ben 1951’de doğdum.”[14]

Bu dönemin etkisiyle bazı kitaplar kaleme alır. Onlar: İslâm’da Sosyal Adalet, İslâm-Kapitalizm savaşı, Dünya Barışı ve İslâm, İslâmi Çalışmalar, Fî Zılâli’l-Kur’ân ( ilk 16 cüzü)

3)Hedefleri Olan Hareki İslâmilik: ‘Hareki İslâmilikten kasıt; İslâm’ın, Kuran ve sünnette nasılsa o şekilde kuşatıcı, sahih bir şekilde anlaşılması, bunun özellik ve dinamiklerinin idrak edilmesi, görevinin nazara alınması ve ondaki ‘etkili bir şekilde müspet olgusal hareki’ boyuta eğilmektir. İslâm’ın müspet hareki anlayışın ardından düşüncede, tasavvurda, ibadette, yaşam ve muamelatta ona bağlanmak ve yaşamaktır.

Bu hal, üçüncü aşamada en güzel şekilde tahakkuk eder. Bu merhalede orjinal hareki çalışmalar ortaya koyar. Bu merhale, cihat, davet, fikir, eğitim vb. alanlarda hayatının en verimli dönemidir. Bu merhale 1951’de  Kutub’un İhvân’a intisap etmesiyle başlar ve 29.08.1966’da şehit edilmesine kadar devam eder. Bu merhale hemen herkesin öğrendiği, tanıdığı Seyyid Kutub dönemidir. Bu dönem, “Kuran’ı özümseyerek yaşayan Seyyid Kutub” dönemi olarak nitelendirilebilir.

Bu dönemde kaleme aldığı başlıca eserleri: Gözden geçirilmiş bir şekilde Fî Zılâli’l-Kur’ân’ın tümü,  Bu Din, Gelecek Bu Dinindir,  İslâm ve Medeniyetin Problemleri, İslâmi Tasavvurun Özellikleri, İslâmi Tasavvurun Dinamikleri, Yoldaki İşaretler.

Bu dönemde Seyyid Kutub, Mısır içinde ve dışında toplantı ve konferanslara katıldı. Önemli sunumlar yaptı. 1952 Temmuz’unda Mısır’da yapılan askeri ihtilal neticesinde aşırı sosyalizm uygulanmaya başlandı. Bu nedenle, Müslüman Kardeşlerle hükümet arasında bir görüş ayrılığı ortaya çıktı. 12 Mayıs 1954’te çıkarılan bir kanunla hükümet Müslüman Kardeşler Cemiyeti’nin on binlerce mensubunu zindanlara doldurdu.

 

Aynı yıl içinde Seyyid Kutub’da tevkif edilmiş ve onbeş yıl ağır kürek cezasına çaptırılmıştı. Hapiste korkunç işkencelere maruz kalan Kutub, zindanda bulunduğu müddetçe de fikirlerini ve düşüncelerini söylemekten ve yazmaktan vazgeçmedi. Eserlerinin birçoğunu hapiste yazdığı gibi en büyük eseri olan Fî Zılâli’l-Kur’ân’ın son yarısını da hapishanede tamamladı.[15]

 

Seyyid Kutub cezasının 10 yılını geçirdikten sonra 1965 yılında Irak devlet başkanı Abdüsselam Arif’in Kahire’yi ziyareti esnasında Nasır nezdinde şahsen müdahalede bulunarak serbest bırakılmasını istemesiyle kalan cezası affedilerek salıverildi. Seyyid Kutub hapishaneden çıktıktan sonra da inandığı dava uğrunda yazmaya ve konuşmaya kararlıydı. Kutub 1965 yılında “Yoldaki İşaretler” adlı eserini neşretti. Bu eseriyle mevcut düzeni kuvvet zoruyla değiştirmek üzere komplo hazırlamak bahanesiyle, aynı sene Ağustos ayında diğer Müslüman Kardeşler mensuplarıyla beraber yeniden tutuklandı.

 

Seyyid Kutub “Devlet Güvenlik Mahkemesi” tarafından göstermelik bir şekilde yargılanarak Muhammed Yusuf Havvaş ve Abdülfettah İsmail ile birlikte 22 Ağustos 1966’da idamlarına hükmolundu. Assam el Attar’ın kitabında anlattığına göre Kutub, bu kararı tebessüm ve Allah’a kavuşmanın verdiği büyük bir mutlulukla karşılamıştı. Seyyid Kutub, idam kararından sonra kendisini ziyaret için gelenlere, “Üzülmeyin, rüyamda Rasûlullah’ı gördüm, beyaz bir at üzerindeydi. ‘Sen üzerine düşeni yaptın, şehitlik sana kutlu olsun’ dedi.” diyerek ihlâs, samimiyet ve Allah’a olan teslimiyet ve bağlılığını ifade etmiştir.[16]

Seyyid Kutub, idam edilmeden önce Mısır’ın modern firavunu olarak gördüğü Nasır’dan gelen özür karşılığında af teklifini, tarihe geçecek şu kesin ifadelerle reddetmiştir: “Eğer Allah’ın kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah’a şükürler olsun ki, on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım.”[17]

   İdam kararı 29 Ağustos 1966’da sabaha karşı infaz edildi. Üstad Seyyid Kutub, şehâdetinden 14 yıl önce yazdığı “İslâmi Etüdler” isimli eserindeki şu ibarelerin hakkını canını feda ederek vermişti: Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini feda etmeleri şartıyla… Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında manalanması şartıyla… Hak bildikleri şeyin hak olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla…” [18]

  B)ESERLERİ:

 

  Seyyid Kutub, çeşitli konularda eserler vermiştir. Daha çok edebî, siyasî, iktisadî, toplumsal, felsefî ve dinî alanlarda eserler te’lif etmiştir. Yayınlanmış yirmi altı kitabı vardır. Bunları salt edebiyat, Kur’an edebiyatı, İslâmi kültürel ve İslâmi hareketle ilgili kitaplar, şeklinde tasnif edebiliriz. Bazılarının adını vermekle yetinirken, bazılarını kısaca tanıtacağız:

 

     1- Fi Zılâli’l -Kur’ân (Kuran’ın Gölgesinde): Seyyid Kutub’un en hacimli çalışması ve Kuran’ın tam bir tefsiridir. Kitapta tevhid, İslâm, hâkimiyet, davet, hareket, cahiliyye ve ona karşı koyma ve değiştirme gibi konularda düşüncelerini ortaya koymuştur. Muhammed Kutub’un deyişiyle, sahibinin ruhu, bilinci, düşüncesi ve vücuduyla yaşadığı, iman dünyasında yaşadıklarını kelimelerle somutlaştırdığı en büyük eseridir. Kuran’ın her alanda insanı ve toplumu oluşturma amacına uygun olarak yazılmış şaheser bir tefsirdir. Başta Türkiye Müslümanları olmak üzere İslâm coğrafyasında Müslümanların yeni bir anlayışla doğrudan Kur’an/İslâm’la tanışmaları ve İslâm’ın bir hayat nizamı olduğunu öğrenmelerinde başrolü oynayan bir kitaptır.

 

Tefsirin yazılımı, Kutub’un el-Muslimun dergisinde 1952 yılında Fi Zılâli’l -Kur’ân başlığı altında tefsir olarak ilk makalesini yayınlamakla başlar ve Bakara/103. âyete kadar gelir. Tutuklanmadan önce dergide artık İslâm Toplumuna Doğru başlığı altında yazar ve Fi Zilâl’i ayrıca tefsir olarak yazacağını belirtir. 1952-1954 arasında 16 cüz yayınlanır. 1954 yılında Kutub hapse girer ve tefsiri tamamlaması tehlikeye girer. Ancak Kutub’la Tefsir yazması konusunda antlaşma yapmış olan Dâru İhyâi’l-Kütübi’l-Arabiyye yayınevinin hükümetin aleyhine açtığı davayı kazanması üzerine Kutub hapiste tefsiri tamamlar.[19]

Seyyid Kutub, “Kur’an’ın gölgesinde hayat bir nimettir. Bu nimeti ancak ta­danlar bilir. Ömrü yücelten, arıtan ve kutsallaştıran bir nimet”[20] diye başladığı önsö­zünde, kendisine bir süre Kur’an’ın göl­gesinde yaşamayı lütfeden Allah’a hamdettikten sonra bu yaşantının niteliğini anlatmaya çalışır. Kur’ân-ı Kerîm’in ya­şanmak için indiğini, fert ve toplum tara­fından yaşanmadığı takdirde beklenen et­kilerinin görülemeyeceğini, nitekim uzun süreden beri Müslümanların Kuran’ı ha­yatlarından uzaklaştırdıkları için İslâm dünyasında çeşitli sıkıntıların ortaya çık­tığını, yeniden Kuran’a dönülmesi ve onun kılavuzluğunda hayatın İslâmlaştırılması halinde bütün bu sıkıntıların ortadan kalkacağını söyler.

Fî Zılâli’l-Kur’ân ilk defa 1968-1977 yıllarında Türk­çe’ye tercüme edilerek on altı cilt halin­de yayımlanmıştır.[21]. 1989 yılın­da Dünya Yayıncılık, Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı on cilt olarak neşret­miştir.[22] 1991 yılında ese­rin yeni bir tercümesi heyet tarafından yapılmış, bu tercü­me de on iki cilt olarak basılmıştır.[23] Fî Zılâli’l-Kur’ân, Türk­çe dışında İngilizce, Fransızca, Farsça ve Urduca, Endonezya, Afgan dillerine de tercüme edilmiştir.   

     2- Meâlimu fi’t-Tarîk (Yoldaki İşaretler): Seyyid Kutub’un sağlığında yayınlanan son kitabıdır. 1964 yılında yayınlanmıştır. İslâmi hareketin çalışma metodunu açıklamak ve Allah’a davet yolunda yol işaretlerini göstermek üzere yazmıştır. Kahire yakınlarındaki Turra cezaevinde yatarken bölümler halinde yazıp kız kardeşi Hamide Kutub ve Zeynep Gazali aracılığıyla İhvân’a ulaştırdığı bölümlerden oluşmuştur. Tahliye olduktan sonra gözden geçirmiş ve yayınlamıştır.

Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub’un en parlak edebi eseri olup bütün ömrünün ürünü diyebileceğimiz bir kitaptır. Kendisi de kitabının önsözünde kitabın yazılış amacını şöyle ifade etmektedir: “Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan ‘cahiliye’ egemenliğe son vermeye kararlı ‘öncü topluluk’un üstlendiği bu zorlu görevin tabiatını bilmesi, görevinin hakikatini kavraması, amacının asaletini ve çıkacağı bu uzun yolculuğun başlangıç noktasını saptayabilmesi için ona kılavuzluk edecek ‘yol işaretleri’ gerekir… Bu yol işaretleri öncelikle ‘akîde’den, yani Kur’an’dan alınmalıdır; Kur’an’ın dünya görüşünden, Allah’ın tarihin şeklini kolay bir biçimde değiştireceği kaynaktan. Yoldaki İşaretler’i işte gelmesi sabırsızlıkla beklenen bu ‘öncü topluluk’ için yazdım.” [24]

Yoldaki İşaretler, Müslümanların düşüncelerinin netleşmesinde gerçekten büyük etkisi olmuştur. Yazıldığı dönemde Mısır’da ve özellikle de İhvân üzerinde çok etkili olan bu kitap, Seyyid Kutub’un şehid edilmesinden sonra etkisi Mısır’ın sınırlarını da aşmış, sadece İslâm dünyasında değil, dünyanın diğer bölgelerinde de etkisini göstermiştir.[25]

Üstad Mevdudi, Yoldaki İşaretler Kitabı ile ilgili olarak şöyle diyor; “Yoldaki İşaretler adlı kitabı okuduktan sonra kendim yazmışım gibi duygulandım. Çünkü içindekilerin hepsi de inandığım ve gördüğüm gerçeklerdi.”[26]

Yoldaki İşaretler, ilk olarak Türkçeye 1966 yılında Ankara ilahiyat fakültesinden Abdulkadir Şener tarafından çevrilmiş ve günümüze dek pek çok çevirisi yayımlanmıştır.[27]

   3- Hasaisu’t-Tasavvuri’l-İslâmi (İslâm Düşüncesi ): Kutub’un Kur’an üzerinde on yıldan fazla süren araştırma ve incelemesinin hülasası olarak yazılan kitap,1962 yılında yayınlanmıştır. Kur’an’ın anlatım üslubunu kavrama noktasında et-Tasviru’l-Fenni kitabı bir dönüm noktası olduğu gibi, İslâmı doğru anlama ve kavrama yolunda da bu kitap bir dönüm noktası sayılır.

Kutub, İslâm’ın Allah, kâinat, hayat ve insan konusundaki anlayışını ortaya koymaya çalıştığı bu kitabı, fikri ve siyasi olarak aktif hareketin içinde bulunduğu ve İslâm anlayışında zirveye ulaştığı bir dönemde yazmıştır. Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık gibi bozulmuş dinlerin tasavvurunda ulûhiyet ve rububiyet konusunda yapılan yanlışlardan örnekler verdikten sonra, doğulu ve batılı kültürlerden ve geleneksel kültürümüzü şekillendiren anlayışlardan ve yöntemlerinden uzak Kur’an’ın ortaya koyduğu yalın bir İslâm anlayışını ve temel niteliklerini ortaya koymaya çalışır. İslâm düşüncesinde rabbanilik, sebat, kapsamlılık, dengelilik, pozitiflik, gerçekçilik ve tevhid özelliklerinin egemen olduğunu, İslâm düşüncesini veya tasavvurunu İslâm’ın tabiatına yabancı ithal kavramlarla değil, Kur’an’ın kendi kavramlarıyla ortaya koymak gerektiğini, çünkü sıvının içinde sunulduğu kabın şeklini aldığı gibi düşüncenin de içinde sunulduğu yöntemin şeklini aldığını veya ondan etkilendiğini söyler. İslâm Düşüncesi adıyla Türkçeye çevrilmiştir.[28]    

    4-Hâza’d-Din (Din Bu):Kutub, bu kitabını zindanda yazmıştır. O dönemde İhvân’a bağlılığından dolayı zindana doldurulmuş gençlerden bazılarının morallerinin bozulduğunu, inançlarının ve güvenlerinin sarsıldığını görür. Bunu telafi etmek ve gittikleri yolun doğru olup yegâne kurtuluş yolu olduğunu vurgulayarak, morallerini düzeltmeyi ve inançlarını pekiştirmeyi amaçlayarak bu kitabı yazar. Kitapta İslâm’ın temel niteliklerini ve insanları nasıl hayra yönlendirdiğini anlatır.

Kutub’un düşünce yapısında eylemci İslâm düşüncesi (el-fikru’l-hareki el-İslâmi) aşamasının başlangıcı sayılan kitap, 1960 yılında Kahire’de basılmıştır. İslâm’ın tabiatı, özellikleri, insanlık için tek kurtuluş yolu olduğu, olağandışı veya gaybi bir yolla değil, ancak maddi sebepler ve sosyal yasalar çerçevesinde insanların çabalarıyla üstün ve egemen olabileceğini anlatmıştır. Din Bu adıyla Türkçeye çevrilmiştir.[29]

Bu kitaplarının yanı sıra Seyyid Kutub’un 22 eseri daha vardır. Ama biz yer darlığı sebebiyle burada zikretmeyeceğiz. Arzu edenler dipnottaki kaynaklardan bilgi edinebilir.[30]

  1. C) GÖRÜŞLERİ:

İslâm düşünce tarihinin en büyük kahramanları arasında, ismi son yüzyılda en çok telaffuz edilen, en çok iltifata ve de bir o kadar da eleştiriye maruz kalmış bir büyük mütefekkir ve dava adamı olan Seyyid Kutub, fikirleri itibarı ile sadece mensubu olduğu coğrafya ve fikri hareketle sınırlı kalmamış, İslâm dünyasında oluşum aşamasındaki birçok İslâmi harekete etki etmiştir.

 

Batılı İslâm araştırmacılarının çoğuna göre de Seyyid Kutub,  militan cihadın öncüsü, bütün dünyadaki Müslüman aşırılık yanlısı hareketlerin manevi babasıdır.[31] Özellikle 11 Eylül olayları ve Londra patlamalarının ardından şeytani medya aracılığıyla zihinlere kazılmak istenen İslâm=terör denklemi bağlamında sözde “İslâmi terör”ün fikri kaynakları olarak, şehid Seyyid Kutub’un zikredilmesi, son derece anlamlıdır.

 

Peki Seyyid Kutub’u Firavnî sistemler açısından “tehlikeli” kılan fikirleri nelerdi? Onun ‘Amerikan İslâmı’ diye isimlendirdiği Ilımlı İslâm’ı destekleyen küresel güçlerin,  Seyyid Kutub’la alıp veremediği neydi?  Niçin dünyanın değişik coğrafyalarında yaşayan farklı ırk ve kültürlere mensup pek çok İslâmi hareket bağlısı tarafından adeta ortak bir modeldir Seyyid Kutub?

 

Bu sorulara cevap sadedinde şehid Seyyid Kutub’un fikir ve görüşlerini ana maddeler halinde zikretmeye gayret edelim:

 

   1-TEVHİD İNANCI:   Seyyid Kutub’a göre Tevhid, İslâm düşüncesinin dayandığı temel esastır. İslâm düşüncesi dayandığı halis tevhid inancı ile yeryüzünde geçerli olan diğer itikadi ve felsefi düşünce sistemlerinden ayrılır.

Tevhid akîdesi, Yüce Allah’ın insanlığa katıksız bir bağışıdır. O, Peygamberler aracılığıyla bu akîdeyi insanlara tanıtmıştır. Bu akîde hiçbir şekilde insanlar tarafından ortaya konulmuş değildir. Onu keşfedinceye, en mükemmel şekle ulaştırıncaya kadar; ilim ve sanatlarda olduğu gibi, bu akîdeyi adım adım

keşfetmiş değildirler. Tarihin doğuşundan bu yana bütün Semavi dinlerde, bu akîde eksiksiz ve kesin olarak gelmiştir.[32]

 

Seyyid Kutub’a göre, akîde meselesi “insan”ın hiçbir zaman değişime uğramayan temel sorunudur. Çünkü akîde bu oluş içerisinde onun varoluşsal bir sorunudur. Daha sonra sonunun nereye varacağı sorunudur. Bu oluş ortamında eşya ve diğer canlılarla ilişkisini belirlemenin sorunudur. Sorun insanın bu kâinatın ve

bütün canlılar aleminin yaratıcı ile ilişkisi sorunudur. Çünkü akîde meselesi varlık ve insanlık meselesidir. Kutub’a göre, akîde meselesinin başlıca kurallarını “Uluhiyyet-ubudiyyet” (İlahlık-kulluk) ve bunların arasındaki ilişki oluşturur.[33]

 

İnsanlık tarihi boyunca herhangi bir ilahın varlığı hiçbir zaman ciddi bir problem olmamıştır. Uluhiyyet gerçeğinin tasavvuru yani “tevhidin niteliği” ile ilgili konular her zaman için ciddi problem olmuştur. Her zaman için görülen mücadele hak itikad ile batıl inanışlar arasında olmuştur. Bu mücadele son zamanlarda aldatıcı şekli ile görünen; mutlak olarak iman ve mutlak olarak inkâr arasında olmamıştır.

 

İslâm’ın bütün mücadelesi, tümüyle batıl inanışlara karşıdır. Çünkü bu batıl inanışlar mutlak tevhid üzerine yükselmiyordu. İslâm ise mutlak Tevhidi insan hayatının temeli haline getirmek için çalışmıştır. İster itikad ve düşünce, ister duygu ve ibadet, ister yönetim ve düzen anlamında olsun, tevhidi insan hayatının temeli haline getirmek ister. Aynı şekilde İslâm’ın mücadelesi, Tevhid esası üzerinde

yükselmeyen diğer bütün inanış şekilleriyle sürüp gidecektir.[34]

 

Seyyid Kutub’a göre İslâm;  Sahih ve doğru akîdenin ne olduğunu ortaya koyarken şunu açıkça belirtmiştir: Tevhid, uluhiyyet, rububiyyet, egemenlik ve otoritenin yalnız Allah’a ait kılınması, yalnızca onun uluhiyyetine itikad edilip her türlü ibadetin sadece ona sunulması, onun hâkimiyetinin kabul edilmesi, onun şeriatı ile hükmedilmesi; bütün hukuk düzenleri bir tarafa yalnızca onun şeriatı hükmüne başvurulması esası üzerinde yükselen İslâm akîdesini sahih akîde olarak kabul etmiş ve bütün bunları gerçek din olarak ortaya koymuştur. Allah insanlardan kabul edecekleri yegâne dinin bu olduğunu, bunun dışında kalan her türlü inanç ve yaşayış düzeninin batıl, şirk veya küfür olduğunu belirtmiştir.[35]

 

Bunun yanı sıra şuanda ya da geçmiş zamanlarda cahiliye mensupları ile girişilen gerçek savaş; yeryüzü düzeni ve insanların hayat düzeninde Yüce Allah’ın Rububiyyeti, düzenleyiciliği ve otoritesinin olup olmaması noktasında cereyan etmiştir. Hâkimiyet hakkının kime ait olacağı, insanları kul edinmek hakkının kime ait olacağı konusu etrafında cereyan etmiştir. Çünkü İslâmî düşünüşe göre, hâkimiyet ve teşri; insanları şeriatlarına itaat eden kullar haline getirmek hakkı; uluhiyyetin özelliklerindendir. Allah tarafından indirilmiş herhangi bir delil olmaksızın kim böyle bir hakkı kullanmaya kalkışırsa; kendisi için uluhiyyet

iddiasında bulunmuş olacağı gibi, onun bu iddiasına boyun eğenlerde; onun uluhiyyetini kabul ediyorlar demektir.[36]

 

      2-TOPLUMLARIN KONUMU: Kutub’a göre Cahiliyye, insanın insana hükmetmesidir. Çünkü o, kulların kullara kulluğudur. Allah’ın kulluğundan uzaklaşmaktır. Onun uluhiyyetini reddetmektir. Allah’ı bırakıp bazı insanların uluhiyyetini kabul etmek ve onlara kul olmaktır. Dış şekiller değişebilir fakat cahiliyetin özü her zaman devam eder. Tek cümleyle ifade etmek gerekirse Cahiliyye; hayatın hangi meselesinde olursa olsun Allah’tan başkasından telakki almak demektir[37]

 

Fi Zılâli’l -Kur’ân tefsirinde Maide, 44-50.ayetleri tefsir ederken şunları söylemektedir: “Cahiliye insanın insan üzerine tahakkümü ya da insanın Allah’tan başkasına boyun eğmesi demektir. Allah’ın ulûhiyetini red ve yaratılmışlara kulluk anlamına gelir. Bu anlamda cahiliye yalnızca belirli bir tarihsel dönemi değil, fakat bir durumun, bir ilişki sisteminin adıdır. İslâm’ın tamamıyla zıddı ve yeminli bir düşmanı olan cahiliye biçimini alan, insanlar arasındaki bu ilişki sistemi geçmişte olmuştur, bugün de vardır ve gelecekte de olabilir. Her zaman ve zeminde insanlar açık ve net bir tercihle yüz yüzedirler. Ya bütünlüğü içerisinde Allah’ın kanunlarına ya da şu veya bu biçimde insanlar tarafından oluşturulan kanunlara itaat edeceklerdir. İkinci durum söz konusu olduğunda insanlar cahiliye konumunda yer almaktadırlar. İnsanlık bir yol ayırımındadır ve tercih zorunludur: Ya İslâm, ya cahiliye. Avrupa ve Amerika’nın sanayileşmiş toplumlarında yaşanmakta olan modern cahiliye ile göçebe Arap toplumunun klasik cahiliyesi özde birdirler. Çünkü her iki sistemde de insanlık, Allah’a değil insanlara teslim olmuştur.”[38]

 

Seyyid Kutub Cahiliyyeyi bu şekilde açıkladıktan sonra İslâm toplumu ve Cahiliyye toplumunu da şu şekilde ifade eder: İslâm toplumu itikad, ibadet, şeriat (yasama ve yürütme) sosyal ve siyasal nizam, ahlak ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın topyekün uygulandığı, yaşanıldığı toplum tipidir. Cahiliyye toplumu tipi ise İslâm’ın uygulanmadığı ve İslâm’ın inanç sisteminin, düşünce yapısının, değerlerinin, ölçülerinin, sosyal ve siyasal sisteminin, ahlak ve yaşama biçiminin yürürlükte olmadığı bir toplumdur.”[39]

 

    3- NE YAPMALI: İnsanlığa hâkim olan çağdaş cahiliyeden kurtulup gerçek tevhid inancına nasıl sahip olunabilir? Bunu da Seyyid Kutub şöyle açıklamaktadır:

 

İnsan, insan olma özelliği ile yeryüzünde Allah’ın yasalarına uygun olarak vekâlet görevini yerine getirmekle yükümlüdür. İslâm olma özelliği ile de, yeryüzünde cahili sistem dışında, ayrı bir sistem ortaya koymak ve Cahiliyeyi andırmayacak şekilde insanın yeniden doğuşunu gerçekleştirmekle yükümlüdür.[40]

 

Kutub’a göre “Cahiliyenin bütün etkilerinden sıyrılarak ilk neslin dayandığı ve beslendiği saf kaynağa dönülmesi gerekir. Bütün varlığın hakikati, insanî varlığın hakikati, bu iki varlık türü ile gerçek, yetkin ve aşkın olan Allah arasındaki bütün bağlantılar o kaynağa dayandırılmalıdır. Bundan dolayı yaşam felsefemizi, değerlerimizi, ahlaki yapımızı, yönetim metodlarımızı, politika, ekonomi… Bütün hayat dinamiklerini mutlaka bu kaynağa dayandırmak ve oradan almak zorundayız.”[41]

Kutub’a göre; İslâm; kulları, kullara kul olmaktan kurtaran hürriyet buyruğu olup -nefsanî duygulara kölelikte bir çeşit kulluktur- Allah’ın âlemlerin Rabbi oluşunu gerçekleştirmek için gelmiştir. Bu emrin ilanı her yönüyle beşer otoritesine karşı girişilen bir darbedir. Her ne şekilde olursa olsun insanların otoritesi altındaki düzenleri yerle bir etmek demektir. İşte İslâm bu önemli görevini yapabilmek için şunları gerçekleştirmek zorundadır. Bu dine boyun eğenlerin üzerindeki zulmü kaldırıp insanların sultasından kurtulduklarını bildirmesi ve her çeşidiyle kullara kul olmaktan kurtulup tek bir ilah olan Allah’a kul olduklarını göstermesi lazımdır. Bu ise ancak bu ilahi emre inanan, onu hayatında yaşayan; put ve putçularla cihad eden, bu dine girmek isteyenlerin karşılaştıkları engelleri kuvvet kullanarak yok eden ve tek kumanda altında imanlı kitlenin yetiştirilmesiyle mümkündür. Ki her ne şekilde olursa olsun Allah’ın ulûhiyetini gerçekleştirmek için kulların kullara kulluğu prensibine dayanan sistemleri yıkması gerekir. Allah’ın dini hâkim olmalıdır sadece. Şunu da bilmek gerekir ki: Bu din soyut inanç ve sembollerden ibaret olmayıp Allah’ın sultasına boyun eğmek demektir.[42]

 

Görüşlerini ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Seyyid Kutub, takdir edileceği üzere İslâmi söylemin çağdaş kilometre taşlarındandır. Net edebi üslubu ve çarpıcı öğüt verişi ile eserlerinin ulaştığı binlerce insanın Kur’âni mesajıyla kendisiyle yorumlandığı bir standart haline gelmiştir.  Seyyid Kutub;  “ Din sadece ibadet ve merasimlerden ibaret değildir; yeryüzünde adaleti tesis etmek ve zulme başkaldırmak esası üzerine kurulu bir yaşam biçimidir. Adaletsizliğe ve zulme sebep olan Suret-i Hak’tan bile görünse tağuttur. Tağuta itaat şirktir, onu ortadan kaldırıncaya kadar mücadele vermek Müslüman olmanın gereğidir söylemiyle yeni bir mücadele fıkhı oluşturmuştur. Kutub, eserlerinde ümmeti avuntu ve kuruntulardan uyandırıp çağın karanlığına karşı tevhidi bilinçle yeniden inşa etmenin temel taşlarını gösterirken, statükonun bozulmasına karşı olan zalimlerin tehditlerine ve karalamalarına aldırmamış, sözünü eğmemiş, kelimeleri gizlememiş, düşüncelerinin yaşaması için kendini feda edip şehadeti seçmiş müstesna bir şahsiyettir. O’nun İslâmi hareketler ve İslâmi bilinçlenme süreci üzerine etkisi, düşüncelerinin gücü yanında, ölüm pahasına da olsa inandıklarını tebliğ etmekten vazgeçmemesindeki imrendirici örneklikle de beslenmektedir.

 

Neticede Seyyid Kutub, bu dine bir nebze olsun imanı olan herkesi etkilemiş büyük bir mütefekkirdir. Ama her şeyden öte O, Müslümanlara nasıl düşüneceğini öğrettiği kadar nasıl yaşanması ve nasıl ölünmesi gerektiğini de öğreten bir şehadet öğretmeni­dir. Şimdilerde zalimlerle nasıl uzlaşılacağının projelerinin hazırlandığı ve uygulandığı günümüzde, zalimlerle nasıl hesaplaşılacağının yollarını gösteren şehid Seyyid Kutub’a ne kadar da muhtacız…

Son söz olarak; çağımızın âlimlerinden Abdurrahman Azam’ın Seyyid Kutub’un ardından söylediği: “Herkes biliyor ki, sen şehidsin! Çünkü zalimlerin karşısına bütün gücünle dikilmişsin. Sonra da şehidlerin efendisi Hz. Hamza gibi şehid edildin. Biz seni Allah’ın aslanlarından sayıyoruz. İnşallah mahşerde onlarla müşerref olursun.”[43] cümlelerine âmin diyor, Yüce Allah’ın ona lütfettiği şehâdet mertebesini bize de lütfetmesini temenni ediyoruz. Selâm ve Duâ ile…

DİPNOTLAR

 

[1] İbrahim Sarmış, Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutub, Fecr Yay.,Ank., 1992; H.Kamil Yılmaz, Seyyid Kutub, Hayatı, Fikirleri ve Eserleri, Hikmet Yay., İst., 1980; Mustafa Berakat, Seyyid Kutub,  Risale Yayınları, İstanbul, 1987; Fatmanur Altun, Seyyid Kutub, İlke Yayınları, İstanbul, 2011

[2] Buna ‘babası âlim kendisi zâlim’ sözünü hakkeden Müfid Yüksel’in “Seyyid Kutub’un Mekke dönemi metaforu bir tiyatro haline geldi. Kutub’un görüşü ideolojik filtreden, imbikten geçmiş bir Selefilik’tir. Mevdudi Kutub’a nazaran çok daha Tekfirci bir isimdir.  Kur’an’a Göre 4 Terim kitabı tamamen Tekfirciliğin doktrini sayılır.” (http://www.zaman.com.tr/gundem_suriye-krizinin-sebebi-neo-ittihatcilik_2306236.html) sözlerini örnek olarak gösterebiliriz.

 

[3] http://www.posta.com.tr/turkiye/PostaYazarHaberDetay/ISID-e-katilimlar-neden-artiyor–Turkiye-nasil-onlemler-almali-.htm?ArticleID=292457, http://www.taraf.com.tr/yazarlar/avrupali-gencler-neden-iside-katiliyor/, http://farukarslan.com/yazilarim/gazetecilik-makalem/isid-nereden-kosuyor-2/

[4] IŞİD hakkında dergimizin genel yayın yönetmeni Ali Kaçar ağabeyimizin son derece aydınlatıcı yazılarını dikkatle okumanızı tavsiye ederim. Yalnızca şunu ifade edelim: Müslümanları tekfir eden ve katleden, Müslümanların Esed’den aldığı topraklara savaş açan, İslam savaş hukukuna riayet etmeyen, antlaşmalara ihanet eden IŞİD, sahip olduğu anlayışla ve gerçekleştirdiği amellerle  İslam ümmetine zarar vermiştedir. 

[5] TDV İslam Ansiklopedisi, ‘Seyyid Kutub’ Maddesi, c.37, s. 64, İstanbul, 2009.

[6] İbrahim Sarmış, Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutub, s. 25

[7] H. Kamil Yılmaz, Seyyid Kutub, Hayatı, Fikirleri ve Eserleri, s.35

[8] İ. Hakkı Şengüler, Seyyid Kutup Kimdir? Fîzılâl’il-Kur’an Girişinde, s. 9,Araştırma, İst., 1992

[9] İ. Hakkı Şengüler, Seyyid Kutup Kimdir?,  s. 10.

[10] http://www.ufkumuz.com/11843_%C2%A0Mustafa-Naim-ile-Sehadetinin-45-Yilinda-%C2%A0-Seyyid-Kutub-.html

[11] Yusuf elAzm, Raidü’l-Fikri’l-İslâmiyyi’l-Muasır, Beyrut 1980,

[12] Seyyid Kutub, Kuran’da Edebi Tasvir, s19, Çizgi Yayınları, İstanbul, 1991

[13] http://iskenderunihsander.com/yazar.asp?yaziID=43

[14] Gilles Kepel, Peygamber ve Firavun, s.48, Çizgi Yayınları, 1992, İstanbul

[15] Şengüler, a.g.m. , s. 13

[16] Prof Dr. Mesut Erdal, Seyyid Kutub, Yeni Ümit dergisi, Sayı: 92 Yıl:24, Nisan-Mayıs-Haziran 2011

[17] Seyyid Kutub Hayatı, Fikirleri, Eserleri, s.104; Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine’l-Milad ile’l-İstişhad ,

  1. 473, Beyrut,1991

[18] Ömer Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta Ortadoğu, s.277, İstanbul, 2003

[19] Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub Mine’l-Milad İle’l-İstişhad, s. 545-548

[20] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l -Kur’ân, c.1, s.13, Hikmet Yayınları, İstanbul,1991

[21] Hikmet Yayınları, 1968-1977, İstanbul. Bekir Karlığa, İsmail Hakkı Şengüler ve M. Emin Saraç tarafından tercüme edilmiştir.

[22] Dünya Yayıncılık, İstanbul,1989- 1991. Salih Uçan ve Vahdettin İn­ce tarafından tercüme edilmiştir.

[23]Hikmet Yayınları, İs­tanbul, 1991-1995.Yakup Çiçek, Ali Turgut ve arkadaşlarının oluşturduğu bir heyet tercümesi.

[24] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, s.14, (Çev: Abdi Keskinsoy), Pınar Yayınları, İstanbul,2006

[25] Ali Kaçar, Yoldaki İşaretler’in İslami Hareketler Üzerindeki Etkisi, Genç Birikim Dergisi, Ekim-2006, s.15-18

[26] H.Kamil Yılmaz, Seyyid Kutub, Hayatı, Fikirleri ve Eserleri, s.157, Hikmet Yay., İst., 1980

[27] Pınar Yayınları, İstanbul,1992; Dünya Yayıncılık, İstanbul,1997; Özgün Yayıncılık, İstanbul, 2001

[28] Dünya Yayıncılık, İstanbul,2006 (Çevirenler: Mehmet Çelen/ Resul Tosun/ Hamid Şükrü )

[29] Özgün Yayıncılık, İstanbul, 2001

[30] Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, ’Seyyid Kutub’Maddesi, c.37, s.66-67, İstanbul,2009; Ayrıca İbrahim Sarmış, Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutub, Fecr Yayınları, Ankara,1992

[31]J.L. Esposito, Kutsal Olmayan Savaş, Sh:77, Oğlak Bilimsel Kitapları, İstanbul, 2003

[32] Seyyid Kutub, İslam düşüncesi II. Çev: M. Beşir Eryarsoy, İşaret Yay. , İst. 1988, s. 106–128.

[33] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Çev. Abdi Keskinsoy, Pınar Yay., İst., 2003, s.25-25; Fizılal-il Kur’an,

c.5, s.79,( Tercüme: Emin Saraç-İ.Hakkı Şengüler-Bekir Karlığa), Araştırma, İst., 1992

[34] Seyyid Kutub, İslam Düşüncesi II, s.130

[35] Kutub, İslam Düşüncesi II, s.146; Fi Zılâli’l -Kur’ân, c.2, s.304–305.

[36] Kutub, İslam Düşüncesi II, s.174

[37] Fi Zılâli’l -Kur’ân, c.4, s.269–270,473.

[38] Fi Zılâli’l -Kur’ân, c.3, s.378-379

[39] Kutub, Yoldaki İşaretler, s.137, Çev. Abdi Keskinsoy,Pınar Yay., İst., 2003

[40] Kutub, İslam Düşüncesi II, s.258.

[41] Kutub, Yoldaki İşaretler, s.22–23

[42] Seyyid Kutub, a.g.e., s.64

[43] Mustafa Yalçın, Çağın Önderleri, İlke Yayınları, İstanbul 1992, sh.64