• Ubeydullah Toprak

    Şehâdet Bir Çağrıdır Nesillere Ve Çağları…

    - 15 Şubat 2016

SehadetAyi

Şubat ayı şehitler ayıdır. Şubat geldiğinde bunu en derinden hissede­riz. Şubat, bize bin yıl süreceği iddia edilen darbeleri değil, tüm nesillere ve çağlara bir çağrı olduğu müjdele­nen şehâdeti hatırlatır. İçerisinde nice güzel şehitleri, Allah’a verdiği sözü canı pahasına tutan yiğit­leri saklar.

Son yıllarda Şehîd ve şehâdet duyarlılığının azaldığı üzüntüyle müşâhede edilen bir durum. Şehîdlik kavramının dejenere edilmesi, bâtıl  din ve ideoloji sahiplerinin de  “Şehîdlik” kavramını  yüzsüzce kullanmaları, şehâdet ne demektir?, Şehîd kime denir? suâllerinin tarafımızca araştırılmasını gerektirdi.

Önce şehâdet ne demektir?, Şehîd kime denir? suâllerine cevap arayacağız; ardından Şubat ayında şehâdet makamına yükselen şehidlerimizin bir kısmının hayat hikâyelerine yer vereceğiz:

Sözlükte “bir olaya şahit olmak, bildiğini söyleyip tanıklık etmek, bir yerde hazır bulunmak” gibi anlamlara gelen şehâdet (şühûd) masdarından türeyen şehîd (çoğulu şühedâ) dinî bir terim olarak Allah yolunda öldürülen Müslümanı ifade eder. Kelimenin sözlük ve terim anlamları arasındaki bağı “görülen, tanıklık edilen” (meşhûd) mânasına göre açıklayan âlimler, canını Allah yolunda feda eden kimsenin hemen cennet nimetlerine erişmesine Allah ve melekler tarafından şahitlik edilmesinden dolayı, “gören, tanıklık eden” (şâhid) anlamını esas alanlar ise Allah’ın vaad ettiği nimetleri hazır olarak görüp onlardan yararlandığı yahut kıyamet gününde kendisinden Hz. Peygamber’le birlikte geçmiş ümmetler hakkında şahitlik etmesi isteneceği için ona şehid dendiğini belirtirler.[1]

Kur’ân-ı Kerîm’de biri ikil, yirmisi çoğul olmak üzere elli altı defa geçen şehid kelimesi, çoğu yerde “tanık” anlamında, bazı âyetlerde esmâ-i hüsnâdan biri olarak (Eş-Şehîd), bazılarında ise “Allah’ın iradesine uygun biçimde yaşayan kâmil insan, örnek kişi, önder” mânasında (meselâ bk. el-Bakara 2/143; el-Hac 22/78) kullanılmıştır. Allah yolunda canını feda ederek şehitlik mertebesini kazanan kimseleri ifade etmek üzere üç âyette (en-Nisâ 4/69; ez-Zümer 39/69; el-Hadîd 57/19) şühedâ yer almakla birlikte kelimenin tekilinin bu mânada kullanıldığına rastlanmaz. Ancak Bikâî, Nisâ sûresinin 72. âyetinde geçen şehid kelimesinin bu anlamda yorumlanabileceği kanaatindedir.[2]

Birçok âyette şehitliğin önemine ve Allah katındaki değerine dikkat çekilmiştir. Meselâ, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Zira onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz” (el-Bakara 2/154); “Sakın Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını sanma! Onlar diridir ve rableri katında rızıklara mazhar olmaktadır” (Âl-i İmrân 3/169)[3]; “Allah yolunda öldürülenlere gelince Allah onların amellerini zayi etmez (…) Allah onları kendilerine tanıtmış olduğu cennete koyacaktır” (Muhammed 47/4-6) meâlindeki âyetlerde bu husus vurgulandığı gibi bazı âyetlerde şehidlerin Allah katındaki derecesinin peygamberler ve sıddîklardan sonra geldiği ifade edilmiştir (en-Nisâ 4/ 69). Fahreddin er-Râzî suda boğulan, hastalık vb. sebeplerden ölen kimseleri şehid diye niteleyen hadislere dikkat çekerek bu âyetteki şühedâ kelimesini Allah’ın dinine yardım amacıyla savaşta canını feda edenlerle sınırlı olarak yorumlamanın doğru olmayacağını, Allah’ın adını yüceltmek için çaba gösterip toplumda adaleti ayakta tutan ilim sahibi kimselerin de (Âl-i İmrân 3/18) bu kapsamda düşünülmesi gerektiğini söylemiştir (Mefâtîhu’l-ġayb, V, 277).

Allah yolunda öldürülmek anlamında ‘şehidliğin’ derecesi çok yüksektir. Onlar, insan için pek sevimli olan canlarını Allah uğrunda, O’nun adının yüce olması (îlâ-yı kelimetullah) için, İslâm’ın yücelmesi ve korunması için fedâ ederler. Rabbimiz, şehidlerin kendi katında ölmeyip diri olduklarını ve Allah’ın verdiği şeylerle rızıklandıklarını açıklıyor. “Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” [4]

Konuyla ilgili olarak şehid Seyyid Kutub şöyle der: “Bu hakk-batıl savaşında şehid düşecek erler olacaktır. Allah yolunun şehitleri… Aziz ve sevgili ölüler… Onurlu ve tertemiz ölüler… Gerçekten Allah yolunda cihada çıkanlar; bu savaşta canlarını feda edenler en onurlu kalplilerin, en arı ruhluların ve temiz vicdanlıların oluşturduğu bir kafiledir. Allah yolunda öldürülen bu seçkin öncüler aslında ölü değildirler, diridirler. Bu yüzden onlardan “ölüler” diye söz etmek doğru değildir. Onları ne somut olarak ve ne de duygusal plânda ölü saymak yerinde değildir. Dudaklarımızdan ve dilimizden rastgele dökülen basmakalıp bir kelime ile onlara “ölü” demek caiz değildir. Onlar bizzat yüce Allah’ın şahitliği ile “canlıdırlar. O halde mutlaka yaşıyorlardır.

     Onlar zahirde, gözün gördüğüne göre öldürüldüler. Fakat ölümün ve hayatın mahiyetlerini bu yüzeysel ve zahiri bakış belirleyemez. Hayatta olmanın, diriliğin başta gelen belirtisi etkinlik, büyüme-gelişme ve sürekliliktir. Ölümün başta gelen belirtisi ise pasiflik, durgunluk-donukluk ve kesintidir. Allah yolunda öldürülenlerin, uğrunda öldürüldükleri hakk davayı destekleme konusundaki etkinlikleri belirgin bir etkinliktir. Uğrunda can verdikleri düşünce onların kanları ile sulanarak süreklilik kazanır. Bu fedakâr insanlar ölümü seçmekle kendilerinden sonra gelecek olanları güçlü ve devamlı bir etki altında bırakırlar. Buna göre şehitler; hayatı değiştirme ve yönlendirme konusunda aktif, sürükleyici ve etkin birer unsur olmakta devam ederler ki, hayatta olmanın başta gelen niteliği budur. Bu açıdan onlar her şeyden önce insanların dünyasında geçerli olan bu objektif bakış açısı yönünden yaşıyorlar, diridirler.[5]

Allah, kendi yolunda ölenlerin ücretini vereceği gibi, onların bütün günahlarını da affedecek ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.[6] Peygamberimiz de birçok hadisinde Allah yolunda mal ve can ile çalışmanın, malı ve canı Allah yolunda fedâ etmenin faziletini, Allah katındaki değerini anlatmaktadır.Bu hadislerden birkaçını zikredelim:

”Allah katında, şehid için altı haslet vardır: Dökülen ilk kanı ile beraber günahları bağışlanır, cennetteki makamı kendisine gösterilir, kabir azabından korunur, en büyük korkudan emin olur, iman elbisesi kendisine giydirilir -başka bir rivayette “vakar tacı giydirilir”, hûr-i îyn ile evlendirilir ve akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaati kabul olunur.”[7]

”Hiçbir şey Allah’a iki damla ve iki izden daha sevimli değildir. Allah’ın azabından korkarak ağlayan kişinin gözünden akan damla ile Allah yolunda savaş meydanında akıtılan kan damlası. İki ize gelince: Biri Allah yolunda savaşırken meydana gelen sakatlanma ve yara izi diğeri de Allah’ın farzlarından bir farzı yaparken meydana geleniz.”[8]

”Ölen ve Allah katında Cennet hayrına erişen hiçbir kul, Cennet’ten tekrar geri dünyaya dönmeyi, tüm içindekilerle birlikte dünyanın kendisinin olmasını istemez ancak şehid bunun dışındadır. Çünkü o, şehidliğin faziletinden ötürü mazhar olduğu ikramlar sebebiyle tekrar dünyaya dönmeyi ve tekrar şehid olmayı arzu eder.”[9]

Âcizane aktarmaya çalıştığımız bu hadislerden sonra “Bu kadar yüce derecelere ulaşacak olan şehid kimdir?“ sorusu sorulabilir. Bu konuda farklı görüşler vardır. Ama şu hadis bize bu konuda bir ipucu vermektedir. Ebu Musa el-Eş`arî radıyallahu anh anlatıyor: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e: “Biri cesaretini göstermek, diğeri milletini korumak, öteki kendine yiğit adam dedirtmek için savaşan kimselerden hangisi Allah yolundadır? diye soruldu. Rasûlullah aleyhisselâm şu cevabı verdi: “Kim, kelimetullah/Allah’ın kelimesi-dini İslâmiyet daha yüce olsun diye savaşıyorsa, o Allah yolundadır.”[10]

Şehidlerin Çeşitleri: Şehidleri birkaç gruba ayırmak mümkündür. Çünkü hadislerde farklı şekillerde ölenlere ‘şehid’ denmektedir.

       1- Hükmen Şehîd: Kâfirlerle savaştığı sırada, düşman tarafından öldürülen veya asiler, yol kesen soyguncular tarafından öldürülen yahut evine giren hırsızların ağır bir cisim veya kesici bir alet kullanarak öldürdükleri kimsedir. Savaş alanında yaralı bulunan, yaralarından, göz veya kulağından kanlar akan ve bu durumda vefât eden kişi de, bu kısım şehîdlerdendir. Mal, can, namus ve benzeri müdafaalarda, zulüm ve haksızlıkla, suçsuz yere öldürülen kişi, kimin tarafından öldürülürse, öldürülsün, bu şehîdlerden sayılır. Müslüman, âkil, baliğ olduğu halde, hayız, nifas ve cünüplükten temiz olarak şehîd olanlar yıkanmaz, kefenlenmez, kanları ve elbiseleriyle gömülürler. Ancak onların üzerindeki kürk, palto, parke, silah, mest ve benzeri fazlalıklar çıkarılır. Yıkanmadan gömülmeleri, Hz. Muhammed (s.a.v)’in: Onları kanlarıyla gömün”[11] şeklinde hadisine dayanmaktadır. Bu kısım şehîdlerin her birine, “hükmî şehîd” denir. Bu kısma giren şehîdler, elbiseleriyle gömülünce, elbiseleri onlar için kefen sayılır. Vücutlarının her tarafı elbiseleriyle örtülür. Elbiseleri vücutlarını örtmek için yetmezse, başka bir şeyle örtülmeleri temin edilir.

2- Âhiretin Şehîdi: Bir kısım şehîdler de, yalnız âhiret hükmü bakımından şehîd sayılırlar. Hata yoluyla öldürülen ve varislerine diyet verilmesi gereken kimse ile savaş veya asilerle çatışma sırasında yaralanıp da, çatışma bittikten sonra bir tarafa çekilerek yiyip içtikten, konuştuktan veya uyuduktan yahut ilaç kullandıktan yahut da aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefât eden Müslüman gibi…

Âkil ve baliğ olmayan yahut hayızlı, nifaslı veya cünüp iken şehîd olanlar da, bu kapsama girmektedirler. Bunlar diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazı kılındıktan sonra gömülürler. Bir de, yanarak ölen, suda boğulan, göçük, çığ, toprak veya bina altında kalan, vebâ gibi salgın hastalıklardan vefât eden, veya akrep sokmasından ölen, gurbette veya ilim yolunda ya da cuma gecesinde vefât eden Müslümanlar da bu hükümdedir. Doğumdan vefat eden kadın da böyledir. Hz. Muhammed (s.a.s)’in bu kısma giren, savaş dışındaki şehîdler hakkında söylemiş olduğu hadisler vardır.[12]

3- Dünya Şehîdi: Kalbinde Allah rızasını taşımayan, başka duygu ve düşüncelerle hareket eden riyâkâr ve gösteriş ehli münafıklar, Müslümanlarla beraber savaşa katıldıkları zaman, kâfirler tarafından öldürülürlerse, dünya hayatında şehîd muamelesine tabi tutulurlar. Bunlar da “hükmî şehîd” sınıfından kabul edilir, yıkanmaz, cenâze namazları kılınır ve elbiseleriyle gömülürler. Âhirette kendilerine herhangi bir mükâfat yoktur. Cehennem ateşi ile cezalandırılırlar. Böyle insanların gerçek yüzünü Allah bilir. İnsan olarak bizler, tam manasıyla bilemeyiz. Onların hakkında, dış görünüşlerine, hal, hareket ve davranışlarına göre hükmederiz.[13]

Şüphesiz şehîdlik üstün bir makamdır. Allah (c.c.) bu makamı kendi uğrunda veya dininin uğrunda, yalnızca O’nun rızâsı için çalışıp gayret gösterirken, cihad ederken ölen kimselere vermektedir. Bizim bazı ölüler hakkında şu veya bu sıfatı kullanmamız fazla bir şeyi değiştirmiyor. Allah (c.c.) kendi yolunda çalışanları ve bu uğurda canlarını Cennet karşılığı seve seve verenleri bilmektedir. Bazı ölüler hakkında bizim ne dediğimiz değil; Allah’ın o ölüye nasıl muâmele edeceği önemlidir.

Çağımızda ‘Şehîdlik’ kavramı da diğer birtakım değerler gibi yıpratıldı, biraz da ucuzlatıldı. Şehîd ve şehâdetin ne olduğu bu kadar açıkken, bazıları İslâm’ın dışındaki dinler ve ideolojiler veya kendi uydurdukları sistemleri uğruna ölenleri ‘Şehîd’ saymaktadırlar. Hatta Allah’ın dinine karşı savaşanlara, Allah’ın dini gelmesin, insan ve toplum hayatına hâkim olmasın diye çalışırken ölenlere bile Kur’an’ın bu kelimesini kullanıyorlar.

Açıktır ki bu övgü sıfatı, İslâm’a âit bir değerdir. Hayatlarına İslâmî ilkeleri temel almayanların, İslâmî değerlere karşı olanların, kendi kutsalları uğruna ölenler hakkında bu kelimeyi kullanmaya hakları yoktur. Kendi ölülerine başka bir isim vermeleri daha uygun olur. Böylece sağ iken önem vermedikleri İslâmî bir hükme, öldükten sonra da uymama dürüstlüğünü göstermiş olurlar. Zaten onlar ölülerine hangi ismi verirlerse versinler; Allah’a dönen ölünün durumunu Yüce Rabbimiz herkesten çok iyi bilmektedir. Onu dünyada iken peşinden gittiği inancına ve işlediği ameline göre hesaba çekecektir.

Tekrar vurgulama gerekir ki ‘şehâdet’ olayı, Allah’a ve O’nun bütün âyetlerine güçlü bir tanıklıktan sonra, bu tanıklığın bir gereği olarak O’nun dinine iman, sâlih amel ve cihadla yardım etmenin ve bu uğurda canı fedâ edebilmenin bir sonucu ve mükâfatıdır. İslâm gerçeğine samimi bir Müslüman olarak şehâdet etmeyen birisinin cenazesine ‘Şehîd’ demenin bir faydası yok, zararı çoktur. [14]

Şu önemli hususu mutlaka ifade etmeliyiz: Kur’an’a baktığımızda, “Şehîd“ kavramının bizzat “Allah yolunda öldürülen“ anlamına kullanılmadığını, çok geniş anlamının olduğunu, öncelikle de şâhid/tanıklık eden, eşyanın hakikatlerini müşâhede eden gibi anlamları içerdiğini görürüz.

Peki, neden İslâm kültüründe “Allah yolunda öldürülen kişiye “Şehîd” adı verilmiştir? Çünkü şehâdet (şehidlik) ilimle, yaşayışla, adâletle Hakka şâhidlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihadla canını vermeye de şehâdet denmiş ve bu şekilde canlarını fedâ edenlere de şehid adı verilmiştir. Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını fedâ etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s.) da hadislerinde Allah yolunda öldürülen anlamında şehid kavramını kullanmıştır. Fakat şunu belirtmekte fayda vardır ki; şehid olmak, mutlaka savaşta ölmeyi gerektiren bir durum değildir. Belki savaşta Allah yolunda ölmek, şehâdetin bir yan özelliğidir, aslından değildir. Şehâdetin özü, yakînî ilim, adâlet, takvâ ve yaşayışla Hakka şâhid olmaktır. Buna göre, “Allah yolunda cihad esnasında öldürülen her mü’min şehid, fakat her şehid Allah yolunda mücâdele sırasında öldürülen değildir” diyebiliriz. Yani şehid, Allah yolunda öldürülen anlamını da içermektedir. O halde Allah yolunda şeytânî güçler tarafından öldürülen mü’mine şehid derken, şehid kelimesinin Kur’an’da kullanıldığı şekilde mutlak ve geniş anlamını unutmamak gerekir.

Şimdi de yakın tarihimizde şehâdetleriyle Müslümanlara mücadele azmi aşılayan mübarek şehidlerimizden bazılarının kısaca hayat hikâyelerinden bahsedelim:

Şubat ayında şehit edilen yiğit erlerden birisi, Osmanlı Devletinin son döneminde yetişmiş en büyük âlimlerden bir olan İskilipli Atıf Hoca’dır.[15] Âlim ve mücadele adamı olan bu yiğit insan, ülkemizde oynanan Emperyalist oyunları, Mü’min feraseti ile önceden görmüş ve mel’un/meş’um şapka kanunu çıkarılmadan önce -giyim kuşamda batı taklitçiliğini tenkit eden – “Frenk Mukallitliği ve Şapka ” adlı kitabı yazmıştır. Kitap, küçük bir risale şeklindedir. Önemli ve faydalı bilgiler içermektedir, okumanızı tavsiye ederim. Zalim tağutlar, bu kıymetli eser sebebiyle; şapka inkilâbına muhalefet ettiği gerekçesiyle Atıf Hoca’yı idama mahkûm etmiş ve bu kararı 4 Şubat 1926’da uygulamışlardır. Cellâdının ifadesine göre Hoca sabah namazını kılıp başını secdeden kaldırdıktan sonra ipe çekilirken etrafına bile bakmadan sadece Kelime-i Şehadeti getirerek. şunları söyledi:”Zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız”.

İskilipli Âtıf Hoca, Türk engizisyon sürecinin adalet kisvesi altında işlediği cinayetin çarpıcı örneklerinden birisidir. Allah (c.c.) kendisine rahmet eylesin.

İslam âleminin başsız kaldığı, emperyalizmin İslâm coğrafyasını parçalayıp ümmetin bütünlüğünü temsil edecek bir otoriteden yoksun bıraktığı ve İslâm’ı toplumsal hayatın dışına çıkarma girişimlerinin zirveye çıktığı bir dönemde; yeniden İslami uyanış ve bilinçlenme hareketini başlatan öncülerden biri de  İmam Hasan el-Benna’dır.

Üstad Said Havva o dönemi şöyle resmeder: “Müslümanların oldukça güçsüz, parçalanmış ve ezilmiş oldukları bir sırada hicri on dördüncü yüzyıla (miladi yirminci yüzyıl) girildi. Öte yandan batı toplumu teknik ve maddi açıdan bir tırmanış içerisindeydi. İslam âlemi bir şeyler yapmak istiyordu ama çoğu iç ve bir kısmı dış sebeplerle genellikle kendini aciz buluyor, başarıya ulaşamıyordu. Birinci dünya savaşı sonrasında daha da kötü bir duruma düşüldü. Batı emperyalizminin tehdidi altında bulanan bazı Müslüman ülkeler komünizm hareketiyle aldatılmış, kızıl emperyalizmin ağına düşmüşlerdi. İslam dünyasının haritasına şöyle bir kuşbakışı baktığımızda Avrupa’nın ortalarından ta Asya ve Afrika’nın hemen hemen tamamına yakınının çeşitli ideolojilerin sömürgesi küçük devletçikler haline dönüşmüş olduğunu görürüz. Buna “reaksiyon” olarak gerek önceleri gerekse sonraları birçok hareket ortaya çıktı. Bütün bu hareketler arasında, İslamcı hareketin gerçek doğuşu ve İslam için “kapsamlı” bir “yenilik” hareketi, üstad Hasan el-Benna’nın başında bulunduğu harekettir. İslam’ı, “bütün” yönleriyle ihya etme hedefine sadece o sahiptir. Müslümanların problemleriyle içinde yaşadığımız dünyayı bilen ve çözüm yollarını en güzel şekilde takdim eden odur…”[16]

Üstad Said Havva’nın belirttiği gibi 20.yüzyılda Hasan el-Benna, İslâm’ın inanç esasları çerçeve­sinde içtimaî, hukukî ve siyasî uygulama­lar ekseninde bağımsız ve topyekûn bir hayat görüşü ortaya koyma yönünde fa­aliyet gösteren âlimlerin öncülüğünü yapmış ve 12 Şubat 1949′da şehit edilmiştir.[17] Bu büyük İmam, çok güzel çalışmalar yapmış, hayatını İslam davasına vakfetmiş ve şehâdet nimetine kavuşmuştur. Bugün İslam coğrafyasındaki birçok çalışmada, kıyamda ve mücadelede İmam Hasan el-Benna’nın büyük bir emeği vardır.[18]

Şu sözler büyük imam’ın ağzından dökülen kutlu kelimelerden bazılarıdır: “Ölümü hayata tercih eden kimse için ölümle hayat müsâvîdir. Peygamberimiz bize hak uğrunda ölmekten korkmamayı öğretmiştir. Hiçbir şey bizi korkutamayacaktır. Ölümü hayata tercih eden bir milletin önünde hiçbir şey duramayacaktır. Gayemiz Allah’tır, önderimiz Resulullah‘tır. Anayasamız Kur’an, yolumuz cihaddır. En yüce temennimiz Allah yolunda şehid olmaktır.” Allah Azze ve Celle kendisine rahmet eylesin.

Şubat ayında şehitlerinden bir diğeri de, Amerika’daki Müslümanların Hak ve Hakikati bulmalarında, ırkçılık belasından kurtulmalarında ve ümmetle bütünleşmelerinde önemli rol oynayan; “Zulüm, kısmak istediği sesi nâra yapar. Ve bazı ölüler, yaşayanlardan daha yüksek sesle konuşur.” diyen Malcolm X(Malik el-Şahbaz)‘dir. Malcolm X, 19 Mayıs 1925’te Amerika’nın Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Malcolm Little’dır. Daha sonra Müslüman olduktan sonra adı Malik El Şahbaz olmuştur. Önce Wallace D. Fard tarafından kurulan ve Elijah Muhammed  tarafından yönetilen siyahi ırkçılığı yapan Nation of islam’a katılan  Malcolm X, 1964’de hareketten ayrılır ve “Müslim Mosque”yi kurar. Ve 1964 yılında ilk kez hacca gider.[19] ABD’ye dönünce el-Hac (hacı) Malik el-Şahbaz adını alır.

“Allah’tan gayrisine boyun eğmemeyi” öğreten İslâm’ı Amerikan toplumunda en güçlü şekilde seslendiren, ateşli ve etkili hitabetiyle “siyah-beyaz” kitleleri harekete geçiren Mâlik El Şahbaz’dan çekinen Amerikan sistemi,  21 Şubat 1965’te Mâlik’i Detroit’te bir konferans esnasında şehid etti.[20]Katili hapishanede İslâm’ı seçmesinden sonra yaptığı açıklamada bu cinayeti FBI adına işlediğini itiraf etti. Allah Azze ve Celle kendisine rahmet eylesin.

Şubat şehitlerimizden biri de Metin Yüksel’dir. 17 Temmuz 1958’de Bitlis’e bağlı Kolongo Yaylası’nda dünyaya geldi. Babası 27 Aralık 2004 de Hakk’a uğurladığımız, Türkiye’nin en büyük âlimlerinden Sadreddin Yüksel Hoca’dır. Daha ortaokul zamanlarında İslâmi camiada aktif olan Metin Yüksel, İslami teşkilatların çalışmalarına katılmaya başlar. Bir dönem MTTB’nin içinde bulunur. O yıllarda yeni kurulmaya başlanan Akıncılar Teşkilatı’nın şube açma iznini alır ve bazı arkadaşlarıyla birlikte Fatih Akıncılar Teşkilatı’nı kurarlar. Metin’in bu çalışmaları o dönem Fatih’de etkin olmak isteyen kavmiyetçileri rahatsız eder. Metin Yüksel birkaç defa kıstırılarak tehdit edilir. Metin bu tehditlere aldırmadan İslâmî çalışmalarını sürdürür. Metin’in çalışmalarını engelleyemeyen kavmiyetçiler, artık onu ortadan kaldırmaya karar verirler. Çünkü Metin, onların Fatih’e hâkim olmalarının önündeki en önemli engeldir.23 Şubat 1979’ta Fatih’te Cuma namazı çıkışında ırkçı zalimler tarafından şehit edilmiş; o iman ve aksiyonla dolu dünya hayatına 21 yaşında veda etmiştir. “Şehâdet, bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara!”sözü o yiğit erden bize kalan güzel bir mirastır ve kulaklarımızın ve yüreklerimizin pasını silen kutlu bir nidadır. Allah Azze ve Celle kendisine rahmet eylesin.[21]

Şubatta şehâdet makamına yükselen şehidlerimizden biri de Zelimhan Yandarbiyev’dir. Çeçenistan’ın Cevher Dudayev’den sonra gelen ikinci devlet başkanıydı. Rusya’nın 1999’da Çeçenistan’ı ikinci kez işgal etmesinden sonra başlatılan cihadda önemli rol oynadı.[22] İslami Uyanış ve Kalkınma Teşkilatı’nın da başkanlığını yapan Yandarbiyev, Çeçen direnişi hakkında İslam ülkelerini ve Müslüman halkları bilgilendirmek amacıyla muhtelif etkinliklerde bulundu, konferanslar verdi. Çeçenistan’ın bağımsızlık davasında önemli bir yeri olan Yandarbiyev, 13 Şubat 2004’te arabasına konan bir bombanın hedefi oldu. Ağır yaralanan Yandarbiyev, hastaneye kaldırılmasından kısa bir süre sonra şehîd oldu. Allah Azze ve Celle kendisine rahmet eylesin.

Son olarak Şubat ayında yaşanan bir toplu katliamdan bahsedeceğiz. Komşumuz Suriye’de zâlim Hafız Esed yönetiminde 1970’ler ve 1980’lerin başında ülkedeki muhalif grupları, özellikle Müslüman Kardeşler’i ortadan kaldırmak için planlanan kanlı eylemlerin en şiddetlisi Hama’da 2 Şubat 1982’de başladı. Başta Hama olmak üzere Suriye’nin kuzey kesimindeki bütün şehirleri tamamıyla temizlemesi istenen Rıfat Esed’e, emrindeki 12.000 askerle birlikte özellikle muhalif unsurlarla bağlantısı bulunan 100 ailenin bütün fertlerini içine alan 5.000 kişinin öldürülmesi için yetki verildi. Rıfat Esed halkın evlerinden işe başladı. Baskı her geçen gün artırılarak bütün evler içindekilerle birlikte yakılıp yıkıldı; hatta çocuklar, anne ve babalarının gözleri önünde öldürüldü.

Tüm bu gelişmeler üzerine, 2 Şubat 1982’de, Suriye uleması rejime karşı cihat ilan etti ve minarelerden cihat çağrıları yapıldı. İslami örgütlerin silahlı birlikleri önderliğinde Hama halkı kısa sürede şehri kontrol altına aldı. Cephaneliklerden, kışlalardan ve polis karakollarından ele geçirilen silahlar halka dağıtıldı. Esed yönetimi bu kıyâmı tarihte eşine az rastlanır bir şekilde kadın, çocuk demeden masum sivilleri ayırt etmeden, şiddet uygulayarak bastırmaya çalıştı.[23]

Rejimin bu kıyâmı bastırması üç haftadan fazla sürdü. Hama’yı abluka altına alan Hafız el-Esed rejimi, Müslüman halka karşı değişik baskı ve zulüm metodları uygulamış, halkın, din, iman, namus, şeref ve hürriyetine tecavüzlerde bu­lunmaya başlamıştır. Bunun üzerine; dinini, namusu­nu ve mukaddes değerlerini ‘savunma zarureti ile karşı karşıya kalan mazlum ve kahraman Hama halkı, tağutî Suriye rejimine karşı ‘mukavemet’ etme­ye başlamış, cani Esed rejimine bağlı askeri güçler­den 50’ye yakın uşağı tepeleyerek cehenneme yol­lamış, böylece; ‘şehâdet’ tarihimizde yeni ve şanlı sahifeler açılmıştır.

Esed, 24 Şubat’ta kendisiyle röportaj yapan bir gazeteciye, şehirde hayatın normale döndüğünü söylediği hâlde yollar hâlâ kapalı tutuluyordu. Hükümet kuvvetlerinin Hama’yı kontrol altına alması haftalar sürdü. En acımasız katliamların yapıldığı bu harekâtta tanklarla dar sokaklara giremeyen askerî kuvvetler, uzun menzilli bombardıman topları ve tankları kullandılar, helikopterlerle bomba yağdırdılar, şehrin hedef alınan kesimini buldozerlerle yerle bir ettiler.[24]

Bir ay içerisinde 40. 000 civarında Müslüman şehit edilmiş, on binlerce insan yaralanmış veya tutuklanmıştır. Hama katliamından sonra 800.000 kadar Suriyeli ülkeyi terk etmiştir.[25]

HÂTİME

Şehidlerin Allah’a yürüyüşü zaferin, galibiyetin, muvaffakiyetin göstergesidir. Şehidlerin kanlarının döküldüğü coğrafyalar bereketlidir. Şehidlerin kanı şahittir, o kanın döküldüğü topraklar şahittir şehidlerin davasına. Şehidler ki sözüyle özüyle canıyla kanıyla davetçiliklerini tescillediler. Allah’a vermiş oldukları sözde durdular. Kanlarını coğrafyalarına maya diye katarak, tohum diye saçarak vazifelerini yerine getirdiler. Bizim vazifemizse bedelinde can verdikleri davalarına sahip çıkmaktır. Lakin Allah davasının bize ihtiyacı yok, bizim Allah’ın davasına ihtiyacımız var. Onun için Allah’ın davasının nimet olduğunun şuuruyla şehidlerin mirasına sımsıkı yapışalım.

Rabbimiz! Mısırda, Suriyede, Filistinde, Kafkasyada, Doğu Türkistanda, Arakanda ve dünyanın dört bir yanında sırf Rabbimiz Allah’tır dedikleri için, bu yolda mücadele ettikleri için zulme uğratılan, katledilen, işkence edilen, yurtlarından sürülen tüm mü’minlere ve mücâhidlere mücadelelerinin sonuna kadar dayanabilecekleri derecede sabır nasib et. Senin yolunda cihad edenlere, yurtlarından sürülenlere, işkence ve eziyete uğratılanlara, şehit edilenlere ecirlerini eksiksiz ver. Onların senin dinini yaşama ve yaşatma uğrundaki bu şahitliklerini ve şehitliklerini kabul et ve bereketlendir.

Rabbimiz! Bizleri her daim Müslümanların, İslam ümmetinin, senin yolunda mücadele edenlerin, mazlumların ve mağdurların yanında ve safında; her daim razı olacağın saflarda kıl. Bizleri onların yar ve yardımcısı, destekçisi kıl. İslam düşmanlarının, hainlerin, dinini dünyalık menfaatler için satanların safında olmaktan, onlara yar ve yardımcı olmaktan uzak tut bizleri. Ümmetin ve ümmete önderlik iddiasında bulunan biz Müslümanların zorlu imtihandan geçirildiği bu zorluk günlerinde hepimize yardım et. Ayaklarımızı hak üzere sabit kıl, bizleri dünyada senin taraftarlarından olma izzetiyle, ahirette alnımızın akıyla hesabımızı verme ve sonsuz cennete kavuşma nimetleriyle nimetlendir.

Rabbimiz! Şehidlerin kanlarının bereketiyle, cihânı iman nurunla aydınlat. Mazlumları zalimlerin başlarına musallat et. Despotlara karşı Allah aşkıyla meydanlara inip bu aşkla şehid olan, tüm şehidlere, ailelerine ve halklarına selâm olsun.

 

[1]  Türkiye Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c.38,  s. 428, İstanbul, 2010

[2] Bikâî, Nazmü’d-dürer, c.5, s.325

[3] Mesrûk,  Abdullah bin Mes’ud radıyallâhu anh’a  bu âyette zikredilen şehidlerin halini sormuş, o şöyle cevap vermiştir: Biz de bunu Hz. Muhammed (s.a.s)’e sormuştuk. Bize şu cevabı vermişti: “Şehidlerin ruhları yeşil kuşların karnındadır. Onların arşa asılı kandilleri vardır. Diledikleri gibi cennette serbestçe dolaşır, sonra o kandillere geri dönerler” (Müslim, İmâre, 121; Ebû Davûd Cihâd 25; Tirmizî, Tefsiru Sure, 3/19; İbn Mâce, Cenâiz, 4; Cihâd, 16).

[4] Bakara, 154

[5] Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’an, c.1,s.231-232, Hikmet Yayınları, İstanbul, 1991

[6] Âl-i İmrân, 195

[7] İbn Mace, Cihad 16; Tirmizi, Fezâil’ül-cihad, 25

[8] Tirmizi, Fezâil’ül-cihad, 26

[9] Tirmizi, Fezâil’ül-cihad, 13

[10] Buhârî, İlim 45,  Cihad 15; Müslim, İmâre, 149-150; İbn Mâce, Cihad 13

[11] Neseî, Cenâiz, 82, Cihâd, 37; Ahmed b. Hanbel, III, 299, V, 431

[12] Bakınız, Buhârî, Ezan, 32, Cihâd, 30; Müslim, İmâre, 164; Tirmizî, Cenâiz, 65, Fedâilu’l-Cihâd, 14

[13] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c.6, s.24, Şâmil Yayınları, İstanbul,1994

[14] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, s. 614-617, Beyan Yayınları, İstanbul, 2013

Kur’an’ın son derece açık ifadelerine rağmen laik, batılı sistem ve devletler uğrunda savaşıp ölenleri şehid olarak niteleyenler, aslında, Allah’ın dinini tahrife kalkışmakta ve Kur’an’la, İslam’la ve ilimle adeta alay etmektedirler. Çünkü İslam şeriatını benimsemeyen, İslam hükümlerini siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki, bireysel ve toplumsal hayattan kovan ve üstelik İslam şeriatını isteyen, hayata yansıtmaya yönelen Müslümanları ise birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan edip cezalandıran, başörtüsü yasağında olduğu gibi, İslam’ın en küçük yansımasına dahi karşı çıkıp savaş açan laik batıcı devlet ve silahlı güçleri “şehidlik” gibi yine İslam’a ait bir kavramı, hem de İslam şeriatına karşı savaşan sistemin silahlı güçlerinin mensupları için kullanmak suretiyle, hem büyük bir çelişki ve tutarsızlık sergilemekte hem de İslam’a ve Müslümanlara haksızlık ve zulüm yapmış olmaktadırlar. Mehmet Pamak’ın bu konudaki makalesi için bakınız: http://www.haksozhaber.net/vatani-kavmi-ve-devleti-ugrunda-olen-sehid-olur-mu-6639yy.htm

[15] Hayatı hakkında geniş bilgi için bak: Mehmet Sılay, İskilipli Atıf Hoca (1876-1926), Düşün Yayınları, İstanbul,2011

[16] Said Havva, Tartışmalar,  s.9,  (çev. M. Said Şimşek), İlim Yayınları, İstanbul, 1986.

[17] Hayatı hakkında geniş bilgi için bak: Ahmet Emin Dağ, Hasan El-Benna, İlke Yayıncılık, İstanbul,2006

[18] Medeniyet Vakfı ve Genç Birikim Derneği, büyük dava adamı Hasan El-Benna’yı ve kurduğu Müslüman Kardeşler teşkilatını Türkiye toplumuna doğru bilgilerle tanıtmak için 5-6 Mayıs 2012 tarihlerinde Ankara’da “Uluslararası Hasan El-Benna ve Müslüman Kardeşler Sempozyumu” düzenlemiştir. Sempozyum bildirgeleri “Hasan El-Benna ve Müslüman Kardeşler Uluslararası Sempozyum I-II (5-6 Mayıs 2012)”  başlığıyla Genç Birikim Yayınları (Ankara-2014) yayımlanmıştır.

[19] Mâlik El Şahbaz’ın İslâm’la ilgili ilk bilgileri aldığı Elijah Muhammed, beyazların siyahlara düşmanlığına bir tepki olarak, İslâm’ı sadece siyah insanlara ait bir din olarak lanse ediyordu. Mâlik, bir gün Hacc’a gitmek arzusunu dile getirdiğinde, Elijah ona kesin olarak “Hayır!” demişti. Çünkü siyahların dışındakilerle kaynaşması ihtimali ve korkusu vardı. Mâlik, bu karşı çıkışa rağmen, Hacca gitmiş ve orada hangi renk, dil, cins ve sosyal sınıftan olursa olsunlar, ihrama bürünmüş milyonların, Allah’ın huzurunda takva ve faziletlerinden gayri bir üstünlüklerinin olmadığı gerçeğiyle tanışıp, Elijah’ın öğrettiklerinin İslâm’a aykırı olduğunu anlamıştı. Mekke’den hanımına gönderdiği mektupta, gerçek İslâm’la tanışmasını şöyle anlatıyordu Mâlik El Şahbaz (Malcolm X): “İnanamayacaksın ama tenleri beyazdan daha beyaz olan insanlarla aynı bardaktan su içtim ve aynı tabaktan yemek yedim. Hepimiz bir kardeştik. Ben artık ırkçı bir Müslüman değilim. Gerçek Peygamberimiz olan Hz. Muhammed ırkçılığı yasaklamıştır.”

[20] Hayatı hakkında geniş bilgi için bak: Recep Şentürk, İlke Yayıncılık, İstanbul, 2007

[21] Ahmed Muhammed Münir, Şehr-u Şubat Şehr-u Şehâdet, Genç Birikim Dergisi, Şubat-2014

[22] Çeçenistanda Şamil Basayev, Hattab, Ebu Velid, Ebu Hafs’la zirveye çıkan cihad, Rusların köpeği Kadirov’un münafıklığıyla akâmete uğramış ve dünya Müslümanlarının gündeminden çıkmıştır. Bunda İrak, Afganistan ve Suriye cihadının ümmetin maslahatı gereği daha önemli bir noktada durmasının da büyük rolü vardır. Böyle olunca adam ve maddi destek bu bölgelere kaymış, hatta yurtdışındaki Kafkasyalılar bile Suriye cihadına yoğun bir şekilde katılmıştır. Bir Müslüman için mesele ümmetin maslahatıdır, bu nedenle bölgesel kalabilecek Kafkas cihadı beklemeye ve pasif direnişe alınmış, Ortadoğu’da büyük zaferler getirecek ve Kudüs’ün kapısını açacak Suriye cihadı desteklenmiştir. Şu an hala Kafkasya Emirliğine bağlı binden fazla mücahid Suriye’dedir. Rusya’nın Suriye’ye müdahalesinin bir sebebi de budur. Putin bu mücahidlerin Suriye’de askeri ve sayısal olarak güçlendikten sonra Kafkasya’ya döneceklerini bilmektedir. Savaşın Kafkasya’da gerçekleşmemesi için bu mücâhidlerle savaşmaya Suriye’ye gelmiştir. Geniş bilgi için bakınız:  http://kureselanaliz.com/2015/10/ihsan-senocakin-cecenistan-cihadina-attigi-iftiralara-cevap/

[23] Ömer Faruk Abdullah, Suriye Dosyası, s.242-243,  Akabe Yayınları, İstanbul,  1985

[24] http://www.ihh.org.tr/fotograf/yayinlar/dokumanlar/168-suriye-bilad-i-samin-hazin-oykusu-suriyebiladisaminhazinoykusu-kitap.pdf

[25] Hama katliamı hakkında geniş bilgi için bak: Ahmed Pakalın, Şehit Hama, Bengisu Yayınları, İstanbul, 2012.

Maalesef o gün işlenen katliamlara dur diyecek ehli vicdan bir devlet adamı çıkmadı ve bir şehir halkı yok edildi. Bu günde aynı manzarayla karşı karşıyayız. O gün bir şehir uçaklarla ve tanklarla yok edilirken bu gün bütün Suriye şehirleri yok edilmektedir. Buna rağmen birkaç etkisiz kınama dışında dünya Suriye’de akan kan ve gözyaşına karşı sağır ve kör durumdadır. Gazi şehir Hama aradan 30 yıl geçmesine rağmen yine kuşatma altında. Aylardır havadan ve karadan dövülüyor. Şehir harabe haline gelmiş durumda. Ancak direnişin başkenti olan Hama yapılan bunca yıkıma rağmen direnmeye devam etmekte; canilerin şehre girip namusları kirletmelerine ve daha geniş çaplı katliamlar yapmalarına engel olmaktadırlar. Özellikle Arap ülkelerinin bu katliamlara ses çıkarmamaları onların üzerinde egemen olan emperyal güç ABD’nin Baas rejimine olan desteğini açıkça göstermektedir. Zira bu gün Müslüman kanı döken sadece Baas rejimi değildir.  İşin en vahimi ise Suriye’deki katliamların önüne geçilmesini bu gün Müslüman idareciler bu işgalci ve katliamcı devletlere ihale etmiş durumdadırlar. Yani kedinin eline ciğeri veriyorlar. Sanki Rusya ve Çin tek başlarına Suriye rejimini koruyormuşlar gibi bir algı oluşturuluyor ve böylece batılı emperyalistler kendi halklarının ve Müslüman dünyanın vicdanında berat etmiş oluyorlar. Hâlbuki yok bunların birbirinden farkları. Al birini vur ötekine. Hepside Siyonistlerin gönüllü hizmetkârlarıdır.  Beşşar Esed, İran ve Irak’ın sağladığı mali imkânlar ve hatta insan gücüyle katliamlarına devam etmektedir. Bu caninin arkasında nasıl bu gün İran varsa o günde Hafız Esed denen kan emici caninin arkasında da İran vardı. Yani bazılarının İran’ın bu gün takip ettiği siyasi çizgiyi anlayamaması aslında o gün İran’ı tanımamış olmalarındandır. Çünkü İran devriminin estirdiği rüzgâr o gün birtakım beyinleri uyuşturmuş, birçok şeyi ters göstermişti. Hatta büyük İslam âlimi ve Hama ayaklanmasının öncüsü merhum Said Havva, İran’ın o gün takındığı tavır nedeniyle İran’ı eleştirdiği için Atasoy Müftüoğlu ve benzerlerince tekfir edilmişti. Ama olayların akışı Said Havva’yı haklı çıkardı. Keşke Said Havva yanılsaydı da bu manzaralarla karşılaşmasaydık.(Mustafa Kasadar, http://arsiv.ajans5.com/detay/2013/02/05/hama-ah.html)