Oldukça sıcak geçecek bir 6 aya girmiş bulunuyoruz. Haziran 2015’te genel seçimler var.Türkiye1982 Anayasasından kurtulmak istiyor. Aynı zamanda yeni bir anayasa yaparak birikmiş olan birçok sorunu da halletmek istiyor. Elbette bu sorunların başında “Kürt sorunu” gelmektedir. Mevcut anayasa ile bu sorunun çözülme imkânı gözükmemektedir. 1982 Anayasası hem siyasi hem de idari olarak “merkezi yönetim”i esas almaktadır.

secim_pastasi

 

Siyasi bakımdan merkezi yönetim, yasama ve yürütmenin, ülke bütünlüğü içerisinde tek olmasını öngörür. Siyasi olarak merkezi yönetimin cari olduğu ülkelerde yönetim; velev ki, ülkede birtakım farklı anlayış, istek de olsa tamamen siyasi merkezden yönetilir. Keza idari açıdan da kamu hizmetlerine ilişkin politikaların belirlenmesi, kararların alınmasına ilişkin yetki tamamen merkezi organlarda toplanır.

Merkezi yönetimlerin alternatifi federal yönetimlerdir. Federal devlet içyapıları itibariyle özerk olan devletlerin oluşturduğu siyasi birliktir. Arjantin, Avusturya, Brezilya, Almanya, ABD federal bir yapıya sahip ülkelerdir.  Federal devletlerin özelliği, her federal yapı kendi içerisinde yasama, yürütme ve yargı erklerine sahiptir. Ancak her federal yapının çıkaracağı kanunların üst devletin yani federal devletin anayasasına uyması zorunludur. İç yönetimde anayasaya aykırı olmamak kaydı ile kendi güvenlik teşkilatını, polisini vs. oluşturma yetkisine sahiptir. Hatta Amerika’da olduğu gibi her federatif yapının iç uygulamaları, mesela trafikte hız limiti vergi ve cezalar farklı olabilir.

Komşumuz Irak neredeyse federal bir yönetim ile yönetilmekte. Erbil merkezli, Bağdat ve Basra merkezli yönetimlerden söz etmemiz mümkündür. Irak federal meclisi bölgelerden ve herhangi bir bölgeye dâhil olmayan illerden gelen temsilcilerinden oluşur. Belki yarın, Esed sonrası Suriye için de aynı durum söz konusu olabilir. Zaten Beşar Esed, Kobani, Afrin, Cezire’yi kanton bölge olarak Kuzey Suriye Kürtlerine tahsis etmiş durumda. 6-7 Ekim tarihlerinde Kobani, IŞİD militanları tarafından kuşatıldığında yerli, yabancı birçok kesimin ateşe basmış tazı gibi sıçramasının, ortalığı cehenneme çevirmelerinin de önemli nedeni müstakbel Kuzey Suriye Kürdistanı’nın başkenti olarak gördükleri Kobani’nin düşmesini önlemek içindi. İyi güzel de iç ve dış odaklar niçin aynı hassasiyeti bir buçuk milyonluk Musul, IŞİD tarafından 24 saat içerisinde alınırken göstermediler?

Amerika, İngiltere, Almanya ve Yalta’dan bu yana (1945) Ortadoğu’dan elini ayağını çekmiyor. Amerika ve İngiltere’nin Ortadoğu coğrafyasında Türkiye de dâhil irili ufaklı birçok askeri üssü bulunmakta. Bunlar, hava kuvvetleri, ordu ve kara güçleri, donanma üsleri, iletişim ve casusluk üsleri olmak üzere çeşitli üslerdir. Kesinlikle enerjinin ve İslam’ın olduğu bu coğrafyayı boş bırakmamakta. Özellikle de soğuk savaş sonrası (1990) daha bir hassasiyetle bu coğrafyaya ilgi duymaktadırlar. İran İslam Devrimi her ne kadar kuşatıcılığını yitirmiş olsa da, İslâm coğrafyasında “bütüncül İslâm”a ilgi duyanlar az sayılmaz. Zaten “bütüncül İslâm”ın başgösterdiği tüm bölgelerde Müslümanlar terörize edilmek isteniyor. Bunun birçok örnekleri var: Mesela Afganistan. Afganistan’da Sovyet işgaline karşı mücahidlere destek olan Amerika, Sovyetler çekildikten sonra mücadeleci Müslümanları, hem birbirine düşürdü hem de terörize etti. Taliban aslında Amerika’nın eseri. İşgal sonrası Taliban’ı Afganistan’da yönetime taşıyan Cibuti ya da Mozambik değildi. Keza el-Kaide, IŞİD vb. de velev ki içlerinde samimi Müslümanlar da olsa, bunların bugün ortaya koydukları katliam ve terörü hangi İslam anlayışı ile örtüştüreceğiz? Bu ve benzeri örgütler İslam’ın ve Müslümanların önlerini açmıyor, bilakis İslâmofobinin (İslam korkusu) önünü açmakta. Aslında bu kavramın tedavüle sokulma tarihi de ilginç. İlk önce İslamofobi kavramı Körfez Harekâtı sırasında kullanıldı.(1991) 11 Eylül saldırıları ardından da mücadele konseptine dâhil edildi. Aslında korkmalarını gerektiren bir durumun olmadığını kendileri de biliyor. Keza menfur emellerinin gerçekleşmesi için İslamofobi kavramını bizzat kendileri yaşatıyorlar. IŞİD asimetrik savaş mı yapıyor? Hayır. Adeta düzenli ordu savaşı yapıyor. Amerika ve müttefikleri aylardan beri IŞİD konvoylarını sözümona vuruyor. Ama IŞİD bırakınız gerilemeyi Amerika ve ortaklarının her hava saldırısı ardından daha da ilerliyor. Bu gidişle IŞİD 2015’de Bağdat ve Suudi sınırlarına dayanırsa şaşmayın. Sanki IŞİD emri New York, Londra ve Berlin’den alıyor. Zira bugüne kadar Esed’e, İsrail’e zarar vermedi. Kuzey Irak yönetimini ve Yezidileri biraz fazla rahatsız edince sanki “frene bas” emri almışçasına Şengal’den (Sincan) çekildiler. Şii Türkmenlere yönelik katliamlara devam ettikleri halde, Kürt bölgesinden çekilmeye başladılar. Elbette Kürt, Türk, Arap, Yezidi vs. hiçbirisine yapılan saldırı ve katliamı kabullenmemiz mümkün değil ama fotoğrafı da görmek zorundayız.

Çatır çatır kış soğuğun egemen olduğu bu günler, bu aylar aslında siyaseten ve stratejik olarak içeride ve dışarıda sanki Temmuz sıcağı gibi hissediliyor. Türkiye iki önemli sorunla boğuşuyor. Birincisi Kürt sorunu, ikincisi ise paralel yapı. Çözüm süreci ile ilgili olarak fevkalâde iyimser tablolar ve beklentiler sergileniyor. Gerek hükümet cenahı ve gerekse Kandil ve İmralı cenahı. Sorun şu: Acaba, gerçekten birileri ya da taraflar bu sürece inanıyorlar mı ve bir vatandaş olarak benim de inanmamı istiyorlar mı? Doğrusu Doğu ve Güneydoğu yerleşim birimlerinden gelen haberler, 6-7 Ekim olayları ve yine son olarak Cizre’de yaşananlar şahsen benim inanmamı güçleştiriyor. İmralı’nın yani Öcalan’ın iyimser mesajları bölge gerçeğiyle, küresel güç odaklarının bölgesel tasarım ve tatbikatları ile örtüşmüyor. Hepimiz şunu net biliyoruz ki; Öcalan 15 Şubat 1999 da Türkiye’ye teslim edildiği andan itibaren Türkiye’nin emrindedir. Hoş, Öcalan’ı Türkiye’ye veren irade, 22 Şubat 1999’da da Fethullah Gülen’i aldı. 18 Nisan 1999’da da Öcalan’ın niçin teslim edildiğini anlamadığını itiraf eden Ecevit’i iktidara getirdi. Allah aşkına bunlar tesadüfler zinciri mi?

Çözüm süreci konusunda Kandil ve onların siyasi uzantısı olan HDP zamana oynuyor. Kuzey Irak Kürdistan’ı yanı başımızda oluştu. Yarın Esed sonrası Kobani merkezli Kuzey Suriye Kürdistanı da oluşacak gibi. Zira Amerika daha önceleri PYD’yi terörist olarak tanımladığı halde, şimdi o teröristleri legal bir biçimde silahlandırıyor. Ve bir soru: Acaba Amerika ya da Almanya, İngiltere PYD’yi kime karşı silahlandırıyor? Musul için sesi çıkmayan bu güçlerin Kobani sevdasının, PYD muhabbetinin arkasında yatan ne? Bu durumu ciddi ciddi düşünmek zorundayız.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti de zamana oynuyor. En azından 7 Haziran 2015 seçimlerini salimen atlatmak istiyor. Devlet ise mümkün mertebe HDP’nin parti kimliği ile seçimlere girmesini arzu ediyor olsa gerek. Zira HDP parti kimliği ile seçimlere girerse baraja takılması kesin gibi. Bu durumda da Doğu ve Güneydoğu’da HDP’nin aldığı oylar Ak Parti’ye milletvekili olarak yansır. Mevcut kamuoyu yoklamalarını da dikkate aldığımızda 370-400 arası bir milletvekili çıkartması mümkün gözüküyor. Bu sayı ise 82 Anayasası’nı değiştirmeye yeter bir sayıdır.

12 Haziran 2008 den bu yana yani Ergenekon sürecinin başlamasından beri Ak Parti iktidarı, artı “Cemaat Bürokrasisi” ile birlikte Kemalist kadrolar tasfiye edildi. Yani Türkiye Laik Cumhuriyet görünümünden ya da Kemalist Cumhuriyet görünümünden demokratik cumhuriyet görünümüne dönüştü. Şimdi yapılması gereken siyasi ve idari yönden merkeziyetçi, üniter bir yönetime sahip olan Türkiye’nin anayasal değişiklikleri yaparak; ABD, Almanya, Avusturya, Brezilya’da olduğu gibi federal bir devlete dönüşmesidir. Eğer devlet bu yönde adım atmazsa, o zaman Türkiye iki seçenekle baş başa kalabilir. Ya parçalanma ya da her türlü riski göze alarak 2013 Ocak ayında yaptığı Çukurca Operasyonu’nun çok daha kapsamlısını icra etmektir. Kimse ve özellikle Kandil ve onların yandaşları ham hayale kapılarak yaptıklarının ya da yapacaklarının yanlarına kâr kalacağını zannetmesin. Cizre’de, Şırnak’ta, Ağrı’da ve daha birçok yerde yapılanlar bilinmiyor, görülmüyor değil. İnanın devletlerde çoğu kez ihmal etmezler, imhal ederler.. Benim kuşağım 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü gördü. Hep bu tarihler öncesi halk o hale getirildi ki “nerede bu devlet!” demeye başladılar. Ehh devlet de o tarihlerde “buradayım, ihmâl etmedim, imhâl ettim.” dedi..

Kandil’in de Pensilvanya’nın da en büyük zaafları başkalarının gücünü ve desteğini kendi güçleri olarak görmeleridir. Bu gerçeği idrak ettiklerinde umarım iş işten geçmiş olmasın… Unutmayın; devletler horoza benzerler. Onlar, tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurtamı tavuktan çıkar,  buna bakmazlar. İşlerini yaparlar. Kandil’in de Pensilvanya’nın da yaptıkları devletin işini yapması için meşruiyet ve malzeme oluşturmaktan başka bir şey değildir. Bunları bilmiyorsanız bilenlere sorunuz lütfen.