Yazı dizimizin ilk bölümünde İslam’ın şifa kavramına bakışı üzerinde durmuş ve ‘okuyarak tedavi’ demek olan ‘rukye’ hakkında bilgi vermiştik. Bu bölümde de; Muska takmak ve Cevşen taşımak /okumak konuları üzerinde duracağız:

 

Muska, yazılı şey manasına gelen Arapça ‘nüsha’ kelimesinin Türkçeleşmiş halidir. Bazı âlimlerse Muska kelimesinin “Vuska (lügat manası güvence demektir)” kelimesinin değiştirilmiş şekli olduğunu ifade etmişlerdir.[1]Muska, bazı hastalık ve afet­lerden koruduğuna ya da bunları giderdi­ğine inanılarak üstte taşman, suda eritile­rek içilen veya yakılıp tütsülenen yazılı kâ­ğıdı ifade eder.[2]

 

Rukye ile muska kelimelerinin ilk dönemlerden bu yana birbiri yerine kullanıldığını görüyoruz. Bu karışıklığa, kullanım alanlarındaki bazı benzerlikler sebep olmuştur. Rukye, hastalıkların tedavisi ve çeşitli zararlılardan korunma amacıyla okunan duadır. Muska ise yukarıdaki tanımda görüleceği üzere insanların, boyun, koltuk altı vs. yerlerine taktıkları, çeşitli şekillerde hazırlanmış nesnelerdir.

 

Muskalar üçgen, dörtgen, kalp ve silin­dir biçiminde katlanarak en az üç kat ol­mak üzere muşambaya sarılıp dikildikten sonra boyuna veya koltuk altına asılır ya da belden yukarı ve ön tarafta elbisenin görünmeyen bir yerinde taşınır. Bazı yö­relerde üçgen şeklindekilere “muska“, dik­dörtgen ve silindir biçiminde olanlara “mut­lak” denilir. Üçgen iki muskanın birbirine geçmesinden altıgen şeklinde muskalar elde edilir. Aynı zamanda Yahudilerin de sembolü olan altı köşeli yıldızın Hz. Süley­man’ın mührü olduğu ve muskacılıkta özel bir etkisinin bulunduğu kabul edilir. Mus­kanın özellikle Bektaşîlerde Hz. Fâtıma’nın eli kabul edilen pençe-i âl-i abâ şeklin­de de düzenlendiği görülür.

 

Üzerinde Âyete’l-Kürsî, Fatiha, İsrâ, Kalem süreleri ve karınca duası yazılı olan muskalara“boylama”, Allah’ın bin bir ismini kapsa­yan ve kötülüklerden korunmada manevî bir zırh kabul edilene “cevşen”, omuzdan bele doğru çapraz olarak asılana “hamayil”, yazıları küçültülmüş dualardan oluşan kitapçık şeklindekine “en’âm” adı verilir. Muska karşılığında Ku­zey Afrika’da “hırz”, Doğu Arabistan’da “hamâye, hafız ” gibi kelimeler kulla­nılır.

 

Muskalar taşıyanın durumuna göre farklı mahfazalar içinde saklanır ve güçlü kuvvetli, yakışıklı, güzel insanlarla saralı, inmeli, cinler tarafından çarpılmış hasta­lara, ayrıca gösterişli at, koç, inek gibi hayvanlara takılır.

 

Muska ve rukye kavramlarının karıştırılmasının önemli bir sebebi de kullanım alanlarının yakınlığıdır. Muskalar genellikle büyünün bozulma­sı, iki kişi arasında muhabbet sağlanması, eşleri birbirine ısındırma veya soğutma, kısmetin açılması; sebebi belirsiz korku, baş ve karın ağrısı, sara gibi hastalıkların tedavisi; kıymetli şeylerin çalınmaktan ko­runması, yitiklerin bulunması; zararlı hay­vanlardan, eşkıya ve zorbalardan korun­ma, ziraat ve ticaretin hareketlendirilme­si gibi amaçlarla yapılır. Muskanın nazara karşı korunmak için takılması da söz ko­nusudur.

 

Çoğunlukla insanlar tarafından ta­şınan, bazen de belli mekânlara yerleştiri­lerek kötü güçlerin etkisinden koruma sağ­ladığı kabul edilen muska, prehistorik / çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere ka­dar pek çok inançta yaygınca görülen bü­yü ile yakından alâkalı kült nesnelerinden biridir.

 

Eski Hint, İran ve Roma kültürlerinde ol­duğu gibi eski Türkler arasında da özel­likle hayvanların vücutlarına ait parçaların muska şeklinde kullanıldığı bilinmektedir. Altay Türklerinde kuş tüyü koruyucu ola­rak taşınıyordu. Şahinden alınan kemik­ler ve kurt dişleri de insanların taşıdıkla­rı klasik muskalardandır.

 

Câhiliyye Arapları gizli güçlerin etkisini gidermek ve nazardan korunmak için boyunlarında“tebgîz, nüfre, tencîs, temîme, nüşre, azâim, ta’vîz, tevele, hasûme” gibi adlar verilen muskalar taşıyor, hastaların başını veya ağrıyan organını tutarak okuyup üfleyen kâhin ve büyücülerin onlara sıhhat vere­ceğine inanıyorlardı. Câhiz, cinleri istihdam ederek (azâim) büyü yapan veya yapılan büyüleri bozan kişilerden söz eder.[3] Cevâd Ali ise Araplar’ın en çok tevele (muhabbet) ve nüfre (nef­ret) muskaları yaptırdıklarını bildirir.[4]

 

    Muska takmak, İslâm’ın ilk yıllarından günümüze kadar tartışma konusu olmuş ve âlimlerin bir kısmı karşı çıkarken, bir kısmı bazı şartlarla izin vermişlerdir.

 

İbn Mesud, İbn Abbas, Huzeyfe, Ukbe ibn Âmir, İbn Ukeym, İbrahim en- Nehaî gibi âlimler muska takmaya karşı çıkmışlardır.[5] Bu âlimler; “Üzerinde temîme ve vedîa taşıyanı Allah(cc) muradına erdirmesin, muhafaza etmesin”[6] ve Rukye, temîme ve tivele şirktir[7] gibi temime takmayı yasaklayan hadislerin umum ifade etmesi ve tahsisine dair bir delil bulunmadığı; meşru olması halinde Rasûlullah (sav)’ın bunu açıklaması gerektiği gibi sebeplerle temime (muska) takmaya karsı çıkmışlardır. Ayrıca bu yasağın sedd-i zerâi’ ilkesinin bir gereği olduğunu; bu konuda verilecek iznin, meşru olmayan temimelerin de takılmaya başlanmasına sebep olacağını iddia etmişlerdir.

 

Günümüz Âlimlerinden Yusuf Karadavi bu görüşü savunmakta ve şu izahatta bulunmaktadır:Bazı âlimler bu tür muskalara ruhsat verirken bazıları da yasaklamıştır. Tercih edilen ise; Muskanın bütün türlerinin yasak sayılmasıdır. Çünkü itibar edilen deliller bunu gösteriyor:

1) Yasaklayıcı olarak gelen hadislerin tümü, genel bir yasaklayıcılık özelliğine sahiptir. Muskaların bir türünü yasaklayıp da diğer bir türünü caiz görmemiştir. Mesela, Allah Resulü (s.a.v) muska takan adama kızdığında onda Kuran ayetlerinin yazılı olup olmadığını sormamıştır. Muskayı muska oluşundan dolayı yasaklamıştır.

 

2) Günahlara sebep olacak yolları engellemek: Bugün Kuran ayetleri yazılı muska takan bir kimse yarın başka şey yazılı muskalar takmaya başlar. Bunu gören bir kimse onun, Kuran muskası mı yoksa başka bir muska mı olduğunu nereden bilecek.

 

3) Zira Kuran ayetli muskaları taşımak Kuranın değerini düşürür. Çünkü kişi ister istemez necis yerlere girecek, cünüp olacağı günler olacaktır. Kadınlar ise aybaşı geçirecekleri için onların da üzerlerinde taşımaları pek uygun olmayacaktır.
Gerçek şu ki, muska takmak kesinlikle yasaklanmıştır. Allah Resulü, muska taşıyanlara bedduada bulunarak şöyle demiştir “Muska taşıyanın Allah muradını tamam etmesin. Kim de nazar boncuğu takarsa Allah huzurlu bir şekilde yaşatmasın”[8]

 

Hz. Aişe, Abdullah ibni Amr, Said ibn el-Müseyyib, İbn Sîrîn, Atâ, Ebu Ca’fer et-Tahavi, Mâlik, Ahmed ibni Hanbel, İbni Abdilberr, Beyhakî, Kurtubî, İbni Teymiyye, İbn Kayyim, İbni Hacer gibi âlimlerse muska takmaya, hastalık veya isâbet sonrasında olmak şartıyla cevaz vermişlerdir.[9] Bu görüşe sahip olanların delilleri söyle sıralanabilir:

 

1. “Kim bir şey takınırsa ona havale edilir”[10] hadisi. Bu hadise göre şirk içeren temimeler takanlar, taktıkları şeye havale edilirken Kur’an’ın yazılı olduğu temimeleri takanlar Allahu Teâlâ’nın muhafazasına sığınmış olurlar.

 

2. Hz. Aişe (ra)’nin temimenin tanımını yaptığı rivayet: “Temime musibetten sonra takılanları değil, önce takılanları ifade etmektedir.” Hâkim En-Nisaburi, hadisin mevkuf olarak görülmesinin yanlış olduğu; Hz. Aişe’nin bu sözü kendi reyine göre değil Rasûlullah (sav)’tan mülhem olarak söylediği görüşünü öne sürmektedir.[11]

 

3. Sahabe-i Kiram’dan Abdullah ibn Amr’ın Peygamberimiz (sav)’in öğrettiği bir duayı -ki şudur- : “Sizden biriniz uykuda korkarsa şöyle desin: Allah’ın gazab ve azabından ve kullarının şerrinden, şeytanların vesvesesinden ve yanıma gelmelerinden eksikliği olmayan Allah’ın sözlerine sığınırım”  temyiz çağına gelmeyen çocukları için yazıp onların boynuna asması.

 

4.“Rukyeler, temimeler ve tiveleler şirktir” hadisinden yola çıkarak belli şartları taşıyan rukyeler nasıl caiz ise, temimeler de öyledir şeklinde bir kıyas yapmışlardır.

 

İbn Kayyim El Cevziyye, muhalled eseri “Zadu-l Mead” ta bu konuda geniş açıklamalarda bulunmuştur. Bu açıklamalardan bir bölümünü –özetle- iktibas edelim: “ el-Mervezî anlatır: Ebu Abdullah’a benim Hummaya yakalandığım haberi ulaşmıştı. Benim için, hummaya karşı bir kağıda şun­ları yazdı: ‘Bismillahirrahmanirrahim, Bismillah ve billah. Muhammedün Rasûlullah. Dedik ki: Ey Ateş! İbrahim üzerine serinlik, güllük-gülistanlık ol. Ona bir tu­zak kurmak istediler. Fakat biz onları hüsrana uğrayanlardan kıldık. (Enbiya Sûresi, 69-70) Ey Al­lah’ım! Cebrail’in, Mikail’in, İsrafil’in Rabbi! Bu muskanın sahibine gücün, kudretin ve azametinle şifa ver. Ey Hak olan İlâh! Âmin.”

İbn Hibbân diyor ki: Ebu Cafer Muhammed b. Ali’ye muska asmanın hükmünü sordum. O şöyle dedi: “Eğer Allah’ın Kitabı’ndan ya da Hz. Peygamber’in (s.a.) sözünden ise, onu as ve gücün yettiğince onunla şifa iste.” Ben ona: “İki gün ara ile tutan humma için yazıyorum” dedim. O:”Tamam” dedi.

İmam Ahmed b. Hanbel,  Hz. Âişe ve diğer bazı sahabîlerin bu konuda katı davran­madıklarını zikretmiştir.
Râvi Harb şöyle der: Bu konuda Ahmed b. Hanbel katı değildir. İmam Ahmed: “İbn Mes’ûd bundan hiç mi hiç hoşlanmaz, kerih görürdü.” demiş­tir. İmam Ahmed, kendisine musibet geldikten sonra muska asılması hak­kında sual ettiklerinde: “Bunda bir beis olmayacağını umuyorum.” dedi.

El-Hallâl, Abdullah b. Ahmed’den: ‘Babamı (İbni Hanbel’i) musibet son­rasında, gerek korku, gerek humma için muska yazarken gördüm.’ dediğini nakletmiştir. “[12]

Günümüz âlimlerinden şehid Abdullah Azzam bu konuda şöyle der: “Korunmak için muska ve benzeri şeyleri takmaya gelince; Şurası bir gerçektir ki, eğer muska Kur’an ve Sünnette bildirilen şeylerle veya sahabelerden yapılan rivayetlerle hazırlanmışsa buna ruhsat vardır. Nitekim Abdullah bin Amr bin el-As’tan rivayet edilen hasen bir hadiste Abdullah’ın şu hadisi yazdığı rivayet edilmiştir: “Bütün şeytanların, zehirli haşeratın ve her isabet eden gözün şerrinden Allah’ın mükemmel sözlerine sığınırım” (Buharî, Kitab. Enbiya, Bab. 10)Abdullah b. Amr b. el-As diyor ki; “Ben bunu oğullarımdan anlayabilenlere öğretiyordum, anlayamayanlara ise bir levhaya yazıyor ve boyunlarına asıyordum.”( Bkz. Ebu Davud, Tıp, Hn. 3893.)

 

Görüldüğü gibi yapılan muska rivayetlere dayanmakta ise kimsenin buna itiraz etme hakkı yoktur. Bir muskayı açtığınızda iki şekilde bulabilirsiniz. Birincisi; içerisinde ya Allah veya ya Rahman veya Âyetel Kürsi, İhlâs, Nas ve Felak sûreleri gibi âyetler ve dinin yasaklamadığı ifadeler vardır. İkincisinde ise; Bid’at ehlinin yaptığı ve Müslümanlarla alay ettiği şeyler vardır.

 

Ben birçok muskayı açtığımda içerisindeki şeylerin bid’at ehli tarafından Müslümanlara uydurulan şeyler olduğunu gördüm. Bir kısım muskaların içerisinde, on iki imamın ismi yazılıydı. Bazılarındaysa el veya göz resimleri çizili idi. Bu tür muskaları kaç paraya sattıklarını biliyor musunuz? Bazen bunların fiyatları bin Afganiye ulaşmaktadır…
Doktor kardeşlerimizden bir tanesi bana şunları anlattı; Arap bir kardeş bir Afganlının boynunda asılı olan muskayı tuttu ve onu kesmek istedi. Afganlı: “Niçin kesmek istiyorsun?” dedi. Arap kardeş; “Bu şirktir,” dedi. Afganlı kardeş ona;”Bu Kur’an’dır, Kur’an’ı Kerim’i boynuna asmak mı yoksa Kur’an’ı Kerim’i kesmek mi şirktir?” dedi. Afganlıların muskaya bakışları budur. Muskaları Kur’an olarak zannetmektedirler. Şayet Kur’an diye boynunda taşıdığı muskayı karşısında açarak onu okusanız ve içerisinde Kur’an ve Sünnetten hiçbir şey bulunmadığını gösterseniz kendi haline kendisi gülecektir.

 

Bazı muskalarda, ya Ali, ya Hasen veya ya Hüseyin gibi medet veya bizi kurtar gibi şirk lafızlar içerdiğini farz edelim’. Bu tür içerisinde şirk lafızlar bulunan muskayı, içerisinde Kur’an ve Sünnetten âyetle veya hadisler yazılıdır diyerek taşıyan kimseye müşriktir denilemez. Bu kimse cehaleti nedeni ile mazur sayılır. Biliyorsunuz ki biz ehl-i sünnetin imamları, insanların anlamaları zor olan meselelerde cehaleti mazeret kabul ederler. Mesela, Bunlara İbn Kayyım el-Cevzi ve İbn Teymiye, Muhammed b. Abdulvahhab bunlardandır. Şimdi biz bunların görüşlerini kabul ediyor muyuz yoksa etmiyor muyuz? Onlar bu tür zor meselelerde insanların mazeretlerini kabule şayan görmüşlerdir…

 

Geçen yıl Şeyh Abdülmecid ez-Zindani ile birlikte hacc’da bulunduk. O, bana şeyh Abdülaziz b. Baz’a şöyle sorduğunu anlattı; Bazı kimseler insanı İslâm dininden çıkaran ve şirke düşüren amelleri yapmaktadırlar. Bu gibi insanları tekfir edebilir miyiz? Abdülaziz bin Baz ise; Hayır bunları tekfir edemeyiz. Çünkü Muhammed bin Abdülvehhab’a, Kevvaz kubbesi etrafında tavaf ederek, o kubbeden medet uman insanları tekfir edebilir miyiz diye sorulduğunda; “onlara bu yaptıklarının hükmünü öğreten kimselerin az olması nedeniyle onları tekfir edemeyiz” demiştir. İki yüz elli seneden beri Arap Yandaması’nda şirke, bidatlere ve müşriklere karşı mücadele edilmesine rağmen Medine ve Mekke’de dahi hâlâ bid’at ehli sofiler bulunmaktadır. Afganlıların Mekke ahalisinden daha iyi olmasını mı istiyorsunuz? Evet, Afgan halkı onlardan daha iyi ve faziletlidir, çünkü Afgan halkı cihad etmektedir. “[13]

 

Biz de-âcizâne- Allah’ın kelâmı veya O’nun isim ve sıfatlarından biriyle ya­pılması, Rasulullah Efendimiz’den nakledilen sahih duaları içermesi ve şirke sebep teşkil etmemesi, ayrıca bir ve­sile olduğuna inanılması durumunda mus­ka takmanın câiz olduğunu savunan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimlerine katılıyoruz. Peygamberimiz (sav)’in muska taktığına veya tavsiye ettiğine dair bir hadisin bulunmaması sebebiyle bu konuda hassas davranılması gerektiğini de ifade ediyoruz.

 

CEVŞEN TAŞIMAK VE OKUMAK   

 

Yukarıda muskanın caiz olması için Rasulullah Efendimiz’den nakledilen sahih duaları içermesi gerektiğinden bahsetmiştik. Acaba son yıllarda,  bazı İslami(!) cemaat ve çevrelerin üstün gayret ve fedakarlıkları sonucu Müslümanlar arasında hızla yayılan; deri, gümüş vb. kılıflarda muska haline getirilen, bazı gazeteler tarafından promosyon olarak dağıtılan, “Cevşen” duasının okunması, boyunda taşınması, araba ve evlere asılması konusunu ele alalım:

 

Cevşen, Farsça kökenli bir kelime olup, “bir tür zırh, vaktiyle giyilen savaş elbisesi”manasına gelmektedir.[14] Terim manası Ehl-i Beyt tarikiyle Peygambere isnat edilip, Cevşen-i Kebîr ve Cevşen-i Sağîr olarak bilinen, metinleri birbirinden farklı iki duayı ifade eder. Ancak Cevşen-i Kebîr daha meşhurdur ve “Cevşen” denilince ilk akla gelen Cevşen-i Kebîr’dir. Cevşen-i Kebîr; Mûsa el-Kazım, Câfer es-Sâdık, Muhammed el-Bakır, Zeynelâbidin, Hz. Hüseyin ve Hz. Ali tarikiyle Hz. Peygambere isnat edilir.[15]

 

   “Cevşen-i Kebîr” diye bilinen dua metni, Mûsa el-Kazımdan itibaren imamlar yoluyla Peygambere nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilmektedir. Bu dua özellikle Şiî dünyasında oldukça rağbet görmüş, duayı Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî,  Mecmû’atü’l-Ahzâb adlı eserinde nakletmiş ve daha sonra Said Nursî tarafından “Kur’an’ın hakiki ve tam bir nevi münacatı ve Kur’an’dan çıkan bir çeşit hülasası”[16]  diye sahiplenilmiştir.  M. Fethullah Gülen, Cevşen-i Kebîr hakkında şöyle söylemektedir: “Biz kesinlikle diyoruz ki, Cevşen mânâsı itibariyle Efendimize ilham veya vahiy yoluyla gelmiştir. Daha sonra da ehlullahtan birisi bu Cevşeni keşif yoluyla Efendimizden almış ve Cevşen bize kadar öyle ulaşmıştır.”[17]

 

 

Cevşen duasının Peygamberimize verildiği iddia edilen rivayet şekli Şii kaynaklarında şöyle geçmektedir: “Rasûlullâh savaşların birinde vücudunu rahatsız eden ağır bir zırh giymişti. O sırada Cebrâil gelerek Rasûl-i Ekrem’e şöyle arz etti: Ey Muhammed Rabbi’nin sana selamı var. O zırhını çıkarıp bu duayı okumanı buyuruyor. Bu dua senin ve ümmetin için eman vesîlesidir.”[18]

 

Sünni kaynaklardan Cevşen duasına ilk yer verilen eser olan Mecmu’atul Ahzab da duanın tarihi süreci hakkında verilen bilgiler şii kaynaklardaki bilgilerin hemen hemen aynısı olmakla birlikte, Şii kaynaklarda Cevşen duasının geldiği mekana değinilmemesine rağmen, duanın Rasûlullâh’a Uhud dağında geldiğini belirtmektedir. Mecmu’atul Ahzab da şu bilgilere rastlamaktayız: “Rasûl-i Ekrem havanın çok sıcak olduğu bir günde zırhını giymiş Uhud dağına giderken gözlerini gökyüzüne kaldırıp Allah’a dua etti, o esnada göğün kapıları açıldı ve nurlar içinde Cebrâil nâzil olarak Rasûlullâha şöyle arz etti: Ey Muhammed Rabbi’nin sana selamı var. O zırhını çıkarıp bu duayı okumanı buyuruyor. Bu dua senin ve ümmetin için güven vesîlesidir.”[19]

 

Burada Cevşen duası ile ilgili akademisyen Bünyamin Erul’un tespitlerini aktarmak istiyoruz: “Cevşen duasının bir tefekkür ve zikir kaynağı olmasına itirazımız yok, ancak onun eşsiz oluşu tartışılır, vahye dayanması ise –şayet vahy olarak görülüyorsa- reddedilir. Nitekim “Cebrâil tarafından Peygamber Efendimiz’e (asm) “vahy-i zimnî” tarzında tâlim ve tebliğ edilen”[20] ifadelerinden bu anlaşılmaktadır ve bu asla kabul edilemez. Cebrail’in Hz. Peygamber’e getirdiği mesajlar ekseriyetle Kur’an vahyi olup, Kur’an dışında Cebrail-Hz. Peygamber arasında sınırlı sayıda ve belli konularda bazı iletiler söz konusudur ve bu tür bilgi akışına dair bazı misaller muteber hadis kaynaklarımızda yer almaktadır.

 

Cebrail’in, Hz. Peygamber’e “zırhı çıkar, onun yerine bu Cevşeni oku!” dediği iddiası da Rasul-i Ekrem’in siret ve sünnetine tamamen ters düşmektedir. Zira Hz. Peygamber, hiçbir zaman, hiçbir savaşta, gerekli tedbirleri almadan, esbaba tevessül etmeden hareket etmemiştir. Savaşlarda zırh, koruma, muhafız ve bekçi vb. birçok tedbiri elden bırakmamıştır.[21] Hatta“Allah seni insanlardan koruyacaktır”[22] ayeti celilesinin nüzulünden sonra dahi bu tür tedbirlere başvurmuş, böylece ümmetine bu konudaki sünnetleri öğretmiştir.

 

Said Nursî’nin naklettiğine göre “Cevşenü’l-Kebîr’in Resûl-i Ekrem Efendimiz’in kudsî bir münâcâtı olduğu, Kur’ân’dan sonra eşsiz ve misilsiz bir eser olduğu ve Kur’ân’ın bir çeşit özü ve hülasası bulunduğu” şeklindeki kanaat ise, yukarıda verilen bilgiler doğrultusunda oldukça abartılmış ifadelerden ibarettir. Zira Hadis açısından bir defa Rasul-i Ekrem’e aidiyeti imkânsız olunca, O’nun kudsi bir münacaatı olması da mümkün değildir. Kur’an’dan sonra eşsiz ve misilsiz bir eser olduğunu söylemek, başta Sahih-i Buhari olmak üzere muhaddislerimizin ortaya koyduğu bunca muteber hadis kitaplarını hiçe saymak, onlara değer vermemek anlamına gelir. Kur’an’ın özü ve hulasası oluşu da tartışılır.

 

Sonuç olarak Cevşen, yukarıda iddia edildiği gibi vahy kaynaklı değil, Şii kaynaklı veya diğer bir ifade ile Şii orijinli bir dua kitabıdır. Sünni kesime bir asır önce Gümüşhanevi tarafından sokulmuş, Üstad tarafından meşhur edilmiştir. Halen, Risale-i Nur talebeleri dışında, Sünni dünyada rağbet gören, bilinen bir dua kitabı da değildir. Şu halde 30-40 senelik bir mazisiyle, sadece şakirdlerin vird kitabı olan bu Cevşen’in, ne vahy kaynaklı oluşu, ne mütevatir oluşu, ne de Kur’an’dan sonra eşsiz bir eser oluşundan söz edilebilir. Bu gibi iddialar, asılsız ve temelsiz olup, ilmi dayanaklardan yoksundurlar. Yüce Kitabımızda yer alan dua ayetlerinden ve sevgili Peygamberimizin fem-i saadetlerinden sadır olup, sahih bir şekilde gelen yüzlerce sahih ve hasen rivayetlerdeki dualardan oluşturulacak bir dua kitabı, yukarıda özellikleri anlatılan Cevşen adlı dua mecmuasından binlerce defa üstündür, mukayese bile edilmez.[23]

 

İşin nihayetinde diyoruz ki; Cevşen-i Kebîr di­ye bilinen ve Mûsâ el-Kâzım’dan itibaren imamlar yoluyla Hz. Peygamber’e nispet edilmiş bir hadis olarak rivayet edilen yaklaşık on beş sayfalık dua metni Sünnî hadis mecmualarında yer almama­kta, aynı şekilde Şiî hadis külliyatının ana kaynağı durumundaki kütüb-i erbaada dahi bulunmamaktadır.[24] Ehli Sünnet âlimlerinin eserlerinde yer alan ve kaynağı sağlam, sahih olan o kadar kıymetli dua dururken, Şiîlerin bile güvenilir kaynaklarında yer almayan Cevşen’in bu kadar ön plana çıkarılması düşündürücüdür. Bu bizde Şahıs ve cemaat taassubu içinde olunduğu intibası vermektedir.

 

Bu kadar hak ve hakikatten sonra hâlâ “Cevşen-ül Kebir adındaki en meşhur ve Kur’andan sonra en mübarek ve en kudsî münacat-ı Peygamberî merfû ve muttasıl ve mütevatir senedi “Mecmuat-ül Ahzab’ın 1. cildinin 234. sahifesinde mevcuttur. Rivayet silsilesi, sâdat-ı ehl-i Beytten müteşekkildir. Ve şimdiye kadar hiçbir muhaddis veya nekkad-ı muhaddisinden hiçbir müteşeddit; cerh ve tâdil kitaplarında Cevşenin senedine ilişmemiş, hiçbir şey dememiştir. İşte meydan, bütün cerh, nekd ve tadil kitapları ortada … ”[25] şeklinde yaldızlı cümlelerle  Cevşen’ savunuculuğunu yapanları Allah’a havale ediyor; “Cevşen” duasının Peygamberimize ait olduğu iddia edilerekokunmasının, boyunda taşınmasının, araba ve evlere asılmasının câiz olmadığı kanaatini burada dercediyoruz. En doğrusunu Allah cc bilir.

 

Önümüzdeki sayıda –inşallah- Nazar var mıdır? Sorusuna cevap arayacak ve nazarlık takmanın hükmünü konu edineceğiz. Selam ve dua ile…

 

Bu yazı dizisinin tamamını

Rukye Tedavisi Ve Muska Takmak Üzerine Notlar

   internet adresinden okuyabilirsiniz.

 


[1] Hasan Karakaya, İslam Akaidi, Sh:226, Beka Yayınları, İstanbul,2011.

[2] Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, “Muska”maddesi, c.31,s.267, Madde Yazarı: İlyas Çelebi, İstanbul,2006

[3] Kitâbü’l-Hayevân, II, 186

[4] el-Mufassal, VI, 739-756

[5] Muhammed Hulusi Yeşil, Rukye Konusunu İşleyen Rivâyetlerin Tesbiti ve Değerlendirilmesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi,  Sh:31, Selçuk Üniversitesi, 2007

[6] Ahmed İbni Hanbel, Müsned,IV, 154; İbn Hıbbân, Sâhîhu İbn Hıbbân,c.13, 450

[7] Ebû Dâvud, Tıb, 17, nr. 3883

[8] Yusuf Karadavi, Çağdaş Meselelere Fetvalar, c.1,s. 253-256,Tahir Yayıncılık, İstanbul

[9] Muhammed Hulusi Yeşil, A.g.e., s.32

[10] Tirmizî Tıbb 24

[11] Muhammed Hulusi Yeşil, Agt, s.32

[12] İbn Kayyim el-Cevziyye, Za’du’l-Mead, c.5, s. 75-79,İklim Yayınları, İstanbul,1988

[13] Abdullah Azzam, Tevbe Sûresi Tefsiri: Cihad Dersleri, (çev. Heyet), s.369-371, 3. Baskı, Buruc Yayınları, İstanbul, 2007

[14] Ferhengi Ziyâ, Gencine-i Güftar, Farsça-Türkçe Lügat, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1996, I, s.668

[15] Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Cevşen mad., c.7, s.462, Madde Yazarı:Mehmet Toprak, İstanbul,1993

[16] Said Nursî, Sözler, Sh:441.Ayrıca bak: Senâi Demirci, Cevşen-i Kebîr Türkçe Okunuşu ve Açıklaması, Timaş Yayınları, İstanbul 2006, s.10–11.

[17] Fethullah Gülen, Prizma I, İzmir 1995, s.150–151.

[18] Abbas Kummi, Mefatihu’l-Cinan, s.203, Ensariyan yayınları, Kum 2007

[19] Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, Mecmu’atul Ahzab, yy., trs., s.230–231

[20] Abdulkâdir Badıllı, Risale-i Nur’un Kutsî Kaynakları, Envâr Neşriyat, İstanbul 1994, s.412-413.

[21] Erul’un tespitlerini te’kiden ekleyelim: Peygamber Efendimiz Uhud’da zırhını çıkarmamıştır. Hatta üzerinde iki zırh birden vardı.[İslam Tarihi Mustafa Asım Köksal, c. 3, s. 172] Rasulullah’ın herhangi bir gazvede zırhını çıkardığına dair hiçbir rivayet yoktur. Bilâkis, Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu sabittir:”Bir peygambere, zırhını giydikten sonra, onunla düşmanları arasında Allah Tealâ hükmünü vermedikçe zırhını çıkarması yaraşmaz.” (İbn Kayyım, Zâdu’l-Meâd, çev. Şükrü Özen, İklim Yayınları, İstanbul 1988, 3/240.) Yine aynı savaşta Rasulullah’ın başında miğferi de vardı ve aldığı darbe ile miğfer kırılmış; Peygamberimiz de yaralanmıştı. (Buhārî, Megāzî, 26/113; Muslim, Cihâd, 37/101)

[22] Maide 67

[23] Bünyâmin Erul, Cevşen nedir-Ne değildir, s.1-2’den nakleden Adnan Yeniay, Cevşen Duasının Hadis İlmi Açısından Kritiği, Sh:42,Yüksek Lisans Tezi, Sivas,2008.

[24] Mehmet Toprak, “Cevşen”, DİA, cilt: 7, sayfa: 463

[25] Abdulkâdir Badıllı, A.g.e., s.412-413