Myanmar’da 16 aylık Muhammed bebeğin kıyıya vuran bedeni, mülteci krizinin simgesi olan Aylan Kurdi bebeği akla getirdi. Myanmar’da kendilerine yönelik şiddetten kaçan Rohingya Müslümanlarının umut yolculuğu trajediyle sonuçlandı. 16 aylık Muhammed bebeğin kıyıya vuran bedeni, mülteci krizinin simgesi Aylan Kurdi bebeği akla getirdi. Muhammed’in bu fotoğrafı, insanlık için utancın simgesi olurken, ilginçtir ama yine de insan hakları savunucularının dikkatini çekmeyi başaramamıştır. Hâlbuki insan haklarında şu maddeler yer almaktaydı:

’’10 Aralık 1948’de New York’ta Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye ülkelerin imzaladığı: “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin birinci maddesi: Bütün insanlar, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar, akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyetiyle hareket ederler” diyorken, on dördüncü maddesi: “Herkes zulüm karşısında başka, memleketlere iltica etmek ve bu memleket tarafından mülteci muamelesi görme hakkına haizdir.’’

ifadesini kullanılmakta. Diğer pek çok maddede insanlık bütün bir aile gibi kabul edilirken mazlum ve mağdurlara karşı bu gayr-i insani ve gayr-i medenî tavır nasıl ve neyle izah edilir?

Beyannamenin ikinci maddesi aynen şöyledir:
“Herkes ırk, renk, cins, dil, din, siyasi veya herhangi bir akide, milli ve ictimaî menşe (köle), servet veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin iş bu beyannamede ilan olunan bütün haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.”

Bu ve bunlar gibi birçok maddede eşitlik adalet ve hürriyet gibi kavramlardan söz ediliyor ve insanlar hangi ırk cins ve kültürden olursa olsun aynı davranılması gerektiğinden bahsediliyor. Ancak bu söylemler yalnızca maddelerde kalıyor, kalmasa da belli ülkeler ve topluluklar için geçerli kurallar ve düzenler olmanın ötesine geçemiyor. Kendi topraklarında bu kurallara göre rahatça yaşayan insanlar kendileri dışında olup bitenlerden habersiz bir şekilde hayatlarını sürdürüyorlar. Ve dışardaki ölümler ve zulümler dikkatlerini çekmiyor.

Acaba dikkatlerini çekmek için daha ne yapmamız gerekiyordu. Yapılan katliamları daha on altı aylık olarak hangi hayvanın adını vererek duyurmamız gerekirdi diye soruyorum kendime, çünkü şimdiki insan haklarını sözde savunanlar hayvanlara verdiği değeri mazlumlara vermiyorlar. Hâlbuki okullarınızda kendinizi bize yıllardır insan haklarının kurucuları olarak tanıttınız ve evrensel medeniyetin temelini biz attık diye övünüp durdunuz. Dünyanın her tarafında mazlum Müslümanların kanları oluk oluk akarken, çocukları diri diri yakılıp, boğularak öldürülürken sözde insan hakları savunucuları bu güne kadar bir kere bile gündem yapma gereğinde bulunmadı. Gerçi onlarda haklı ya; kendilerine dokunmayan yılan bin yaşasın, gerçekleşen meseleler ne onların topraklarında, ne ölen ne de öldürülen onlardan değil, kendileri için hiçbir tehditte yok. Onlar ne yapsın Müslümanların çocukları ölüyor veya öldürülüyor. Peki, onların ikiyüzlülüğü bu kadar ortada iken bizler neden bir türlü uyanıp, kendimize gelmiyor ve aslımız olan Allah’ın hükümlerine geri dönmüyoruz. Kendimize gelmemiz için daha ne lazım, acaba çocuklarımızın mı öldürülmesi, kadınlarımıza mı tecavüz edilmesi veya topraklarımızın mı işgal edilmesi. Eğer kendimize gelmemiz için bunlar lazımsa kimse merak etmesin hepsi de gerçekleşti. Topraklarımız da işgal edildi bacılarımızın da ırzlarına geçildi. Çocuklarımız da öldürüldü hatta işgal edilen topraklarımızda mülteci konumuna da düştük, belki bir umut olur diye onların topraklarına doğru yola koyulduk. Bizim topraklarımızda bize insanlık dersi vermeye kalkanlar kendi topraklarının sınırlarını bile geçmemize tahammül gösteremediler. Hatta kavramlarımızla alay edildi: Çocuklarımız kaçırılarak dinleri değiştirildi. Peki, bizim kendimize gelmemiz için daha ne yapılabilinir ki diye soruyorum ben sizlere?

Yapacak bir şey bulamıyorsak en azından Muhammed bebeğin ölüm hikâyesini biraz daha derinlemesine inceleyelim.

Bakın daha 16 aylık olan Muhammed ve ailesine, umutlarını kaybetmeyip Allah’ın dinini daha rahat yaşamak için göze aldığı yolculuğa,

Baba Alam, altı gün altı gece yürümüş ve dört gün de yiyecek bulamadan yola devam etmiştir. Yolculuk sırasında ailesini geride bırakmak zorunda kalmıştır. Naf nehri üzerindeki balıkçıların yardımıyla Bangladeş’e geçip burada eşi ve iki çocuğu için de Bangladeş’e Naf nehrinden geçecek bir tekne ayarlamıştır. Ancak işler planlandığı gibi gitmemiş ve güvenlik güçleri onları fark ederek ateş açmıştır. Teknenin batmasına neden olan ateş sonucu Alam’ın eşi, üç yaşındaki oğlu Şufayet ve on altı aylık küçük oğlu Muhammed yaşamını yitirmiş, cansız bedeni kıyıya vurmuştur. Kıyaya vuran cansız beden aynı zamanda da Suriyeli Aylan Kurdi’yi akıllara getirdi.

Fotoğrafı görünce: Gözyaşlarına boğulan Muhammed’in babası Zafor Alam verdiği demeçte, “Muhammedin kıyıdaki çekilen resmini gördüğümde, ölmeyi tercih ettim” dedi. Acılı baba, “Bu dünyada yaşamak bana bir anlam ifade etmiyor” şeklinde konuştu. 27 yaşındaki Zafor Alam, evinin yandığını, büyükbabasının ve büyükannesinin yakılarak öldürüldüğünü anlattı. Alam, ‘Köyümüz ordu tarafından yakıldı’ dedi. İşte başta da belirtiğimiz gibi ne çocuklarımıza ne yaşlılarımıza ne de bize tahammülleri yok. Hâlbuki çocuklar cennetin çiçekleridir. Ve onlar masum ve zararsızdırlar.

Ya bu acıyı yaşayan babaya ne demeli. Muhtemelen bir baba için ailesinin ölmesi ve çocuklarının cansız bedenlerinin kıyıya vurması kadar zor bir şey yoktur. Ama sadece o baba için, nasılsa bizim umurumuzda değil…