Ramazan’ı Kuşanmak
Arşiv Yazarlar

Ramazan’ı Kuşanmak

On bir ayın sultanı, rahmetiyle kapımızın tokmağına dokunduğunda her yer bir sevinç ve huzur cümbüşüne döner. Mukabelelerle, teravihlerle şenlenir camiler, evler; rahmetin esintileri tenlerimize ve kalplerimize dokunur. Mahyalarla, kandillerle caminin etrafındaki çocuk cıvıltılarıyla Ramazanı görmeyenlere adeta ilan edilir on bir ayın sultanının geldiği. Bir hazırlıktır ki özellikle iftara yakın zamanda insanların o tarafa bu tarafa koşuşturmaları, “neler oluyor acaba” diye heyecanlandırır herkesi. “Hoş geldin” diye karşılayan, bittiğinde üzüntüsünü gözyaşlarıyla ifade eden duyarlı ve akıllı müminler, kavuştukları rahmetin sevincini en doruk noktada yaşarlar Ramazan boyunca. Geldiğine sevinmenin bile mükâfat olduğu bir aydır Ramazan. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Ramazanın gelişine sevinen müminlerin cesedini Allah, cehenneme haram kılar.”

Ramazan ayında, yerde bin bir türlü hazırlık yapılır da ötelerin ötesinde hazırlık yapılmaz mı? Gökler de hazırdır, melekler de. Her işin bir zamanı ve mevsimi var ya! Ekmenin de mevsimi var toplamanın da… Yağmurun da mevsimi var. Mevsim bahar, bulutlar rahmet yüklü. On bir ay su görmemiş, çoraklaşmış gönüllerin mahzun bakışlarını bekliyor. “Yok mu bir şey isteyen, isteğini vereyim” (bkz. Kalplerin Keşfi, s. 686) nidasını duyup “ben varım” diye cevap verecek kulları bekliyor. Nefsin sınırsız, pervasız isteklerini elinin tersiyle iten, sabır, sebat kahramanlarını bekliyor. Allah’ın rahmeti geniştir ancak Ramazanda o rahmete sınır çizmek mümkün değildir. Adeta cömert olan Rabbim, hazinesinin kapılarını sonuna kadar açmıştır bu ayda. Bu müjdeyi, kâinatın efendisi şu hadis-i şerifte ne de güzel özetleyerek veriyor: “Ey insanlar! Büyük bir ay sizi gölgelemiştir. O, içinde bin aydan daha hayırlı bir gece bulunduran aydır. Allah Teâlâ oruç tutulmasını farz kıldığı, gecesinde ibadet yapılmasını sevap kıldığı bir aydır. Kim ki bu ayda iyi bir amelle Allah’a yakınlık gösterirse diğer aylardaki farzı yerine getirmiş gibi olur. Kim de bu ayda bir farz amel yerine getirirse diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi olur. O, sabır ayıdır. Sabrın karşılığı da cennettir. Bu ay, başkalarının derdine, sıkıntısına ortak olma ayıdır. Bu ay, kendisinde müminin rızkının artırıldığı bir aydır. Kim bu ayda bir oruçluya iftar verirse, bu, onun günahlarının bağışlanmasına, cehennem azabından kurtulmasına sebep olur. Bu, onun kendi mükâfatından hiçbir şey eksiltmeden bir oruç tutma sevabına daha nail olmasına sebep olur” (Ebu Davut, Savm, 55).

Ramazanla, adeta gökler ile yer birleşmiş, melekler insanın iyiliği için seferber olmuştur. “Ramazan ayı girdiğinde Allah Teâlâ arşı taşıyan meleklere, tespihten ellerini çekip, Muhammed ümmetine ve müminlere istiğfarda bulunmalarını emreder” (Rumuz’ul-Ehadis s.45), “Faziletine inanarak, mükâfatını umarak Allah rızası için, Ramazanın gecesini ibadetle geçiren kimsenin geçmiş günahları mağfiret olunur” (Riyazüssalihin, c.2; s.463). Her şey, inanan insanın lehine dönmüştür Ramazanda. Tüm dünya, Allah’ın arşının gölgesine girmiş, şeytan yalnız kalmış, nefis kaçacak yer bulma telaşında. Cennet kapılarının sonuna kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, amansız düşmanımız şeytanın zincire vurulduğu, nefsin ateşinin sabırla söndürüldüğü bir aydır Ramazan. Allah, bir kapıyı kapatırsa başka bir kapıyı açar, derler ya! Bugün, bütün kapanan kapıların yerine rahmet, mağfiret, bereket, mükâfat kapıları açılmıştır. Bugün, ihlâslı oruç tutanlara has olan cennetin Reyyan kapısı açılmıştır. Adeta bugün, zincir ve prangalarımızdan kurtulma zamanıdır. Zincirlerini koparmış üzerimize gelen şehvet, iştah, hırs, öfke, kin, nefret, kibir ve kıskançlıktan kurtulma zamanı. Bugün, Ramazanlaşma, Ramazana sığınma, Rabbimize kul olma hürriyetine kavuşma zamanıdır.

Yağdığında kiri, pası, tozu silip süpüren yağmura “ramadi” demişlerdir Araplar. Bir görüşe göre Ramazan ismi buradan gelmektedir. Ramazanda insanın günahlarının kalpteki kirini, pasını temizler. İnsanın bütün kötülüklerden nefsanî ve şehevi arzulardan el etek çekmesine vesile olur. Bazıları da Ramazanı “günün çok sıcak olması, güneşin kum ve taşları çok ısıtması, kızgın yerde yalınayak yürümekle ayakların yanması” anlamlarındaki ramad mastarından veya “güneşin güçlü ısısından çok fazla kızmış yer” mânasındaki ramdâ’ kelimesinden türediğini söylerler. Böyle düşündüğümüzde de kulun bütün kötü arzularını yok eden, eriten bir kor olur Ramazan. Bazı pislikler nasıl ki yanmadan temizlenemezse, nefsin arzu ve pislikleri de Ramazanın kavurucu sıcağından geçmeden, orucun sabır teknesinde pişmeden, nimetin şükür ve sabır terazisinden elenmeden temizlenmez.

Oruç, Maddenin Manaya Yolculuğudur

Ramazan dendi mi oruç, oruç dendi mi Ramazan akla gelir. Ramazan; Kur’an, oruç ve rahmetin, bereketin işbirliği ile ilmik ilmik dokunmuş kulluğun renkleridir. “Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçlu geçirsin” (Bakara, 185) emri gereği Ramazanda imtihanının en büyük ve koskocaman bir sorusudur oruç. Bir o kadar zevkli, hikmetlerle, faydalarla doludur. Oruç, insanı ahlak-ı hamideye ulaştırır. Oruçta sabrı görür, şükre kavuşur, teslimiyetin zevkine varırsınız. Oruç öğretmendir, ondan ders alırsınız. Fakirliğin halini sözle değil, yaşayarak; açlığın zorluğunu aç kalarak anlarsınız. Körelen hissiyatınızı benlik uykusundan yeniden uyandırır, aç susuz kardeşlerinizin kapısında bir soluk gözlerinizi açarsınız.

Ramazanı fırsat bilip yardım duygularıyla coşar, varlığın şükrünü kapınıza geleni boş döndürmeyerek gösterirsiniz. Nitekim Şeyh Sâdî der ki: “Kapına bir garip gelirse, sakın eli boş gönderme. (Allah göstermesin) belki bir gün sen de garip olur, kapıları dolaşırsın! Mademki bugün bir şey istemek için kimsenin kapısına gitmiyorsun, bunun şükrânesi olarak, kapına gelen muhtaca ikram et!”

Sabır, şükrün ve teslimiyetin bir arada harmanlandığı ve isyana giden yolların kapatıldığı bir ibadettir oruç. İnsanın günah işlemesine hep kapı olmuştur şehevi duygular, dil ve mide. Onun için oruç, oraların ıslahıyla başlar. Hiçbirisi ötekinden bağımsız değildir; ne açlığı şehvetten ayrı ne de şehveti dili muhafaza etmeden farklı düşünebilirsiniz. İnsan mideden daha şerli bir kaba sahip değildir… “Şeytan kanınızdaki damarlarınızda dolaşır, aç kalarak onun geçiş yollarını daraltın” derken Rasülüllah (s.a.v.), mideyle gönlün, maddeyle mananın, ruhla bedenin arasındaki irtibatı kurmuştur. Şer olan; insanın hayatının gayesini yeme içme, şehvetini teskin etme olarak görmesidir. Lokman Hekim: “Mide dolarsa tefekkür uykuya dalar, azalarda ibadetten kalır” demiştir. İbrahim Hakkı hazretleri de bu gerçeği ne güzel ifade etmiştir: “Vehimlerin, kuruntu ve vesveselerin, hattâ mahlûkâtın azgın nefislerinin yakıcı ateşini açlık söndürür. Nefsi aç olanın vesveseleri gider. Deli bile aç kaldığı zaman akıllanır. Açlık, ibret tarlası ve hikmet kaynağıdır. Yine açlık, yüksek anlayış ve derin sezişin ruhu, aşk kapısının anahtarı, irfan nurunun feneri ve hakîkat yolunun rehberidir. Nefs, yoksul bir hasta gibidir, onun âcil şifâsı açlıktadır. Tokluk, gönülden hikmeti siler; açlığınsa, gönle kazandıramayacağı ilim yoktur. Açlık, yüksek kalpli ve temiz ruhlu insanların neşesi ve Allah’ın hassas dostlarının kılavuzudur.”

Evet, yemek içmekten başka düşüncesi olmayan sadece hayvanlardır. İnsanın yeme ve içmesi ancak vasıtadır. Midesine düşkün, şehvetperest insanın cismani ve nefsanî tarafına meyledip, ruhani ve melekût yönünü unutması içten bile değildir. Onun için oruç ibadeti bedenin prangalarından sıyrılıp, nefsin zincirlerini kırıp ruh dünyasında gezintiye çıkmaktır. Ruhun yücelmesi ve asliyetini yakalamasıdır.

Sabır bineği olmadan mesafelerin kat edilmesinin mümkün olmadığı, tehlike ve tuzaklarla dolu bu yolculukta manevi terakkinin en etkili yöntemi, oruçla mümkündür. “Her şeyin bir kapısı vardır, ibadetin kapısı da oruçtur” (İslam fıkhı, s.12) buyuran Allah Resulü, orucun önemini, ibadetler içerisindeki yerini ne de güzel ifade buyurmuştur.

Beden ve ruhun ahengini ve birbirlerine olan yardımını ve takviyesini görürsünüz oruçta. Maddeden uzaklaştıkça mananın yakınlığını hissedersiniz. Yani açlık ibadetteki feyiz ve bereketin vesilesidir. Açlığı tercih ettiğinizde aradan madde çıkar, mana âleminin bütün güzellikleri önünüze serilir.

Orucun Mükâfatı Sınırsız Verilir

İnsanın iç dünyasındaki niyetinin bilinemediği, Rab ile insanın yalnız kaldığı, kimsenin araya girip ihlâs ve samimiyeti bulandıramadığı bir ibadettir. Diğer ibadetlerde olduğu gibi, oruç ibadetine riya ve gösteriş karışamaz. Bütün ibadetlerin değeri niyet iledir, ancak niyetlerin bozukluğu ibadetin kıymetini, değerini ve mükâfatını azaltır. Onun için orucun farklı bir yeri vardır Allah katında. Her şeyin mükâfatı kat be kat verilirken bu ayda, oruca sıra geldiğinde onun sevabını yazacak ne bir kalem vardır ne de kâğıt. Melekler bile hesabını yapmaktan acizdir. “Oruç tut, çünkü oruç, misli (benzeri, dengi) olmayan bir ibadettir” (Et-Terhip vet Terğib, c.3, s.85) buyuruyor Allah Resulü. Onun için orucun mükâfatıyla ilgili bir kutsi hadis-i şerifte de Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “Âdemoğlunun her ameline on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Yüce Allah; ‘oruç hariç, çünkü oruç benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim. Çünkü oruç tutan kimse, yemesini, içmesini ve şehvetini benim için terk etmektedir’ buyuruyor” (Müslim, Siyam, 164; Tirmizi, Savm, 55).

Nefsin Ateşini Söndüren Sabrı Oruçla Öğreniriz

Ramazan sabır ayıdır, sabredenlerin de Allah yanında olur. Sabretmek zordur elbette. Onun için Ramazanlaşmak, Ramazanı kuşanmak zoru başarmaktır. Sabredenlerin mükâfatlarının hesapsız verilmesi, sabrın zorluğunun neticesi olsa gerek. Sabır, aydınlıktır. Nice sabırlar vardır ki insanı bir kalkan gibi korur. Nice sabırlar vardır ki, birçok şerri hayra çevirir. Nice sabırlar vardır ki huzur ve saadete taşır insanı. Sabırlar, felaketi önler, belayı def eder. Sabırsızlık, pişman olmaktır. Sabır ipine tutunmayan günah bataklığına saplanır. Nasıl ki ilmin başı sabırsa, nefsi eğitmenin, ona şekil vermenin, onu Rabbin emrine sokmanın şartı da sabırdır. Nefis her zaman benlik güder, asla haddini bilmez, varlığından büyük işlere kalkışır, çok şımarık ve isyankârdır. Ancak onu aç bırakarak, oruç tutarak ıslah edebiliriz.

Evet, demir tavında dövülür. Nefse kul şekli vermek için Ramazanın sıcağında, orucun ağırlığında yakmak gerek onu. Her günün sonunda sabırla Kur’an’ın ve sünnetin tokmağıyla dövmek gerek. Her orucun iftarında mülakat alıp seviyesini her defasında ölçmek gerek. Şayet vazgeçerse, kısa bir zamanda olgunlaşırsa, batıl iddialarını ve inadını bırakırsa da onu Rabbin hizmetinde kullanıp nice derecelerin yamaçlarında gezdirmek gerekir ki, ölüme kadar bir daha asla ilahlık iddiasında bulunmayı ima dahi edemesin, bencilliğini ve kibrini ileri sürmesin, kötülüklerden arınmış olsun. Yoksa ziyana uğrayan biz oluruz. Yüce Allah: “Nefsine ve onu düzgün biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve kötülükten sakınma yeteneğini ilham edene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse ise ziyana uğramıştır” (Şems, 7-10) buyurarak bizi uyarıyor.

“İman, sabırlı olmaktır” diye buyuruyor Yüce Resul. Sabır, Allah’ın emrini yerine getirme hususunda sabır, nehiylerinden kaçınma hususunda sabır, Allahtan gelen bela ve musibete karşı sabır, diye kısımlara ayrılmıştır. Resulüllah (s.a.v.), “Oruç, sabrın yarısıdır” diye buyurarak, iman ile orucun sıkı ilişkisini de vurgulamıştır. Çünkü imansız amel olmayacağı gibi, amelsiz iman da eksiktir ve ispatı edilmemiş iddiadır.

Oruç, insana nimetin kıymetini öğretir. İnsan, nimetler içerisinde iken çoğu kez onların kıymetini ve değerini anlayamaz. Dolayısıyla böyle insanlar, sahip olduklarının şükrünü de yerine getiremez. Her nimet elden çıkınca kıymeti bilinir. Sıhhatin kıymeti hastalık halinde, zenginliğin kıymeti fakirlik durumunda bilinir. Oruç, açlık stajıyla tokluğun kıymetini öğretir. Öyle ya Ramazanda suyun şakırtısı bile başkadır, ekmeğin kokusu, yemeğin görüntüsü dahi insanı etkiler.

Oruç, aç, susuz insanların hallerini anlamaya da vesiledir. Halden anlamayan Müslümanın kulaklarındaki pası, gönlündeki katılığı, hayatındaki bencilliği giderir. İnsanla oruç konuşur, oruç insanın anladığı dilden anlatır bilemediklerini. Oruçla terbiye olan bir Müslüman, “Komşusu aç iken tok yatanın niye bizden olamadığını” daha iyi kavrar. Evine geleni, elini açanı geri döndürmenin zorluğunu anlar. Müslümanın körelmiş hissiyatlarını tetikler, insani duygularını harekete geçirir. Çalışamayan duyguları harekete geçirir oruç. İnsanın duyarlılığı canlanırken oruçla, “Bana ne” anlayışı yerini merhamete, yardımlaşmaya terk eder. Bu duygulara ulaşmamışların, nimetin kıymetini bilmeyip onun şükrünü yerine getirmeyenleri ise Abdülkâdir Geylânî hazretleri şöyle uyarır: “Ey ahâlî! Siz tıka-basa yiyor, doyuyorsunuz. Hâlbuki yanı başınızda aç komşularınız var… Birinizin önünde birçok yiyecek var, elinde imkânları var; malı-mülkü, serveti var; hem kendisine hem de ailesine yetip de artacak kadar… Kapısında veya yanı başında ise muhtaçlar var. Buna rağmen o, bu ihtiyaç sahiplerini eli boş olarak geri çevirir. Hâlleriyle hiç alâkadar olmaz bile… Fakat sen, ey böyle hareket eden kişi! Yakında haberini görürsün! Yakında sen de eli boş geri gönderdiğin veya hâlleriyle hiç ilgilenmediğin o muhtaçlar gibi olursun. Sen nasıl ki vermeye gücün yettiği hâlde vermedin ve eli boş geri çevirdiysen, aynen sen de öyle geri çevrilirsin!”

Oruç Tutmadaki Gaye?

Kulluğun tezahürü olan ibadetler, ruh dünyamızda meydana getirdiği rahmani esintilerle hayatımıza farklı bir anlam katar. Zevk ve heyecanın zirvelerinde nice manevi lezzetlerle buluştururken bizi hayata, hayatın gayesine yani gerçek bir kulluğa hazırlar. İbadetler, insanı ahlaken eğitir, ruhen doyurur. Günahlara karşı bir kalkan, nefsimizin azgın isteklerine karşı bir zincir, şeytanın telkinlerine karşı kilit olur.

Oruç tutan bir insanın da, o oruçtan gerçek manada faydalanabilmesi ancak onun gereklerini tam anlamıyla yerine getirmesiyle mümkündür. Oruç, sadece açlıktan ibaret bir ibadet değildir. Belki aç kalarak ve bazı şehevi isteklerden uzaklaşarak nefsi terbiye yolunda bir başlangıç yapmış oluruz fakat daha yürünecek nice yollar, aşılacak nice engeller söz konusudur. Bu da sadece midenin boş kalmasıyla değil, bütün azalarında günahlardan arındırılmasıyla ve temizlenmesiyle mümkündür. İnsan midesini Rabbinin rızası gereği helal olan şeylerle bile doyuramıyor. Yani o mideyi Allah’ın emrettiği şekliyle temiz tutuyorsa elini de dilini de hatta gönlünü de bütün günahlardan uzak tutması gerekir. Oruçlu insan, her an ibadet halinde olduğunun bilinciyle hareket etmeli ki oruç, o insan için hem günahlardan, dolayısıyla da cehennemden koruyan bir kalkan haline gelebilsin. Peygamber Efendimiz buyuruyor ya: “Oruç, bir kalkandır. O halde oruçlu kötü söz söylemesin, kendisi ile çekişip kavga etmek isteyen kimseye iki defa ‘ben oruçluyum’ desin” (Buhari, Savm, 2) buyuruyor. Bu, insanın hem nefsine karşı hem de kendisine sataşana karşı kararlığı göstermesi açısından önemlidir. “Kalkan savaşta koruduğu gibi, oruçta cehennem ateşinden korur sizi” (İbni Mace, Savm, 1). Aksi takdirde insanın elde edeceği kocaman bir yorgunluk ve açlıktan başka bir şey değildir. Peygamberimiz: “Çok oruç tutanlar var ki onlara tuttukları oruçtan sadece açlık ve susuzluk kalır”(Keşfül Hafa, c.1, s.513) buyurarak bizleri bu hususta uyarmaktadır.

İmam Gazali hazretleri de orucun derecelerini üçe ayırmıştır:

Avamın orucu: Bu şekliyle oruç tutanlar, sadece midelerini aç bırakmaktan, şehevi istek ve ihtiraslarını dizginlemekten başka öteye gidemezler. Böyle insanlar, orucu sadece bu şekilde anladıklarından tuttukları oruç çoğu zaman aç ve susuzluktan başka kendilerine bir fayda sağlamaz.

Havvasın (seçkin kimselerin) orucu: Bu derecede tutulan oruç, bütün azaları kötülükten alıkoyar. Yani böyle bir oruç, gözü harama bakmaktan koruduğu gibi dili de gıybet yalan iftira dedikodu gibi afetlerinden korur. Bu orucu tutmayı başaranlar başkalarının sataşmasına da aldırmaz, oruçlarının muhafazası için ellerinden geleni yapar, şüpheli şeylerden dahi şiddetle kaçınırlar. Özet olarak; seçkin insanlar, bütün azalarının oruçlu olmasına itina gösterirler. Arzu edilen, istenilen oruç bu olmasına rağmen en zirvede olan asıl oruç ermişlerin orucudur.

Havvass’ul-Havvas’ın (ermişlerin) orucu: Böyle bir oruç, en ulvi değerleri haiz bir oruçtur. Beşeriyetin bütün engellemelerini aşıp, her şeyi Rabbe has kılmanın, bütün benliğimizle oruçlu olmanın yani Allah’a gerçek anlamda kul olmanın halidir. Böyle bir oruç, kalp ve kalıp ile tutulan oruçtur. Oruç tutarken kalbini ve gönlünü Allah’tan gayrisiyle meşgul etmemektir. Kalp, Allah’a ait, marifetin yeşerdiği, hak ve hakikatlerin mekânı olan yerdir. Orayı başka şeylerle doldurmak, bu seviyede olanların orucunu bozar. Böyle bir derecede oruç tutabilenler ancak peygamberler, veliler ve ermişlerdir.

İbrahim Ethem’e, “Ramazan’ı nasıl ihya edeyim?” diye sorduklarında kısa, net bir şekilde şu cevabı vermiştir: “Açığı kapa, kapalıyı aç! Dilini kapa, elini aç! Cimriliği kapa, cömertliği aç! Tembelliği kapa, gayreti aç! Gıybeti kapa, hüsn-ü zannı aç! Boş işleri kapa, nafileleri aç!

Hz. Muhammed (s.a.v.) buyuruyor ki: “Her kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi bırakmazsa Allah onun yemesini ve içmesini bırakmasına değer vermez” (Riyazüssalihin, c.2, s.5402)

İmam-ı Rabbani hazretlerinin şu sözleriyle bitirelim: “Ramazan ayının kadri o kadar yücedir ki sonu yoktur. Bu ayda olan birlik ve beraberlik, yıl boyu sürecek birlik ve beraberliğe vesîledir. Aynı şekilde bu aydaki ayrılık, yıl boyu sürecek ayrılığın sebebidir.

Ne mutlu o kimseye ki, Ramazan ayı kendisinden razı olarak ayrılır. Yazıklar olsun o kimseye ki, Ramazan ayı kendisine dargın gider. Dolayısıyla bereketlere ermesine mânî olur, hayırlardan mahrum kalır” (İmam-ı Rabbani, Mektûbât, c. I, sf. 24, 4. Mektup, Çile Yayınevi, İstanbul, 1977).

Abdullatif ACAR