11 Eylül olaylarının 10’uncu yıldönümünde Türkiye’deki haber ajansları abonelerine şöyle bir haber ilettiler:

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, John Jay Ceza Hukuk Koleji’nde yaptığı konuşmada, global terörizme karşı yapılacak çalışmaları ve mücadele stratejisini anlattı. Clinton Libya, Mısır, Tunus gibi Arap Baharı sonrası otoriter rejimlerden demokrasiye geçiş sürecindeki ülkelerde kökten dinci terörizmi engellemek amacıyla başlatılan forum çerçevesinde destek olunacağını ifade etti.

Hillary Clinton’ın konuşmada duyurduğu “Küresel Terörizmle Mücadele Forumu” (Global Counterterrorism Forum) adı verilen girişimin eş başkanlığını ABD ve Türkiye yürütecek, 30 kadar ülke de girişime destek verecek.

Küresel Terörizmle Mücadele Forumu bu ülkelere terörizm tehditlerin karşı zafiyetlerinin tespitinde yardımcı olacak, yeri geldiğinde terörle mücadele için istihbarat ve kaynak desteğinde bulunacak. Forum ayrıca söz konusu ülkelere yeni terörle mücadele yasalarının hazırlanmasına yardım edecek; yasaların insan hakları ihlal edilmeden uygulanması için polis, savcı ve yargıçların eğitimine katkıda bulunacak. Clinton, Forum ile eşgüdümün sağlanması için ABD Dışişleri Bakanlığı’nda özel bir birim kurulacağını da açıkladı.

ABD yönetimine yakın kaynaklara göre ABD’nin terörle mücadelede Türkiye’yi partner görmesinin en önemli nedeni terörle mücadeledeki tecrübesi. Öte yandan Arap Baharı sırasında iki ülke arasında çok olumlu ve stratejik bir ilişki sürecinin başlamış olması da bu kararı etki eden sebeplerden.”[1]

Tam bu haberin gündemde olduğu günlerde Arap baharı turunun ilk durağı Mısır’da, özel bir TV kanalına röportaj veren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan : “ Türkiye’de anayasa laikliği, devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslüman’ım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır. Ben Mısır’ın da laik bir anayasaya sahip olmasını tavsiye ediyorum. Çünkü laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın. Umarım ki Mısır’da yeni rejim laik olacaktır. Umuyorum ki benim bu açıklamalarımdan sonra Mısır halkının laikliğe bakışı değişecektir.” [2] diyerek Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinden sonra Mısır’da yeni anayasanın laik mi yoksa şeriat ilkelerine mi dayanması konusundaki tartışmada safını belli etti.

Libya’da Ulusal Geçiş Konseyi’nin lideri Mustafa Abdül Celil, başkent Trablus’ta Muammer Kaddafi’nin devrilmesinden sonra ilk kez halka hitap etti. Mustafa Abdülcelil: “Sağ ya da sol, hiçbir aşırılıktan yana ideolojiyi kabul etmeyeceğiz. Ilımlı İslam’ın olduğu Müslüman bir halkız, bu yolda kalmaya devam edeceğiz diyerek yeni kuracakları rejimin niteliğini açıkladı.[3]

Tunus’da El Nahda’nın lideri Raşit Gannuşi de AK Parti ile ilişkileriniz nasıl? Sorusuna şöyle cevap veriyor:”Erdoğan’ı İstanbul Belediye Başkanlığı’ndan bu yana tanıyorum. (Eski Başbakan) Erbakan’ı yıllardır tanırdım. Cenaze törenine de gittim. Gül ile de tanışıyorum. Davutoğlu’nu ise daha bakan olmadan, sizler bile tanımadan tanırdım. Önemli bir misyon yüklenmiş durumdalar. Ilımlı İslam’ın da demokratik bir rejim içinde iktidarda olabileceğini gösteriyorlar. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde demokrasi ve İslam arasında bir barışma dönemi oldu. Biz bunu model olarak görüyoruz.[4]

Bütün bunlara AKP’nin “Türkiye Hazır Hedef 2023” başlığını taşıyan 2011 seçim beyannamesinin ABD ile ilişkilerle ilgili kısmını ekleyelim: “AK Parti’nin yeni iktidar döneminde ABD ile siyasi istişare ve işbirliği devam ettirilecektir. Türkiye ile ABD arasında var olan ve uzun yıllara yayılan ‘stratejik ortaklık’ ilişkisi, ABD Başkanı Barack Obama’nın ifadesiyle ‘Model ortaklık’ olarak yeni bir boyut kazanmış bulunmaktadır. Irak ve Afganistan’ın yanı sıra Arap dünyasında son aylarda yaşanan gelişmeler, Ortadoğu barış Süreci, iki dost ülkenin yakından takip ettiği konulardır. Bu bölgelerde, barış ve istikrarın tesisine ve muhafazasına yönelik çabalarımız devam edecek ve Amerikalı muhataplarımızla olan siyasi diyalog ve işbirliği, aynı yoğunlukla sürdürülecektir”[5]

Yukarıda naklettiğimiz –özellikle altını çizdiğimiz- cümlelerin ortak paydası, ABD tarafından Radikal(Siyasal) İslam ve Köktenci terör diye tanımlanan emperyalizm karşıtı duruşa alternatif olarak dillendirilen Ilımlı İslam söylemi ve projesi. Model ülke de Türkiye.

lla

Bu yazı dizisinde ‘Ilımlı İslam’ projesinin ortaya çıkış süreci ve gözetilen amaçları üzerinde duracağız. Baştan ifade edelim ki; Yazı dizimizin başlığındaki Radikal(Siyasal) İslam, İslami( Köktenci) terör ve “Ilımlı İslâm” gibi kavramlar Batı menşeli kavramlardır. Bu isimlendirmeler tarafımızdan yapılmamıştır. Terörün İslamisi veya hristiyanisi olmaz. Terör terördür. Hakikatte İslâm hiçbir şekilde “Ilımlı İslâm” ya da “Radikal/Siyasal İslâm” olarak da tanımlanamaz. İslâm kelimesinin önüne bir sıfat konularak İslâm nitelendirilemez. Gayemiz bu isimlendirmelerin kaynağını bulmak, niçin böyle adlandırmaların yapıldığını ortaya çıkarmaktır.

Bir de baştan ifade edelim ki; Gayemiz birilerini karalamak değil, bize yanlış aksettirilen gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Ali Bulaç’ın dediği gibi,”Bugün AK Parti`yi eleştirmek elde ateş tutmaya benzer.”[6] Zira TSK’yı hizaya çeken, darbe heveslilerine de Ergenekon dosyasıyla, kozmik oda soruşturmasıyla kafa tuttuğu farz edilen AKP’yi eleştirdiğinizde ulusalcılar, solcular ve bilumum din düşmanları da AKP’yi eleştiriyor, siz bari bu kervana katılmayın sözlerini çokça duyarsınız. Yine “Ilımlı İslâm” projesinin uygulayıcılarından Fethullah Gülen ve hareketi hakkında da bildiklerimizi söyleyeceğiz. Zira “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” durumuna düşmemek için bu gereklidir. Unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İs­lam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savun­mak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir.

İbnul-Cevzi gibi âlimler bu noktaya dikkati çekmekte ne kadar isabet etmişlerdir. Şöyle diyor: “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir işimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Alimler de hata edenin kusurunu açığa çı­karmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedi­lir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil…”[7]

ILIMLI İSLAM(!)

Bu kavramı ilk olarak ABD Başkanı George Bush tarafından ‘Amerikan Barış Enstitüsü’ne atanan Daniel Pipes kullanmıştır. Pipes’in 1995’de söylediği “Radikal İslam tehdidine çözüm, ılımlı islamdır” sözünün üzerine bu proje bina edilmiştir.[8] Bu kavram ABD tarafından Radikal(Siyasal) İslam ve İslamcı(köktenci) terörizm olarak adlandırılan İnkılabi İslam’a alternatif olarak üretilmiştir.

‘Ilımlı İslam’, adından da anlaşılacağı üzere, İslam Dini’ni farklı isimler altında mecrasından saptırma, özünü değiştirme ve çağdaş birtakım siyasi projelere alet etme maksadıyla icad edilmiş yeni bir kavramdır.

Şu var ki, ‘Ilımlı İslam’, her ne kadar kavram olarak yeniyse de, fiiliyatta kökleri derindir.’Ilımlı İslam’ kavramının anlamı, terkibi oluşturan iki kelimeden birincisi olan ‘ılımlı’ kelimesinde düğümlenmektedir. Ilımlı kelimesi sözlükte “aşırılığa kaçmayan, ölçülü, mutedil”, siyasette, “aşırı görüşler arasında ortalama bir görüşü savunan” olarak tanımlanmaktadır. Ilım ve ılımlı, ‘ılık’ kelimesinden türemedir. Ne sıcak, ne de soğuk olup, ikisinin ortası ılıkça bir sıcaklıkta olan nesnelere ılıman denir. Ilıman ya da ılık kelimesinden dönüşen ılımlı sözcüğünü, eğer ki mutedillikten, orta yolculuktan bahsedilecekse herhangi bir dine, ideolojiye ya da siyasi görüşe izafe etmek mümkündür. Ancak doğaldır ki, kastedilen din, ideoloji ya da siyasi görüşün ılımlı olanından bahsetmek için, onun mutlaka ılımsız olanının, diğer bir tabirle ‘katı’ olanının, orta yolcu olmayanının mevcut olması gerekir.

‘Ilımlı İslam’ tabiri doğru, yerinde bir tanımlama mıdır? İslam’ın ılımlı olanı olabilir mi? İslam ılımlılaştırılabilir mi? Eğer İslam’ın ılımlısı varsa, ılımsızı, orta yolcu olmayanı da var mıdır? Ilımlı olmayan İslam’ı ‘mutedil olmayan’, ‘itidal içermeyen’ gibi tanımlamak mümkün müdür? Bu yazı dizisi bu soruların cevabını bulma çabasıdır.

Ilımlı İslam, temelde İslam’ı çeşitli formlara sokma çabasının sonucu olarak, İslamcıları “sistem” içine çekme projelerinden biridir. İslamizasyon; Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi ve coğrafi keşiflerle ilerleme yönünde büyük bir ivme yakalayan Batı medeniyetinin Kültürel, siyasi, askeri, ekonomik ve sosyal vs. tüm bileşenlerinin kendilerine karşı alternatif oluşturma potansiyeli taşıyan İslam öğretilerini (bulandırma, pasifize etme, çelişki üretme, şüphe uyandırma, sivriliklerini (!) budama gibi yöntemlerle) etkisizleştirme çabalarının ortak adıdır.

Ilımlı İslam projesi, Soğuk Savaş sonrasında, Amerika’nın (genelde tüm Batı dünyasının, hatta Rusya’nın) İslam coğrafyasında sömürgeciliğe karşı İslam’la siyasi bilinci, yer yer de fiili mücadeleyi senkronize eden ve “Radikal İslam, Siyasal İslam, Fundamentalist İslam” gibi tanımlamalarla ifade edilen oluşumlara karşı geliştirmek istediği bir ‘İslam formülü’dür.

Bu bölümde Radikal(Siyasal) İslam ve Köktenci(İslami) terör kavramlarına Amerika’nın (genelde tüm Batı dünyasının, hatta Rusya’nın) yüklediği anlamlar üzerinde durmaya gayret edeceğiz:

Radikalizm, “kültür değişmelerine ve toplumun bünyesine ait sosyal hareketlerde kökten değişmelere yer veren doktrin veya tavır, mevcut toplumsal ve ekonomik düzenden ve statükodan hoşnut olmayan ve mümkün olan en kısa zamanda sert yöntemlerle değiştirilmesini savunma; köktencilik”[9] şeklinde tanımlanmaktadır.

Sözlüklerde radikalizmle fundamentalizmin aynı başlık altında tanımlandığı dikkat çekmektedir. Radikal İslam için İslami Fundamentalizm tabiri de kullanılmaktadır. Biz konumuzu ele alırken Siyasal İslam terimini de eş anlamlı olarak kullanacağız. Batılı ilim adamları, Siyasal İslam kavramıyla, iktidarın ya da muhalefetin siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için İslam dinini tanımlama üslupları ve hareket noktalarını kastetmişlerdir.[10]

19. yüzyılda Batılı ülkeler, sanayi inkılâplarını tamamlamış, dünya pazarını ele geçirme planları yapmışlardır. Özellikle hammadde ve Pazar imkânları bakımından cazip görünen Asya ve Afrika’daki birçok meskûn bölgeler, İslam topluluklarının yaşadığı yerler, Batı nüfuzunun saldırgan tesirlerine maruz kalmış veya işgallerine uğramıştır. Bu yenilgiler hem yöneticilerde hem de kamuoyunda üzüntülere, utanmalara ve telaşa yol açmıştır. Bu durum ayrıca dini hassasiyetin ayaklar altına alındığı kanaatini de doğurmuştur.

1920’lerde Türkiye ve İran’da, 1950’lerde ise Mısır ve Kuzey Afrika’daki diğer ülkelerde vuku bulan milliyetçi devrimler neticesinde vücut bulan siyasal iktidarlar Şeriatın (İslam hukukunun) bireysel ve sosyal alandaki bir kısım uygulamalarına müdahale etmeye başlamışlardır. Böylesi bir tehditle karşılaşan Müslüman toplumlar da ortaya çıkan İslamcı canlanışın amacı her açıdan İslam’ın ve Müslümanların bu bozulmuşluktan kurtarılmasıdır.

 

Genel manzarayı Suriyeli büyük âlim Said Havva’nın kaleminden nakledelim: “Müslümanların oldukça güçsüz, parçalanmış ve ezilmiş oldukları bir sırada hicri on dördüncü yüzyıla (miladi yirminci yüzyıl) girildi. Öte yandan batı toplumu teknik ve maddi açıdan bir tırmanış içerisindeydi. İslam âlemi bir şeyler yapmak istiyordu ama çoğu iç ve bir kısmı dış sebeplerle genellikle kendini aciz buluyor, başarıya ulaşamıyordu. Birinci dünya savaşı sonrasında daha da kötü bir duruma düşüldü. Batı emperyalizminin tehdidi altında bulanan bazı Müslüman ülkeler komünizm hareketiyle aldatılmış, kızıl emperyalizmin ağına düşmüşlerdi. İslam dünyasının haritasına şöyle bir kuşbakışı baktığımızda Avrupa’nın ortalarından ta Asya ve Afrika’nın hemen hemen tamamına yakınının çeşitli ideolojilerin sömürgesi küçük devletçikler haline dönüşmüş olduğunu görürüz. Buna “reaksiyon” olarak gerek önceleri gerekse sonraları birçok hareket ortaya çıktı. Bütün bu hareketler arasında, İslamcı hareketin gerçek doğuşu ve İslam için “kapsamlı” bir “yenilik” hareketi, üstad Hasan el-Benna’nın başında bulunduğu harekettir. İslam’ı, “bütün” yönleriyle ihya etme hedefine sadece o sahiptir. Müslümanların problemleriyle içinde yaşadığımız dünyayı bilen ve çözüm yollarını en güzel şekilde takdim eden odur…”[11]

Üstad Said Havva’nın belirttiği gibi 20.yüzyılda Hasan el-Benna, İslâm’ın inanç esasları çerçeve­sinde içtimaî, hukukî ve siyasî uygulama­lar ekseninde bağımsız ve topyekûn bir hayat görüşü ortaya koyma yönünde fa­aliyet gösteren âlimlerin öncüsüdür. Önce bütün İslâm topraklarının bağımsızlığa kavuşturul­ması, ardından buralarda İslâmî hüküm­lerin uygulanmasını amaçlayan İhvân-ı Müslimîn’in düşüncesi kaçınılmaz olarak ideoloji ve siyaset ağırlıklı bir harekete dönüşmüş, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar Mısır ve diğer Arap ül­kelerinde yönetimlerle genellikle çatışma halinde olmuştur.

Yine o dönemde Hint alt kıtasında Seyyid Ebu’l A’la El- Mevdûdî[12]‘nin başlattı­ğı Cemâat-i İslâmî hareketi, İslâm’ı topyekûn bir hayat felsefesi olarak değerlen­dirip nihaî planda bir devlet nizamı üze­rinde yoğunlaşmıştır. Bu görüş, bağım­sızlık süreci yaşamakta olan pek çok İs­lâm ülkesinde geniş taraftar bulmuş, böylece İslâm siyasî geleneğinde yeni bir üslûp yaygınlaşmaya başlamıştır. Modern dönem literatüründe “İslâm devleti, İslâmî devlet, İslâm anayasası, İslâm ekono­misi” gibi pek çok kavra­mın kullanılmasında İhvân-ı Müslimîn ha­reketiyle birlikte Cemâat-i İslâmî’nin de önemli katkısı olmuştur. Üstad  Mevdudi, Osmanlının yıkılışından sonra devletsiz kalan İslam dünyasının başıboş kalmadığını ve bir siyasi tezinin olduğunu savunur. Bu devletin nasıl kurulacağını ve nasıl bir devlet olması gerektiğini anlatır. Bu arayışların tamamının nedeni İslam’ın ve Müslüman’ın dünyada ve sosyal hayatta hak ettiği yerde olmamasıdır.

Mevdudi‘nin 1941 de kurduğu Cemaat-i İslami’nin temel görüşü İslam’ın bir siyasi tezinin var olduğudur. Bu iddia aslında son yüzyılda, devlet işlerinden dinin ayrılması temelini taşıyan laiklik kuramına bir itiraz, bir reddiyedir. Esas itibariyle Mevdudi, İslam’ın yalnız Allah- kul arasındaki bir din olmadığı, bu dinin sosyal ve hukuki hayatla doğrudan ilişkili olduğunu söylemiştir.[13] Bu fikirlerinden dolayı Üstad Mevdudi; Gilles Kepel, Khan Kagaya, Oliver Roy, Bernard Lewis, Kenneth Cragg ve J.L.Esposito gibi Dünyadaki İslami hareketleri inceleyen batılı ilim adamlarınca ‘Siyasal ve Radikal İslamcılığın Babası’ olarak nitelendirilmiştir.[14]

Batılılara göre Militan cihadın öncüsü, bütün dünyadaki Müslüman aşırılık yanlısı hareketlerin manevi babası Seyyid Kutub’tur.[15] Seyyid Kutub, Mevdudi’nin görüşlerini daha da ileriye götürerek, yeni bir İslâmî düşünüş ve alternatif model geliştirmeye çalışmıştır. Kutub’un geliştirmeye çalıştığı bu modelin en belirgin özelliği, hâkimiyet tezidir. Bu tezi onun fikirlerine büyük bir itibar kazandırmış ve İslam dünyasındaki yeni oluşumların çoğuna da temel oluşturmuştur.

Seyyid Kutub’un Müslüman toplumlar üzerindeki en etkili kitaplardan biri olan Yoldaki İşaretler’de hâkimiyet mefhumu şu şekilde anlatılmaktadır: “Bu din, insanın yeryüzünde kullara kul olmaktan kurtulup, tek Allah’a kulluk etme hürriyetinin umumî bir fermanıdır. (Hevâ ve hevese kulluk da bir bakıma kula kulluktur) Bu ise, yalnız Allah’ın ulûhiyetini ve O’nun bütün âlemlerin Rabbi olduğunu ilan ile olur. Allah’ın, âlemlerin Rabbi olduğunu ilan etmek demek; bütün şekil, düzen ve görüşleri ile beşerin egemenliğine karşı cihana şamil bir inkılâp, yeryüzünün her köşesinde her ne şekilde olursa olsun beşerin hâkim olduğu rejimlere karşı tam bir isyandır. Başka bir tabirle; ne şekilde olursa olsun, beşerin ilahlaştırıldığı sistemlere karşı girişilen bir darbedir. Çünkü bütün işlerin son merci beşerin hükmü olan, bütün sultaların kaynağı beşer olan her hüküm, beşeri ilahlaştırma ve insanların Allah’tan başka birbirlerini Rab edinmeleridir. Bu ilanın manası, gasbedilmiş ilâhî otoriteyi çekip alarak Allah’a geri vermektir. Gasbedenleri kovmaktır. Kendilerince düzülmüş hukuk ilkeleriyle insanları yönetenleri, kendilerini Rabb’ler yerine koyup da, kendilerinden olan insanları kul yerine koyanları. İşte; Allah’ın âlemlerin Rabb’ı oluşunun ilânı demek, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini yerleştirmek üzere beşer hâkimiyetine son vermek demektir”[16]

Batılılara göre Siyasal ve Radikal İslamcılık, özellikle İslam’ı her şeyden önce siyasal bir sistem olarak tanımlamaya kalkışan Mevdudi ve Seyyid Kutub’un  ortaya koydukları kavramlar ve fikirler etrafında sistemleşmiştir. Yine Batılılara göre başta Ortadoğu olmak üzere bir şekilde hemen hemen bütün İslam dünyasında az çok yankılar uyandırmış ve giderek küreselleşen dünyada şiddet ve terörü bir araç haline getirerek küresel bir olguya dönüştürmeye başlamıştır.

Kısaca söylersek; Batılılara göre Siyasal ve Radikal İslamcılık demek: Sömürgeciliğe, emperyalizme ve Batının hegomanyasına direnen Müslümanların zihniyetidir.

Batı’nın ve batılı ilim adamlarının Radikal(Siyasal) İslam’ı tanımlamasını bu şekilde aktardıktan sonra bir de terör kavramını izah edelim:

Latince ‘terrere’den gelen terör sözcüğünün, ‘korkutmak, dehşete düşürmek, korkup kaçırmak, caydırmak’ gibi anlamları vardır.  Terör sözcüğünün Türkçedeki karşılığı ise; ‘korkutma, yıldırma, tedhiş, bulunduğu ortamda gerilim yaratmak ve korku salmak’ anlamlarına gelmektedir.[17]

Meydan Larousse Ansiklopedisi’ne göre terörizm, ‘ihtilalci grupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü, tedhişçilik, bir hükümet tarafından uygulanan şiddet rejimi’ dir.[18] Ana Britannica’da ise terörizm, ‘siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma’ şeklinde tanımlanmaktadır.[19]

Görüldüğü gibi terör ve terörizm kavramlarının birden fazla tanımlaması ve farklı farklı algılanması bulunmaktadır. Bu tanımlamaların dışında 100’den fazla terör tanımı bulunduğu da ifade edilmektedir. Bu tanımlama ve algılama farklılığının sebebi ise terör ve terörizm kavramlarına nereden bakıldığına bağlıdır. Çünkü olayın neresinde durulduğuna bağlı olarak hangi olayın bir terör eylemi, hangi olayın ise meşru bir direniş olduğu konusunda değişen kanaatlere sahip olunmaktadır.

Emre Öktem, Terörizm adlı eserinde terör kavramına yaklaşımla ilgili şunları ifade etmektedir: “Terör ve terörizm kavramlarının tanımlanması üzerine çalışmalar hala devam etmektedir. Uluslar arası hukukta kabul edilen terör tanımı ise bilimsel değil bir anlamda siyasi yaklaşımlar içermektedir. Ekonomik, siyasi ve sosyal haksızlıklara uğrayan ya da kendilerini böyle gören devletler terörün ve terörizmin biçimsel ve olgusal bir tanımını benimsemeyi reddetmektedirler. Böylece ‘mazur görülen’ terörizm, ‘fakirlerin silahına; teröristler ise halk kahramanlarına dönüşmektedir. Terör mağduru olduğunu iddia eden devletlerin terör eylemlerine karşı başvurduğu tek-taraflı karşı tedbirler, meşru müdafaa kisvesi altında, terör eylemlerine benzer yöntemler izlemektedir.”[20]

Her ülke, her ideoloji, terör kavramına kendi hedeflerine ulaşmayı kolaylaştıracak bir anlam yükler. Çünkü ihtiyaçları ve milli çıkarları bu yöndedir. ABD’ye göre terör kendisinin ve yandaşlarının çıkarlarına tehdit veya saldırılardır. Afrika için ırkçılıktır. AB için terör kavramı tanımlanamaz bir olgu olmasına rağmen Batı’ya ve Batılı demokrasileri yıkmaya yönelik saldırılardır. Libya, Küba gibi ülkelere göre ise ABD’nin faaliyetleridir. Rusya açısından Çeçen ve Afganlardır. Çin açısından Tibet, Doğu Türkistan ve Tayvan’dır. Hintliler açısından

Keşmir Müslümanlarıdır. İsrail açısından Filistinlilerdir. Filistin, İran ve Lübnan açısından İsrail’in her türlü faaliyetleridir.[21]

     Ancak biz Batı’nın özelde ABD’nin terör kavramına yüklediği anlamı ortaya koymak istiyoruz:  Küreselleşmenin egemen gücü ABD terörizm konusunda yaptığı yanlı ve çelişkili açıklamalarla bu kavramın doğru dürüst oturmasına en büyük engeli de oluşturmaktadır. Örneğin ABD, Irak işgalini gerçekleştirmeden hemen önce, Irak ordusunda silah bırakmayan her askeri terörist olarak addedileceklerini basından duyurmuştur. Düşünün ki bir ülkenin savunması için kurulmuş silahlı kuvvetlerini bir anda terörist olarak nitelendirebilmektedir. Bu çerçevede küreselleşme sürecinde terörizmden kastedilen şey ABD ve Batıya yönelik tüm saldırılardır. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra “ya bizden ya onlardan; bizden olmayan herkes teröristtir” gibi resmi söylemler yaygınlık kazanmıştır. Yani terör ve tanımı, ABD çıkarlarına tehdit olarak ilan edilmiştir.

images (2)

Konumuzun daha iyi anlaşılabilmesi için ABD’nin İslamcılık ve terörizm bağlamında İslam dünyasına bakışını özet olarak yansıtmak istiyoruz:

II. Dünya Savaşı’nda sonra oluşan iki kutuplu dünyada ABD’nin Batı dünyasında en güçlü devlet olarak ortaya çıkması ve İngiltere’nin Orta Doğu’dan çıkmasıyla bölgede oluşan boşluğu doldurması, ABD’nin Müslüman dünyayla ciddi olarak ilk temaslarını kurmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan iki kutuplu dünyada “ateizmi” savunan Sovyetler Birliği ile “hür dünya”nın öncüsü olduğunu savunan ABD arasında “Soğuk Savaş” dönemi başladı.

Soğuk Savaş döneminin başlamasıyla birlikte ABD ve Sovyetler Birliği arasında küresel ve bölgesel bazda bir yarış/savaş başladı. Sovyetler Birliği İslam coğrafyasında nüfuzunu artırmak için anti-Amerikancı/Batıcı/bağımsızlıkçı olan yerel milliyetçi gruplara destek verirken, ABD ise buna karşılık Sovyetler Birliği’ni etkisiz kılmak ve kendi nüfuzunu artırmak için İslamcı gruplara desteği kendi dış politik çıkarlarına uygun buldu.[22]

1979 yılında hem Sovyetler Birliğinin işgali hem de İran’da İslam Devrimi’nin gerçekleşmesi (11 Şubat 1979) ABD’nin İslam dünyasıyla ilişkilerini derinden etkiledi. 1979 yılında gerçekleşen İran İslam Devrimi ve Afganistan’ın işgali olayları, bölge jeopolitiğinde önemli değişikliklerin meydana gelmesine sebep olduğu gibi, İslam coğrafyası sahip olduğu doğal kaynakların yanında stratejik bir değer de kazandı.[23]

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine ABD, Sovyetler Birliği’ni “çevrelemek” ve “güneye inmesini engellemek” için “Yeşil Kuşak Projesi”ni devreye soktu. ABD, Afganistan Savaşı sırasında mücahitleri o kadar kutsadı ki; Başkan Reagan mücahitlerin liderlerinden bazılarını Beyaz Saray’da ağırladı ve onları dünya basınına tanıtırken “Bu savaşçılar ABD’nin kurucu babalarıyla aynı ahlak ve anlayışa sahipler”[24] ifadesini kullandı. Bu övmeler stratejik idi. Çünkü Soğuk Savaş döneminin “kutsal Savaşçıları” özellikle 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ABD için dünyayı tehdit eden “radikal dinci teröristler” olarak adlandırıldılar.

11 Eylül 2001’e kadar olan 50 yıllık süreçte ABD’nin İslam dünyasına yönelik politikası, büyük ölçüde bölgedeki statükonun korunmasının kendi çıkarlarına en iyi hizmet edeceği yönündeydi. Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün, Bahreyn, Kuveyt ve Fas gibi ülkeler ABD ile iyi ilişkiler içinde idi. 11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu politikası için de yeni bir dönem başlattı. Bush yönetimi terörizmin kaynağı olarak gördüğü siyasi olguları ortadan kaldırmak için en iyi yolun bölge ülkelerine demokrasi getirmek(!) olduğuna inanmaktaydı. Irak harekâtı ile birlikte “demokratikleştirme” iddiası Washington’un Orta Doğu’da sürdürdüğü hegemonya mücadelesinin başlıca ideolojik bahanesi haline geldi. Hâlbuki bugün de olduğu gibi ABD’nin Orta Doğu ile ilgili demokrasi talepleri daha özgür bir yaşamı teşvik etmek için değil iki amaçla yapılmaktadır. Birincisi mevcut siyasi kadroların el değiştirmesi, ikincisi buradaki demokrasilerin gelecekte ideolojik faklılıklara değil ırk ve din temeline dayanacak olması. Böylece bir yandan organize olan, parası olan, medyayı kontrol eden seçilme şansını kavuşurken diğer yandan ırk ve din temelinde farklılaşma ve ayrışan toplum nedeni ile o ülkeye has güçlerin oluşması mümkün olmadığından dışarının manipülasyonu kolaylaşacaktır.

1980’lerin sonunda iki kutuplu sistemin sona ermesi ile birlikte Soğuk Savaş kavramı tarihe karışmış ve ekonomik anlamda kapitalizm, siyasal anlamda da Batı liberal demokrasilerinin rakipsiz kaldığı yeni bir siyasal düzen oluşmuştur. Bu yeni sürece yenidünya düzeni( küreselleşme) adı verilmektedir. Bu sürecin temel karakteristiği Batı liberal demokrasi anlayışının tartışılmaz en iyi sistem olarak tüm dünyaya empoze edilmeye çalışılmasıdır. Bu dönemde uluslararası ilişkilerde birtakım yapısal değişiklikler yaşandığı gibi uluslararası ilişkilerin aktörlerinde de bazı değişiklik ve çeşitlenmeler görülmüştür. Bu aktörlerden var olanlar da birtakım değişiklikler görülürken yeni ortaya çıkan aktörler de sistem içinde var olma mücadelesi vermektedir.

Batı (ABD); dünyayı biçimlendirmek, onu yönetmek isterken gelişen koşullar sayesinde dünyadaki bütün olaylardan küresel bazda haberi olan bütün dünya toplumları ve bölgeleri; kendi düzenini, kendi sistematiği içerisinde uygulama gayretine girmiştir. Bu da bu yüzyılın gücünü temsil eden Batı için kendi menfaatlerini koruma adına zıt bir davranıştır. Bütün hegemon gücü kullanmak sadece onların tekelinde iken, yeni bir karşıt güç bulmak da yine onların kendi hedef noktasını oluşturmaktadır.[25]

Batılılara göre; Orta Doğu’da mevcut otoriter ve totaliter devlet yapılarının dönüşümünü zorlaştıran direnç faktörlerinin başında demokrasiyle uzlaşması zor, Batı karşıtlığını kimlik formu haline getiren İslam dini gelmektedir.[26]

 11 eylül

    11 Eylül saldırıları, ABD’nin Orta Doğu ve İslam politikası için de yeni bir dönem başlattı.    Saldırıları gerçekleştirdiği iddia edilen[27]  eylemcilerin kimlikleri ABD’nin dikkatini bu bölgeye çekti. Bu bölgedeki statükonun, sosyal ve iktisadi koşulların yol açtığı İslami aşırılığın(!) ABD’ye de zarar verebilen uluslararası tehditlerin kaynağı olduğunu düşünen Bush yönetimi, uluslararası terörizmi desteklediğine inanılan ülkelerdeki rejimleri değiştirme niyetini ortaya koydu. Bugüne kadar Afganistan ve Irak’ta bunu yaptı da. George W. Bush idaresindeki Amerikan yönetimi sadece askeri gücünü kullanmıyordu; aynı zamanda Amerika’nın “yumuşak gücüne başvuruyordu. Bu yöndeki esas aracı da ABD’nin “Ortadoğu‟da demokrasinin ve insan haklarının gelişimini, iktisadi kalkınmayı vb. destekleme” iddiasıyla oluşturduğu “Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi”dir. ABD bu yöndeki politikasını 2003 yılının sonlarında ortaya attığı “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)”[28] üzerine yoğunlaşarak sürdürdü.

 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da yapılan son NATO toplantısının en önemli konusu BOP’ tu. Toplantıda proje ile ilgili somutlaştırıcı adımlar atıldı. Örneğin; NATO bünyesindeki “İstihbarat Teşkilatı”nın işlevi artırıldı, Irak güvenlik birimlerine verilecek eğitim NATO bayrağı altına alınarak işgal meşrulaştırıldı, ayrıca Afganistan’daki asker sayısı artırıldı. Bush zirvede diğer üye ülkelere şunları söyledi: “NATO’nun görevi sadece bir güvenlik örgütü olmakla sınırlanamaz. NATO demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerlere de öncülük yapmalıdır.”[29]

ABD yukarıda açıklanan hedeflerini meşrulaştırmak ve diğer güçlerinde tepkilerini çekmemek için; Ortadoğu’da halklara özgürlük, insan haklarının verilmesi, demokratikleşme ve istikrarın sağlanması ile terörün kaynağının yok edilmesi gibi değerlerden bahsetmektedir.

Her ne kadar ABD yöneticileri, resmi söylemlerinde demokrasi ve insan hakları gibi evrensel(!) kavramları gündeme getirseler de Büyük Ortadoğu Projesi’nin kökeninde; Amerikan dış politikasının stratejisi olan petrol ve enerji kaynaklarını kontrol altına almak, bu ülkelerin liberal ekonomiye (serbest piyasa) geçmeleri ile kendi pazar payını artırmak, bölge ülkelerinin demokrasiye geçmelerini, bu vesile ile her yıl 2 milyar dolar yardımda bulunulan İsrail’in güvenliğini sağlamak, Irak savaşı sonrası dünya kamuoyunda yükselen Anti-Amerikancı söylemleri demokrasi söylemiyle bertaraf etmek, demokratik söylemleri sıklıkla kullanarak bölge ülkelerinin radikal İslamcı örgütlerle mücadele etmesini sağlamak, hususlarının yattığı ifade edilmektedir. Bütün bunları yaparken de  “ılımlı”, “politik talebi olmayan” ve “Batı’nın bölge politikalarıyla barışık” özellikler taşıyan hükümetler ve devletler oluşturmak niyetinde ve gayretindedir.

Bu projenin Türkiye ile ilgili bağlantısına gelince; Ortadoğu’dan Büyük Ortadoğu’ya sürdürdüğü stratejilerinde Türkiye’ye “model” adı altında çeşitli roller veren ABD –Türkiye ilişkileri “stratejik müttefik” etiketi altında, ABD’nin stratejileri doğrultusunda sürmektedir. Soğuk Savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı Batı Bloku’nun cephe alanını üstlenen Türkiye, Soğuk Savaş ertesinde ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde Türk-İslam sentezini benimsemiş, 11 Eylül sonrasında da “ılımlı İslamcı-laik ülke” etiketi altında model ülke olarak gösterilmiştir.

ABD, küresel egemenliğini süresiz kılmak amacıyla stratejik önemdeki Büyük Ortadoğu coğrafyasına hâkim olma ve kendisine rakip olabilecek güçleri engelleme stratejisi izlemektedir.

Bu çerçevede 11 Eylül ertesinde estirilen terör, savaşlar, medeniyetler çatışması, iç ayaklanmalar ve renkli-kadife devrimler rüzgarları eşliğinde dünya, yeni bir savaş-kaos ortamına taşınmıştır. Komünizm tehdidinin yerini radikal İslam almış, “Komünist Doğu-Kapitalist Batı” Blokları bu kez dinler üzerinden, “Hıristiyan Batı-Müslüman Doğu” olarak ikiye ayrılmıştır. Medeniyetler çatışması/çatıştırılması sadece dinlerle sınırlı kalmamış, mezhepler arası çatışmalar artmış/arttırılmıştır. Atlantik ve Avrasya Blokları güçlendirilmiştir. NATO, Büyük Ortadoğu coğrafyası üzerinde küresel etkileri olan askeri ve siyasi bir güç olarak yükselmiştir. Dünya yeni bir savaş/çatışma ortamına girmiştir.[30]

ABD bölgede izlediği politikaları Batı dünyasının güvenliği, demokrasi ve insan hakları gibi değerlere dayandırırken, Uluslararası İlişkiler Uzmanları ABD politikalarına yön veren faktörleri petrol, petrolle bağlantılı ekonomik çıkarlar ve İsrail’in güvenliği olarak sıralamaktadır.[31]

Bütün bu gelişmeler özelde Ortadoğu’da genelde bütün İslam âleminde Amerikan düşmanlığını her geçen gün arttırmaktadır. ABD böyle bir gelişmeden ciddi bir rahatsızlık duymaktadır. Bu gelişimin büyük bir güç haline dönüşmeden kontrol edilmesini arzu etmektedir. Amerikan dış politikasının en etkin isimlerinden stratejist Brzezinski[32] yazdığı Büyük Satranç Tahtası adlı kitabında bu duruma özellikle dikkat çekmektedir: “Amerikan önceliğine İslamcı köktendincilikten gelebilecek olası bir meydan okuma, bu istikrarsız bölgedeki sorunun bir parçası olabilir. İslamcı köktendincilik, dinsel düşmanlığı Amerikan yaşam biçimine karşı istismar ederek ve Arap-İsrail anlaşmazlığından yararlanarak çeşitli batı yanlısı Ortadoğu hükümetlerine zarar verebilir ve nihayet özellikle Basra Körfezinde Amerikanın bölgesel çıkarlarını tehlikeye atabilir”[33]

ABD bütün bu düşüncelerden ve gelişmelerden hareketle, bölgedeki tehdit unsurlarıyla etkin bir biçimde baş edebilmek için bölge ülkelerinin, çağın gereklerine uygun olarak, demokratikleştirilmesi(!) ve bu amaçla sosyal, ekonomik ve siyasal reformlar gerçekleştirilmesi ihtiyacının ortaya çıktığı sonucuna varmıştır. Ayrıca, terörle mücadele kapsamında bölgedeki radikal İslam ve Amerikan karşıtı rejimlerin, ılımlı İslam olarak nitelendirilen yönetimlerle değiştirilmesi gereği ortaya çıkmaktadır.

ABD, 11 Eylül’den sonra küresel liderliğine ve kendi liderliğindeki uluslararası sisteme en geniş ve etkili muhalefet ve tehdit kaynağı olarak gördüğü İslam’ın ehlileştirilmesini(!) de hedefleri arasında saymaktadır.

Bu aşamada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Demokrasi ve modernizm ile daha uyumlu İslami anlayış nasıl olacaktır? Model olarak alınabilecek bir ülke var mıdır? İran, Afganistan, Filistin ve Körfez’deki İslam anlayışından memnun olmayan ABD için alternatif nedir?

Bu sorunun cevabı olarak Türkiye’nin model olabileceği,  değişik platformlarda ve çalışmalarda gündeme getirilmiştir. ABD, Türkiye’nin Müslüman çoğunluklu laik devlet yapısını, Genişletilmiş Orta Doğu Projesi içinde model olarak görmek istemekte, Türkiye’yi bu proje içinde, jeostratejik açıdan önemli bir bölgede olması ve stratejik yetenekleri nedeniyle kilit ülke olarak tanımlamaktadır. Bunu  Amerikalı ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington[34]  şöyle ifade ediyor: “Türkiye gerçekten Avrupa ile Asya, İslam ile laiklik.. vs arasında bölünmüş bir ülke. Bu bakımdan uygarlıklar arasında bir köprü olabilir… İslam dünyasında Türkiye liderlik rolü oynayabilecek eşsiz bir ülke… Eğer Türkiye bir Batılı ülke olma ısrarından biraz vazgeçer; modernleşme ve demokrasinin bir İslam ülkesinde de mümkün olduğunu göstermeye çok daha ağırlık verirse, bütün dünyaya ve İslam’a büyük bir model olur. Türkiye, işleyen bir demokrasiye sahip tek İslâm ülkesi. Demokrasinin mutlaka laik bir temele dayanması gerekmez, İslam ile demokrasi bağdaştırılabilmeli. Ilımlı İslamcılar eğer demokratik sürece katılıyor ve başarılı oluyorlarsa, iktidara gelmelerine izin verilmelidir.[35] …İnanıyorum ki Türkiye bu yüksek gayeye sahip çıkacaktır ve eğer İslami bir anlayışla kalkınmayı ve demokrasiyi birleştiren bir model olabilirse, bundan hem Türkiye, hem de dünya faydalanacaktır.”[36]

     Bir dönem New York Times’in Türkiye’de büro şefliğini de yapan Stephen Kinzer de aynı paralelde görüşlerini şu şekilde ifade etmektedir. “Coğrafyanın ve Osmanlı geçmişinin bir sonucu olarak Türkler, İslam bilincinde özel bir konuma sahiptir. Eğer bir ülke İslam’ın çağdaşlık ve demokrasiyle birlikte yaşayabileceğini kanıtlayacaksa, bu ülkenin Türkiye olması en yüksek olasılıktır. Bu başarı Türkiye’yi dünyanın her yerindeki dinsel köktenciliğe karşı paha biçilmez bir karşı denge haline getirecektir. Gerçek bir demokrasiye sahip olan bir Türkiye, yalnızca çevresindeki Müslümanlar için değil bütün İslam dünyası için bir yol gösterici olacaktır. Onun ortaya koyacağı örnek, Fas’tan Endonezya’ya uzanan coğrafyada ağırlıklı olarak Müslüman olan 51 ülkede yaşayan bir milyardan fazla insan için son derece önemli olacaktır. Eğer Türkiye bu ülkeleri demokrasiye doğru  yönlendirebilirse tüm dünyayı yeniden şekillendirecektir.”[37]

 Ünlü strateji ve İslam uzmanı Graham Fuller[38]’de Türkiye’nin model olabileceği görüşündedir.  Amerikan Ulusal İstihbarat Kurulu (CIA) adına Türkiye ve pek çok Ortadoğu ülkesinde görevler yapmış olan Graham Fuller, 1980′li yılların ortalarından beri “ılımlı İslam” projesi üzerine çalışmaktadır.

Fuller, Ortadoğu’daki anti-amerikancı radikal İslamcı (yani bizim gibi düşünen Muvahhid Müslümanlar)akımları önleme ve geriletmenin yolunun, laik sistemleri desteklemekten değil, aksine radikal İslamcı partileri küresel kapitalist sistem içine çekecek ve özlerini dönüştürecek bir yaklaşımı benimsemekten geçtiği tezini yıllardır savunmaktadır.

Amerika’daki “neo-con”[39]larla tartışmaya giren Fuller, “İslam’a karşı savaş” mantığının çok anlamlı olmadığını, şiddetin artmasına yol açtığını söylüyor. ABD’nin teröre karşı savaş söyleminin çözüm üretmediğini belirten Fuller çözüm için iki temel yöntem öneriyor. “Müslüman topraklarında artık yabancı postalların dolaşmaması ve yabancı askerlerin daha fazla askeri saldırı düzenlememeleri” gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “İkinci olarak, kendi toplumlarında terörle gerçek anlamda mücadeleyle ilgili düşünce yapısını sadece Müslümanlar değiştirmeye başlayabilirler. Aslında radikalleri fikri ve fiziksel olarak silahsızlandırma, İslam’a başvurmakla elde etmeye çalıştıkları meşruiyeti gayrimeşru kılabilme konusunda en donanımlı olanlar muhtemelen ılımlı İslamcılardır.”[40]

Fuller Amerikan dış politikasının en önemli hedeflerinden birinin özünde İslamcı fakat aynı zamanda liberal bir İslami reformu teşvik etmek olduğunu belirtmekte ve buna uygun olarak Türkiye’nin örnek olabileceğini özellikle de Fethullah Gülen’in hareketinin desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir. Fuller 2008’de yayımladığı bir kitabında “Türkiye sadece kendisi için değil, çağdaş İslam dünyası için de çok önemli olan iki dinamik İslami hareket üretmiştir; Bunlardan ilki siyasi alanda AK Parti, öteki ise çok daha büyük ve apolitik bir toplumsal hareket olarak Gülen Hareketi’dir.”[41] demekte ve “Ilımlı İslâm” projesinde kimlere destek verdiğini ifade etmektedir.

gül

Fuller, Türkiye’deki 236 okulu, yurtdışında 280 okulu, 200 dolayında dini vakfı ve 211 ticari şirketi(Bu rakamlar 1993 yılına aittir) ile Gülen’in BOP’un kapsama alanında etkili olabilecek liberal bir İslamcı hareket olduğunu ifade etmektedir.[42] Fuller’e göre, Gülen hareketi her türlü aşırılık ve şiddeti reddetmekte, bunların İslam’ın hakiki mesajıyla uyuşmadığını belirtmekte ve dini cemaatler arasında hoşgörünün geliştirilmesi üzerinde durmaktadır. Ortodoks Rum Patriği, Yahudi liderleri, Papa ve benzerleri ile toplantılara önem vermekte ve dinler arasındaki toleransa vurgu yapmaktadır.[43]

Bu bölümde Graham Fuller’in fikir babalığını ve teorisyenliğini yaptığı   “Ilımlı İslam” projesinin Türkiye kısmı hakkında sizlere geniş bir özet sunacağız:

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 1989 yılında  Rand Corporation[44] adlı kuruluştan, Türkiye’de İslam radikalizminin geleceği” konulu bir rapor istedi. Rand Corporation,  CIA’nin en önemli isimlerinden Graham Fuller başkanlığında bir ekip kurdu. Ekipte bazı Türk uzmanların yanı sıra CIA’nın Ankara İstasyon Şefi Paul Henze gibi istihbaratçılar da bulunuyordu. 1960’lı yıllarda Türkiye’de CIA görevlisi olarak bulunan Fuller, bu kuruluşun 14 yıl Türkiye ve Ortadoğu masası şefliğini yürütmüştü.  

79 sayfadan oluşan söz konusu Türkiye rapo­runun son bölümünde, şu öne­riler ortaya atılıyor: “Türkiye’de İslam’ın yükselmesi olgusuna dik­katli ve seçici bir şekilde yaklaşılmalıdır. Ancak, ihtiyatlı ve al­çak perdede kalarak Amerikan çıkarlarına en iyi hizmet müm­kündür. İslam’ın rolünü etkileme konusunda en ufak bir açık Amerikan girişimi, ABD’nin çı­karlarına hizmet etmez. Yönetim konuya dönük politikalarını for­müle ederken hem Türkiye’de la­ik modeli destekleyen, hem de İslami güçlerle açık bir çatışma­dan kaçınan nazik bir denge ya­kalamak durumundadır. Öte yandan, Türkiye’deki irticanın başlıca dış politika amacı, Türki­ye’nin Batı ile ilişkilerinin gerginleşmesidir. O halde ABD bu olasılığı en azına indirmeye çalışmalıdır. Türkiye’ye NATO çer­çevesinde daha fazla yükümlü­lükler verilmeli, NATO strateji­leri konusunda Türk resmi ma­kamlarına daha fazla danışılma­lıdır. İkincisi, ABD laik devlet şeklini desteklerken Türkiye’de­ki Amerikan menfaatlerine daha iyi hizmet edecek politikalar ge­liştirme olanağı güçtür. Buna ek olarak İslami hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayri res­mi temaslar kurulması öğrenme süreci için yararlı olabilir.”[45]

Rand Corporation’ın “İslami hareketin ılımlı üyeleri ile ihtiyatlı ve gayri res­mi temaslar kurulması öğrenme süreci için yararlı olabilir” tavsiyesini emir telakki eden dönemin ABD Büyükelçisi, Türkiye ve Ortadoğu stratejisti Morton Abromowitz[46], 1992 yılında o tarihte henüz Refah Partisi’nin Beyoğlu İlçe Başkanı olan R.Tayyip Erdoğan ile Kasımpaşa’daki özel bir vakıfta buluşmuştu. Görüşmeyi ayarlayan kişi İslami çevrelerle yakın ilişkileri olan, ancak “solcu” olarak tanınan bir gazeteci Ruşen Çakır’dı.[47]

Abramowitz’in Erdoğan’la görüşmeleri, T.Erdoğan’ın İstanbul belediye başkanı seçilmesi öncesi ve sonrasında da devam etmiştir. Bu görüşmelerden en ilginci 15 Ekim 1996 tarihinde Büyükşehir Belediye Başkanlığı makamında yapılanıydı. Ziyaret hayli uzun sürmüştü. Erdoğan görüşme sonrasında “Abromowitz’in olumlu ve sıcak bir mesaj getirdiğini” ifade etmiş ve eklemişti: Mesajı kendi adıma değil, partim adına alıyorum.” Abramowitz’in, görüşme sırasında sarf ettiği söylenen Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz. Siz Türkiye’nin geleceği için çok önemlisiniz sözleri basında yer almış ve “Tayyib Erdoğan’ın bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD’nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı” şeklinde yorumlanmıştı.[48]

Bu dönemde Tayyip Erdoğan’ın Amerika ziyaretleri başladı. İlk defa 17-21 Nisan 1995’te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri, bunlardan sadece birkaçıdır. Londra Üniversitesi öğretim üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango da, Abdullah Gül’ün sık sık ABD ve İngiltere’ye giderek görüşmeler yaptığını açıkladı.[49]

AKP kurulmadan önce ABD’nin önde gelen Yahudi kuruluşlarından Anti-Defamation League (ADL)[50] Başkanı Abraham Foxman, sadece Erdoğan ile görüşmek üzere İstanbul’a gelmişti.” [51]

1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslam’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslam Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslam” fikriyatının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işaretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj sudur : “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye…”[52]

     2002 yılında o zaman Türkiye’nin ABD’deki büyükelçisi Faruk Loloğlu’nun ‘Şu anda, en az 100 devlet başkanı randevu bekliyor, kaldı ki Tayyip Erdoğan ne devlet başkanı ne de başbakan,  bu işler işadamlığına benzemez’ dediği bir zaman diliminde Tayyip Erdoğan’ın, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in önayak olmasıyla, henüz Başbakan olmamasına karşın Beyaz Saray’da özel protokolle karşılanması ve iddialara göre Beyaz Saray’da yapılan görüşmede George W. Bush’un, Tayyip Erdoğan’a “Ben, bir tek Tanrı’ya inanıyorum; sizin de öyle olduğunuzu duydum. Tanrı’ya inanan iki insan olarak, birlikte çok iyi çalışabileceğimizi umuyorum!” [53]sözleriyle karşılamış ve konuğunu en üst düzeyde ağırlamış olması; Siyasi yasaklı olunca “Muhtar bile olamaz” denilen Tayyip Erdoğan’ın, kısa zamanda başbakanlığa yükselmesinin arka planını bizlere göstermektedir.

    Amerika Birleşik Devletleri’ni hedef alan ve 11 Eylül 2001 tarihinde düzenlenen eylemlerin ardından, yayımlanan 17 Eylül 2002 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde  “Terörizmin yeşerme imkânı bulduğu hassas bölgelerde, İslam dünyasının modern yönetimlerinin destekleneceği”[54] ifadesi yer almıştır.

Mayıs 2002 de California’daki Dünya İlişkileri Konseyi forumunda konuşan ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz,  Türkiye’nin, Müslüman dünyasının demokratik gelişimine örnek oluşturabileceğini söyledi. Wolfowitz , “Türkiye’nin başarısı için temel, onun demokratik karakteridir, sorunlarını yenen ve son yüzyıldaki çerçevede gelişmeye devam eden bir Türkiye, Müslüman dünyasına örnektir. Eğer Türkiye kendi iç sorunlarını aşabilirse, Müslüman demokrasisinin çarpıcı bir örneği olarak karşımıza çıkacaktır. İslami hassasiyetleri radikalizmden ayıran bir mıknatıs görevi görebilir. Müslüman dünyası üzerinde büyük bir etkisi olabilir ve böylelikle tüm dünyayı değiştirebilir. Türkiye, dini inançların, modern, laik, demokratik kurumlar adına kurban edilmesine gerek olmadığını gösteriyor.” dedi. Ayrıca “Ilımlı Müslüman ülkeleri, barışçı ve gelişmeye açık geleneklere sadık kalmaya, teröre karşı çıkmaya çağırıyorum.” dedi.[55]

cvi

Bu bağlamda, 2003 tarihinde “RAND Cooperation” kuruluşu tarafından  “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler “[56]başlıklı 88 sayfalık kapsamlı rapor Bush yönetimine sunuldu. “İslam ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hale getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda; İslam coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dair bir strateji öneriliyor, dünya Müslümanları; köktendinciler, gelenekçiler, modernler (ılımlı İslam) ve laikler olmak üzere dört gruba ayrılıyordu. Bu grupların bakış açıları analiz edilerek aşağıdaki sonuçlara varılmıştı (özetle):

1. Köktendinciler: İslam’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye, düşmanlık hisleri beslemektedirler. Katı İslam yasa ve ahlak değerlerini uygulayacak otoriter bir devlet yönetiminden yanadırlar. Geçici taktik düşünceler hariç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.

2. Gelenekçiler: İslam dininin kurallarına sadakatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Köktendincilere kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve Batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslam’ın örneği ve geçiş vasıtası olmak için uygun düşmez. Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.

3. Modernistler (Ilımlı İslam): İslam’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda eylemli bir arayış içerisindedirler. Hz. Muhammed dönemindeki uygulamaları değişmez esas olarak kabul etmekle birlikte, o günlere ait sosyal ve tarihi koşulların bugün artık geçerli olmadığının da farkındadırlar. Temel değerleri; bireysel vicdanın üstünlüğünün yanı sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslam dünyasının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslam, demokratik İslam’ın örneği ve esas vasıtası olmak için en uygun olanıdır.

4. Laikler: Batı demokrasileri tarzında din ile devlet işlerinin ayrılmasından yana olup, din olgusunu kamusal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından Batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir.

Raporda, Amerika’nın İslam’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği maddeler halinde şöyle sıralanmıştır (özetle)[57]:

1. Önce ılımlı İslam’ı destekle. Bu kapsamda; özellikle mali destek sağla, liderlik modeli

oluştur ve bu modele uygun liderler belirle. İslam’da devlet ve dinin ayrı tutulabileceğini (Lâiklik) bunun inanca zarar vermeyeceği aksine onu güçlendireceği fikrini destekle.

2. Gelenekçilerin kusurlarını eleştir, ancak onları kökten-dincilere karşı destekle. Sufiliğin kabulünü ve popülerliğini teşvik et. Modernistlere yakın görüşten gelenekçilerin, modernistler ile ortak hareket etmelerini destekle.

3. Köktendincilerle mücadele et. Bu kapsamda; yasadışı faaliyetlerini açığa çıkar, yaptıkları

şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarını gündeme taşı, kahramanlaştırılmalarını önle.

4. Seçici bir şekilde laikleri destekle. Bu kapsamda; köktendinciliğin ortak düşman olarak

algılanmasını teşvik et, milliyetçilik ve solculuk temelinde ABD karşıtı güçlerle bağlaşma

oluşturma heveslerini kır.

Raporda Türkiye’ye yönelik değerlendirmeler de var. Fethullah Gülen, Ilımlı İslam’ın en önde gelen liderlerinden biri olarak sunuluyor ve Gülen’in bilgecilikten (sofizm) kuvvetle etkilenmiş felsefesinin, farklılıklara hoşgörülü yaklaşmayı ve şiddeti dışlamayı esas aldığı ve özellikle gençleri çektiği ifade ediliyor. Raporun 39. sayfasında Ilımlı İslamcıların en büyük eksikliklerinden birinin “ekonomik güç” olduğu vurgulanıyor ve maddi açıdan desteklenmeleri isteniyor. Raporda Türkiye’nin Ilımlı İslam için iyi bir model oluşturduğu tespitinde bulunularak, bu konuda Türkiye’deki iktidarın desteklenmesinin altı çiziliyor.

Söz Fethullah Gülen’den açılmışken, Ilımlı İslâm projesi mimarlarının öve öve bitiremediği Fethullah Gülen ve misyonu hakkında bilgi verelim:

Erzurum‘un Pasinler ilçesinde 27 Nisan 1941’de doğan Fethullah Gülen, 1959 yılında Edirne Üç Şerefeli Cami‘de imamlığa başladı. 1966’da İzmir‘e merkez vaizliğine atanan Gülen yaptığı gözyaşlarıyla soslu vaazlarıyla tanındı. 1977’de yurt çapında yayılan Yüksek İslam Enstitüleri boykotunu İzmir’de “İslam’da boykot yoktur” diye kıran Gülen, 12 Eylül öncesi vaazlarında “Var mı Resulullah’ın yürüyüş yaptığı, var mı slogan attığı” diye İslami endişelerle sokaklara dökülenleri yanlış yapmakla suçlamıştı. 12 Eylül’ü de destekleyen Gülen, 1980’lerde yükselişe geçen İslami hareketle arasına mesafe koymaya hep özen gösterdi.

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte Türkiye’de, yıldızı parlayan isimlerden biri de Nur cemaati içinde bir grubun önderi konumundaki Fethullah Gülen oldu. İzmir’de vaizlik yaparken Turgut Özal ile ilişki kuran, hatta evinde ağırlayan Gülen, sonrasında da Demirel ve Ecevit’in de aralarına dâhil olduğu siyasetçilerle hep yakın ilişki kurdu, desteklerini gördü.

Sovyetlerin yıkılmasının ardından 1990’lı yıllar, ABD’nin gözünü zengin yer altı kaynakları bulunan Orta Asya’daki Türk cumhuriyetlerine diktiği dönem oldu. Fethullah Gülen tam da bu dönemin yıldızı oldu. Özal’ın, Demirel’in destekleriyle bu ülkelerde okullar açtı ve ABD’nin ileri karakolu gibi çalıştı. ABD’de yeni muhafazakârların uygulamaya koyduğu, daha sonradan Kuzey Afrika’yı da içine alan Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) mimarları Gülen’i övmeye ve desteklemeye başladı. Türkiye’yi de içine aldığı söylenen bu projenin Amerikan çıkarlarıyla uyumlu bir dini lidere ihtiyacı vardı. Bu ihtiyacı Fethullah Gülen karşıladı.

Bir zamanlar: “Amerika ve Rusya sistem olarak materyalist felsefeyi benimsemiştir. Aslında ne Rusya’nın ne de Amerika’nın bize bakış açıları farklı değildir. Hatta hiçbir fark yoktur, denilebilir. Israrla söylüyoruz ki, ikisi de bizim aman vermez düşmanımızdır”[58] diyen Fethullah Gülen’e ne oldu ki şimdi: “Amerika, hala bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır… Amerika şu anda: Bütün konum ve gücüyle, bütün dünyaya kumanda edebilir ve buna layıktır”[59] demeye ve Amerika’yı övmeye başlamıştır?

Veya daha önceleri: “Sebeplere riayet, bir sorumluluk olsa da; onlara “tesiri hakiki” vermek apaçık bir dalalet ve inhiraf (sapıklık)tır. Köpek, kendisini besleyeni sahibi olduğunu sanır ve bu yüzden sahibine gösterdiği sadakat görünüşe, yani nedenselliği dayanır”[60] diyen Fethullah Gülen, şimdi nasıl oluyor da: “Amerika ile dostça geçinmeden ve Amerika istemeden, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye ve hiçbir şey yaptırmazlar… Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığımız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli, Amerika göz ardı edilerek, şurada veya burada kendi başına bir iş yapılmaya kalkışılmamalıdır… Rusya bile sizi desteklese, eğer Amerika istemezse, işinizi bozacaktır…Çünkü Amerika kendi işlerinin bozulmamasından yanadır. Bu da yadırganmamalıdır ” [61] diyerek, herkesi Amerika’ya kayıtsız şartsız teslimiyete çağırmaktadır?

Bütün bu söz ve davranış değişiklerinin birincil sebebi zannımızca “Ilımlı İslâm” projesine Fethullah Gülen’in dâhil olmasıdır. Nitekim bu süreçte 4 Nisan 1996 tarihinde Fener Rum Patriği I. Bartholomeos ile İstanbul’da görüşen Gülen; 10 Eylül 1997 tarihinde Kalp anjiyosu için gittiği ABD’de İftira ve İnkarla Mücadele Birliği (ADL) başkanı Abraham Foxman ile New Jersey‘de ve 19 Eylül 1997 tarihinde de New York Eyaleti Katolik Kilisesi Kardinali John O’Connor‘la görüşme yaptı. ADL başkanı Abraham Foxman, Gülen’den İslam’da hoşgörü konusu ile ilgili bir kitap yazmasını ve bunun ADL tarafından İngilizce olarak bastırılacağını söyledi. 21 Kasım 1997 tarihinde Vatikan’ın İstanbul temsilcisi Georges Marovitch ve beraberindeki Süryani Hıristiyan cemaatinden bazı din adamları kendisini ziyaret etti.[62]

1997′yi 1998′e bağlayan yılbaşında Fethullah Gülen’in, o dönemin en çok sesi duyulan generali olan Çevik Bir’e gönderdiği mektup-mesaj, Gülen’deki zihniyet değişikliğinin resmidir. Gülen’in Orgeneral Çevik Bir’e gönderdiği mektupdan bir bölümü aktaralım:

“Değerli Komutanım. Kahraman ordumuzun şerefli bir mensubu ve en yüksek rütbede bir komutanı olarak takdir buyuracağınız üzere, bilhassa Kars, Erzurum, Ardahan gibi serhat şehirleri sık sık düşman işgaline uğradığı için, bu şehirler halkında milliyetçilik duyguları çok ileridir. Birinci Dünya Harbi’nden çıkmış, Kurtuluş Savaşı’nı vermiş bir ülkede, İkinci Dünya Harbi’nin hemen arkasında Sovyetler Birliği tarafından tehdit altında tutulan bir doğu vilâyetimizde çocukluğu geçmiş ve büyük acılar içinde büyümüş bir insan olarak, çocukluğumdan beri içimde uyanan milliyetçilik ve ülkeme hizmet duygularımı, resmî bir Diyanet görevlisi olarak görev yaptığım hemen her yerde ve cami kürsülerinde dile getirmeğe çalıştım. Fırsat bulduğum her defasında, insanımızın ruhunda taşıdığı kabiliyetleri, vatan ve millet sevgisini ateşlemeğe ve onları, dünyada, hattâ Ahiret’te bile hiçbir karşılık beklemeden devletimize ve milletimize hizmete davet ettim. Batı, Rönesansını ilme ve sanata açılarak yaptığı ve dünya devletleri arasında geri planda kalışımızın en büyük üç sebebi cehalet, fakirlik ve tefrika olduğu için, cemaati her defasında çocuklarını okutmaya, bilhassa müsbet ilimlerle zihinlerini aydınlatıp, bağnazlıktan ve hurafelerden kurtulmaya, çalışıp kazanmaya ve devletimize ve kanunlara bağlılık içinde iç bütünlüğümüzü korumaya çağırdım.” [63]

9 Şubat 1998 tarihinde ABD Ankara eski Büyükelçisi Morton Abromowitz‘in yardımıyla, İslam ve Hıristiyan dünyasını temsilen “Dinlerarası Diyalog”[64] çerçevesinde Papa II. John Paul ile Vatikan‘da buluştu. Gülen’in bu ziyaretinde kendisini, Türkiye’nin Vatikan’daki Büyükelçisi karşıladı; akşam yemeğinde ağırladı. Bu sırada Dışişleri Bakanı DSP’liydi. Vatikan’daki Büyükelçinin bu ilgisi Ecevit’in, Gülen’e yönelik desteğinin önemli bir göstergesiydi. Gülen, Papa ile görüşmeye gitmeden önce Ecevit ile de görüşüp, bu görüşme hakkında bilgi vermişti.[65]

Fethullah Gülen’in, Vatikan’a giderek Papa ile yaptığı görüşmede Papa’ya takdim ettiği “Rabb’in aciz kulu” imzasıyla verdiği mektup samimi ve duyarlı Müslümanların yüreklerinde derin yaralar ve zihinlerinde endişeler oluşturdu. İşte o mektuptan bir bölüm:

“Pek muhterem Papa cenapları, Üç büyük dinin doğum yeri olarak bilinen toprakların dünyayı daha iyi yaşanabilir bir mekân kılma yolundaki kutsal misyonumuzu tam manasıyla bilen halkından size en içten selamları getirdik. …Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.

Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hıristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boşa çıkmadığını âcizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Bizler bir araya gelmek suretiyle sözde medeniyetler çatışmasının gerçekleşmesini görmek isteyen yolunu şaşırmış ve şüpheci kimselere karşı dalgakıranlar gibi, isterseniz bariyerler gibi deyin, karşı durabiliriz.

Dünyada iki tip insan vardır. Bazıları kendilerini topluma adapte etmeye çalışır. Diğer bazıları ise topluma uymaktansa toplumu kendi değerlerine adapte etmek ister. Toplum bütün ilerlemeleri bu ikinci tip insanlara borçludur. Onları yarattığı için Rabb’e şükürler olsun. “[66]

Gülen’in gerek Papa ile gerekse Patrik Bartholomeos ile ilişkileri çerçevesinde

yüklenmiş olduğu bu rolden büyük bir hoşnutluk duyanlar da vardı. Ünlü CIA görevlisi

Graham Fuller, Zaman gazetesinde, bu konuda kendisine yöneltilen bir soruyu

yanıtlarken Gülen hakkında çok övücü bir dil kullanmıştı. Fuller’e göre, Batı,

Fethullah Gülen gibi örnekleri görünce çok umutlanıyor. Çünkü Gülen, modern devlet

ve toplumda İslam’ın nasıl bir rol oynaması konusunda geniş bir vizyonu temsil

ediyor”[67]

Gülen’in Papa ile buluşmasında başrolü, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi

Morton Abromowitz oynamıştır. Gülen, 8 Şubat Pazar günü Vatikan’a hareketinden

önce yaptığı açıklamada “Bir kaç ay önce Abromowitz cenaplarının yardımıyla bu

buluşma gerçekleşti” demiştir. Bazı kaynaklara göre ABD eski Savunma Bakan Yardımcısı,

Richard Perle, FBI ve MOSSAD’ın paravan örgütü Ayrımcılıkla Mücadele Birliği(Anti-Defamation League/ADL) ve Moon tarikatı bu buluşmayı kotaranlar arasındaydı.[68]

Bundan sonraki süreçte Fethullah Gülen, kendisine sorulan siyasi sorulara karşı hep Amerika ve Batının hoşuna giden cevaplar vermiştir. Mesela 28 Şubat örtülü darbesinden bir ay sonra, Kanal-D televizyonunda, Yalçın Doğan’ın Fethullah Gülen’e sorduğu “Yani laiklik size göre tehlikede mi, şu anda?”sorusuna Fethullah Gülen’in cevabı: “Ben laikliğin tehlikede olduğunu, olacağını zannetmiyorum. Çünkü büyük çoğunluk, Türkiye’de halinden memnundur. Laiklik aleyhtarları, bir avuç insandan ibarettir. Herkes çok rahatlıkla dinini yaşamaktadır. Sokağa dökülme olmuyorsa, şov yapma olmuyorsa, devletin temel esasları iktisadi, siyasi, kültürel başka şeylere bina etme mülazahası yoksa zannediyorum herkes din duygusunu, dini düşüncesini çok rahatlıkla yaşayabiliyor ve bu kimsenin de derdi değil.”[69] olmuştur.

1999 yılı Mart ayında sağlık sorunları nedeni ile Amerika Birleşik Devletleri‘ne giden ve halen de Amerika’da ikamet eden [70] Gülen, Katil Şaron’un Filistin’de, yaşadığı ülkenin Bush’u da bütün İslam coğrafyasında on binlerce, yüz binlerce Müslüman’ı katlederken, onlara hiçbir eleştiri yapmazken,  kendisine sorulan bir soru üzerine  : ‘Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Ladin’dir.[71] Çünkü Müslümanlığın aydınlık çehresini kirletmiştir. Bir kirli imaj meydana getirmiştir. O korkunç tahribatı bundan sonra biz bütün gücümüzle tamire kalkışsak bile seneler ister.’[72] diyebilmiştir.

Son olarak şu çarpıcı örneği verelim:  Gazze’ye yardım götüren Mavi Marmara gemisinin 31 Mayıs 2010 tarihinde İsrail komandoları tarafından saldırıya uğramasından birkaç gün sonra ABD’nin etkin Yahudi gazetelerinden The Wall Street Journal’a demeç veren F.Gülen, organizatörlerin Gazze’ye yardım götürmeden önce İsrail’le uzlaşma yolunu seçmemelerini “faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmak” olarak tanımlamış ve Gülen, kendi hareketiyle ilişkili bir derneğin Gazze’ye yardım götürmek istediği zaman onlara İsrail’den izin almaları gerektiğini söylediğini belirtmiştir.[73]

Fethullah Gülen’in misyonunu anlatırken yurtiçinde ve Türkiye dışında yaklaşık 120 ülkede kurulmuş okullar ve eğitim kurumları hakkında bilgi verelim: Fethullah Gülen’e bağlı Türk girişimcilerce dünyanın çeşitli yerlerinde açılan okul öncesi, ilk ve orta öğretim ve üniversite düzeyinde olan bu okullar isim ve hukuki bakımdan birbirinden bağımsız olmakla birlikte, Gülen hareketi kaynaklı oldukları bilinmektedir. Türkiye dışında okul açılmasında Fethullah Gülen’in teşvikleri etkili olmuştur. Bu kurumlar aracılığı ile 100.000’den fazla öğrenciye eğitim verildiği tahmin edilmektedir.

Gülen, Milliyet gazetesine verdiği röportajda Eğer o okullarda demokrasiye, Cumhuriyete, Atatürkçülüğe, inkılâplara ters bir tek cümle gösterebilirlerse, ben açılması istikametinde tavsiyelerimi geri çekip, elinizi ayağınızı öpeceğim şu şer yuvalarını kapatın diyeceğim.[74]diyerek bu okulları sahiplenmektedir.

Özellikle Türkî cumhuriyetlerde bulunan okulların ABD için bu bölgelere sıçrama tahtası olarak kullanıldığı konusunda bir zamanlar Gülen’in en yakınında duran Nurettin Veren şöyle demekte: “Özbekistan’daki yönetim bu okulları kapattı ve yöneticilerini hapse atıp, bu kişileri casuslukla suçladılar. Bu okullarda ABD, Asya’nın enerji kaynaklarını ve Rusya’nın Çin’in önüne kesmek için kendi hakimiyeti adına bu okulları destekliyor. Bunun kanıtı da nedir? Bütün okullarda İngilizce öğretmeni kimliği içerisinde yeşil ve kırmızı pasaportlu Amerikan vatandaşı öğretmenler var. Hani biz fakir öğrencilere yardım için bunu yapmıştık. Ne işi var Amerikan, İngiliz pasaportlu öğretmenlerin bizim okullarımızda. Bu kırmızı pasaportlu vatandaşları ilk fark eden Kerimov oldu. Biz bunu reddettik ama baktık ki, olay aynı.”[75]

Fethullah Gülen’in bizzat kendi internet sitesinde yer alan bir haber, bu okulların misyonu hakkında bizlere bilgi vermekte: Amerika’da yayımlanan New York Times gazetesi Fethullah Gülen cemaatinin Pakistan’daki okullarından övgü dolu bir yorum haberle söz etti. ‘Türk okulları Pakistan’a ılımlı bir İslam sunuyor’ başlıklı haberde, Gülen cemaatinin kurduğu Türk okullarının ‘radikal İslam’ın olumsuz etkisini yumuşatmaya yardım edebileceği’ ve bunun ‘ABD dış politikası açısından da olumlu’ olduğu vurgusu yapıldı. Gülen cemaatinin Pakistan’daki PakTürk okullarını mercek altına alan gazete bunların “Ilımlı İslam ideolojisini” öğrettiğini kaydetti.

Muhabir Sabrina Tavernise tarafından hazırlanan haberde Pakistan’daki okullarda verilen radikal İslam ağırlıklı medrese eğitimine alternatif olarak, Gülen’in okulları gösterildi. Cemaatin okullarından “ılımlı İslam” eğitimi veren Türk okulları diye bahsedildi. “Türkler Pakistan’a Ilımlı İslamı öğretiyor” başlıklı haberde Pakistan’a 10 yıl önce ilk kez okul açan cemaatin şimdi 7 şehirde okulları bulunduğu kaydedildi. Müslüman ülkeler içinde tek nükleer güç olan Pakistan’ın istikrarının ABD ve Batı için en önemli dış politika önceliklerinden biri haline geldiğine dikkat çekilen haberde, mutedil İslami yaklaşımlarıyla öne çıkan Türk okullarının, ülkeyi değiştirmeye güçleri yetmese de, radikal dinî anlayışların etkisini azaltacak bir yorum sunduklarına vurgu yapılıyor. Okulların müfredatının İngilizce olduğu belirtiliyor.

Gazete, Gülen cemaatine bağlı okulların verdikleri ılımlı islam eğitimiyle bir alternatif yaklaşım haline geldikleri ve böylece Pakistan’da diğer eğitim veren, ajandalarında radikal islam olan diğer okullar karşısında güç kazandıklarını yazdı.[76]

Türk okullarıyla ilgili müteveffa Bülent Ecevit  “Türkiye Cumhuriyeti devletinin yapamadığını F. Gülenin okulları yapıyor. Komünist sistemin çökmesi ile rahat bırakılan / boş kalan insanlara Türk tipi din anlayışı götürüyor. Eğer Gülen okulları oraları bu anlayışla doldurmasaydı oralarda İran tipi köktendinci guruplar dolduracak ve din anlayışların bizlere zararı olacaktı…”[77] demiştir.

İstiklal Mahkemeleri’nden tanıdığımız üç Ali’den birinin oğlu olan ve Turancılık ülküsünü savunan Altemur Kılıç,   Fethullah Gülen hakkında eskiden kaygı ve endişelerinin olduğunu, fakat ülke içinde ve ülke dışında açtığı eğitim kurumlarıyla Türk kültürünü ve dilini yayma sevdasını görünce, “Hoca efendi hiçbir şey yapmasa, sadece bu okullarla Türk dilini ve kültürünü yaydığı için benim inandığım cennete girecektir” dediğini itiraf etmektedir. Kılıç, özellikle Kafkasya ve Orta Asya’da açılan okulları gezdiğinde, okul idarecilerinin hiç birinde bağnazlığın hiçbir emaresine rastlamadığını, aksine Atatürk ilke ve inkılâplarına son derece bağlı olduklarını tespit ettiğini söyler. [78]
Türkiye Gazetesi yazarı ve tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre, her Türk milliyetçisinin, Türk’ü ve Türkiye’yi seven herkesin Fethullah Gülen ve cemaatini desteklemesi ve teşvik etmesi gerektiğini söylemektedir. Çünkü Fethullah Gülen ve hareketi desteklenmediği takdirde iç ve dış güçlerin komplikasyonları meydana gelecektir. Ayrıca Türk ülküsünü ve Türk Müslümanlığı’nı uzak ülkelere götüren hoca efendinin bu mücadelesi desteklemediği takdirde Arap ve İran Müslümanlığı galebe çalacaktır.[79]

Yukarıda isimlerini verdiğimiz -ve yer darlığından veremediğimiz – laikçiler Fethullah Gülen’i ve okullarını öve öve bitiremezlerken, son yıllarda bu kervana muvahhid denilen bazı yazar ve ilim adamları da katılmıştır. Bunlardan biri de 2009’da Fethullah Gülen’in davetlisi olarak ABD’nin Pensilvanya Eyaletine giden Mustafa İslamoğlu‘dur. Barış köprüleri adlı bir makalesinde İslamoğlu şöyle demekte:

“İnancım odur ki, bazı insanlar bazı görevler için yaratılmışlardır. Allah onları, tayin ettiği görevi îfâ edecek bir donanımla mücehhez kılmıştır. Onlardan âzamî verim almak, onları o alanda istihdam etmekle mümkündür… Kim ne derse desin, Fethullah Gülen Hocaefendi, âdetâ eğitimle görevlendirilmiştir. Bunun en bariz örneği, birer barış köprüsü olan ve yeryüzünün dört bir yanına dağılmış bulunan 300’ü aşkın Türk okuludur…

Bundan gocunanlar, yanlış yapıyorlar. Bu başarıyı baltalamaya çalışmak, bindiği dalı kesmekle eş anlamlıdır. Yazılan bu destanın mimarını yıpratmaya, onu resmi gayr-ı resmi tacizlerle bezdirmeye çalışmak, en hafif ifadesiyle hoyratça bir kadir kıymet bilmezliktir.[80]

Kur’an’la sürekli hemhal olduğu söylenen İslamoğlu’nun, Kemalizm’in ritüellerini ve sembollerini küreselleştiren söz konusu okullara bu şekilde anlam yüklemesi şaşırtıcı.  Pakistanlı çocuklara “10. yıl marşı”nı, Tanzanyalı çocuklara “ceddin deden… Türk milleti” marşını, Kırgızistanlı çocuklara “kolbastı”yı iştiyakla öğreten, gittiği her yere Kemalizm’in sembollerini de götüren bir projeyi sahiplenmek, Kur’an bilincine sahip insanlara yakışmaz. Bu yanlışlıklara imza atanları ikaz edecek yerde bir de gaz vermenin, vebalini kimse kaldıramaz. İslamoğlu’nun bu övgülerinin sebebini ‘Zaman’ gösterecek.

Gülen cemaati ile Ilımlı İslam bağlantısı konusunda son olarak  “Abant Platformu” ve misyonu hakkında bilgi verelim:

Fethullah Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen ve Gülen’in onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından gerçekleştirilen Abant Platformu toplantıları,1998 yılının Haziran ayında düzenlenen  “İslam ve Laiklik” başlığı altında düzenlenen sempozyumla başlamıştır. Değişik çevrelerden kişilerin katılımı sağlanarak, “seçkin aydınlar” kulübü oluşturulmaya çalışılan Abant platformu bir kısmı yurt dışında olmak üzere 25 toplantı gerçekleştirmiştir.

Abant Platformunun Sonuç bildirgelerinden bazı cümleler: “İslam toplumun hayatını düzenlemez. Sadece evrensel değer ve ilkeleri bildirir, siyasi rejimin ayrıntılarını düzenlemeyi topluma bırakır. İslam, demokratik–hukuk devletinin önünde bir engel değildir. Türkiye’nin küreselleşmeden korkmaması ve emin adımlarla buna yönelmesi gerekir. Küreselleşme insanların barış, diyalog ve uzlaşma ortamı içinde demokrasi, insan hakları ve özgürlükler gibi ortak değerler etrafında bir araya gelmesi için önemli bir zemin oluşturabilir. Küresel güvenin pekişmesi için İslam ülkelerinde demokratikleşme gereklidir. Türkiye gibi İslam ülkeleri bu demokratikleşmeye geçmelidir. İslam demokratik hukuk devletinin önünde bir engel değildir. “[81]

26 Nisan 2004’te Washington’da düzenlenen Abant Platformu’nun konusu hayli ilginç: ‘İslam, Laiklik ve Demokrasi – Türk Tecrübesi’. Toplantı sonrası Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yöneticilerinin açıklamasına göre: Toplantı ile, İslamı, demokrasiyi ve laikliği bilen Türk düşünce ve bilim adamlarıyla, Türkiye’ye ve bölgeye ilgi duyan Amerikalı ilim adamlarının buluşması gerçekleşmiş ve tartışılan konular ve varılan sonuçlar, Türk-Amerikan ilişkilerinin daha sağlıklı ve sağlam bir zemine oturmasına katkıda bulunmuştur.[82]

Abant Platformu ABD eksenli “Ilımlı İslam” Projesinin bir pratiğidir. Bunu Abant’a katılan, el-Ahram Politik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yardımcısı Muhammed Seyyid Said şöyle açıklıyor: “Türkiye, demokrasi ve İslam’ın birlikte olabileceğini gösteren bir örnek. Türkiye’nin demokrasi tecrübesi, demokrasiye geçişini barış içinde gerçekleştirmiş olması da bizim için bir ilham kaynağı. İslam ve sekülerizmin bir aradalığının imkânının örneği olarak Türkiye, Ortadoğu ülkeleri için çok önemli bir rol model konumunda. Çünkü İslam’ın demokrasiyle bir arada olmasının mümkün olduğunu gösteriyor. Demokrasinin İslam’la bağdaşacağını gösterdiği gibi, İslam’ın da demokrasiye katkıları olacağının delili…”[83]

Araştırmacı yazar Mehmet Pamak, Abant Platformu Toplantıları hakkında şöyle demekte: “Abant Platformu ABD eksenli “Ilımlı İslam” Projesinin farkında ve ideolojik olarak yanındadır.  Bir cemaatin yan kuruluşu olan “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın düzenlediği “Abant Platformu” toplantıları, bu tür sapma ve savrulmalara elverişli ortamları hazırlayıp, sürekli teşvik edici bir rol oynamıştır. Pek çok Müslüman aydın ve ilahiyatçı akademisyen, yıllardır sürdürülen bu platformların oluşturduğu kaygan ortamlarda savrularak, tarihselciliğe, İslam’ı sekülerleştirmeye, pozitif hukukla uzlaştırmaya doğru kaymışlardır. İdeolojik menşeli Batılı kavramlarla, bu bağlamda laiklik ve demokrasiyle İslam’ı uzlaştırmaya, kitaplarını tahrif etmiş olan muharref dinleri meşrulaştırmaya doğru sapmışlardır.

Abant toplantılarının amacı, bu cemaatin önde gelen yazarlarından birisi tarafından şöyle özetlenmiştir: “Farklılıkların karşılıklı olarak törpülenip, herkesin sivri taraflarını yuvarlaklaştırmak suretiyle anlaşmaları ve ortak bir metne imza koymaları… Sivriliklerin “Öteki”ne batmaması ve “O”na hayatı zehir etmemesi için törpülenmesi…” İslam’ın dinde uzlaşmayı, taviz vermeyi ve muhkem naslar alanında farklı görüş beyanını yasaklamasına, üstelik böylesine sapmaları büyük azap sebebi saymasına rağmen, her din ve inanç sahiplerinin diğerine aykırı gelen yanlarını “törpülemesi”, “yuvarlaklaştırması” esas alınınca, sonuçta İslam’ın seküler değerlerle, laiklik ve demokrasi ile uzlaştığını iddia etme sapmasına çok kolayca ulaşılabildi. Abant toplantılarının önde gelen siması Prof. Mehmet Aydın bu toplantıları değerlendirirken şunları söylüyordu: “Abant Toplantısı İslam ve Laiklik çalışması’nda birleştirici zekanın nadirattan rastladığımız kurumsal düzeyde bir örneğini sundu…. Farklılıklarımıza rağmen aynı ufka bakabileceğimizi gösterdi…” Temel ve uzlaşmaz farklılıklara rağmen, İslam’ın laiklikle uzlaştığı işte bu toplantılarda ortaya konmaya çalışılmıştı.

Batı, kendi sapkın seküler değerleri üzerine bina ettiği sapkın medeniyetinin sonunu getirecek potansiyele sahip tek din olarak gördüğü İslam’ı, kendi değerlerine uygun sekülerleşmiş, Protestanlaşmış bir din haline dönüştürmek istemekte ve bu konuda TC devletini, kurumlarını ve sekülerleşme konusunda oldukça cesur adımlar atan Türkiye’deki kimi “cemaatleri” gönüllü destekçiler olarak yanında bulmaktadır. Bir takım “Müslüman”(!) STK’ları, tarihselcilik ve sekülerleşme konusuna teşne “liberal-modern İslam” sapmasını yaşayan aydın ve akademisyenleri de çok yönlü kullanmak istemektedir. Bu konuda ciddi bütçeler tahsis edilmekte, pek çok toplantılar tertip edilmekte, ödüller dağıtılmakta ve bu işbirliğine yanaşanlara çeşitli çıkarlar sağlanmaktadır. “[84]

Fethullah Gülen ve misyonu hakkındaki bunca örnekten sonra RAND Raporunun son bölümünde “Derin Strateji” başlığı altında , “Ilımlı İslami bir lider oluşturulması” başlığı altında ifadelendirilen: “Ilımlı İslamcılar’ın cesur sivil liderler olmasına çalışılmalı ve demokrasi, insan hakları, kadın hakları konusunda etkili politikalar geliştirmeleri sağlanmalı. İslam’ın bir üst kimlik olduğundan çok, insanlarının kimliklerinin bir parçası olduğu işlenmeli, sivil toplum örgütleri oluşturarak Ilımlı İslamcı liderlere yardım edilmesine çalışılmalı…” paragrafını ülkemizdeki Ilımlı İslam projesinin nasıl işlediğinin bir numunesi olarak tekrar alıntılayarak bu bölüme son veriyoruz.

Yazı dizimizin 3.bölümünde  1999 yılında dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye ile İslam’ı özleştiren yeni bir terim üreterek, Türkiye’yi “Laik bir İslam Devleti” olarak tanımlamıştır. Bu tanım, Büyük Ortadoğu Projesine bağlı “Ilımlı İslam” fikriyatının ne zaman şekillenmeye başladığının açık bir işaretidir. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde, Müslüman kimlikli tüm ülkelere kısaca vermek istediği mesaj şudur : “Müslüman bir halk, laik ve demokratik bir sistemle yönetilebilir. İşte size bir örnek: Türkiye…”[85]

  2002 yılında o zaman Türkiye’nin ABD’deki büyükelçisi Faruk Loloğlu şöyle bir açıklama yapmıştı:

Şu anda, en az 100 devlet başkanı randevu bekliyor, kaldı ki Tayyip Erdoğan ne devlet başkanı ne de başbakan,  bu işler işadamlığına benzemez.” Böyle bir zaman diliminde Tayyip Erdoğan’ın, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in önayak olmasıyla, henüz Başbakan olmamasına karşın Beyaz Saray’da özel protokolle karşılanması ve iddialara göre Beyaz Saray’da yapılan görüşmede George W. Bush’un, Tayyip Erdoğan’ı “Ben, bir tek Tanrı’ya inanıyorum; sizin de öyle olduğunuzu duydum. Tanrı’ya inanan iki insan olarak, birlikte çok iyi çalışabileceğimizi umuyorum!” [86] sözleriyle karşılamış ve konuğunu en üst düzeyde ağırlamış olması; siyasi yasaklı olunca “Muhtar bile olamaz” denilen Tayyip Erdoğan’ın, kısa zamanda başbakanlığa yükselmesinin arka planını bizlere göstermektedir. diyerek AK Parti iktidarı öncesi durumu özetlemiştik.

Bu bölümde de AK Partinin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden bu güne kadarki

uygulamalarını, “Arap Baharı” denilen Ortadoğu’daki gelişmeleri ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın “Arap Baharı”  gezilerini tahlil etmeye çalışacağız:

ABD’nin “Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi”ne paralel olarak Irak’ın işgalinin ardından ABD’nin Ortadoğu politikalarına uluslararası desteği artırmak ve sorumlulukları uluslararası sistemde önde gelen devletlerle paylaşma politikası çerçevesinde Amerikalı yetkililer Ortadoğu’da demokrasinin, iyi yönetimin, bilgi toplumunun, iktisadi ve toplumsal kalkınmanın desteklenmesi iddiasıyla “Büyük Ortadoğu Projesi”ni dile getirmeye başladılar. Amerikan yönetimine göre bu proje uluslararası topluluğun önde gelen devletleri ve bölgede diğer devletler tarafından desteklenmeliydi. Bundan dolayı bu proje G-8 ve NATO zirvelerinin gündemlerine alındı. 2004 yılı Haziran ayında Sea Island’da toplanan G-8 zirvesinden sonra “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” adını aldı.[87]

Türkiye, İslam dünyasında laik bir demokratik devlettir. Ayrıca ABD’nin uzun yıllardan beri müttefiki olduğu dikkate alındığında, BOP kapsamında-ABD için- ideal bir ortak olarak ortaya çıkmaktadır. Hatta R. Tayyip Erdoğan liderliğindeki hükümetin nitelikleri dikkate alındığında, Türk hükümetinin BOP karşısında pozisyonunun çok önemli olduğu görülmektedir. Bir kere, dönüştürülmek istenen bölge nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu Müslüman’dır. Terörizm ile mücadelede sadece askeri araçlara veya bölgedeki anti-demokratik rejimlerle işbirliğine dayanmak bu toplumların doğal dönüşümünü ve bölgede reformist hareketlerin ortaya çıkışını engelleyebilir. Amerikan yönetimine göre terörizm ve aşırılığa prim vermeyen ılımlı Müslümanların desteklenmesi “terörizme karşı savaş”ı kazanmada çok önemlidir.

Amerikan eski Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz’in, 2002 yılı Temmuz ayında TESEV de yaptığı bir konuşmadan yapılan şu alıntı Amerikan yönetiminin düşüncesini göstermektedir:  “Terörizme karşı savaşı kazanmak için, … daha barışçıl bir dünya yaratmak için İslam dünyasındaki yüz milyonlarca ılımlı ve hoşgörülü insana ulaşmalıyız. Özgürlüğün ve serbest girişimin nimetlerinden faydalanmak isteyen insanlara hitap etmeliyiz. Türkiye, bu değerlerin, modern demokratik kurumların inşası için, dini inançların feda edilmesi gerekmeyen modern toplum ile uyumlu olduğunu gösteren iyi bir örnek sunmaktadır. “[88]

Dahası, iktidardaki AK Parti’nin İslamcı bir parti olduğu şeklindeki imaj, Türkiye ve Arap ülkelerinde karşılıklı algılamaların bir ölçüde değişmesine yol açmıştır. İktidardaki partinin nitelikleri ve bölge ile tarihi ve kültürel bağları sayesinde Türkiye, bu projenin gerçekleştirilmesine yardımcı olacak en uygun ülke konumundadır. Ayrıca, ABD’nin kendi programını tek taraflı olarak dayattığı intibası uyandırmamak için yerel hükümetlerin işbirliğine ihtiyacı vardır.[89]

Kendisini ılımlı ve demokratik bir parti olarak lanse eden Adalet ve Kalkınma Partisi Yöneticileri ve özelde genel başkanı olarak Recep Tayyip Erdoğan, Huntington’ un “Medeniyetler Çatışması “ tezine karşı çıkarak “Medeniyetler Uzlaşması” söylemini benimsemiştir. AK Parti yöneticileri kendilerini   “Geleneği reddetmeyen bir modernite anlayışını ve yereli tanıyan bir evrenselcilik anlayışını” bünyesinde bulundurduğunu iddia ettiği “muhafazakâr demokrat” kimlikle tanımlar.[90]

Recep Tayyip Erdoğan iktidara geldikten kısa bir süre sonra, Newsweek dergisine verdiği röportajda, kendisine İsrail ile olan ilişkilerin geleceğine yönelik soruya, “İsrail ile ilişkilerimiz devam edecektir… Hiçbir şekilde Yahudi karşıtı değiliz” şeklinde cevap vermiştir. Partisinin İslami konumu hakkında da, “Ppartimiz İslami bir oluşum değildir, dine dayanmamaktadır. Türk medyası bizi bu şekilde lanse etmektedir,” yorumunu yapmıştır.[91]

28 Mayıs 2003’te Tahran’da düzenlenen İslam Konferansı Örgütü Dışişleri Bakanları Toplantısında Dışişleri Bakanı Gül’ün Müslüman liderlere yaptığı konuşmada Ortadoğu’nun dönüşümü konusunda Türkiye’nin 2004 teki G-8 zirvesinden önce belli düşüncelere sahip olduğu görülmektedir. Gül yaptığı konuşmada özetle radikal akımlara karşı önlem alma ve toplumsal reformları başlatma önerisi yapmış ve “Önce kendi evimizi düzene koyalım.” [92]  çağrısında bulunmuştur. Gül bu düşüncesini devam eden konuşmalarında, İstanbul’daki İktisadi Araştırmalar Vakfı ve 22 Haziran 2003’deki Ürdün’deki Dünya Ekonomik Forumu Olağanüstü Toplantısı’nda da genişleterek tekrarlamıştır.

2004’de İstanbul’da sinagoglara yapılan saldırıların ardından Washington’da Başkan Bush’la bir araya gelen Başbakan Erdoğan, İslam ve demokrasi kültürünü bir arada tutabilen Türkiye’nin, “model ülke” kimliğiyle evrensel değerlerin bölgede yerleşmesine öncülük yapabileceğini açıklamıştır.[93]

O yılların Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmay Başkanının bu tanımlamaya karşı çıkmaları üzerine başbakan R. Tayyip Erdoğan şöyle demiştir; “Türkiye kendi bölgesinde ve özellikle Ortadoğu‟da istikrarsızlık ile mücadelede bir rehber, iktisadi kalkınma için sürükleyici bir güç ve güvenliğin sağlanmasında güvenilir bir ortak olacaktır. … Tabii ki Türkiye’nin tecrübesinin diğer bütün Müslüman toplumlarda aynen uygulanması gereken bir model olduğunu iddia etmiyorum. Ancak, Türkiye tecrübesi diğer Müslüman toplumlar, diğer Müslüman halklar için ilham alabilecekleri bir kaynak olarak hizmet edebilecek bir niteliğe sahiptir.”[94]

2005 Haziran ayında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı George Bush ile Washington’da yaptığı görüşmede, Büyük Ortadoğu Projesi’ne açıkça destek vermiştir. Bush ise, “Türkiye’nin demokrasisi Ortadoğu’daki halklar için önemli bir örnek. Erdoğan’a liderliği için teşekkür ediyorum”[95] sözleriyle Türkiye’yi, “projenin lideri” ilan etmiştir.

Recep Tayyip Erdoğan 2006’da AKP grubunda: “Biz diyoruz ki, hem milletimizin selameti, hem de insanlığın ortak yararı adına gerek bölgemizde, gerekse dünyamızda barış ve istikrarın tesisine katkıda bulunalım. Demokratik değerler ve adaleti yaygınlaştıralım; ‘kesret içinde vahdet’ yani çeşitlilik içinde birlikte yaşama ilkesini tüm dünyada küreselleştirelim. Geleceğimizi felaket senaryolarına teslim etmeyelim. Bizim AB perspektifimizin altında bu vizyon vardır; Irak ve Suriye meselelerine bakışımız da bunu esas almaktadır; Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifindeki rolümüz buna dayanmaktadır; Burada bizim bir eş başkanlık görevimiz var. Başlattığımız Medeniyetler İttifakı projesinin temelinde de bu vizyonumuz yer almaktadır. Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir. Biz bu görevi bir kenara koyamayız. Eğer Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesinin hedefi demokrasi ise, insan haklarıysa, hukukun üstünlüğüyse, bu bölgede yaşayan insanların refahı, mutluluğuysa, bu bölgede yaşayan insanların yaşam standardının yükseltilmesiyse, Türkiye bu dönemde tribünde kalan bir seyirci olamaz. Muhakkak burada rolünü üstlenecektir. “ [96] diyerek projeyi sahiplenmiştir.

BOP kapsamında Amerika’ya destek veren, Yemen ve İtalya’yla birlikte bazı sosyal projelerde eş başkanlık üstlenen Türkiye’nin projeyle ilgili demokratikleşme çabalarına destek vermek amacıyla hükümet temsilcileri ile sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek, deneyim paylaşımı dâhil olmak üzere işbirliği ortamı sağlamayı amaçlamaktadır. Zamanın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül yaptığı açıklamada Türkiye’nin Demokrasi Yardım Diyalogu ile amaçlarını özetlemiştir ve “Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygun. ABD ile hareket ediyoruz. Amacımız İslam ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek…”[97]  ifadelerini kullanmıştır.

AKP yöneticilerinin bu açıklamalarından memnun olan zamanın ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Nisan 2005 Washington’da “Amerikan Gazete Editörleri Derneği”nin düzenlediği “Amerikan Dış Politikası” adlı toplantıda bir gazetecinin sorusuna,  “Amacımız Müslümanların çoğunlukta olduğu ya da sadece Müslümanların yaşadığı ülkelerde İslâm dünyası ve demokrasi arasında bir çatışma olmadığının farkına varılması. Örneğin, büyümekte olan Türkiye’de güçlü bir İslâmi parti iktidarı var. Hindistan’da büyük bir Müslüman nüfus diğer dinden gruplarla yan yana barış içinde yaşıyor. Ortadoğu için de umudumuz budur. Ilımlı bir siyasi gücün İslâm ve demokrasi arasındaki doğru ilişkiyi bulabilmesi” şeklinde cevap vermiştir.

Mart 2005’de, ABD’nin haber dergilerinden US News & World Report‘ta şöyle bir haber yer aldı: ” Washington yönetimi “Ilımlı İslam” projesi çerçevesinde dünya çapında bir gizli planı devreye soktu. Buna göre, CIA ile önemli bakanlıklara bağlı kadrolar, 10 milyar dolarlık bütçeyle camileri onarıp imamlara eğitim veriyor, konferanslar organize ediyor. Amerika’nın iki yıldır, İslam dininde reform yapılması için dünya çapında olağanüstü gayret gösterdiği belirtiliyor. Buna göre; Beyaz Saray’ın “kriz yöneticilerinin” Temmuz 2003’te Washington’daki Ulusal Savunma Üniversitesi’nde bir araya gelip muhtemel kötü senaryoları tartıştığı, Radikal İslam’ın durdurulması için Ulusal Güvenlik Kurulu, Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı ve CIA’nın “İslam Dünyasına Yardım Eli” başlıklı gizli bir stratejide anlaştığı ifade edildi.

Gizli metinde dünya çapında “Ilımlı İslam”ın elinin güçlendirilmesine yönelik çalışmalar ile İslam dininde yaşanan değişikliklerle yakından ilgili olunması gibi kararlar yer aldı. Bütçesi 21 milyar doları aşan  ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID), bunun yarıdan fazlasını “İslam dünyasına yardım” için kullandı. 24 ülkede, İslami radyo ve televizyon programlarına, dini okullara, İslami düşünce üretim kuruluşlarına, ılımlı İslam’ı teşvik eden faaliyetlere mali yardım yapıldı. “[98]

Bu haberin yayımlanmasından 1 ay sonra -ne tevafuksa(!)-  Nisan 2005’te İstanbul’da, büyük çoğunluğu İslami dernek ve vakıflardan oluşan Gönüllü Teşekküllüler Vakfı (TGTV) öncülüğünde, açılış konuşmasını TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın yaptığı “Değişen Dünyada Yeni Bir Vizyon Arayışı” başlıklı uluslararası konferans düzenlendi. Bu sempozyum, Sivil Toplum Kuruluşlarının ve özellikle İslami vakıf ve derneklerin ABD tarafından nasıl kontrol altına alındığının apaçık bir göstergesi oldu. Nitekim sempozyumda, Dışişleri Bakanlığı “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP)” Koordinatörü Büyükelçi Ömür Orhun’un resmi gözlemci sıfatıyla bulunması dikkat çekiciydi. Bazı konuşmacıların ısrarla bir sonuç bildirgesi yayınlanarak ABD’nin kınanması ve BOP’a karşı çıkılması yönünde yaptığı çağrılara, sempozyumu düzenleyenler tarafından resmen bir cevap verilmemesi ise manidar bulundu.

Ilımlı İslam’ın, BOP Projesi kapsamında yaygınlaştırılması için İslam Ülkeleri Dışişleri Bakanları ve kapitalist ülke temsilcileriyle, 2005 Kasım ayında Bahreyn’de bir “Gelecek Forumu” düzenlendi. Bu formda İslam ülkelerinde BOP Projesi kapsamında çalışacak STK’ların finansmanı için bir “Gelecek Vakfı” kuruldu. Ve Dünya Bankası ile G-8 ülkeleri Müslüman ülkelerde vakıf kapsamında planlanan amaç doğrultusunda çalışacak STK’lara dağıtılmak için yıllık 100 milyon dolar fon ayırdı. Bu para bir yıl içinde Ilımlı İslam projesine hizmet edecek kuruluş ve kişilere verilecek. Bu paranın önemli bir kısmının Türkiye’de Ilımlı İslam ve BOP Projesi ile paralelleşen STK’lara ve kanaat önderlerine aktarıldığı iddialar arasında. Aynı ay içinde ABD’nin Chicago ve Houston şehirlerinde gerçekleştirilen benzer amaçlı toplantılarda ise, Müslüman dünyanın “Siyasal İslam” dan veya “İslamcılık” tan nasıl arındırılacağı; BOP ile paralelleşen, Türkiye yöneticileri ile Fethullah Gülen hareketinin din anlayışlarının “Ilımlı İslam Projesi”ne ne gibi katkılarda bulunacağı üzerinde duruldu.

“Ilımlı İslam Projesi” ile ilgili dönüm noktası olarak nitelenebilecek iki önemli durum: 2008 yılında Obama’nın ABD başkanlığına seçilmesi ve 2009 Ocak ayında Davos’ta yaşanan ‘One minute’ krizidir. Bu iki hadise kimi çevrelerce  “Ilımlı İslam Projesi”nin tarihe kavuşması olarak değerlendirilmiştir. Şimdi bu iki hadiseyi tahlil edelim:

Obama’nın 2008 yılında göreve başlamasıyla birlikte, ABD’nin çıkarları doğrultusunda Türkiye ile olan ilişkilerinde olumlu yönde bir eksen kaymasının olduğu bir gerçektir. Nitekim Ortadoğu’daki amaçları, çıkarları için ABD’nin güvenini kazanmış, ABD’nin yanında yer alan bir Türkiye’nin varlığı, ABD’nin bu bölgede işini çok daha fazla kolaylaştırmaktadır

ABD, bu bölgede çok etkili olmaya çalışan bir ülke ama Bush’un politikalarıyla bölgede ABD etkinliği oldukça yara almıştır. ABD’nin bu üslupla devam edemeyeceği anlaşılmış, bu nedenle Obama bir üslup değişikliğine gitmek zorunda kalmıştır. Bush yönetiminin Türkiye için kullandığı “Ilımlı İslam Modeli” deyimi yerine “Laik ve Demokratik Türkiye” tabirinin kullanılmaya başlanmıştır. Bush döneminde medyada sık sık rastlanan “Ilımlı İslam” ifadesinin, çeşitli çevrelerce değişik biçimlerde yorumlandığını gören Yeni Yönetim, bu ifadenin yanlış ve sakıncalı olduğunu fark ederek Hillary Clinton’un ağzından en açık şekilde  Türkiye’yi çağdaş, laik, demokratik sıfatla tanımlamıştır. Ayrıca Obama’nın kişiliği ve geçmişi de Türkiye’deki ABD imajını olumlu biçimde etkilemiştir.

Bu noktada stratejist Hüseyin Türkel’in şu yorumunu aktaralım: “Bush Yönetimi sırasında ortaya atılan ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Eş başkanı olduğu “Büyük Ortadoğu Projesi” ile gerçekleştirilmek istenenin; Ortadoğu’da soğuk savaş sonrası miatları dolan diktatörlüklerce yönetilen ülkelere, demokrasi ve pazar ihracı ve de bu ülkelerde bilgi çağının etkileri sebebiyle öngörülen halk ayaklanmalarının ardından halk iradesi ekseninde kurulacak özgürlükçü yönetimlerin “müşterek bir gelecek” fikriyle, can çekişmekte olan “Küresel Sermaye”nin bir pazarı haline sokulmak istenmesi olduğunu vurgulamıştık. İlk olarak 2004 G8 zirvesinde George Bush tarafından dünya kamuoyuna duyurulan bu proje için her ne kadar “rağbet görmemesi nedeniyle tedavülden kalktığı” yorumları yapılsa da, bana göre ABD’nin Ortadoğu’da şu an uyguladığı politikaların adına “BOP” demekte bir sakınca olmamalı. Zira bu projenin “rağbet görmemesi nedeniyle tedavülden kalkması” uygulanmadığı anlamına gelmiyor takdir edersiniz ki… Ancak, bu süreçte işleyen George Bush’un BOP’undan daha ziyade, Barack Obama’nın BOP’udur. Bu şekilde bir ayrım barizdir kanaatimce. Bush’un, demokrasiden yoksun ve yayılmacı politikaların sahibi olan en büyük müttefikleri İsrail’in çıkarlarını ve Amerikan Evangelist Cemaatinin fantezilerini gözeterek Ortadoğu’ya demokrasi ihracına girişmesi tam anlamıyla politik bir tezatı ve “Bush’un Ortadoğu’daki büyük başarısızlığı”nı doğurdu diyebiliriz. ABD’nin Bush zamanında uygulamış olduğu bu politikaların etkileri olarak biz hala İsrail’in “Vaadedilmiş Topraklar’” ın hikâyesiyle Büyük Ortadoğu Projesi’nin paralelliği hakkındaki sığ teorileri duyarken, Barack Obama çoktan Ortadoğu’yla ilgili yeni bir vizyona geçip, kendisinin Devlet Başkanı seçilmesine neden olan Amerikalı Yahudi Lobisine rağmen ABD’nin uzun vadedeki çıkarları adına İsrail’le ters düşeceği yeni politikalar üretmeye başlamıştı. Obama’nın 2009 yılında Kahire’de “İslam Dünyasına” yaptığı konuşma bunun en büyük kanıtıdır. “Selam aleyküm” ile başlayan, Kuran-ı Kerim ayetleri ve İslam’ın faziletlerinden bahseder bir şekilde, usta bir politikacıya yakışır tarzda süren konuşmada “İsrail, Filistin halkının mevcudiyetini tanımalı” gibi beyanlar dikkat çekiciydi. İsrail’in neredeyse tüm çıkarlarına ters bir şekilde konuşan Obama’yı o an ilgilendiren en önemli şey Amerikalı Yahudilerin yaptırım gücünden ziyade ABD’nin orta ve uzun vadedeki çıkarlarıydı. .. “[99]

Biraz da 2009 Ocak ayında Davos’ta yaşanan ‘One minute’ krizi hakkında bilgilenelim: 30 Ocak 2009 tarihinde İsviçre‘nin Davos kasabasında toplanan Dünya Ekonomik Forumu sırasında, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki Mun, İsrail Devleti Cumhurbaşkanı Simon Peres ve Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa ile birlikte “Gazze: Ortadoğu’da Barış” adlı panele katılmıştır.

Panelin moderatörü Washington Post yazarı David Ignatius’tur. Ignatius’un, Başbakan Erdoğan’a diğer konuşmacılara göre daha az konuşma süresi vermesi ve panel nezaketine uymayan bir üslup içinde konuşmasına müdahale etmiştir. Bunun üzerine Başbakan Erdoğan birkaç defa “one minute!(Bir Dakika)” ifadesini kullanıp Ignatius’un kolunu tutarak konuşmasını sürdürmüş; bu esnada Şimon Peres’e İsrail’in 27 Aralık 2008 tarihinde Dökme Kurşun Harekâtı kod adıyla başlattığı ve 1000’in üstünde insanı katlettiği Gazze saldırısına atfen “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” demiştir.

Paneli terk eden Başbakan Erdoğan bir basın toplantısı düzenlemiş, Davos’a bir daha katılmayacağını deklare etmiş ve Perez’i alkışlamanın, Gazze katliamlarının alkışlanması anlamına geldiğini belirterek panel izleyicilerine de mesaj göndermiş, Perez’e karşı tavrından geri adım atmayacağını ifade etmiştir. Basın toplantısında Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa’nın da hazır bulunması, Arap Dünyası’nın Başbakan Erdoğan’ın söylemine verdiği desteğin göstergesi olmuştur.

Arap dünyasında bomba etkisi meydana getiren bu gelişme, müthiş bir heyecanla karşılanmış, Başbakan Erdoğan Arap ülkelerinin halkları nezdinde bir anda kahraman sıfatına sahip olmuştur. Arap medyası olayı fazlasıyla takdir etmiş, kendi liderlerinden bekledikleri tepkiyi başka bir ülke liderinin vermiş olması dolayısı ile yeni bir lider buldukları biçiminde bir yaklaşım sergilemiştir. Uluslararası arenada ise hâlihazırda İsrail ile önemli düzeyde ilişkileri devam eden, laik yönetimle yönetilen Müslüman bir ülkenin böyle bir çıkış yapması önemli bir etki yapmıştır. Bu durum sadece Erdoğan’ı Arap dünyasında dik duruşun sembolü yapmakla kalmadı, aynı zamanda halkın iradesine dayalı bir yönetimin dış politikada daha onurlu bir davranışı sergileyeceğinin bir işareti olarak belleklerde yer etti. Diktatör Arap liderlerinden böyle bir tavır görülmüyordu; çünkü onlar kendilerini halklarına karşı değil, bağımlı oldukları dış güçlere karşı sorumlu hissediyorlardı. Bir yerde Erdoğanın bu tavrı ve duruşu Arap Baharı dediğimiz gelişmeye katalizör etkisi olan faktörlerden biri oldu.

Dünya medyasında Başbakan Erdoğan’ın ‘one minute’ çıkışı, Türkiye’nin bölge liderliği politikasının bir uzantısı olarak yorumlanmış, bu olay ile Filistin meselesine en çok desteği veren lider ve ülke mertebesine yükselen Erdoğan ve Türkiye için -geçmişte benzer konularda olanın aksine- uluslararası arenadan medyaya ciddi bir kınama yansımamıştır.[100]

Zannımızca,  ABD’nin Türkiye-İsrail sürtüşmesinde olaya müdahil olmayıp, daimi ortağı ve küçük kardeşi rolündeki İsrail’i üzen, şimdilik alternatifi olmayan, müttefiki Türkiye’ye tahammül etmesinin nedeni; AKP’nin ve de Türkiye’nin Orta Doğu’da yakalamış olduğu imaj tazeleme seansına zarar vermemek ve sermayenin de bu imajın etkisiyle Ak Parti’nin yöneldiği bölgeye yönelmesini sağlamak içindir.[101]

Amerikan Silahlı Kuvvetler Dergisinde Yayınlanan, gelecekteki Ortadoğu Haritası

“Ilımlı İslam Projesi” ile  “Arap Baharı” denilen Ortadoğu’daki gelişmeler konusunda da söyleyeceklerimiz var elbet.

2011 başında Tunus’ta başlayan ve ardından da hemen hemen tüm Arap ülkelerini etkisi altına alan iktidarı devirmeye yönelik toplumsal halk hareketleri bölgede yeni bir dönemin başlamasına yol açarken, değişen bölgesel dinamikler ABD-Türkiye ilişkilerinde de yeni bir işbirliği alanını ortaya çıkartmış bulunmaktadır. ABD’nin ekonomik olarak krizlerin içerisine sürüklendiği, askeri olarak da Irak ve Afganistan’daki varlığını çekmeye çalıştığı bir dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan siyasal istikrarsızlık Washington açısından hem yeni fırsatlar hem de riskleri beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda Washington’un siyasi, askeri ve ekonomik olarak Arap Baharını yönlendirme kapasitesinin sınırlı olduğu bir dönemde Türkiye’nin bölgesel değişim hareketini demokratik sistemler kurulması yönünde yönlendirme hedefiyle ortaya çıkması ise dikkat çekicidir.

Bu bağlamda Türkiye, ekonomik yapısı, İslam ile demokrasi arasında kurmuş olduğu güçlü ilişki, sivilleşme ve Batılı ülkelerle kurmuş olduğu simetrik ilişki sayesinde değişim geçiren Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları tarafından da takip edilen bir model ülke olmasına yol açmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın Mısır ziyaretinde öne çıkan konularının başında Filistin sorunu olmasına karşın, aynı zamanda rejimin ve yeni Anayasa’nın temel yapısı, azınlıkların politik alanda temsili, sivilleşme, seçim takvimi ve Batı dünyası ile ilişkiler önemli konular arasında yer almıştır. Özellikle Erdoğan’ın yeni Mısır Anayasasının laik(seküler ) olması gerektiğini dile getirmesi, Mısır’ın radikalleşmesinden çekinen Batı ve Washington yönetimi açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Mısırlı Müslüman Kardeşler ve İslami muhafazakâr kitle üzerindeki etkisine rağmen AKP’nin laiklik vurgusu yapması önemlidir. Dolayısıyla Türkiye tarafından Arap Baharına yönelik ortaya konan değişim strateji hem bölge halkları hem de ABD’nin açık toplum politikasına bir tehdit oluşturmadığı gibi, ABD’nin radikalleşme yönündeki kaygılarını da giderecek düzeydedir.

Tam da bu noktada da Türkiye’nin açık toplum ve sivilleşme yönünde yönlendirici bir rol alması ve Arap halklarının siyasal sisteme katılımını bölgesel çıkarlar açısından tehdit edeci değil, tamamlayıcı olarak görmesi Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki hareketlerinin geleceği açısından hayati bir öneme sahiptir. Dolayısıyla Obama yönetiminin Mısır başta olmak üzere bölgedeki etkisini kaybetmemek ve bölgesel politikadaki rolünü sürdürmesi için Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu görülmektedir. [102]

Şu anda Arap ülkelerinde görülen halk hareketlerini 1990’ların başlarında Berlin Duvarı’nın yıkılması sonucu ortaya çıkan küreselleşme ve yenidünya düzeninin dayandığı özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, yönetimlerin şeffaflığı ve hesap verebilirliği, vatandaşın yönetime katılımı, sivil toplum örgütlerinin geliştirilmesi gibi hususların giderek daha yaygınlaşan ve sansürü zorlaşan sosyal medya (internet, facebook, twitter vb. diye anılan iletişim araçları) vasıtası ile halk kitlelerine geniş şekilde intikal etmesi ve onları bilinçlendirmesi ile izah yanlış olmayacaktır.
Bunlara ilaveten halk hareketlerinin başladığı ülkelerdeki yönetimlerin uzun yıllardır halkın gerçek tercihlerini yansıtmayan hileli seçimlerle iktidarı ellerinde tutmaları, asgari sosyal talepleri dahi güvenlik bahanesi ile şiddetle bastırmaları, giderek yaygınlaşan yolsuzluklar, nepotizm ve özellikle daha ileri düzeyde tahsil görmüş genç nüfus arasında işsizliğin artması, global ekonomik krizin etkisiyle son zamanlarda ana gıda maddeleri fiyatlarındaki artışların yoksulluğu ve gelir dağılımını daha da derinleştirmesi, olayların ilk başladığı Tunus’ta halkın silah kullanmadan rejimi değiştirmeyi başarması gibi sayısız etkenin yol açtığı düşünülmektedir.

Nitekim Başbakan Erdoğan’ın Tunus ve Libya ziyaretlerinde verdiği değişim mesajları da Amerikan yönetiminin Arap Baharına yönelik yaklaşımını etkileyecek düzeydedir.

Doç. Dr. Sedat Laçiner ”Türkiye Arap Baharı’nın lideri” makalesinde şöyle demekte: “Ortadoğu, 1. Dünya Savaşı’nın ardından yapay müdahalelerle adeta yolundan saptırıldı, diğer bölgelerin aksine geçmişte bir yerlere hapsedildi. Arap Baharı bölgenin doğal seyrine kaldığı yerden devam etmesi anlamına geliyor. Ne var ki kalınan yer çok kanlı ve çok kaotikti. Bu nedenle normalleşme de kanlı ve çatışmacı bir halde belirdi. Hal böyle olunca normalleşme yer yer patlama ve iç savaş şekline de dönüşebiliyor.

İşin iyi tarafı Batı’nın değişim beklentisi ile bölgesel değişim ihtiyaçları büyük oranda örtüşüyor. Irak ve Afganistan ABD’ye iyi bir ders oldu. Sütten ağzı yanan Amerikalılar bölgeyi zorla değiştirmek yerine değişim dalgasının üzerinde hareket etmeyi tercih ediyorlar. Kısacası hedef, Büyük Ortadoğu Projesi’nde olduğu gibi yine bölgenin komple değişimi. Fakat Obama ile Bush arasındaki temel fark değişimin empoze edilmesinden çok gönüllü hale getirilmesi. Bu bağlamda elbette ABD de Arap Baharı’na yardımcı oluyor, halkın taleplerini bazen güçlü bir şekilde destekliyor, bazen de yönlendiriyor. ABD, Obama liderliğinde çatışmayı İslam-Batı karşıtlığından çıkararak, diktatörlerle-demokrasi çatışmasına çeviriyor. Böylece Batı, geçmişte destek verdiği Hüsnü Mübarek gibi liderleri devirirken, hem değişimin maliyetini yerel aktörlere yüklüyor, hem de gereksiz tepkilerden kurtuluyor. Tüm bu politika değişiklikleri Türkiye’ye de yarıyor. Türkiye, Batı politikalarının ihtiyaç duyduğu bölgesel lider özelliklerine tam olarak uyuyor. Hem Müslüman, hem demokrat hem de barış yanlısı bir ülke olarak Türkiye, her geçen gün bölgenin siyasi ve ahlaki lideri haline geliyor.

Üçüncü olarak ABD ve Avrupa’nın içinden geçtiği ekonomik krizlerle uğraşıyor olması bölgede ciddi bir otonomi de oluşturuyor. Batı’nın başlattığı pek çok gelişmede sonuç tam olarak Batı’nın istediği gibi olmuyor veya olmayacak. Bu da Batı içerisindeki değişim karşıtlarının (İsrailci gruplar gibi) elini kolunu bağlıyor. Başka bir deyişle Arap Baharı belki pek çok açıdan tipik bir halk hareketi olmasa da, Batı’nın nispi zayıflığı sayesinde zamanla bölgenin normalleşmesi ve gerçek anlamda demokratikleşmesi ile sonuçlanabilir.

Toparlayacak olursak ABD ve Türkiye’nin değişimden anladıkları büyük oranda örtüşüyor. Aynı zamanda Batı bölgede Türkiye’ye ve diğer ülkelere müdahale gücünü her geçen gün kaybediyor. Türkiye de sanıldığı gibi tamamen idealist ve maceracı bir dış politika izlemiyor. Örneğin Libya’da güçlü itirazları olmasına rağmen NATO’ya ve muhaliflere tam destek verdi. Aynı şekilde Suriye’de yaklaşık 10 yıllık emeklerini heba etme pahasına önemli ölçüde Batı ile birlikte hareket etti. Füze Kalkanı da Türkiye’nin realist idealizminin bir diğer kanıtı.

Bölgenin normalleşmesi muhtemelen yıllarca sürecek. Türkiye bu dönüşümün ahlaki lideri ve esin kaynağı olmaya çalışıyor. Aslında son 7-8 yıldır bu önderliğin zemini hazırlanıyordu. Bölge ülkeleriyle geliştirilen iktisadi, kültürel ve diğer toplumsal ilişkiler hep bugünler içindi. Artan turizm, Arap televizyonlarında yayınlanan Türk dizileri, kalkan vizeler ve Türkiye’nin Filistin Davası’nı sahiplenmesi vs. bölgede siyasi değişimin, yani Arap Baharı’nın da zeminini oluşturdu. Bu süreçteki tek sorun Arap liderlerinin değişememesiydi. Türkiye her defasında Arap liderleri demokratikleşme konusunda uyardı, fakat onlar bunu başaramadı. İsrail’in dili nasıl özür dilemeye dönmüyorsa, diktatörler de demokratikleşememe özrüne sahipler. Eğer İsrail ve diktatörler gönüllü olarak değişebilselerdi Türkiye söz konusu Baharı eski aktörlerle de bölgeye getirebilirdi. Fakat olmadı… [103]

Bütün bunlara AKP’nin “Türkiye Hazır Hedef 2023” başlığını taşıyan 2011 seçim beyannamesinin ABD ile ilişkilerle ilgili kısmını ekleyelim: “AK Parti’nin yeni iktidar döneminde ABD ile siyasi istişare ve işbirliği devam ettirilecektir. Türkiye ile ABD arasında var olan ve uzun yıllara yayılan ‘stratejik ortaklık’ ilişkisi, ABD Başkanı Barack Obama’nın ifadesiyle “Model ortaklık” olarak yeni bir boyut kazanmış bulunmaktadır. Irak ve Afganistan’ın yanı sıra Arap dünyasında son aylarda yaşanan gelişmeler, Ortadoğu barış Süreci, iki dost ülkenin yakından takip ettiği konulardır. Bu bölgelerde, barış ve istikrarın tesisine ve muhafazasına yönelik çabalarımız devam edecek ve Amerikalı muhataplarımızla olan siyasi diyalog ve işbirliği, aynı yoğunlukla sürdürülecektir”[104]

Naklettiğimiz –özellikle altını çizdiğimiz- cümlelerin ortak paydası, ABD tarafından Radikal(Siyasal) İslam ve Köktenci terör diye tanımlanan, emperyalizm karşıtı duruşa alternatif olarak dillendirilen ”Ilımlı İslam” söylemi ve projesi. Model ülke de Türkiye.

Yazı dizimizin son bölümüne geldik. Şahsımıza e-mail, telefon veya yüz yüze tevdi edilen sorulara cevap vererek yazı dizimize nokta koyacağız:

SORU: Türkiye’de son on yılda dindarlaşmanın arttığı bir gerçek. Bu da sizin eleştirdiğiniz Ilımlı İslamcı dediğiniz kişi ve kuruluşlar eliyle oluyor. O halde bu projeye niçin karşısınız?

CEVAP: Bugün “dindarlıkla “Müslümanlık”ın, “dindarlaşma” ile “Müslümanlaşma”nın farklılaşma anını yaşıyoruz. Diğer bir deyimle, bugün dindar olanla Müslüman olanı farklı tanımlamak durumundayız. Çünkü artık reel dindarlığı belirleyen Müslümanlık veya İslam değildir. Dindarlık ayrışıyor ve “dindar” yeni bir kategori haline geliyor.

1980 öncesi insanı açık ve net biçimde Müslüman-kafir, şeriatçı-ateist, dindar-dinsiz vb. biçimde tanımlamak öyle veya böyle mümkündü. Ancak 80 sonrası iktidara gelen Özal ve kadrosu “muhafazakârlık”, “dindarlık”, “milliyetçilik”, “liberallik” söylem ve özellikleriyle öyle gündeme girdi ki, toplum şaşkınlığa düştü.

1980 sonrası gerçekleşen değişimlerle birlikte büyük bir hareketlilik gerçekleşti, işte bu değişim hareketleridir ki, “dindar” kavramının içeriğini değiştirdi. 80 öncesi özgür olmayan bir ortamda ihlâsı ve samimiyeti ile bir şeyler elde eden Müslümanlar, 80 sonrası özgür (!), serbest (!) ve liberal (!) ortamda, elde ettiklerini kaybediyordu. İçerikler farklıydı artık. Yani dün dindar dendiğinde nasıl şer’i ölçülere uyan, uymaya ve yaşamaya çalışan bir insan anlaşılıyorduysa, bugün bu anlaşılmıyor; en azından anlayamıyoruz.

Bugünkü dindar insanı dindar yapan, Allah’ın indirdiği din değil; birilerinin yaşanılanları meşrulaştırmak amacıyla yorumladıkları, oluşturdukları, kutsalı olmayan, içi boş, içeriği olmayan bir dindir. Bugünkü dindar: Dini siyasetten ayrı kabul eden, güzel nutuk atan, fakat söylediğiyle ameli/eylemi çok farklı olan, rahatına düşkün, menfaat ve makama taparcasına bağlı olan, Mü’min-kâfir ayrımı değil; Türk-yabancı ayrımı yapan, renkli basınla iç içe, televizyonlar göz göze, kahveyle haşır-neşir yaşayan, dâvâ için her yolu meşrû gören, Müslümanım demek yerine; Türküm, milliyetçiyim, mukaddesatçıyım demeyi tercih eden, doğduğu veya doyduğu yeri putlaştıran, ümmetçi değil, ırkçı olan, Ulusal bayrak, ulusal marş, ulusal sınır ve ulusal tarihleriyle gurur duyan, yöneticisinin Müslüman olup olmadığını, düzenin İslâm olup olmadığını cehâlet veya ihânetinden ötürü tesbit edemeyen, Mescid-i Aksâ işgal edilince kılı kıpırdamayıp, bunu Arapların meselesi sayan, yaşadığı ülkede iki kişinin öldüğü bir âfete üzüldüğü kadar, Filistin’deki vahşete üzülmeyen, onlara duâlarıyla bile destek olmayan, Amerika’nın çıkarları doğrultusunda Kore’de savaşmayı normal gördüğü halde, meselâ Filistin, ya da sözgelimi Lübnan’da siyonist yahûdilere karşı Müslümanlarla beraber savaşmayı aklının ucundan geçirmeyen  bir yapıdadır.Kısacası uzlaşma istemektedir dindar insan. Bir eline ayı, diğer eline güneşi almak istememektedir. Kızını, oğlunu, cemaatini, bağlısını Allah’a seksiz, şüphesiz, pazarlıksız inandıracağına, kızına, oğluna, cemaatine, bağlısına göre bir din oluşturmakta veya yorumlamaktadır. Takkesini giyip namaza gitmesi kadar, mayosunu giyip denize girmesiyle bellidir.

Dindar yaşadığı gibi inanan, Müslüman ise inandığı gibi yaşayandır. Dindar insan, inandığına inanan olmadığı gibi, inanmadığına da inanmayan değildir, Müslüman ise, inandığına inanan, inanmadığına inanmayandır.[105]

Artık ülkemizde her yıl birkaç yüz bin evlilik dışı çocuğun dünyaya geldiği, günde ortalama 350 boşanma yaşandığı,  boşananların sayısının evlenenleri neredeyse geçtiği,
sigara bir yana, alkollü içki ve uyuşturucu kullanma yaşının 10’a kadar düştüğü
günlük yayınlar ve raporlar arasında.

Bir yandan “bireysel hak ve özgürlükler” zırhında herkese -mümkünmüş gibi- başkalarına zarar vermeden istediğini yapabilme “hak ve özgürlüğü” tanınırken, bir ülkeyi, bir toplumu ayakta tutucu asıl değerler dışlanıp, “çoğulculuk” adı altında ayrıştırıcı unsurlar ön plana çıkarken, diğer yandan sık sık AK Parti iktidarında dindarlaşmanın arttığı ve iktidarın da buna çanak tuttuğu iddiaları ortaya atılıyor; İslami talepler  “bireysel hak ve özgürlükler” içine bile giremediği gibi, bir tehlike olarak sunuluyor.

Her türlü gayr-ı İslâmî hayat tarzı koruma zırhına alınırken, ferdî olarak bile Müslümanca yaşama, bir tehdit olarak takdim ediliyor. Anketlere göre 7-8 yıl içinde ülkede Şeriat isteyenlerin oranının % 19’dan % 9’a düşmesi de lâikçilik savaşçılarını kesmiyor ve iktidar da, bir zamanların İslâm hassasiyetli kesimleri de, asıl karşı olunanın İslâm’ın tamamı olduğunu bir türlü göremeyerek, sürekli savunmada kalıyor. Pek çoğu arzu edilen neticeyi alma adına yapılan kamuoyu yoklamalarında insanlar, çok defa doğruyu söylemiyor.

AK Parti iktidarı AB süreci nedeniyle insan hakları bağlamında bazı kolaylıklar ve rahatlama getirdi. Ama 28 Şubat’ın İslami değerleri yasaklayan kırmızıçizgilerine karşı hiçbir ilerleme kat edemedi.

AK Parti’nin İslamcılıktan vazgeçip batılı bir muhafazakâr-demokrat kimlik seçmesi hep takiyye olarak değerlendirilmişti. Oysa takiyye rejimin sağlam güçlerine karşı mı, yoksa oyalanmaya devam edilen Müslüman kitleye karşı mı yapılıyordu?

AK Parti’nin Filistin, başörtüsü, karikatürle Peygamberimiz(s)’e hakaret gibi bazı konularda zaman zaman şekilsel İslami aidiyetlere sahip çıkıyor gibi görünse de, gittikçe bu aidiyetlerin içini ve içeriğini boşaltmakta, batılı siyasi ve kültürel değerlerin İslam ülkelerine taşınmasında köprü rolünü üstlenmeyi devam ettirmektedir. AK Parti iktidar süreci, kendisine destek veren eski İslamcı ve Milli Görüşçü kadrolar ve İslami çevreler için belki ekonomik ve sosyal bazı imkânların elde edilmesine ve güç kazanılmasına vesile olmaktadır. Ama bu güç tesettürden soyutlanmış başörtüsü gibi, tevhidi değerlerden soyutlanmış dini etkinlikler gibi Kur’ani ilkeleri ve İslami kimliği bulandırılmış bir kırılmayı ifade etmektedir.  İlkeleri ve sabiteleri geri çekilen bir dini büyüme, ABD’nin Ilımlı İslam Projesi’nin amaçladığı bir durumdur. Kimin savrulduğunu, kimin takiyye yaptığını, kimin ilkesizleştiğin ve uzlaşma bataklığına saplandığını ise BOP, İsrail, Başörtüsü gibi birçok somut konu ile test etme imkânımız bulunmaktadır.

SORU: Ilımlı İslamcı dediğiniz kişilerin eski ve yeni sözlerini eleştirerek naklettiniz.

Değişmek kötü bir şey midir?

 CEVAP:  Değişme, bir halden başka bir hale geçiş ya da önceki durum veya davranıştan uzaklaşma biçimi olarak tanımlanır. Toplumsal değişme ise, bir toplumun sosyal sistemi içerisindeki kurumların, sosyal rol kalıplarının ve insanlar arasındaki ilişkiler ağının değişmesi anlamına gelmektedir.

Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silahlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiştir. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler vardır. Böyle hak yoldaki bir değişiklikten elbette mutluluk duyarız. Ama şu anki durum böyle midir?

Zamanında  “Avrupa topluluğu, ona zaten girmeyeceğiz. Yav!. Kasılıyorsun ya giriyorlar işte yok.. Merak etmeyin. Almayacaklar. Ben keramet ehli değilim ama almayacaklar bizi. Ama işin hakikatini bilmek lazım, Avrupa Topluluğu Hıristiyan Katolik Devletler birliğidir.  Bu kazanın içerisine biz girmeyeceğiz. Niye? Çünkü onların dinini kabul etmediğiniz müddetçe onlar zaten sizi kendilerinde kabul etmiyor.   Şimdi yapılan nedir, oyalama tekniğidir. Niye? oyalayalım da belki Kıbrıs’ı da alırız ellerinden.. Oyalayalım da belki Ermeni soykırımını kabul ettiririz dert bu..Ama inşallah geliyoruz.. Geliyoruz Avrupa topluluğuna almayacaklar ve girmeyeceğiz…”[106] diyen R. Tayyip Erdoğan, 2006 yılında AKP grup toplantısında  “AB’ye katılım sürecinde şimdiye kadar meclisimizin yoğun çalışmalarıyla bir çok düzenleme gerçekleştirilmiştir” diyerek buna emeği geçen milletvekillerine teşekkür ediyordu.

Şimdi bu düzenlemelerin bazılarını hatırlayalım:  “Zinanın suç olmaktan çıkarılması,        Domuzun kasaplık hayvan sınıfına alınması, Misyonerlik faaliyetlerinin serbest bırakılması,   AİHM’ de başörtüsü yasağının devamının savunulması,  Eşcinsellere örgütlenme hakkının verilmesi, Cuma Hutbelerinden “Allah katında tek din İslam’dır” ayetinin çıkarılması, Bir sürü kilisenin devlet imkânları ile restore edilmesi vb. ”

Yine zamanında “Lâiklik elden gidecekmiş. Bu millet istedikten sonra tabi elden gidecek yav. Yani sen bunun önüne geçemezsin ki..Yani sen  zorla bu milletin elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez zaten. Batılı diyor ki Sezar’ın hakkı Sezar’a Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya. Ama Bu ülkenin  İç İşleri Bakanı diyor ki: Sezar’ın hakkı var,Tanrının hakkı yok.. E, bu ülkenin halkının %99u üstelik Müslüman. Hem lâik hem Müslüman olunmaz, ya Müslüman olacaksın ya lâik.. İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslama yapar mümkün değil ikisinin bir arada olması. Durum böyle olunca ben Müslüman’ım  diyenin tekrar aynı zamanda lâikim demesi mümkün değil…” [107] diyen R. Tayyip Erdoğan, yıllar sonra ise  Arap baharı turunun ilk durağı Mısır’da :”Umarım ki Mısır’da yeni yönetim ve anayasa Lâik olacaktır. Lâiklikten korkmayın. Türkiye’de anayasamız lâikliği devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Lâik bir rejimde insanların dindar ya da dindar olmama özgürlüğü vardır. Lâiklik dinsizlik değildir. Umuyorum ki sözlerim sonrasında Mısır halkının lâikliğe bakışı değişir…” [108] diyerek ne kadar değiştiğini göstermiştir.

Gerçek şu ki, Türkiye’deki İslâmî cemaat, kurum ve organizasyonları “içerden” kontrol eden ve yönlendiren “derin yapı”, bir parçası olduğu “uluslararası düzen”in de talepleri doğrultusunda, bu oluşumları kendileri açısından mutedil ve ılımlı, İslâmî açıdan ise “ölçüsüzlük ve aşırılık” anlamına gelen bir çizgiye sürüklemiş bulunuyor. Bu çerçevede, 28 Şubat Süreci ile birlikte, İslâmî cemaatlerin laikliği içselleştirmesi operasyonu büyük ölçüde tamamlanmış bulunuyor. Bu sosyal “tepkime”nin katalizörlüğünü ise AK parti üstlenmiş durumdadır.

Türkiye’deki İslâmî hareketi laikleştirme ameliyesini istenen düzeyde bir başarıyla tamamlamış bulunan AK parti’nin liderine şimdi de Arap toplumların da laikliği içselleştirmesi için sanki bir tür taşeronluk görevi verilmiş gibi, onun tutup Araplar’a laiklik tavsiyesinde bulunduğu görülüyor. Böyle bir değişimden Allaha sığınırız.

 SORU: Türkiye’de AK Parti iktidarı, Arap Baharı gibi olayların arkasında niye Amerika’yı arıyorsunuz? Bu olaylar iç dinamiklerle ortaya çıkmış olamaz mı?

  CEVAP: ABD, Büyük Ortadoğu Projesinin başarıya ulaşmasına yönelik izlemiş olduğu yeni strateji gereği olarak Türkiye’nin gerçek anlamda model olabilmesi için ‘ılımlı İslam’ı yerleştirmeye çalışmaktadır. Ülkede, devlet yönetiminin ‘ılımlı İslam düşüncesine sahip kişilere teslim edilmesini istemektedir. Nitekim Graham Fuller de Türkiye’ de İslam’ın kendini daha belirgin olarak göstermesini istemektedir: “Türkiye, bugün İslami düşünce ve eğilimler konusunda daha esnek olmalı. İran gibi olun demiyorum, ama İslam’ın özel yaşam ve kamu yaşamındaki rolü konusunda esnek olmak ve İslam’ın Türkiye’nin kültürel ve entelektüel mirasının önemli bir parçası olduğunu kabul etmek gerekir, katılaşmayı önlemek için kendisini ifade etmesine olanak sağlamak mümkündür.”[109]

ABD, bu modeli oluştururken, diğer Müslüman ülkelerce benimsenmesi daha kolay olabilecek, laiklik öğesi zayıflatılmış, dini temele dayanan bir “muhafazakâr demokrasi” anlayışını ön plana çıkartabilecektir. Bu itibarla, laikliğin yerini ılımlı İslam’a bıraktığı, demokratik bir Türkiye modelini Müslüman dünyasındaki ülkelere örnek gösterebilecektir.[110]

“ABD’nin Irak’ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacıyız.”[111] temennisinde bulunan başbakan Tayyip Erdoğan’ın danışmanlarından Yalçın Akdoğan: “Son iki yüz yıl içinde iç dinamiklerle dış dinamikler hiç bu kadar örtüşmemişti’ diyor ve devam ediyor: “TBMM’de büyük bir çoğunluğa sahip AKP hükümetinin talepleriyle Batının talepleri birbirini tutmaktadır. AKP’yi iktidara getiren kitlelerin talepleriyle (iç dinamikler) ABD’nin ve AB’nin talepleri (dış dinamikler) aynı çizgide birleşmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’nın ıslahat (reform) talepleri, iç taleple (iç dinamiklerle) örtüşmüyordu. Şimdiyse bugüne kadar görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın görülmeyen bir yapılanma ortamı AKP’yle söz konusu oldu. Bu defa halkın istekleriyle batının istekleri birleşmiştir.”[112]diyerek mevcut vakıayı özetlemiştir.

ABD eski İçişleri Bakanı Rice’in 2005 yılında ‘Büyük Ortadoğu’daki 22 ülkenin sınırlarının değiştirilmesi zamanı gelmiştir’ tarzındaki ifadesi, bugün Tunus’tan Pakistan’a kadar olan olayların başlangıç anını işaret etmektedir. Sudan resmen ikiye bölünmüştür. Bugün Tunus’tan Pakistan’a kadar olan coğrafyada vuku bulan olayların perde arkasını görebilmek ve meydana gelen süreçten ümmetin en iyi bir şekilde yararlanabilmesini sağlayabilmek için bir yol haritası ortaya koyabilmek şarttır, zorunludur, elzemdir. O nedenle ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ni yeniden göz önüne almalı, olayların arka planını yeniden tartışmalıyız.

SORU: Neden söylemlerinizi “tenkit” üslubuyla dile getirmeyi tercih ediyorsunuz? İlle birilerini hedef almak zorunda mısınız? Tenkit ettiğiniz isimler ortaya bir şeyler koymuş kimseler. Siz de tenkit etmek yerine inşa faaliyetiyle orijinal üretim yolunu seçemez misiniz?

CEVAP: Bu tenkit ilk bakışta doğru gibi görünmekte. Birileri üretirken, siz durmadan tenkit ediyorsunuz. Oysa önemli ve zor olan üretmek değil midir?

Burada iki noktayı dikkate sunalım:

1. Hakkı verilmiş bir tenkit faaliyeti, tenkit edilen görüşün eksikleri/yanlışları yanında, doğrunun da gösterilmesini tazammun eder. Yoksa yapılan işin “karalama”dan pek bir farkı olmaz. Biz de tenkitlerimizde bu noktayı ihmal etmemeye azami dikkat gösteriyoruz. Hatta esas zor olan, tenkit edilmekte olan bir doğruyu, o tenkitlere mukabelede bulunarak ortaya koymaktır. Bu, zannedildiğinden çok daha zor bir iştir. Zira müdafaa ettiğiniz doğruyu, sadece kendi zatî özellikleriyle değil, güncel değeri bulunan tenkitleri de dikkate alarak ortaya koymak ciddi bir imal-i fikir ister.

2. Tenkit ettiğimiz yaklaşım ve görüşler de esasen başka birtakım yapıların tenkidi üzerine kurulu bulunmaktadır. Dolayısıyla sathî nazarlara “inşa” gibi görünen o yaklaşım görüşler de esas itibariyle tenkit karakterlidir.

Tenkitten zarar gelmez. Yeter ki insanlar sadece fikirleriyle tenkit edilsin, “bel altı” vuruş yapılmasın…[113]

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdit edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de teşbîhte bulunur:

“Allah’ın hudûduna (emir ve yasaklarına) giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:  “Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler: “Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.”[114]

Günümüzde de İslâm adına İslâm’dan tâvizler vererek bazı işler yapanlar aynen bu hadisteki misalde olduğu gibi gemiyi delmekteler, fakat diğer Müslümanlardan hiçbir tepki ve engelleme de gelmemekte, böyle olduğu için bâtıl ve geçersiz olan şeyler Müslümanlar tarafından Müslümanca bir hareket ve tavır gibi görülmekte ve sergilenmektedir. Bugün hepimizin yapacağı tek iş, İslâm’ı Kur’an ve hadislerden en güzel şekliyle öğrenip yapılacak ve yapılmayacak işleri o bilgiler doğrultusunda yapmak veya yapmayıp engel olmak şeklinde bir tavır ortaya koymak olacaktır. Böylece İslâmî isim ve imajlar altında gayri İslâmî işler yapılmamış ve İslâm tatmin vâsıtası olarak kullanılmamış olacaktır. Bugün bâtıl bid’at, hurâfe ve haram olan pek çok şey İslâmî elbise giydirilerek meşrû imiş gibi gösterilmekte ve kimse tarafından, hiçbir engelleme olmadığı için yapılıp gitmekte ve kafalarda meşrû bir iş gibi kalmaktadır. Kitap ve sünnet gözlüğüyle bakanlar, böyle yapılan pek çok gayrimeşrû işi, bugün İslâmî isimler altında görebilecektir. Gücümüz yettiğince bunlara engel olunmalıdır.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan” durumuna düşmemek için bu gereklidir. Unutulmamalıdır ki, İslam her şeyin üstündedir ve hiçbir şeye feda edilemez. İs­lam Yüce Allah’ın insanlığa rahmeti ve saadetidir. Hak ve adalet hiçbir ekol veya kişi için feda edilemez ve gizlenemez. Birtakım kişileri veya uygulamaları savun­mak yahut kurtarmak gayretiyle İslam öğretilerinin tevillerle yamuklaştırılması yahut göz ardı edilmesi kesinlikle doğru değildir. Bizler İbnul-Cevzi’nin dediğini tekrarlıyoruz: “Hakta tarafgirlik olmaz. Söylenenler doğru değilse, o zaman böyle şeylerden, o mezhepten ve kim olursa olsun o kişiden sakındırmış oluruz. Allah biliyor ki hata edenin hatasını söylemekten maksadımız, şeriatı tenzih etmek ve onu yabancı şeylerden korumaktır. Yoksa söyleyen ve işleyenle bizim bir işimiz yoktur. Bununla ancak ilim emanetini yerine getiriyoruz. Âlimler de hata edenin kusurunu açığa çı­karmak için değil, hakkı ortaya koymak için birbirlerinin hatalarını gösteriyorlar. ‘Kendisiyle teberrük edilen falan zahide nasıl cevap verilir veya sözü nasıl reddedi­lir?’, diyecek cahillerin sözüne itibar edilmez. Çünkü bağlılık şeriatın getirdiklerine olur, şahıslara değil…”[115]

SON SORU: Siz kendinizi ılımlı Müslüman, radikal Müslüman veya muhafazakâr Müslüman tabirlerinden hangisi ile tanımlıyorsunuz?

CEVAP:     Hakikatte İslâm hiçbir şekilde “Ilımlı İslâm” ya da “Radikal/Siyasal İslâm” olarak da tanımlanamaz. İslâm kelimesinin önüne bir sıfat konularak İslâm nitelendirilemez. Kaldı ki, müslümanın radikali, ılımlısı vb. olmaz. Müslüman müslümandır, ona “Müslüman” ismini Allah vermiştir.[116]  Muvahhid Müslümanlar, kendilerine ne ılıman, ne radikal, ne dinci denilmesini isterler. Onlar Allah’ın verdiği isimle şeref duyarlar. Hele, “İslâm” dini için kullanılan değişik sentezlere, Allah’ın vermediği başka adlandırmalara hiç iltifat etmezler.

   Batı dünyası ise, her zaman kontrol edebileceği, yönlendirebileceği, yönetebileceği, müdahale edebileceği, tanımlayabileceği, kısıtlayabileceği ve sonunda susturabileceği bir İslam anlayışını/algısını/pratiğini tarif ediyor ve buna ‘Ilımlı İslam’, diyor. Diğer yanda ise, kontrol edemeyeceği, sınırlandıramayacağı, yönlendiremeyeceği, tanımlayamayacağı, müdahale kabul etmeyen İslam algısını/pratiğini de İslamcılık veya radikal İslam olarak tarif ediyor.

  Yazı dizimizde ismini çokça zikrettiğimiz ABD”nin etkin think-tank kuruluşu Rand Corporatinon”ın 2007 de yayımladığı 217 sayfalık “Building Moderate Muslim Networks” (Ilımlı Müslüman Ağı Oluşturmak) başlıklı analitik raporda “ılımlı Müslüman” olma özelliğine sahip olan şahısların şu özelliklere sahip olmaları gerekmekte:

1-İslam Şeriatının uygulanması gerektiğine inanmamak.
2-Kadının erkek arkadaşı (eş olarak değil) seçimine karşı çıkmamak.
3-Azınlıkların haklarına saygılı göstermek, onların İslam ülkelerinde yüksek mevkilere gelmelerine karşı olmamak.
4-Liberalleri desteklemek.
5-Sadece iki dindar grubun meşruluğunu kabul etmek: “Gelenekçi dini grup” yani, fikri bir bakış açısı olmayan sadece namaz, oruç gibi ibadetlerini yerine getiren halk kesimi ve “Sufi kesim.”[117]

İşin ilginç tarafı – Amerika bakış açısına göre – “ılımlı” Müslüman’ın kim olduğunu tespit edebilmek için 10 tane sorunun belirlenmiş olmasıdır. Doğal olarak bu sorulara verilen cevaplar,  bir insanın “ılımlı” olup olmadığını ortaya koyacaktır:
1-     Demokrasinin tanımladığı ve belirlediği şekilde olmalı.
2-     İslam prensiplerine göre kurulan bir devlete karşı olmalı.
3-     Ilımlı Müslüman’la terörist Müslüman arasındaki fark şeriat talebidir.
4-     Ilımlı Müslüman, kadını çağın şartlarına göre değerlendirir, kesinlikle onu Rasûlullah’ın  (sav) dönemindeki kadınla kıyaslamaz.
5-     Aşırılığı destekliyor musun? Hayatında hiç  aşırıları destekledin mi ya da onların fikirlerini onayladın mı?
6-     Demokrasiyi tam manasıyla kabul ediyor musun (Yani Batıda anlaşıldığı gibi)?
7-     Ferdin dinini değiştirmesine nasıl bakıyorsun?
8-     Demokrasinin benimsemediğin bir yönü var mı?
9-     Devletin, İslam cinayet hukukunu uygulamasına taraftar mısın? İslam’ın sadece ahlak konularında uygulanmasını kabul ediyor musun? Şeraitin Laikliğin gölgesi altında var olabileceğine inanıyor musun ( yani Şeriat İslam’a muhalif kanunları kabul eder mi?)
10- Azınlıkların yüksek makamlara gelebileceğine inanıyor musun? Gayri Müslimler İslam ülkesinde istediği gibi inancını yaşayabilir mi?

Bu sorulara verilecek cevap bir Müslüman’ın “ılımlı” ya da “aşırılık yanlısı” biri olup olmadığını ortaya koyacaktır!.

Âcizane bu sorulara bakıp kendimce cevaplar aradım ve baktım ki ben -Amerikan ve batı standartlarında-  iflah olmaz bir “aşırılık yanlısı” olduğumu gördüm.Ya Siz?

 

 


[1] http://emrehaber.com/tag/kuresel-terorizmle-mucadele-forumu/

[2] http://www.konsensushaber.com/manset/laiklik-ateizm-degil-korkmayin.html

[3] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2011/09/110913_jalil_amnesty.shtml

[4] http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=17655157

[5] http://www.milligazete.com.tr/haber/beyanname-yeni-vaatler-eski-198965.htm

[6] http://www.akpgercegi.com/ali-bulactan-akp-elestirisi/

[7] İbnul Cevzi, Telbisu İblis

[8] Daniel Pipes, National Interest, Ekim-Kasım sayısı

[9] M.A. Kirman, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, Sh:185, Rağbet Yayınları, İstanbul,2004

[10] Oliver Roy, Siyasal İslam’ın İflası, Sh: 9-10-22, Metis Yayınları, İstanbul, 1995

[11] Said Havva, Tartışmalar, Sh:9, (çev. M. Said Şimşek), İlim, İst., 1986.

[12] Hayatı ve mücadelesi hakkında geniş bilgi için bak: Muhammed İmamoğlu’nun Genç Birikim dergimizde Hayatını İslâm’a Adayan Âlim ve Müfessir: Ebu’l-A’lâ El-Mevdûdî adlı yazı dizisi, Temmuz-Kasım 2011.

[13] Ayşe Yıldırım, Hakimiyet Kavramıyla İlgili Olarak Tefhimu’l Kur’an’da Yer Alan Yorumların Tahlili, Sh:32, Basılmamış Yüksek Lisans  Tezi, Konya – 2009

[14] Gilles Kepel, Cihat, Çev.: H. Bayrı, Doğan Kitap, İstanbul-2001,Bernard Lewis, İslam’ın Siyasal Dili, Rey Yay.,İstanbul, 1992, J.L.Esposito, İslam Tehdidi Efsanesi, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2002

[15]J.L. Esposito, Kutsal Olmayan Savaş, Sh:77, Oğlak Bilimsel Kitapları, İstanbul, 2003

[16] Seyyid Kutub, Yoldaki İşaretler, Sh:69, Hicret Yayınları, İstanbul,1986

[17] TDK Türkçe Sözlük, Türk Tarih Kurumu Basımevi. Ank. 1988, s. 1459; Dil Dergisi Yay. Türkçe

Sözlük, Terör Md. Ank. 2005; Ergil, Doğu, Türkiye’de Terör ve Şiddet ( Yapısal ve Kültürel

Kaynakları), Turhan Yay. Ank. 1980, s. 1.

[18] Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi, Meydan Yay. İst. 1973, XII/83.

[19] Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi, Hürriyet Mtb. İst.1999, s. 549.

[20] A. Emre Öktem, Terörizm ( insancıl hukuk ve insan hakları), Derin Yay. İst.2007, s. 29.’den nakleden Mehmet Fatih İldeş, Kur’an-ı Kerim’in Cihad Ve teröre Bakışı, Sh: 73-74, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.

[21] Hüseyin Salur, Küreselleşme bağlamında din ve terörizm, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Sh:51, Adana-2006

[22] Bu konuda detaylı bilgi için bkz: Gilles Kepel, Cihat: İslamcılığın Yükselişi ve Gerilemesi, Doğan Kitap, 2. Baskı, İstanbul, 2001, Sh:. 155-170.

[23] Yrd. Doç. Dr.,  Mehmet Şahin, ABD’nin Müslüman Savaşçıları, Akademik Ortadoğu, Cilt 3, Sayı 1,Sh:44-45, 2008

 

[24] Arundhati Roy, “Savaş Barıştır”, Ahmet Demirhan, (Der.), ABD, Terör ve İslam, Vadi Yayınları, İstanbul, 2001, Sh: 49.

[25] Zeynep Gürcanlı; “Büyük Ortadoğu Projesi Başladı Bile”, Star Gazetesi, 22.03.2004

[26] Çetin Güney: Büyük Orta Doğu Çerçevesinde İslam ve Demokrasi, Sh: 6, ASAM Yayınları, Avrasya Dosyası; İslam ve Demokrasi, Cilt: 11, Sayı:3, Ankara, 2005

[27] Geniş bilgi için bak: Ubeydullah Toprak, 10. Yıldönümünde Hâlâ Bir Muamma: 11 Eylül Olayları, Genç Birikim Dergisi, Eylül-2011

[28] Büyük Ortadoğu Projesi tabirinin orijinali “the Greater Middle East Initiative”, doğru çevirisi “Büyük Ortadoğu İnisiyatifi”dir. Bu isim de daha sonra Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi‟ne (GOKA) dönüşmüştür. Ancak bu yazı dizisinde kolaylık olması için Türkiye‟de yaygın şekilde kullanılan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) tabiri kullanılmıştır.

[29]Hürriyet Gazetesi, 30-06-2004 

[30] Ayfer Selamoğlu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Politikası Ve küresel Yansımaları, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Sh:6-7,İstanbul,2007

[31] Tayyar Arı, Irak, İran ve ABD, Sh:179, Alfa Yayınları, Ankara, 2004.

[32] 1928’de Polonya’da doğdu.  McGill University’de Siyaset Bilimi dalında lisans, Harward’da yüksek lisans ve ardından Harward’da hocalık yaptı, Colombia Üniversitesi’nde Komünist akımları inceleyen bir enstitüye (the new Institute on Communist Affairs) başkanlık etti. 1958’de Amerikan vatandaşı oldu. 60’lı yıllarda Kennedy ve Johnson’ın kadrolarına danışmanlık yaptı. 1973’de, halen dünyayı yöneten en büyük gizli oluşumlardan biri olduğuna inanılan Trilateral Commission’un ilk yöneticisi oldu. Carter’ın dış politika danışmanı, 1976’daki seçim zaferinin ardından da ulusal güvenlik danışmanı oldu. Amerika-Çin ilişkilerinin geliştirilmesinde ve Sovyetlerle nükleer silahların kontrol altına alınmasına dönük girişimlerde etkin oldu.

[33] Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, s:8-9’den naklen Abdullah Urul, ABD’nin büyük Ortadoğu Projesi Ve Türkiye, Basılmamış Doktora Tezi, Sh:202, İstanbul, 2008

[34] 1929 yılında doğdu. Harvard Üniversitesi Politik Bilimler Akademisi Profesörü olan Samuel Huntington, aynı üniversitede Uluslararası İlişkiler Direktörü, Harvard Uluslararası ve Alan Çalışmaları Başkanı, 1986-1987 yıllarında Amerikan Politik Bilimler Birliği’nin başkanlığını, 1977-78 yıllarında Beyaz Saray’da Ulusal Güvenlik Konseyi ve Güvenlik Planlama bölümünün koordinatörlüğü görevlerini üstlendi. Dış Politika dergisinin kurucusu olan Huntington pek çok sayıda çalışmaya imza atmış olmakla birlikte, ülkemizde ve dünyanın çeşitli yerlerinde daha çok Medeniyetler Çatışması adlı kitabıyla tanınmaktadır. Asker ve Devlet, Asker-Sivil İlişkileri Politikaları ve Teorileri, Ortak Savunma: Ulusal Politikalarda Stratejik Programlar, Değişen toplumlarda politik sistem gibi kitapları da bulunuyor. 24 Aralık 2008 tarihinde Massachusetts eyaletinde öldü.

[35]Murat Yılmaz, “Samuel P. Huntıngton İle Mülakat; Türkiye Islâm’ın Lideri Olmalı” , Medeniyetler Çatışması, Sh:105, Vadi Yayınları, Ankara, 2000

[36] Murat Yılmaz, A.g.e., Sh: 171.

[37] Kinzer, Stephen, Hilâl ve Yıldız İki Dünya Arasında Türkiye, Sh: 42, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002

[38] Graham E. Fuller Amerikan Rand düşünce kuruluşunun daimi politik danışmanı, ABD Merkezi Haberlama Teşkilatı’nın (CIA) eski Milli Haberalma Konseyi yardımcı başkanı, Harward Üniversitesinden Rusya ve Orta Doğu çalışmaları ile mezun oldu. 20 yıllık dışişleri görevlerinin 17 senesini Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Kuzey Yemen, Afganistan, Hong Kong gibi ülkelerde geçirdi. 1982 yılında yakın doğu ve güney Asya’dan sorumlu CIA’nın Milli Haberalma görevine atandı. 1986 yılında ulusal seviyede stratejik tahminler umumi sorumlusu olarak CIA Milli Haberalma Konseyi başkan yardımcılığına getirildi.1988 yılında doğrudan devlet ile çalışmalarını sonlandıran Fuller, Rand Şirketine esas olarak Orta Doğu, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ve Sovyetler Birliği etnik problemleri ile ilgili çalışmalar yapmak göreviyle katıldı.

[39] Amerikan siyaset terminolojisinde ‘Neo-Con’ ve ‘Neo-Cons’ diye kısaltılan yeni muhafazakarlar (Neo-Conservative) hareketinin önemli isimlerinin çoğunu Yahudi kökenliler oluşturuyor. Genellikle enstitüler, vakıflar, üniversiteler, halkla ilişkiler şirketleri, dergiler, gazeteler ve genel olarak medyada yer alan yeni muhafazakârlar,  G. W. Bush iktidarıyla kendine Amerikan siyasetinde buldu. Yeni muhafazakârlar özellikle Amerikan dış politikasını belirler hale gelmişlerdir. Richard Perle, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Dick Cheney, Douglas Feith, Harold Rhode, R. James Woolsey yeni muhafazakârların önde gelen temsilcileridirler. Yeni muhafazakârlara göre, ABD’nin önünde kocaman bir soğuk savaş sonrası yönsüz bir dünya ve elinde büyük bir ordu vardır. Kullanılmayan güç anlamsızdır. Bu yüzden ABD, gücünü tüm dünyaya ispat etmeli, hegemonyasını her yerde hâkim kılmalıdır.  “Yeniden Amerikan yüzyılı” gibi projelerle yola çıkan yeni muhafazakârlar, ABD’nin yeniden bir meydan okumaya maruz kalmaması için şimdiden harekete geçmesi ve karşı çıkması muhtemel devletlere ve çevrelere şimdiden müdahale etmesini önermişlerdir.

[40] Graham E.Fuller, İslamsız Dünya, Sh:318, Profil Yayınları, İstanbul,2011

[41] Graham E.Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Sh:117-118,  Timaş Yayınları, İstanbul, 2008,

 

[42] Graham E.Fuller, Siyasal İslam’ın Geleceği, Sh:20-36,Timaş Yayınları, İstanbul, 1993

[43] Graham E.Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti, Sh:117-118

[44] RAND şirketi (Araştırma ve Geliştirme anlamında, İngilizce Research ANd Development başharflerinden) ilk önceleri Amerika Birleşik Devletleri silahlı kuvvetleri için araştırma ve geliştirme yapması maksadıyla 1946 yılında Project RAND ismiyle Douglas Havacılık Şirketi tarafından ABD Santa Monica’da kurulmuştur.  Organizasyon ABD hükümetine, Milli güvenlik konularında stratejiler üretme konularındaki çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Şirket eğitim, sağlık, hukuk ve bilim alanlarında da araştırmalar yapmaktadır.

[45] http://www.iktibasdergisi.com/news_detail.php?id=610

[46] Morton Isaac Abramowitz, 20 Ocak 1933 tarihinde New Jersey’de doğdu. 1953 yılında Standford Üniversitesi’ni BA derecesi ile bitirdi. 1 Şubat 1985 ve 19 Mayıs 1989 tarihleri arasında Ronald Reagan başkanlığı döneminde ABD Haberalma Araştırma Dairesi direktörlüğünü (Bureau of Intelligence and Research) yaptı. 1989 ile 1991 yılında, Türkiye’nin Ankara Büyükelçiliğini yaptı.1991- 1997 yılları arasında Carnegie Vakfı’na bağlı uluslararası çatışma ve krizlerin önlenmesi için çalışan Carnegie Uluslararası Barış için Bağış Komitesi’nin (Carnegie Endowment for International Peace) Başkanlığı’nı yaptı. 1997-1998 yıllarında Uluslararası Kriz Grubu (İnternational Crisis Group) Başkanlığı’nda bulundu. Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreing Relations (CFR)) kıdemli üyesidir. CFR’nin yayını olan Dış İlişkiler (Foreing Affairs) dergisinde yazmaktadır.

[47] Ruşen Çakır, 1992’de Türkiye’ye gelen CIA Ortadoğu şefi Graham Fuller ile görüşüp, Türkiye’deki İslami akımlar hakkında bilgiler verip, hazırladığı raporu sunmuştu. Hemen bunun ardından Çakır, Graham Fullerin etkili olduğu “Rand Corporotion”dan burs alarak Amerika’ya yollanmıştır. Türkiye dönüşünde Milliyet gazetesinde yazmaya başlayan Çakır, şu an Vatan gazetesinde yazmaktadır.

[48] http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=755&Itemid=60

[49] http://www.cihandura.com/index.php?option=com_content&task=view&id=755&Itemid=60

[50] Anti-Defamation League yani İftira ve İnkarla Mücadele Birliği (ADL), 1913 yılında B’nai B’rith örgütü tarafından ABD’de kurulan bir Yahudi lobi örgütüdür. Kuruluş senedinde açıklanan gayeleri, “Yahudi toplumuna karşı yapılan karalamaları durdurmak, karalama sebeplerine ve inanışlarına itiraz etmek ve gerekiyorsa karalama eylemlerini kanun önüne getirmektir. 10 Haziran 2005′te New York’ta Yahudi Örgütü ADL’nin verdiği Üstün Cesaret Ödülü’nü Abraham Foxman’ın elinden alan T.C. Başbakanı R.Tayyip Erdoğan, bu ödülü alan 11′nci kişi oldu. ‘Üstün Cesaret Madalyası’nın bir diğer özelliği de, Yahudilerin dışında ilk kez bir başka dinden kişiye özellikle de Müslüman ve Türk bir kişiye verilmesi. Çok önemli bir detay ise, bu ödülün İsrail devletinin 1948 yılında kurulmasını sağlayan ABD ve İngiliz devlet adamlarına bile verilmemiş olması.

[51] Turan Yavuz, Çuvallayan İttifak, Sh:119,  Destek Yayınları, Mart 2006 Ankara, 1.Baskı,

 

[52] Şule Şahin, 11 Eylül 2001 Sonrasında ABD’nin Ortadoğu Politikası, Sh:83, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara-2006

[53] http://kayserinews.com/root.vol?title=-quotbir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan-quot&exec=page&nid=268205

[54] Şule Şahin, 11 Eylül 2001 Sonrasında ABD’nin Ortadoğu Politikası, Sh:24, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara-2006

[55] Hürriyet, 7 Mayıs 2002

[56] http://www.rand.org/publications/MR/MR1716/MR1716.pdf

[57] http://tr.wikipedia.org/wiki/Il%C4%B1ml%C4%B1_%C4%B0slam

[58] M.Fethullah Gülen, Asrın Getirdiği Tereddütler, T.Ö.V yayınları, Sh: 200

[59] Nevval Sevindi, 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı “Fethullah Gülen’le New York sohbeti”

[60] M.Fethullah Gülen,Fasıldan Fasıla, C:2, Sh:212,

[61] Nevval Sevindi, 22 Temmuz 1997 tarihli Yeni Yüzyıl gazetesinin 5. sayfada yayınladığı “Fethullah Gülen’le New York sohbeti”

 

[62] http://tr.wikipedia.org/wiki/Fethullah_G%C3%BClen

[63] http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/ekim/16/dizi.html

[64] “Dinler arası diyalog ve hoşgörü; stratejik nöbet değişimi ile başlayan süreçte “bağlantısızlara” yâni küreselleşmesi gerekenlere yönelik dinî–politik diplomasinin iki büyülü kavramıdır. Bunun en muhkem göstergesi, bu misyonu üstlenenlerin anılan kavramları çok basit ve sıradan ifâdelerle tanımlayarak böyle bir duruş sergilemeyi insan olmanın gereği saymalarıdır. İtici ve zihinleri aşağılayan kaba bir dille, insan olmakla dinler arası diyalogdan yana olmak arasında garip bir denklik kurarak meselenin arka plânını ustaca örtmektedirler. Ne var ki açığa vurulan ile üstü örtülenin arasındaki çelişki, tartışmayı bağlamından koparmakta ve zihinleri bulandırmaktadır…” Geniş bilgi için bak: Prof. Dr. Nadim Macit, Hoşgörü ve Diyalog; Dinî–Politik Diplomasinin Küresel Yüzü, 2023 Dergisi, Mayıs, 2005, s. 60–66.

[65] http://arsiv.zaman.com.tr/1998.02.10/guncel/politika/1.html

[66] 10 Şubat 1998 tarihli Zaman Gazetesi

[67] CIA eski ajanı Fuller, Zaman’dan TSK’ya saldırdı, Aydınlık, sayı:567, 31 Mayıs 1998, s.11

[68] Süleyman Sarıoğlu, İslamcı Basının En Çok Satan Gazetesi: Zaman Örneği, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Sh:149, İstanbul, 2008

[69]http://tr.fgulen.com/content/view/164/13/

[70]ABD’nin Pensilvanya eyaletinde resmi kayıtlarda ’Altın Jenerasyon İbadet ve Dinlenme Merkezi’ olarak görünen 100 dönümlük çiftlikte yaşamakta olan  Fethullah Gülen, oturumuyla ilgili Amerikan İç Güvenlik Kurumu’nun ve Göçmenlik Bürosu’nun redd kararını  geri çekmesi için 18 Haziran 2008’deki duruşması için hazırlanan dosyasına kendisini  destekleyen 29 kişinin  mektubunu ekledi. John Esposito, İki eski CIA çalışanı George Fidas ve Graham Fuller ile Amerika’nın eski Türkiye büyükelçisi Morton Abramowitz de Gülen için destek mektubu yazanlar arasındaydı. Mahkeme, Gülen’in Amerika’da yaşamak isteyen kişilerde aranan “Birleşik Devletler’in menfaatinedir” zorunluluğunu da yerine getirdiği kararını verdi.

[71] Üsame bin Laden, 1 Mayıs 2011 Pazar günü Pakistan’ın başkenti İslamabad yakınlarında Amerikan komando birliği tarafından düzenlenen bir operasyonla şehit edildi. Bir gün gelecek bugün “terörist”, “eli kanlı katil”, dünyanın en nefret edilesi insanı” diye Usame bin Laden hakkında ileri geri konuşup yazanlar, mahşer günündeki hesaba kalmadan, tarih önünde mahcup olacaklar. İslâm’daki cihad farzının kanıtı olan onlarca ayet Kuran-ı Kerim’in iki kapağı arasında durmağa devam ederken İslami bir kimlik sahibi olduğuna inanan herkes ama herkes Usame hakkında konuşurken sözlerine dikkat etmek zorundadır. Hele de Uhud gazvesinde yaralanan ve öz amcası ‘Seyyidül-Şühedâ’ (Şehidler Efendisi) “Allah’ın Arslanı” Hz. Hamza’nın şehid edildiği sahneleri vaaz kürsüsünden anlatırken Seyyidina Hamza”, “Seyyidina Hamza diye ettiği feryadlar hâlâ hafızâlarda canlı olarak duran, gözyaşları içerisinde figan eden birisi olarak Fethullah Gülen en az iki kere dikkat etmelidir!..

[73] http://www.ntvmsnbc.com/id/25102914/

[74] Milliyet, 05.04.1998

[75] Nurettin Veren, “Fethullah Gülen Cemaati” konulu görüşme, İstanbul, 10.10.2006

 

[76] http://tr.fgulen.com/content/view/15423/11/

[77] 30.3.1998, Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazarlarından İsmet Solak

[78]  Altemur Kılıç, Orta Doğu Gazetesi, 26. 12. 1997

[79]  Yılmaz Öztuna, Türkiye Gazetesi, 8. 3. 1998

[80] http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=904&yazar=24

[81] Geniş bilgi için bakınız: http://www.abantplatform.org/

[82] http://www.fethullahgulen.com/en/fethullah-gulen-kimdir/fethullah-gulen-hosgoru-ve-diyalog-iklimi/2845-fgulen-com-yedinci-abant-platformu-19-20-nisan-2011-washington-d-c-

[83] Hande Ekşioğlu’nun Röportajı, www.abantplatform.org, 11.07.2006.

[84] http://www.ilkav.org/news.aspx?id=358&&findtype=1&author=mehmet%20pamak&page=5

[85] Şule Şahin, 11 Eylül 2001 Sonrasında ABD’nin Ortadoğu Politikası, Sh:83, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara-2006

[86] http://kayserinews.com/root.vol?title=-quotbir-liderin-dogusu-recep-tayyip-erdogan-quot&exec=page&nid=268205

[87] Nuri Yurdusev, “Büyük Ortadoğu Projesi, İslam ve Demokrasi”, Foreign Policy (Türkiye), Kasım / Aralık 2004, s. 64-71

[89] Hüseyin Bağcı ve Bayram Sinkaya, “Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye: AK Parti Perspektifi,” Ortadoğu Araştırmalar Dergisi, Cilt 1 Sayı 1, 2006, ss. 24

[90] Erdoğan, “Conservative Democracy and the Globalization of Freedom”, s.335. Yavuz (ed.), op.cit.

[91] Newsweek, Vol 140, Issue 21, 2002

[92] Radikal, 29 Mayıs 2003.

[93] Radikal, 30 Ocak 2004.

[94] R. Tayyip Erdoğan, “Conservative Democracy and the Globalization of Freedom”, s.338.

[95] Radikal, 9 Haziran 2005.

[96] R.Tayyip Erdoğan’ın Grup Konuşması, 21 Şubat 2006

[97] Radikal Gazetesi “Gül: BOP İçinde ABD İle Birlikte Hareket Ediyoruz.”,14 Mart 2006

[98] http://www.vuslatdergisi.com/article.php?id=5284973601&sid=8793410562

[99] http://www.cemaat.com/bop-arap-bahari-ve-turkiye

[100] http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt5/cilt5sayi20_pdf/5_sosyoloji_felsefe/yilmaz_mehmet.pdf

[101] Ferdi Çetin, Büyük Orta Doğu Projesi ve Türkiye, İzmir, 2010

[102] Doç. Dr. Veysel Ayhan, Arap Baharının ABD-Türkiye İlişkilerine Etkisi, Ortadoğu Analiz Dergisi, Aralık 2011 – Cilt: 3 – Sayı: 36

[103] http://mobil.stargazete.com/iphone/politika/yazar/sedat-laciner/turkiye-arap-bahari-nin-lideri-382144.htm

[104] http://www.milligazete.com.tr/haber/beyanname-yeni-vaatler-eski-198965.htm

[105] Dindarlaşmak ve Müslümanlaşmak, Hayrettin Oğuz,  http://www.kekvakfi.gen.tr/yeni_sayfa_277.htm

[106] 16.3.1990 Sakarya konuşması

[107] 1994 de kapatılan Refah Partisi’nin Ümraniye İlçe Örgütü’nün yeni hizmet binasının açılış tören konuşması, http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi40110Muslumanlik_Laiklik_Ve_Bir_Ters_Miknatislama_Durumu.htm

[108] http://www.konsensushaber.com/manset/laiklik-ateizm-degil-korkmayin.html

[109] http://skyturkvngenc.wordpress.com/2011/09/04/

[110] L. Thomas Frıedman;”Turkey and the EU History.”, New York Times, 12 Ocak 2003

[111] The Wall Street Journal, March 31st, 2003, http://bmajans.blogspot.com/2011/11/bu-cigligi-duymadin-mi-tayyip-bey.html

[112] Arslan Kılıç, Mafya Tarikat Gladyo Sisteminin Ana Partisi, Teori Dergisi, Ocak 2011, Sayı: 252, s. 5

[113] http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=yazdir&tur=gazete&no=1014

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 2/385-386.

[115] İbnul Cevzi, Telbisu İblis

[116] Hacc, 78

[117] http://www.dunyabulteni.net/index.php?aType=haberArchive&ArticleID=11282