• Ali Kaçar

    Peygamberlerin Tevhidi Mücadelesi ve Duruşumuz I

    - 11 Ağustos 2018

İslam kelimesi lügat olarak teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek; ıstılah olarak ise, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve ahirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizam anlamına gelmektedir.

Hz. Adem (as)’dan bu yana gelen bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adı da İslam’dır. Nitekim Allah’u Teâlâ Müslümanlar için din olarak ‘İslam’ı seçmiş (Maide, 5/3) ve isim olarak da ‘Müslüman’ ismini vermiştir. (Hac, 22/78) Dolayısıyla Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19) İslam’dan başka kim bir din ararsa, o din, ondan asla kabul edilmeyecektir. (Al-i İmran, 3/85) Bu nedenle ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin İslam’dan başka bir din araması ya da seçmiş oluğu Din’i (İslam’ı) başka –batıl- bir dinle veya bu dinin bir parçası ile –sanki İslam eksikmiş gibi- tamamlamaya çalışması asla kabul edilemez. Çünkü İslam Dini, tamamlanmış (Maide, 5/3) ve kitabında da hiçbir şey eksik bırakılmamış bir dindir. (En’am, 6/38)

Demek ki, bizim İslam’dan başka bir dine ihtiyacımız yoktur. Dolayısıyla bizim için seçilmiş ve tamamlanmış bu dinin yani İslam’ın, başka dinlerle birleştirilmesine, varmış gibi eksikliğinin tamamlanmasına ve sentez yapılmasına da ihtiyacı yoktur. Bu din, kıyamete kadar gelecek bütün insanlığın ihtiyacını gidermeye, bireysel ve toplumsal hayatını tanzim etmeye muktedir bir dindir. Çünkü bu dinin sahibi de bizim de sahibimiz olan Allah’tır. O halde Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır.

İslam, tanımından da anlaşıldığı gibi kayıtsız şartsız teslim olmayı/boyun eğmeyi gerektirmektedir. Tıpkı bir hastanın doktoruna, ölünün yıkayıcısına teslim olduğu gibi teslim olmayı gerektirmektedir. Nitekim bu durum, bir ayette;

“De ki; şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hiçbir eşi olmayan, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim” (En’âm 162–163) şeklinde teyid edilmiştir.

Bu dinle ve dinin hükümleri ile ilgili olarak, bu dinin sahibi ile pazarlık yapılamaz ya tam anlamıyla teslim olunur ya da olunmaz. Bu, insanın iradesine bırakılmıştır. Zorlama yoktur, (Bakara, 2/256), dileyen iman eder, dileyen küfreder, (Kehf, 18/29), ama sonucuna da katlanır. Biraz ondan, biraz bundan, parçalı, yamalı bir din anlayışını ya da uzlaşmacı, ılımlı, layt bir anlayışı da İslam ve dolayısıyla onun sahibi olan Allah asla kabul etmez. Başka dinlerle uzlaşma ya da diyalog kurma imkân ve ihtimali de yoktur (Al-i İmran, 3/64; Kafirun, 109/6).

Bu ve benzeri başka birçok ayet-i kerimeden ve bu arada Hz. Muhammed (as)’in tevhid mücadelesinde şunu net bir şekilde anlıyoruz. Bu bizler için bir hayat düsturu haline gelmelidir; hadis-i şeriflerle Peygamber Efendimizin uygulamalarından şunu anlıyoruz:

İslam, hayatımızın her anını ve her alanını çepeçevre kuşatan, önceliklerimizi belirleyen, bireysel ve toplumsal hayatımıza yön veren bir dindir. Yani işimizde, ailevi ilişkilerimizde, ticaretimizde, eğitimimizde başvurulacak ve ölçü alınacak yegâne din, İslam’dır. İslam, hayatı dünyevi ve uhrevi olarak birbirinden ayrı ve birbirinden kopuk kompartımanlar şeklinde ayırmaz, dünyevi ve uhrevi hayatı birbirinin devamı olarak görür. Ama öncelenmesi gereken hayatın uhrevi hayat olduğunu belirtir. Nitekim Duha Suresi 4. Ayette “Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır” şeklinde belirtilirken, Tevbe suresi 38. Ayetinde ise “Ahiretten (cayıp) dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama ahirettekine (göre), bu dünya hayatının yararı pek azdır” buyurulmaktadır. Tersini yapanları yani dünya hayatını ahirete tercih edenleri uyararak “dünya hayatını âhirete tercih edenler, uzak bir sapıklığa düşerler” (İbrahim, 14/3); çünkü, “dünya hayatı, bir oyun (oyalanma) ve bir eğlencedir”( En’âm, 6/32; Muhammed, 47/36) “dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir” (Âl-i İmrân, 3/14, 185; Tevbe, 9/ 38) geçici ve önemsizdir,( Nisâ, 4/77) dünya hayatı, yağmurla biten ve yeşeren, sonra da bir doğal afetle yok olup giden ekin gibidir( Yûnus, 10/24; Kehf, 18/45) buyurulmaktadır.

Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere dünya hayatı geçici ve bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Bizim dünya ve dünyadaki nimetler karşısında duruşumuz, tıpkı ayetlerde belirtildiği üzere olmalı ve Hz. Peygamber (as)’in bir hadisinde belirttiği gibi dünya hayatı bir ağacın gölgesinde gölgelenmek kadar olduğunu hiç hatırda çıkarmamalıyız. Ölümü, ölüm sonrası hesabı, mizanı, tartıyı sürekli düşünmeli ve hayatımızı da önceliklerimizi de ona göre belirlemeliyiz. Hani yine bir hadisi şerifte “Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.”

Bir sahabe:

“Bu, o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” diye sordu.

Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem);

“Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak sizin gönlünüze de vehn atacak” buyurdu. Yine bir sahabe:

“Vehn nedir, ya Rasûlullah?” diye sorunca,

“Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir” buyurmuştur.

Ölümü düşünemez olduk, dünyaya çakılıp kaldık. Bir ayette şöyle buyuruyor Rabbimiz bize ‘dünyaya çakılıp kaldınız’ (Tevbe, 9/38) buyurmaktadır. Çünkü dünyayı ve içindekileri çok sevdiğimiz için ölümü kendimize yakıştıramıyoruz, bir cenazeye gittiğimiz zamanda sanki biz hiç ölmeyecekmişiz gibi davranıyoruz. Ölümü o kadar kendimizden uzakta görüyoruz ki cenaze defin esnasında bile hiç aklımıza getirmiyoruz. Onun içindir ki, bugün zillet içerisinde yaşıyoruz. Emperyal işgalci/terörist ülkeler leş kargaları gibi üzerimize üşüşmektedirler. İnsanlarımız, kadınlar, çocuklar, bebekler, yaşlılar, hastalar, hastaneler, ambulanslar bombalanmakta, kadınlarımız tecavüze uğramaktadır. Ve sanki bizi hiç ilgilendirmiyormuş gibi hayatımıza, oyun ve eğlencemize devam ediyoruz.

Elbette din yani İslam, bu dünyada yaşanır, dolayısıyla ahiret de dünyada kazanılır. Dünyayı bütünüyle boş verelim, mistik bir hayat yaşayalım da doğru değildir. Ne diyor Resul (as) “ben oruç da tutarım, iftar da yaparım, gece hem namaz kılarım hem de uyurum, Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.” Dünya bir imtihan alanıdır, o yüzden dünya hayatı, ahireti kazanmak için yaşanmalıdır. Ebedî saadet bu dünyada kazanıldığı için dünya hayatı çok değerlidir. Kıymeti bilinmeli, ömür boşa harcanmamalıdır. Kur’an’da dünya için ahiret veya ahiret hayatının karşılığı olarak, “hayâtü’d-dünyâ/yakın hayat” kullanılmış, ahiret için ise “yarın” denilmiş, ahiretin bir gün kadar yakın olduğu ve ona azık hazırlanması istenmiştir. (Haşr, 59/18) Bütün bunlarla birlikte Kur’an, dünyadan el etek çekilmesini emretmez. “Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan Allah’tır” (Bakara, 2/29) buyurur. Kur’an, bize çalışmayı emretmiş, dünya nimetlerinden meşru şekilde istifade etmemizi tavsiye etmiştir.

O halde dünya ve ahiret karşısında duruşumuzu yeniden naslara uygun bir hale getirmeli ve ne dünyaya ve ne de ahirete boş vermeliyiz. İkisinin arasındaki dengeyi mutlaka kurmalıyız. Müslümanca duruş, dünyanın bir imtihan alanı olduğunu bilmek ve ahirete dünyada iken hazırlık yapmak gerektiğini hiç mi hiç aklımızdan çıkarmamalıyız.

Çünkü bizler boşuna yaratılmadık, başı boş da bırakılmadık[1]. Yaratılış amacımız Zariyat Suresi’nde (51/56) Rabbimize ibadet/kulluk etmek olduğu açıkça belirtilmektedir. İbadetin/ubudiyetin/kulluğun yeri ve zamanı yoktur. Elbette bazı ibadetlerin namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin belirli zamanı ve süresi vardır. Ama ibadet daha geniş ve hayatımızın tamamını ve her anını kuşatmaktadır. İbadet/kulluk, boş olduğumuzda, emekli olduğumuzda, gönlümüz istediğinde, imtihanlarımız iyi geçtiğinde ya da kötü geçtiğinde, okulu bitirdiğimizde, evlendikten sonra veyahut köşeyi döndükten ve çok zengin olduktan sonra yapılacak bir amel de değildir; her an ve her zaman ibadet halinde olmalı ve hayatımız sadece ve sadece Allah için olmalıdır. (En’am, 6/162)   Bir öğrenci için her şey okul değildir, okulu bitirmek, bir işe girmek, evlenmek de değildir. Bir yetişkin için ise, her şey köşe dönmek, son model arabalara binmek ya da arabasının modelini yükseltmek, her sene değişik yerlerde tatile gitmek, makam ve mevkisini yükseltmek de değildir. Bunlar meşru ölçüler içerisinde yapıldığı takdirde önemsizdir demiyorum. Ama yukarıdaki ayetlerde de Rabbimizin belirttiği gibi önemli olan şey, dünyaya çakılıp kalmak, her şeyimizi, bütünüyle hayatımızı okul bitirmeye, işe girmeye ya da evlenmeye veyahut köşe dönmeye ya da lüks bir hayat yaşamaya endekslemek değildir. Bunları düşünürken ve yapmaya çalışırken ölümü, ahireti, hesabı, mizanı hiç ama hiç akıldan çıkarmamalıyız. Akıl baliğ olup ölünceye kadar hayatımızın her anını Allah için yaşamalı ve Allah’a adamalıyız. Bir denge kurmalıyız; işimiz, aşımız ve aile hayatı ile İslami mücadele, İslam’ı yaşama mücadelesi arasında sağlıklı bir denge kurduğumuz zaman hem dünya nimetlerinden istifade etmiş oluruz, hem de aynı zamanda ahiret için de hazırlık yapmış oluruz. Çünkü Rabbimiz zaten bu kâinatı ve içindekileri bizler için yaratmış ve emrimize musahhar kılmıştır. “Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O’dur” Bakara, 2/29; ” Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.” (Casiye, 45/13).

 

DURUŞUMUZ, MUTLAKA İSLAMA UYGUN OLMALIDIR

 

Her insanın kendine göre, inancına ve taşıdığı ideolojiye göre bir duruşu vardır. İnsanın bu duruşunu, kişiliği, karakteri, kimliği, mensup olduğu ırkı, ailesi, eğitimi, yaşadığı tarihi ve coğrafyası şekillendirmektedir. Hatta insanın bu duruşunu yaşadığı iklim de etkilemektedir; nitekim kimisi yaşanılan iklime göre yumuşak huylu, kimisi ise sert tabiatlı olabilmektedir. Dağlık bir bölgede yaşayanlarla ovalık bir yerde yaşayanların; Müslüman olan bir kimse ile Müslüman olmayan bir kimsenin de karakteri de duruşu da birbirinden farklıdır. Hatta genç ile yaşlının, kadın ile erkeğin duruşları farklı olduğu gibi bir laik ile laik olmayanın, demokrat ile Müslüman’ın, sosyalist ile bir kapitalistin duruşları da birbirinden farklıdır.

Aslında insanın duruşunu asıl şekillendiren, ona özellikli bir duruş ve bir şahsiyet kazandıran ise onun tabi olduğu dinidir. Mensup olduğu din, eğer hak din/İslam ise, onun olaylara bakışı, yorumlayış şekli, anlayışı, hatta tebessümü ve selam verişi, kısacası duruşu bu dine göre şekillenmekte ve diğer din ve ideolojilere mensup olanlardan farklılaşmaktadır. Aslında bu, bir Müslüman açısından zaten istenen ve olması gereken bir duruştur. Çünkü İslâmî duruş, Müslümanın inandığı gibi düşünmesi, yaşaması ve hayatını bu inancı/akidesi istikametinde şekillendirmesi ile ancak gerçekleşir. Dolayısıyla Müslümanın duruşu, ancak Kur’an’i ölçüleri ve nebevî ilkeleri hayatının her anına uygulama gayret ve çabasıyla mümkün olur. Çünkü Din/İslam, hayatın her anını bütünüyle kuşatan ve tanzim eden bir Din’dir. Böylece ben Müslüman’ım diyen bir kimse, işini, aşını, evliliğini, ailesini, çevresiyle ilişkilerini kısacası hayatını bu Din’e ve bu Din’in emrettiği duruşa uygun olarak şekillendirmekle mükelleftir. Hatta bu mü’minin her sözü, her tavrı, hatta susması ve tebessümü, üzüntüsü ve sevinci bile bu duruş çerçevesinde gerçekleşmelidir. Dolayısıyla bir mü’min, hayatını bütünüyle İslâmî ölçülere göre tanzim etmesi ve bu konuda bir değişikliğe gitmemesi bu duruşun bir gereği, hatta zorunlu bir sonucudur.

 

İSLAMİ DURUŞTA ÖRNEK PEYGAMBERLERDİR

 

Her konuda olduğu gibi İslami duruş konusunda da örneğimiz elbette ki Peygamberlerdir. Her Peygamberin hayatı, mücadelesi bu konuda bizler için bir örnektir. Çünkü Cebrail (as) kanalıyla vahyi alan ve onu ilk uygulayan onlardır. Bu nedenledir ki onlar gönderildikleri ümmete/kavimlere örnektirler. Nitekim, Allah’u Teala Kur’an-ı Kerim’de “Onun hayatında sizler için güzel bir örneklik vardır” (Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4) buyurmak suretiyle bu durumu teyid etmektedir. Bu ve benzeri diğer ayetlerden de anlaşılacağı üzere Peygamberler, İslami mücadelenin her aşamasında ve özellikle de küfür, şirk ve tuğyan karşısındaki mücadeleleri ile, dik duruşları ve tavırlarıyla bizlere örnektirler. Bizler onları ve onların tevhid ve şirk mücadelesinde takındıkları bu tavırlarını kendimize örnek aldığımız zaman Kur’an ve Sünnet’e dolayısıyla Allah’ın rızasına uygun davranmış oluruz.

Bütün Peygamberler getirdikleri mesajı öncelikle kendi hayatlarında uygulayan sonra da topluma tebliğ eden önderlerdi. Nitekim Hz. Peygamber ile ilgili olarak ‘O, bir şeyi yasaklayacaksa önce kendi nefsinde yasaklardı sonra insanlara iletirdi. Aynı şekilde bir şeyi emredecekse önce kendi nefsinde uygular, sonra da insanlara iletirdi.’ Bu durum, her Peygamber için geçerli idi. O halde İslam’ı hayata hâkim kılma, iktidar/muktedir olma mücadelesinde örnek alacağımız önderler, elbette ki öncelikle Peygamberlerdir. Bu nedenle de Kur’an tarihine ve Kur’an’da zikri geçen Peygamberlerin tevhid mücadelesine bakmak, dersler çıkarmak ve onların İslami/tevhidi duruşlarını ve takındıkları Müslümanca tavırları örnek almak bizim için İslami bir yükümlülüktür. Üstelik Peygamberlerin bu tavırlarını örnek almak, bizlerin tercihine bırakılmamıştır, yani uysak da olur, uymasak da olur şeklinde olmayıp, bizler için, akidevi bir zorunluluktur. Çünkü bizler Peygamberlere itaat etmekle, onların mücadelelerini örnek almakla mükellefiz. (Nisa, 4/59,64,80; Al-i İmran 3/31-32; Ahzab, 33/36 vd.) Zaten Peygamberlere iman etmenin anlamı da budur.

Kısacası Kur’an’da zikri geçen bütün Peygamberler, İslami duruşun eşsiz örnekleridir. Bu sebeple Allah onları, “en güzel örnek” diye vasıflandırmıştır. Bu vasıf son Nebi ve Resul Hz. Muhammed’in şahsında zirveye çıkmıştır. Çünkü son peygamberin şirk ve küfrün önderleriyle mücadelesi, vahyin parça parça gelişi ile toplumu şekillendiriş ve inşa ediş süreci en ayrıntılı bir şekilde günümüze kadar gelmiştir. Ancak buna rağmen diğer ulu’l-Azm olan ve Kur’an’da mücadeleleri zikredilen diğer peygamberlerin mücadeleleri de son peygamberin mücadelesi kadar ayrıntılı olmasa da yine de bizler için önemli ve örnek olacak tarzda bize intikal etmiştir.

Peygamberlerin bu mücadelesinde anlıyoruz ki, her peygamberin küfür ve şirk önderleri karşısındaki tavırları hep aynı olmuştur. Küfürle, şirkle ve önderleriyle asla uzlaşmamışlar ve onlara ve taptıkları sahte ilahlara asla teveccüh göstermemişlerdir. Çünkü onlara azıcık meyletmek bile ateşin dokunacağını Rabbimiz bize bildirmektedir. (Hud, 11/113)

Nitekim Hz. Nuh (as), 950 senelik mücadelesinde (Ankebut, 29/14), gece-gündüz demeden ve müşriklerin bütün olumsuz tavır ve saldırılarına rağmen bıkmadan, usanmadan ve uzlaşmadan davet mücadelesini tavizsiz ve uzlaşmasız bir şekilde devam ettirmiştir. Hz. Nuh’un çok uzun denebilecek bu tevhid mücadelesinde, kendisine iman edenlerin sayısının çok az olmasına (Hud, 11/40) aldırmadan, ilahi mesajı, eğmeden, bükmeden insanlara tebliğ etmekten geri kalmamıştır. Üstelik bu iman etmeyenlerin arasında öz oğlu (Hud, 11/42-26) ve aynı yastığa baş koyduğu eşi (Tahrim, 66/10) de bulunmaktaydı. Hz. Nuh (as), mücadelesi döneminde doğan her çocuğun küfür ve fücur üzerine doğmasına (71/27), kavmini İslam’a her çağrışında, bu çağrıdan kaçmalarına ve parmaklarını kulaklarına tıkayarak, elbiselerine bürünmelerine, kibirlendikçe kibirlenmelerine (71/6-7) ve kavmi tarafından tehdit edilmesine (Şuara, 26/116) rağmen duruşunu asla değiştirmemiştir. 950 senelik mücadelesini (Ankebut Suresi, 29/14) ve davetini, Allah’ın kendisine bildirdiği metod ve yöntem gereğince bıkmadan, usanmadan sürdürmüştür. Bu, Hz. Nuh (as) için bir nakısa mıydı? Elbette ki, hayır! Çünkü Hz. Nuh (as)’ın üzerine düşen görev, sorumluluğunu/mükellefiyetini yerine getirmekti; O da bu davet/tebliğ sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmiştir. Bu nedenledir ki, bu olumsuzlukların hiçbirisi, Hz. Nuh (as)’ı, emrolunduğu şekildeki davet mücadelesine devam etmekten alıkoymamış ve davetteki yöntemini/metodunu değiştirmeye yöneltmemiştir. Baba şefkati ile oğluna karşı yumuşamaya başladığı anda bile, Allah (cc) tarafından, “cahillerden olma” (Hud, 11/46) diye ikaz edilmiştir.

Hz. Nuh (as), Allah’ın insanlar içerisinde seçerek gönderdiği ve desteklediği bir Peygamber, üstelik 950 senelik bir mücadele esnasında ve davetin her aşamasına uygun davranmasına rağmen kendisine iman eden insanların sayısı yok denecek kadar az olmuştur. Ve bu mücadeleye de duruşunda, davetinde hiçbir değişikliğe gitmeden “iman edenlerin dışında, kesin olarak kimse inanmayacak. Şu hâlde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme” (Hud, 11/36) ayeti gelinceye kadar da devam etmiştir. Müfessirlerin bir kısmı, Hz. Nuh (as)’a iman edenlerin sayısını 80-90 bilemediğin 100’e çıkarırlar.  Her sene bir kişi bile Hz. Nuh (as)’a iman etmemiş olmasına rağmen, Hz. Nuh (as) umutsuzluğa düşmemiş ve artık bu yol ve yöntemle olmuyor; şartlara, konjonktüre uygun yeni bir yol ve yöntem izleyeyim dememiştir. Herhalde biz olsaydık, bırakın 950 seneyi hatta 50-60 seneyi ya da 5-10 senelik bir mücadelede bile senede yeni bir kişi çalışmamıza katılmamış olsaydı, hemen yolumuzu ve yöntemimiz değiştirir, iç tartışmalara giderek birbirimizi suçlayarak tebliğ şeklimizi, tarzımızı değiştirelim, biraz yumuşayalım, içinde yaşadığımız sistem her ne ise onunla uzlaşalım; demokrat ise demokrat, liberal ise liberal, ılımlı İslam’ı öngörüyorsa ılımlı İslam anlayışına uygun bir yaşam ve mücadele tarzını kabul edelim, derdik. Ama Nuh (as)’ın -diğer Peygamberlerin de- bunu yapmadığını görüyoruz; ne baskıcı, otoriter şirk sistemiyle ne de zalim, despot şirk önderleriyle uzlaştığını görüyoruz. Ne de yumuşayarak yol ve yöntemini değiştirdiğini görüyoruz. Allah tarafından kendisine nasıl bir yol izlemesi emredilmiş ise o yolu takip etmiş ve bu yoldan da ayrılmamıştır. İman etmeyenler arasında öz oğlu var, aynı yastığa baş koyduğu eşi var, mele ve mütref takımından ileri gelenler var… Bütün bunlara rağmen Hz. Nuh (as)’ın, hiç taviz vermediğini, yumuşamadığını, duruşunda hiçbir değişikliğe gitmediğini, ilahi mesajı eğmeden bükmeden insanlara ilettiğini görüyoruz.

Aynı mücadele azmini ve kararlılığını Hz. İbrahim (as) dâhil diğer bütün peygamberlerde de görmekteyiz. Bir putçu babanın evladı olarak dünyaya gelir, Hz. İbrahim (as)! Bazı kitaplarda putlardan sorumlu devlet bakanı olarak tanıtılır Hz. İbrahim (as)’ın babası! Hz. İbrahim babasını (Meryem, 19/42-46) ve kavmini hak dine davet etmişse de olumlu bir sonuç alamamıştır. Tam tersine taşlanma ve kavminden uzaklaştırılmayla tehdit edilmiştir. (6/En’âm, 80-81; Enbiyâ, 21/51-73) Ancak Hz. İbrahim (as) mücadelesinde, ailesinden, kavminden, yurdundan uzaklaş(tırıl)masına ve dağ gibi ateşin içine atılmasına (Enbiya, 21/68) rağmen davetindeki duruşunu asla değiştirmemiştir. Hz. İbrahim (as), tevhid mücadelesini, başta putçu baba olmak üzere, bütün kavmine karşı aynı yöntemle devam ettirmiştir. Bu yöntemi/metodu değiştirme, biraz gevşetme, taviz vererek mücadelesini ertelemeyi aklına bile getirmemiştir. Sürdürdüğü bu metod, sıkıntılara, eziyetlere vesile olmuş, lakin o hiçbir zaman küfür ile şirk ile uyuşma veya uzlaşmayı düşünmemiş ve tevhid mücadelesinde kendisine emredilenin dışına da çıkmamıştır.

Kısacası Hz. İbrahim (as), ateşe atılmasına rağmen yumuşamıyor, gevşemiyor, eğmiyor, bükmüyor; ailesinden uzaklaşıyor, kavminden ve doğduğu topraklardan uzaklaşıyor, ölümle ve öldürülme ile tehdit ediliyor ama buna rağmen duruşundan ve söylediklerinden asla vazgeçmemiş ve davetini terk etmemiş, içinde yaşadığı şirk sistemi ile uyuşmamış ve uzlaşmamıştır. Kur’an’ın tabiriyle ‘tek başına bir ümmet’ (Nahl, 16/120-121) olarak insanları tek ilah olan Allah’a ibadet etmeye, ömrü son buluncaya kadar devam etmiştir. Çünkü Rabbani metod bunu gerektirmekte idi.

Bir de içinde bulunduğumuz dönemi/çağı düşünelim. Günümüzde önder, öncü konumunda olan insanların çoğu, zor ve zer karşısında hemen yumuşayıveriyorlar. Müslümanların iktidarla imtihanı, malla, mülkle imtihanı gerçekten çok zordur. Rahmetli şehid Seyid Kutup sürekli söylemiştir, sıkıntılı anlarda insanın İslam’ı yaşaması, insanları İslam’a davet etmesi daha kolaydır; bollukta, rahatlık ve rehavette ise daha zordur. Bu dünyanın içindekileri bırakmak, sahip olduklarımızı terk etmek gerçekten kolay değildir. Ama bir gün mutlaka istesek de istemesek de hepsini bırakıp gideceğiz. Önemli olan yaşarken/henüz hayatta iken, Peygamber(ler)in yaptığı gibi dünyayı ve içindekileri, Allah rızası için elinin tersiyle itebilmektir. Bu nedenle bizleri Allah’tan ve Allah sevgisinden uzaklaştıracak her şeyden uzaklaşmamız gerekiyor. Hz. İbrahim (as), ailesinden, kavminden uzaklaştırılarak ateşe atılıyor, yalnızlaştırılıyor, yanında yönünde hiç kimse kalmıyor. Herkes korkudan ya da başka nedenlerden dolayı uzaklaşmış, ama buna rağmen o, davasından vazgeçmiyor. Bizler olsak, yanımızdan birileri ayrıldığı zaman, birileri bizi terk ettiği zaman hele de öncü konumunda olan birileri yanlış yaptığı zaman ya da ayrıldığı zaman, geride kalan bizlerde de onlar ayrılıyorsa ya da onlar yapmıyorsa artık bizim gelmemize ya da yapmamıza da gerek yok demeye başlıyoruz. Hatta bunu öncü/önder olan, abi olan, üstat olan birileri yapıyorsa bizim de yapmamız gayet normaldir diyor ve geri çekilmeye başlıyoruz. Bunlar doğru olan şeyler değil, asıl olan tek başımıza da kalsak sağımıza solumuza baktığımızda hiç kimse yanımızda ve önümüzde kalmasa da terk edilsek, ailemiz tarafından evden kovulsak da bu davayı devam ettirmekle mükellefiz. Bu görev, her Müslüman’a -kadınıyla erkeğiyle; genci ve yaşlısıyla- farzdır, devredemeyeceği, erteleyemeyeceği bir sorumluluktur. Hiç kimse şunu diyemez benim gücüm nedir ki, ilmim nedir ki, ben sıradan bir Müslüman’ım diyemez. (Devamı var)

 

[1] “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor” (Kıyame, 75/36);

“Göğü, yeri ve bu ikisi arasında olanları boşuna yaratmadık (Sad, 38/27)

“Bizim sizi boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn, 23/115)