Orantısız Güce Karşı Anne Ve Baba Olmak
Gündem Son Sayımız Yazarlar

Orantısız Güce Karşı Anne Ve Baba Olmak

Yaz geldi, çocuklar ellerinde Kuran-ı Kerimler ve Kuran cüzleri ile sokaklarda görünmeye başladı. Kuran öğrenmenin heyecanı ile camilere, yaz okullarına kayıt yaptırdı aileleri. Görüntüde güzel olan bu durumun birçok açmazı var aslında. Bu açmazların olması muhakkaktır. Çünkü eğer bir işin temelinde sıkıntı varsa, onun üzerine bina edilen yapıları ne kadar onarmaya çalışırsanız çalışın, reformlarla güncelleyin belli bir yere kadar gidebilirsiniz.

Anneler ve babalar feryat ediyor. Bunlar çocukları uyuşturucu bağımlısı olmuş demokrat aileler değil sadece, kendisini İslam’a nispet eden bizim ailelerimiz de aynı zamanda. “Çocuklar yoldan çıkıyor, çocuklarımıza hâkim olamıyoruz, internetin, televizyonun, bilgisayar oyunlarının başından kaldıramıyoruz, dışarıdan gelmiyor, ağzında sigara serserilikten başka bir şey bilmiyor, ahlakı iyice bozulup gidiyor, kız çocuklarımız ergenliğe girdi ama başörtüsü onlara öcü gibi geliyor, başlarını örtünce kendilerini ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyorlar, dillerinde fahişelerin televizyonlarda kustuğu şarkılar, ellerinde karşı cinsten arkadaşlarıyla gönül eğlendirdikleri telefonlar…” ve daha neler neler. Yaz kursuna gönderilen bu çocuklar için hocalara çok önemli bir ricası vardır ailelerin: “Aman hocam elinden tutun bu çocuğun, çünkü benim elimden kayıp gidiyor…”

Şeytanlar kalplerimizi, azalarımızı, hedeflerimizi fethettiği gibi en önemli “sermaye”leri olan çocuklarımızı da fethediyor yavaş yavaş. Çocuklar üzerinde hâkimiyet kurmak çok önemli onlar için, çünkü yarın onların eliyle yeryüzünde fesadı hâkim kılacaklar, şeytani düzenin askerleri onlar arasından çıkacak. O yüzden orantısız bir güç ile saldırıyorlar. Evet, orantısız bir güç; nasıl mı?

konu_1340021507_3

Çocukları Allah’a yönlendiren unsurlar çoğunda yaz kursları ile sınırlı. Bunun dışında ailelerinden aldıkları İslami eğitim çok az yada hiç yok. Yaz kurslarının çoğunda da elif-ba cüzünden başka İslami bir eğitim zaten yok. Buna karşılık şeytanlar, ellerinde taşlarla savaşan masumlara insandan bozma vahşi hayvanların kimyasal bombalarla saldırması gibi, orantısız bir güçle çocuklarımız üzerinde hâkim.

Çocuk anne karnında iken hatta spermin yumurta ile buluşma anından itibaren “hâkimiyet” başlıyor. Bu, anne baba üzerindeki hâkimiyetle ilgili oluyor elbette. Anne ve baba ne kadar Müslüman da olsa öncelikler listesinin ilk sırasındaki hedefler dünyalıklar ile ilgili olduğundan Müslüman bir nesil derdi çok çok gerilerde kalıyor. Fetüsün ruhu anne karnında kendisine teslim edildiğine ve anne karnında bebeğini taşırken bile çocuğun yetişmesi başladığına göre, anneden “Müslüman anne” rolünü çalmak şeytanların ilk silahı oluyor. Anne ve baba çocuklarının gelecekte Müslüman neslini devam ettirecek, Allah’ın dinini yeryüzünde temsil edecek bireyler olma ihtimallerini göz önünde bile bulundurmuyorlar. Babaya şeytan öyle bir yaklaşıyor ki, gecelere kadar çalışıp da evde çocuklarıyla görüşemeyecek kadar dünyaya gömülmeyi “rızık kazanma kapısı” olarak tanıtıp babayı mutlu ediyor. Böylece baba ne kadar İslami bilince sahip olursa olsun, şeytan babadan bu mirasın çocuğa geçmesine engel oluveriyor. Annelerde ise on çocuğunu da hafız olarak yetiştiren Enes bin Malik’in annesiÜmmüSüleym’in şuuru elbette çoktan çalınmış vaziyette. Yani yetişecek fidanlarımızın boy atacağı topraklar maalesef kaliteli değil.

Çocuk doğduktan sonra da ebeveyni dünya meşgalesi ile oyalamak, İslami gayelerden uzaklaştırmak ile çocuk üzerindeki hakimiyet kurulmaya devam ediliyor. Sonra o büyüdükçe önce çizgi filmler devreye giriyor. Çizgi film kahramanları doğum günü kutlayan, namaz ve diğer ibadetlerle en ufak ilgisi olmayan, anneleri açık saçık olan karakterlerden oluşuyor genellikle. Mesela “Pepe” adlı çizgifilmde anne açık, babaanne kapalı, “ha demek ki kapanma eskide kaldı, artık açılmak zamanı” mesajı veriliveriyor, hem de böyle en masum görülen çizgi filmlerde bile. Çocukların hedefleri, hayal dünyaları saçma sapan karakterlerin hayal ürünü savaşları ile, hayal ürünü yaratıkları ile darmadağın ediliveriyor. Böylece çocuğun aklına ne “Allah algısı” yerleşiyor, ne de peygamberinin ona sunmuş olduğu hedefler zihninde yer edebiliyor. Belli yaşına kadar bu şekilde çizgi filmlerle zihin dünyaları darmadağınık edilerek, bir yandan da erdem olarak batı dünyasının günahlarla dolu suni yaşam tarzı, her zaman İslam’a alternatif olarak çocuğa içiriliyor, zehirli sularla boy attırılıyor körpe fidanlara.

Sonra “Müslüman anne ve babalar, çocuklarını kendilerine benzetmesinler” gayesiyle hareket eden cinden ve insten şeytanlar, çocuğa İslami terbiyenin ve ilimlerin verilebileceği mevsim olan altı yaşından itibaren kendi hegemonyaları altında esir ediyorlar körpe fidanlarımızı. Sadece bir yere esir etseler ve günde altı-sekiz saat Müslüman anne-babanın yanından ayırsalar, İslami eğitimi önleseler bile verecekleri zararın boyutu tahmin edilemeyecekken, onlar hayat suyundan bu şekilde mahrum edip bir yandan da fidanlarımızı zehirli suları ile suluyorlar. Fidanımızı evlenme yaşında geri aldığımızda artık o İslam meyveleri veren bir ağaç değil, ya bozuk ve çürük İslam meyveleri ile dalları dolu, yada tamamen zehir yetiştiren birer ağaca dönüşmüş buluyoruz.

Tüm bu süre boyunca “okul” dedikleri dönüştürme ve “bozuk atılan tohumu zehirli sularla boy verdirme” kurumlarıyla “mankurtlaşan” çocuklarımızı kalan zamanlarında “televizyon” denilen zihin dönüştürme şeytanı teslim alıyor. Bu şeytan, okulun verdiği cehennem zehrini okul kadar hatta belki çok daha fazlasını her gün yüksek dozlarla vermeye devam ediyor. “Erdem”i anne babasından yada “ashab”dan değil televizyondan öğrenen çocuk, yapabileceği en güzel davranışı en iyi ihtimalle en iyi mesleğe sahip olmak olarak anlamaya başlıyor, yada birçoğunda olduğu gibi mafya babası olmak, bir kızı taparcasına sevip bir ömür peşinden koşturmak, yada fark ettirmeden sevdiğini aldatmak olarak anlıyor. “Kahramanlık” duygusunu Ashab’dan, Peygamberinden değil de televizyonlardan öğrenen çocuk için kahramanlık, sevdiği kız için kimsenin gözünün yaşına bile bakmamak yada en iyi ihtimalle Allah’ın kanunlarını hiçe sayan bir devletin sınırlarını korumak için savaşmak oluyor. “Cesaret”i televizyondan öğrenen çocuk için cesaret, “Abdullah bin Mesud gibi Kâbe’de müşriklere Kuran okumak”  değil, insanların mallarını yağmalamak, çalmak olarak zihninde şekilleniyor. “Sevgi” onlar için “Anam babam sana feda olsun” diyen sahabenin mirasından çok farklı. Sevgi onlar için futbolla, müzikle, kadın-kızla anlam buluyor.

Bunlar yanında şeytan, irili ufaklı zehirli maddeler, şirk unsurları gibi milyon silah ile çocuğun hayatına hâkim olma yarışında almış başını gidiyor. Çocuk sokağa adımını attığında ve kendisi gibi şeytanların hâkimiyeti altındaki insanları görmeye başladığında “gözleri” harama alışıyor. Kendisi gibi şeytanın oyuncağı olmuş çocuklarla konuşmaya başladığında “dili” haram sözleri konuşmaya başlıyor. Şeytanın kuklası oyun-eğlence merkezlerine masumane ilk adımından sonra “zevkine” şeytan zehiri bulaşmaya başlıyor. Bilgisayarın başına geçtiğinde “zaman”ını şeytanlar sömürmeye başlıyor. İnternet ile korunmasız olarak baş başa bırakıldığında ise zihni ve beş duyusuyla şeytanlar tarafından kelepçeleniyor ve artık bu kadar kuşatma ve bu kadar silah baskısı altında esaret gerçekleşmiş oluyor.

Daha sonraları esaret altında akıbet katiline aşık olmaya başlıyor çocuklar. Daha ne olduğunu, yeryüzüne nereden-neden geldiğini anlamadan şeytanlar tarafından esir alınan çocuk için, esir zihinleriyle, prangalı yürekleriyle artık “efendi” olarak gördükleri şeytanlarının “köleleri, âşıkları, askerleri” olmak çok da zor olmuyor.

Orantısız güç derken kastettiğimiz buydu. Müslüman anne babanın bile bu kadar ağır silahlarla saldıran şeytan ordusundan kaçamak yapıp da çocuğunun zihin dünyasını “şifalı su”lar ile besleyemediği bu devirde, anneler ve babaların durumunu ancak şu manzara açıklayabilir. İşgal edilen bir şehirde etrafı en ağır silahlarla, taramalı tüfeklerle, tanklarla, yukarıdan helikopterlerle, kimyasal silah püskürten uçakların vızırtısı ile sarılmış bir evde çocuklar bir odada ağlamakta iken anne ve baba ne kendi derdine düşüp evden kaçmaya çalışmakta ne de çocukları ile ilgilenip güvenli bir yere onları çıkarmak için uğraşmakta. Baba bu manzaraya rağmen ütülü kravatıyla uğraşıp işe gitmek için hazırlanırken, anne ise aynanın önüne oturup makyaj yapmakta. Yada baba böyle bir şehirde insanları işgale karşı örgütlerken çocukları bahsettiğimiz evde mahsur kaldığı halde umrunda bile olmamakta.

Özetlemek gerekirse insten ve cinden şeytanlar; tohumun oluşma aşamasında bile etkinler. Tohum bozuk, tohumun yeşereceği “toprak” bozuk. Sonra en önemlisi sulanan su bozuk. Böyle olunca bu durumda en büyük suçlu olan “toprak” feryat etmekte ne kadar haklı?

Tüm bu “orantısız” güce rağmen, Rabbimizin şu ayetini duyduğumuzda ne kadar da rahatlıyoruz, gönlümüzde çiçekler açıyor, kalbimiz ferahlıyor, yeni bir azimle ve yeni bir dirilme ile kendimize gelmek için silkiniyoruz:

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz de şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 76)

Evet, şeytanın hilesi tüm bu orantısız gücüne rağmen zayıftır. Müslüman bu yolda samimi olsa, gayret etse, birer birer bu şeytanları ve dostlarını devirmesi aslında ayette belirtildiği gibi çok da zor değil.

Anneler ve babalar! Elden giden paranız, malınız ve mülkünüz değil! Bunlar bile elinizden çıksa ne kadar üzülür, feryat edersiniz. Ellerinizden kayıp giden körpecik yavrularınız. Ateş çukurlarına kayıp gidiyorlar, başka bir yere de değil. Siz onların ellerinden tutmazsanız, onları “tohum” halinden itibaren “en güzel topraklarda” en güzel “sular” ile büyütmezseniz, başkalarının onlara yapabileceği ne olabilir ki?

Bu orantısız güce karşı durabilmenin ilk şartı önce “toprağı” güzelleştirmek. Yani kendimizi. Biz yaşayacağız ki çocuklarımız önce bizleri örnek alacaklar. Derdi, davası İslam olan, nesil yetiştirmek olan bir Müslümanın çocuğu da ilk defa dava ve dert olarak bunu bilecektir. Annesi ve babasının sevindiği şeylerin “ümmetin sevindiği şeyler” olduğunu gördüğünde, annesi ve babasının en üzgün olduğu, gözlerinden yaşlar süzüldüğü bir günde dertlerinin “ümmet” olduğunu bir çocuk öğrendiğinde işte o çocuk için boy atacağı verimli bir toprak var diyebileceğiz.

Sonra yeni açan fidelerimizi “en güzel, en kaliteli, en şifalı sular” ile beslemeli.  Anne karnından itibaren Kuran sesi ile tanışmalı. Haram içeren, malayani sözlerden oluşan, kaba ve argo sözlerle bezeli çirkin sesler onun kulağından uzak olmalı. Allah sevgisi ve Allah korkusu onda ilk önce yer eden kavramlar olmalı. Peygamberinin hayatı, mücadelesi, yada modern tabiriyle “maceraları” ile, ashabının iman dolu hayatları ile sulanmalı zihin dünyaları. Sonra anne ve babalarından tatmalılar sevgiyi en başta ve her zaman. Onlardan bulamadıkları sevgiyi başka kapılarda aramamalılar, öyle olunca.

 

Sonra, zehirli sulardan uzak tutmalı “mümkün olduğu” kadar o boy attıkça. Şeytanların her sokakta, her evde, her “damar”da cirit attığı böyle bir devirde “yara almadan” kurtulmak belki mümkün olmayabilse de unutmamalı ki bu “zehirli su” fidanlarımıza döküldükçe, onlar fıtratlarından başka bir şeye dönüşecekler, sonra belki onlar da “başka fidanları zehirleyenler” olarak –Allah korusun- şeytanların saflarında yerlerini alacaklar. O halde atalım televizyonları evlerimizden. “Yapamıyoruz” şeytanın en sevdiği kelimelerden biri oldu bugün, Allah için terk edelim bu kelimeyi. Biz Allah için en ufak amelleri bile bu kelime ile mühürleyeceksek, cenneti istemeye nasıl yüzümüz olacak? Bir diğer zehir olan tağuti güçlerin eritim kurumlarından bedenen ve zihnen uzak tutmalı küçük yavruları. İhtimal dahilindeki “para cezası” kadar korkamadık çocuklarımızın şeytanın askeri olma ihtimalinden. “Diploma kaygısını” bir türlü aşamadı çocuklarımızın “Müslümanca yetişmeleri”ne yönelik kaygılarımız.

Rasulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:

“Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; EbûDâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

Anne baba sadece Hıristiyan olduğu zaman yada Yahudi olduğu zaman çocuğunu bunlara dönüştürmez. Müslüman anne baba da çocuğunu “orantısız güç”e karşı savunmasız bıraktığında, çocuk; Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, kapitalist, liberal, demokrat, laik, dünyaperest yada putperest olduğunda yine suç anne-babanın olacaktır.

“Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamızı kabul et.!Ey Rabbimiz! Herkesin hesaba çekileceği günde beni,ana-babamı ve mü’minleri  bağışla!” (İbrahim 40-41)

NOT: Bu Yazı Genç Birikim Dergisinin Temmuz 2014 Sayısında Yayınlanmıştır.