Snow-days

Beyaz ve sertleşmiş karda bata çıka ilerleyen Ömer’in şu anki tek eğlencesi ayaklarının çıkardığı sulu seslerdi. Henüz güneş doğmamış, etrafımdaki tek aydınlık sabah namazına kalkmış olan köylülerin pencerelerinden yansıyan cılız ışıklardı. Ömer bir taraftan küçük ellerini ovuştururken, bir taraftan da etrafı kolaçan ediyor, karda batıp çıkan ayaklarının sesi dışında her hışırtıda, sol göğsünün derinliklerinde bir tedirginliğe yol açıyordu. Bu sesleri duyduğu anda bis- diye dudakları oynadıktan sonra, kurtların ağzını kapamaya yarayacak olan arapça duayı okumaktan vazgeçiyordu.

Nedense bu duayı tek bir kurşun olarak düşünüyor, eğer gerçekten gelen kurt değilse bu kurşunu boşluğa savurmak istemiyordu. Köylerinde daha önce bu dua sayesinde kurtların saldırısından kurtulmuş çoban ve avcıların hikâyelerini defalarca dinlemişti. Duanın işe yararlığından zerre şüphesi olmasa da, boşa okumaktan imtina ediyordu. Normal zamanlarda yaklaşık yarım saat çeken okul ve evlerinin arasındaki mesafe karlı günlerde neredeyse bir saatten fazla sürüyordu. Ömer ise bu meşakkatli yolda tasavvurlarına bir ömür sığdırıyordu. Hayaller, umutlar, ihtimaller ve korkulardan oluşan bir ömür… Sağlı solu yamaçların bodur ağaçlarla doluştuğu bir vaadi kısmından geçerken, herhangi bir vadiden geçen her insan gibi ansızın pusuya düşecekmiş hissi ile doldu.

Artık dizlerine kadar keskin soğuyor iyice hissediyor ve ayağı kara her baktığımda kısa süreli bir ısınma duyuyordu, bacakları her yukarı kalkışta ise onlarca bıçakla ince ince doğranıyordu bu bacaklar artık gayri ihtiyari hızlıca kara batmak için hareket ediyorlardı. Yürüyüşündeki hızlanma kürek kemiklerinin arasından aşağı doğru terlerin süzülmesine sebep oluyordu.

Vadi bitmeden pusuya düşecekmiş hissi bitecek gibi değildi, O da bu süre zarfında hayal kurarak bu duyguyu azaltmaya çalıştı. Ailece buğday orağındaydılar, güneş sapsarı, gök masmavi, etraf toz kümeleri ile kaplı ve tek gerçeklik sıcak. Soluğu şimdiki gibi genzini sızlatan bir keskinliğin aksine tozlu, yoğun ve ağırdı. Etrafında annesi, babası ve kardeşleri su ibriği için yarışıyorlar ama Ömer tenezzül etmiyordu. Daha da terlemek istiyor, daha da toza boğulmak ve eriyip suya hasret kalmak. Köyün çocukları dereye saldırıyorlar, oysa güneş banyosu yapmak istiyordu. Parmak uçlarının zonkladığını fark ediyor, bu hayal değil gerçekti. Normalde parmaklarımı okşaması gereken ıslaklık, acımasız çekiç darbelerine dönüşüyordu. Okula gitmek, çektiği bu eziyete değer mi, diye düşündü. Harfleri öğrenmek, rakamları sayma geometrik şekillerin ismini bilme, hayat bilgisi, resim, müzik gibi dersler…

Bunlar neden bu kadar önemliydi neden her gün bunlarla meşgul olmak için okula gitmek gerekirdi. Kış gelince köyde evden çıkmaz. Köyde ne yapılacaksa yapılsın kıştan ötürü yapılmadı da okul neden bir türlü aksatılmazdı. Ömer’in en çok kızdığım nokta da bunca yaz ayına rağmen kış ortası okulun açık olmasıydı. Hem yazın okul olsa köydeki birçok işten paçayı sıyırabilirim diye düşünmekten kendini alamıyordu. Okul binası uzaktan görünmeye başlamış ama gün hala ışımaya niyetli değildi. Korku neden anlaşılabilir bir şey değil diye kendi kendine sordu Ömer.

Sevmediği birçok hisse pekâlâ alışabiliyordu fakat korku hep aynı zorlukla iliklerine işlemeyi beceriyordu. Acaba karanlık mı yoksa soğuk mu daha düşmanca yaklaşıyordu ona, belki ikisinden birini daha sevimsiz bir yere konumlandırabilirse öbürü ile dost olabilirim diye içinden geçirdi. İki düşmanımın da yakınlaşmak için çıkmazları var diye düşündü. Soğuk vücuduna temas ederek, fiziksel zarar veriyordu. Beyni her ne kadar dost olmaya çalışsa da bedeni buna tepki verecekti. Karda yürüdüğü uzun sabahlar Ömer’in beyniyle vücudu arasına uzak mesafelerin girdiği zamanlar oluyordu. Karanlık ise şimdiye kadar hiç zarar vermemişti onu daima tehdit etmişti. Tehdit hiç mertçe bir davranış sayılmazdı, apaçık bir namert olan karanlık ile dostluk mümkün görünmüyordu.

Soğukla sürekli bir mücadele, karanlık ile sürekli bir gerilim halinde idi. Güneş ise bu iki düşmana karşı Ömer’in en büyük dostu olmasına rağmen hâlâ ortalıkta görünmüyordu. Karda hızlıca yürürken sağ ayağının altında bir taş parçasının kıpırdadığını fark etti. Her tarafı örten bu kar denizinden mütevellit kaybolmuş olan yoldan biraz çıkmış olmalıydı. Sarsılan Ömer tutunacak bir yer arama refleksiyle iki eline sandal küreği misali havada savurdu. Bu hamlesi işe yaramamıştı sırtüstü yere, daha doğrusu kara düşmekten kurtulamadı. Doğrulduğunda ense kökünün aşağısını tümden ıslandığının farkına varabildi. Sırtındaki sıcak terler kar suyu ile buluşup Ömer’i sarsacak bir reaksiyona girmişti artık Ömer mücadelesine titreme de eklenmişti. Bir an kutların gelip onu bulmasını diledi, eğer gelirlerse kurt bağlayan duasını okumayacağına söz veriyordu. Hasretle kurtları beklerken kargaların sesini duydu. Öğretmenin lojmanda yakalayıp dışarı attığı ölü fareleri yemek için olsa gerek bu zamanlarda okulun etrafında karga eksik olmazdı. Ömer’in kulağına ürpertici ve bilgece gelen bu sesler aynı zamanda okula vardığını müjdeliyorlardı. Sınıfa girdiğinde uykulu, kızgın ve bezgin yüzlerle karşılaştı. Öğretmen soba ile uğraştığı için onunla ilgilenmedi. Montunu çıkarıp askıya asan Ömer, sırtını kurutmak için sabırsızlıkla teneffüs saatini beklemeye başladı.