• Soner Arslan

    Nübüvvet Kervanı: Salih (as) ve Semûd Kavmi

    - 29 Temmuz 2015

“ Dağlardan, azgınlığınızdan ve şımarıklık olsun diye evler yontuyorsunuz. Artık Allahtan korkun ve bana itaat edin. Şu günahkârların, yeryüzünde fesat yapıp ıslah etmeyenlerin emrine de itaat etmeyin.”   (Şuara suresi 149-152)

deve_kervanı

Salih (as) ve Semûd kavmi

Yeryüzünde kibirlenerek azgınlaşmalarının üzerine, Allahu Teâlâ’nın helakına duçar olan sütunlar sahibi Ad kavminden sonra, bu kavmin iman edenlerinden gelen Semûd kavmi de yine Ad kavmi gibi Arabistan’ın en eski ve azgınlıklarıyla meşhur olmuş kavimlerinden birisidir. Semûd kavmi Hicaz ile Şam arasında bulunan Hicr mevkiinde hayatlarını ikame etmişlerdir. Bundan dolayı Kur’an-ı kerimde şöyle buyrulmuştur:

“Andolsun ki Hicr halkı da gönderilen peygamberi yalanlamıştı.” (Hicr 80)

Peygamber efendimiz (sav), Tebuk seferi esnasında Hicr mevkiinden geçerken yanında bulunan sahabelere oranın ibret verici manzarasından bahsederek ibret almalarını öğütlemiş ve orada bulunan bir kuyuyu işaret ederek, Hz. Salih’in devesinin o kuyudan su içtiğini ve dolayısıyla o kuyu haricinde bir başka yerden su içmemelerini söylemiştir.

Allahu Teâlâ, Ad kavmine olduğu gibi Semûd kavmine de bol nimetler vermiş ve o günün şartlarıyla her türlü imkânı nasip etmiştir. Ayeti kerime de:

“Düşünün ki Ad kavminden sonra sizi yeryüzünde halifeler yaptı, sizi onların yerlerine yerleştirdi.” (Araf 74)

Ad kavmi yüksek sütunlar dikmekle meşhur oldukları için “Sütunlar sahibi” diye anılmışlardır. Semûd kavmi ise dağları oyarak evleri yapmakla meşhur olmuş ve Fecr suresi 9. Ayette geçtiği üzere “…vadide kayalar oyanlar…” diye anılmışlardır. Semûd kavmi bugünün teknolojisini bile hayrete düşürecek ihtişamda, dağları oyarak evler yapmışlardır. Ayeti kerimede şöyle geçmektedir:

“Onlar dağlardan emniyet içinde kalacakları evler oyarlardı.” (Hicr 82)

Semûd kavmi, dağları oyarak yaptıkları bu evleri, sadece barınmak, mesken edinmek için yapmıyorlardı zira sadece bu amaçla yapsaydılar Allahu Teâlâ tarafından kınanmazlardı. Fakat Semûd kavmi yapmış oldukları bu göz kamaştırıcı meskenleri, kibir, böbürlenme, övünme, servet ve hüner gösterisi için yapmakta idiler. Ölümü hiç hatırlarına bile getirmiyor, dünyada ebedi kalacaklarmış gibi hayatlarını ikame ediyorlardı. İzzet ve şerefi dünya malında arıyorlardı. Bununla beraber kendi içlerinden olmayanlara da hiç ehemmiyet vermiyor ve zayıf kimselere ise eziyet etmekten çekinmiyorlardı.

Semûd kavmi putçu idi, Allaha eşler koşarak putlara tapıp şirk içinde yaşarlardı. Kendi soyundan olmayanlara da hor bakarlardı. Her sapık millet gibi vurguncu, soyguncu, yol kesici idiler. Görünüşte taş oymacılığı ile ün salıp ihtişam içinde hayat süren Semûd kavmi, insanın merkezi olan ve onu ayakta tutan kalpte maraz olduğu için ruhen çöküntü içerisindeydiler.

Maddi kalkınma, zenginlik, rahatlık ve bolluk Ad kavmini nasıl bozdu ise Semûd kavmini de aynı şekilde bozmuştur. Bir yandan hayat seviyesi yükselip maddi bolluk ve refah düzeyi artıkça maalesef tam tersi bir vaziyette de ahlak seviyeleri bir o kadar alçaldıkça alçalmıştır. Bir tarafta şehirlerde göz kamaştırıcı binalar ve saraylar inşa ediliyor, dağlara şekiller verilerek meskenler yapılıyor, sanat eserleri ortaya çıkarılıyor iken, diğer tarafta ise toplumda şirk ve putperestlik hat safhadaydı.  Eşitsizlik, adaletsizlik ve zulüm yayılıyor, milletin en kötü ve ahlakı en düşük insanları iktidar koltuklarına yerleşip ahkâm kesiyor ve bu mele takımı büyüklük ve kibirle diğer insanlara üstünlük taslıyorlardı. Dolayısıyla tüm tarih boyunca olduğu gibi Salih (as) in daveti de sadece alt sınıftaki insanları etkiliyor, üst sınıftaki mele takımının ise ancak küfrünü artırıyordu.

Dün olduğu gibi bugünde insanların en bayağıları, en ahlaksızları, izzetini kaybetmiş, çirkef, soyguncu, hain, kendinden başkasını düşünmeyen, sömürgeci küfrün önderleri dünya üzerinde iktidarı ele geçirerek diğer insanları yönetmektedirler. Bu yönetim tarzları da tabii ki Allah’ın vahyine göre değil, kendi heva ve heveslerinden uydurdukları, işlerine gelmediği zaman değiştirdikleri, çıkarları doğrultusunda düzenledikleri bir takım kanun ve yasalarla hükmetmektedirler. Bununla beraber, kendi koydukları bu yasalara bile riayet etmeyerek, koydukları yasaları zayıf ve güçsüz halka uygulayabilmektedirler. Yüksek kesime ise uygulamayı başaramamaktadırlar. Hal böyle olunca Allah’ın vahyinden uzaklaşıp, heva ve heveslerine, çıkar ve menfaatlerine göre kanun ve düzenleme getirdikleri için, çıkar kavgaları bir türlü bitmemektedir.

Aslında ehli küfrün tabiatı birdir, ancak değişik asırlarda farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Dün olduğu gibi, küfrün önderleri Allaha iman etmiş insanlara nasıl zulüm ve işkenceleri reva görüyorsa bugünde aynı şekilde zulüm ve işkenceyi reva görmektedirler. Yıl 2015 Haziran ayı ramazan ayı içerisindeyiz. Kendilerini dünyanın adalet örgütü olarak tanıtan, tüm mazlumların haklarını savunmak üzere kurulduğu iddia edilen, dünyanın hangi köşesinde olursa olsun haksızlığa uğrayanların yardımına koşacaklarını söyleyen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve onun piyonları bugün dünyanın dört bir yanında, dünya kamuoyunun gözü önünde, insanlara zulmedilirken seyirci kalmaktadır. Sadece inançlarından ötürü Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Filistin’de, Suriye’de, Irak’ta ve diğer birçok ülkede Müslümanlara yapılan zulüm, işkence ve katliamlara seyirci kalmaktadırlar. Hatta bırakın seyirci kalmayı İsrail denen Siyonizm’i, Suriye’de Beşar Esad’ı, Mısırda darbeci güçleri desteklemekte ve zulme ortak olmaktadırlar.

Allaha iman ettiğini iddia eden Müslümanlara sesleniyorum. Bugün dünya üzerinde Müslümanlara onca zulüm yapılırken, Ramazan ayında bir kuru ekmek bile bulamadan sahur ve iftar yapmaya çalışan onca Müslüman kardeşimiz varken, her an başlarına bomba düşme ihtimaliyle yaşamaya çalışan Müslümanlar varken, dünyanın gözleri önünde kadın, erkek, çocuk demeden zulmedilen, katledilen onca insan varken, tecavüze uğrayan onca kadın varken, daha beşikteki çocuklar katledilirken nasıl oluyor da böyle zulme sessiz kalabiliyoruz. Nasıl oluyor da iftar sofralarımızda dört-beş çeşitten aşağı yemek kabul etmiyoruz. Hani Ramazan ayı dua ayı idi, hani Müslümanların kenetlenme ayı idi. Ne oldu da dualarımızda dahi, yanı başımızda zulüm gören o Müslümanları unutuverdik. Maddi refah ve bolluk bizi öyle hale getirmiş ki, üzerimize ölü toprağı serpilmiş gibiyiz. Sadece kendini düşünen, rahatlık ve bolluk içerisinde yaşayan sözde Müslümanlar haline gelmişiz. Hani “komşusu açken, tok yatan bizden değildir” diyen peygamberin ümmetiydik. Hani çok sevdiğimiz, uğruna kutlu doğum haftaları düzenlediğimiz peygamberin ümmetiydik. Hani “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir” diyen peygamberi çok seviyorduk ve onu örnek alıyorduk. Uğruna ilahiler yazdığımız, mevlitler tertip ettiğimiz, önemli gün ve geceler düzenlediğimiz Peygamberimiz, bizim halimizi şöyle tasvir ediyor:

“Yakında,  kargaların leşe üşüştükleri gibi, diğer milletlerde sizin başınıza üşüşeceklerdir. Buyurduğunda orada oturanlardan birisi: “Ey Allah’ın resulü, o gün sayıca bizim azlığımızdan mı?” diye sorunca: Resulullah (sav), “Hayır, aksine siz o gün kalabalık fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak sizin gönlünüze de vehn verecektir.” buyurdu. Yine bir adam: Vehn nedir? Ya Resulullah diye sorunca: “Vehn, dünyayı çok sevmek ve ölümü kötü görmektir” buyurdu.

(Ebu Davud/ Melahim 5, Ahmed b. Hanbel / el-Müsned 2)

Evet, sevgili dostlar, bu halimizden kurtulmamız gerekmektedir. Bizler gerçekten iman ediyorsak, Allah’ın kitabına, resulün sünnetine sarılıp hayatımızı ona göre ikame etmeliyiz. Resulün ümmeti olmak istiyorsak üzerimizden şu ölü toprağını atıp silkilmemiz gerekmektedir. Şu mübarek ayda gelin kendimize bir çeki düzen verelim, uykumuzdan uyanalım, resulün gerçek ümmeti olma yolunda bilinçlenelim. Rehberimiz şeyhler, hocalar, abiler veya yöneticiler değil Allah’ın kitabı ve Resulün sünneti olsun. Böylece gerçek muvahhit Müslümanlar olalım…

“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik.” (Araf 73. Hud 61)

Semûd kavmi sorumsuzca kibir ve böbürlenmeye kapılıp iyice azgınlaşarak, kendilerine yararı ve zararı olmayan putlara tapmaya başlayınca, Allahu Teâlâ onlara doğru yolu göstermek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve hak yola davet etmek üzere, kendi içlerinden olan Salih (as)’i, elçi olarak seçmiştir. Salih (as), kavmi tarafından doğruluğu, güvenilirliği ve kabiliyetiyle kavmi arasında bilinen ve kendisinden umut beklenilen birisiydi.

Salih (as) Allahu Teâlâ tarafından görevlendirilip, ilahi emri aldıktan sonra, kavmine, kendinden önce gönderilmiş peygamberlerin yaptığı gibi davete başlamış ve Risalet silsilesine katılmıştır. Allah’ın emri gereği kavmini tebliğe başlamış ve gittikleri yolun doğru olmadığını, Allaha şirk koşmayı bırakıp, kendisine itaat etmelerini ayette geçtiği üzere şöyle ifade etmiştir:

“Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: Allaha karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim, artık Allahtan korkun ve bana itaat edin.” (Şuara 142-144)

“Ey kavmim Allaha kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. O sizi topraktan yarattı ve sizi orada yaşattı. O halde ondan mağfiret dileyin, sonra da ona tevbe edin. Doğrusu Rabbim size çok yakındır. Ve duaları kabul edendir.” (Hud 61)

“Ey kavmim, iyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allahtan mağfiret dilemeniz gerekmez mi? Belki merhamet olursunuz.” (Neml 46)

Salih (as), kendisine peygamberlik verilmeden önce kavmi arasında sevilen, sayılan, güvenilir ve kendisinden umut beklenen bir kişiydi. Fakat peygamberlik görevi verilip, Allahtan aldığı emirler doğrultusunda kavmini ıslaha davete başlayıp, yaptıkları işlerin kötü, faydasız ve boş işler olduğunu, gittikleri yolun doğru yol olmadığını, atalarının tapmakta oldukları putları kınamaya, küçümsemeye ve onları bırakıp tek bir olan ilaha itaate etmeye ve yalnız ona ibadet etmeye davet edince, başta mele takımı olmak üzere kavminin ileri gelenleri kendi içlerinden birinin gerçeği haber vermesini kabullenemediler ve Salih (as)’den yüz çevirerek, inkârlarında direterek ona şöyle karşılık vermişlerdir:

“Ey Salih! Sen bundan önce aramızda, kendisinden iyilik beklenir bir kimse idin. Şimdi atalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi men mi ediyorsun? Doğrusu biz senin bizi davet ettiğin şeyden şüphe içindeyiz, kuşkulanıyoruz.” (Hud 62)

Semûd kavmi, kardeşleri Salih (as)’in kendilerini tek bir olan Allaha kulluğa ve yalnız ona ibadet etmeye çağırınca, bu şekilde dehşetle karşılamalarının nedeni, atalarını buldukları din üzerinde gitmek istemeleri ve dolayısıyla çıkarlarının tehlikeye düşme ihtimali, sömürü düzenlerinin yıkılma tehlikesi, zevk ve sefa içerisindeki hayatlarını kaybetme korkusuydu. Aslında ehli küfrün tabiatı birdir bu mevzu tüm asırlar boyunca hep aynı şekilde devam etmiştir ki aynı şekilde Hz. Muhammed (sav) de Risalet görevini alıp tebliğe başlayınca aynı tavır ve aynı tepkiyle karşılaşmıştır ve bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir.

Semûd kavminin görünüşte Hz. Salih (as)’e karşı çıkması şu 3 madde üzerinde toplanmıştı. Bunlardan birincisi: Hz. Salih (as) bir beşerdi ve başka insanlardan da bir üstünlüğü yoktu. İkincisi: Hz. Salih (as), Semûd kavmi içerisinde yaşayan bir fertti ve onlardan üstün bir tarafı yoktu. Üçüncüsü: Hz. Salih (as) alelade bir insandı, tanınmış bir kabile reisi değildi ve çevresinde pervane gibi dönen adamları yoktu, bir ordusu ve gösterişli tavırları yoktu. Semûd kavmine göre gönderilen peygamber insanüstü bir varlık olmalıydı. Bu peygamber, başka bir memleketten, hatta gökten indirilmeliydi. Hadi bunlar olmasa bile en azından nüfuzlu bir kabile reisi veya zengin bir lider olmalıydı. Hal böyle olunca Salih (as) gibi sade ve gösterişsiz sıradan bir insana nübüvvet verilmesine tahammül edemiyor, kıskançlık, kin ve nefret duygularından kendilerini alamıyorlardı. Salih (as)’de onlara Nuh (as) ve diğer peygamberlerin söylediği gibi şöyle karşılık vermiştir:

“Ey kavmim, görüşünüz nedir, söyler misiniz? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerindeysem ve bana tarafından bir rahmet verilmişse, bu durumda ona isyan edecek olursam Allah’a karşı bana kim yardım edecektir? Şu halde kaybımı artırmaktan başka bana hiçbir yarar sağlamayacaksınız.” (Hud 63)

Salih (as), kavmine yeri geldikçe öğüt vermiş, hatırlatmada bulunmuş, içlerine tesir edecek, duygularını kabartacak dokunaklı sözlerle uyarmaya çalışmaktan bir an bile geri durmamıştır. Kendilerine gelmelerini, geçmiş kavimlerin başlarına gelen felaket ve zilletten öğüt almalarını, kendilerine verilen güç ve geniş imkânlardan ötürü gururlanmamalarını, bol rızıklarla nimetlendirildiklerinden dolayı yaratana şükretmelerini, yeryüzünde fesat çıkarmak maksadıyla dolaşmamalarını bildirmiştir1. Fakat onların kalpleri o kadar katılaşmıştı ki vahye dayalı bu sözler çok az bir kısmı hariç, diğerlerinin kalplerine tesir etmemiş, söylenen gerçekler ne kulaklarına girmiş, nede kalplerinin yumuşamasına vesile olmuştur. Ve kavminin müstekbirleri şöyle karşılık vermiştir:

“Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin, sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru sözlü isen bize bir mucize getir de görelim.” (Şuara 153-154)

“İçimizden bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz. Zikir aramızda ona mı verilmiş? Hayır, o yalancı ve şımarığın biridir.” (Kamer 24-25)

Salih (as), risalet göreviyle tebliğe başlayınca, tüm peygamberler döneminde olduğu gibi halk iki gruba ayrılmıştır. Bunlardan bir grup Salih (as)’in risaletini kabul etmeyerek, batıl yolda kalmayı yeğleyip zillete düşen grup, diğeri ise Salih (as)’in risaletini kabul ederek hidayete tabi olan ve iman ile izzet bulanlardı.

“Andolsun, biz Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i, yalnızca Allah’a kulluk edin diye gönderdik. Birde ne görsün, onlar birbirlerine düşman kesilmiş iki grup oluvermiş.” (Neml 45)

Tüm peygamberin tebliğinde olduğu gibi, Salih (as)’in de davetine insanların çok az bir kısmı kulak vererek inanmış ve davetini kabul etmiştir. Büyük bir kısım ve özellikle ileri gelen müstekbirler iman etmeyerek onu ve davetini yalanlamışlardır. Hz. Muhammed (sav)’in “Bu din garip geldi, garip gidecektir. Gariplere selam olsun” dediği gibi, inanıp, davete kulak vererek imam eden kesim genellikle toplumun alt kesimleri yani garipler olmuştur.

Salih (as), kavmini davete başladığında onlardan hiçbir ücret istememiş2, hiçbir menfaat beklememiş, hiçbir çıkar gözetmemiş, makam ve mevkide gözü olmamış, kariyer derdi olmamış, toplumda yer edinmek için uğraşmamıştır. Yalnız ve yalnız rabbinden almış olduğu emirleri yerine getirerek risalet görevini hakkıyla yerine getirmek için mücadele vermiştir. Yılmadan, usanmadan, bıkmadan, küsmeden, kırılmadan görevini yerine getirmeye çalışmıştır. Buna karşı kavmi, kendilerini zulümattan nura çıkarmak için gönderilen bu elçiyi yalanlamış, iftira atmış, onu delilikle itham etmiş, başlarına bir musibet gelse onu Salih(as)’ten ve ona inanlardan bilmiştir. Ayette şöyle geçiyor:

“Dediler ki, senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık…” (Neml 47)

Hz. Salih (as), kavminin ileri gelenlerinin olanca baskı ve zulümlerine boyun eğmemiş, sabretmiş, sebat göstererek gerçeğe yüz çeviren kavmini putlardan uzaklaştırmaya çalışmış, putlaşan zihinlerini temizlemeye çalışmış, didinmiştir. Buna mukabil kavminin sapıkları ondan peygamber olduğunu ispatlamak üzere mucize göstermesini istemiş, hatta istedikleri mucizenin vasıflarını kendisine bildirmişlerdir. Kavminin istedikleri bu mucize kayadan çıkartılması gereken bir dişi deveydi. Tabi istemiş oldukları mucize olan dişi deve, onların gerçekten iman edecekleri ve Salih (as)’i tasdik ederek peygamberliği kabul edecekleri manasına gelmiyordu. Onların kalplerinde maraz olduğu için doğru yolu görmek için değil, akılları sıra Salih (as)’i aciz bırakmak, onu küçük düşürmek ve böylece kendi inkârlarını tasdik etme hedefindeydiler. Salih (as) de, kavminden mucize sonrasında iman edeceklerine dair kesin söz aldıktan sonra, Allaha duada bulunmuştur ve Allahu Teâlâ da peygamberini aciz bırakmaya çalışan kavmine karşı yardım ederek, istedikleri nitelikte bulunan dişi deveyi mucize olarak onlara göndermiştir.

“Doğrusu onları denemek üzere dişi deveyi gönderen biziz. Salih’e şöyle demiştik: onları gözetle ve sabret.” (kamer 27)

“Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah’ın dişi devesi, onu kendi haline bırakın, Allah’ın arzında yesin, içsin. Sakın ona bir kötülük dokundurmayın. Sonra sizi yakın bir azap yakalar.” (Hud 64)

Semûd kavminin ileri gelen mele takımı Salih (as)’i akıllarınca aciz bırakacaklarını düşünürken, kendi kurdukları tuzak ellerine bulaşmış ve mucize karşısında aciz kalmışlardır. Tabi onların kalplerinde maraz olduğu için bu mucize karşısında iman etmemiş, inkârlarında ısrar etmişlerdir. Mucizenin gerçekleştiği takdirde iman edeceklerini ve Salih (as)’in nübüvvetine inanacaklarını belirten müstekbirler, istedikleri mucize gözlerinin önünde gerçekleşmesine rağmen yine de yalanlayarak inkârlarına devam etmişlerdir. Böylece kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamış oldular. Zira Salih (as) kendilerinden kesin ahit almıştı, bu verdikleri ahde vefa göstermedikleri takdirde, hüsrana uğrayıp cezalandırılacakları da aşikârdı.

Gözlerinin önünde cereyan eden ve bir fiil aralarında yaşayan bu dişi deve Semûd kavmi için bir imtihan ve aralarında fitne sebebi idi, çünkü devenin kayadan çıkarılması nasıl bir mucize idiyse, aralarında dolaşması ve su kuyularından belirli günlere bölünerek su içmeleri de aynı şekilde bir imtihandı.

“İşte mucize bu dişi devedir. Su içme hakkı belirli bir gün onun, belirli bir gün de sizindir. Sakın ona bir kötülük yapmayın. Yoksa büyük bir günün azabı sizi yakalar.” (Şuara 155-156)

Bu mucize deve aralarında canlı olarak yaşaması ve onu her gören için ayrı bir anlam içeriyordu. İnanlar mucize dişi deveyi her gördüklerinde imanları artıyor, inkâr edenler ise kuşku içerisinde bocalayıp duruyorlardı ve küfürlerinde inat ederek azgınlıklarını artırıyorlardı. Diğer taraftan Salih (as) ise kavmini her seferinde “deveye kötülük kastı ile dokunmanız, size büyük zarar getirir” diyerek uyarıyordu.

Semûd kavminin yurdu olan Hicr mevkiinde su sıkıntısı vardı, su kendilerine bile yetmez iken birde deve sularına ortak olunca, sapık yönetici takımı çileden çıkmış, tabiri caizse onları küplere bindirmişti fakat deveyi öldürmeye de kimse cesaret edemiyordu. Nihayet kavminin ileri gelen sapık yöneticileri, toplanıp bir karara varmıştı. Salih (as)’i ve dişi deveyi öldürmek üzerek 9 kişilik bir çete oluşturmuşlardır. Bu çete dişi deveyi öldürmüştü ve böylece kendi sonlarını hazırlayarak cezaya müstahak olmuşlardır. Kur’an’ın tabiriyle onların en bahtsızları deveyi ayaklarından keserek öldürdüler.

“Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve rablerinin emrinden dışarı çıktılar.” (Araf 77, Kamer 29, Şuara 157, Hud 65)

Allah’ın mucizevi olarak göndermiş olduğu dişi deveyi şehrin dokuz azgını öldürmüştü fakat inananlar hariç herkes tarafından desteklendiği için bütün millet suçlu sayılmış ve helakı hak etmişlerdi.3

Dolayısıyla artık Semûd kavmi için uyarı ve korkutma, tebliğ etme bitmiş, kendi elleriyle hazırladıkları azabı hak etmişlerdi. Bununla beraber bu azgın ve sapık kavim, Salih (as)’e birde meydan okuyarak şöyle demişlerdir:

“Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı getir.” (Araf 77)

Bunun üzerine, dişi devenin, gönderildiği andan itibaren, kendilerine bir imtihan olduğunu her fırsatta hatırlatan Salih (as), dişi devenin öldürülmesi ve ardından alaycı tavırlarına şöyle yanıt vermiştir:

“Yurdunuzda üç gün daha yaşaya durun. Bu yalanlanmayacak bir tehdittir.” (Hud 65)

Semûd kavminin içinde dokuz bozguncu vardı ki bunlar şehrin en azılılarıydı. Bu çete dişi deveyi öldürdüğü gibi, Salih (as)’den de kurtulmanın tek çaresi onu öldürmek olduğunu söyleyerek öldürme planı yaptılar. Aynı Kureyş’in Hz. Peygambere tuzak kurması gibi, tabi Rabbim tuzak kuranların en hayırlısıdır. Bu çete kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı:

“Şehirde dokuz kişilik bir çete vardı. Bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyor ve ıslaha yanaşmıyorlardı. Aralarında Allah adına and içerek şöyle dediler: mutlaka onu ve ailesini geceleyin öldüreceğiz. Sonra da velisine: biz onun ailesinin öldürülüşüne şahid olmadık. Biz kesinlikle doğru söyleyenleriz, diyeceğiz.” (Neml 48-49)

Semûd kavminin ileri gelen azılıları kurmuş oldukları bu dokuz kişilik çete ile Salih (as)’i öldürerek ondan kurtulacaklarını ve böylece kendi akıllarınca ayaklarına artık takılamayacağını, huzurlu yaşamlarına! tekrar döneceklerini ve eskisi gibi rahata kavuşarak istedikleri gibi hayatlarını ikame edebileceklerini düşünüyorlardı. İleri gelen kavmin sapık önderleri bu şekilde kararlaştırıp tuzak kurunca, Allahu Teâlâ da onların kurmuş olduğu bu tuzağı başlarına geçirmiş ve onları topluca Salih (as) ve inananlar hariç, korkunç bir ses ile helak etmiştir. Tabi bu helak Dünyada idi, ahirette ise bitmek tükenmek bilmeyen azap ve hüsran onları beklemekteydi.

“Onlar böyle tuzak kurdular, biz de kendileri hiç farkında olmadan onların planlarını altüst ettik. Tuzaklarının sonunun nice olduğuna bir bak! Biz onları da, kavimlerini de hepsini helak ettik.” (Neml 50-51)

Semûd kavminin sonu ve nasıl helak edildikleri, ayeti kerimede şu şekilde geçmektedir:

“Emrimiz geldiğinde Salih’i ve onunla birlikte iman edenleri tarafımızdan bir rahmet ile o günün azabından kurtardık. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki Semûd kavmi rablerini inkâr etmişti, biliniz ki Semûd kavmi Allah’ın rahmetinden uzak düşmüştür.” (Hud 66-68)

“Semûd kavmine gelince, onlara doğru yolu göstermiştik, fakat onlar körlüğü doğru yola gitmeye tercih ettiler. Böylece yapmakta oldukları fenalıkların karşılığı olarak alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.” (Fussilet 17)

Böylece bir millet tarihe karışmış oldu. Kendilerinin, hem dünyada hem ahirette, kurtuluş ve huzuru için gönderilen peygamberi yalanlamaları, onu ve inanları alaya almaları, küçümsemeleri, küstahlıkları, kendi istemeleriyle mucize olarak gönderilen deveyi kesmeleri ve dahası peygambere tuzak kurarak öldürmeye kalkışmaları üzerine, yeryüzünden silinerek helak olmalarına ve başlarına sonsuz azabı duçar kılmalarına sebep olmuştur. Allahu telanın sonsuz rahmeti gibi sonsuz azabı da elbette haktır ve Allah’ın azabı müstekbirleşerek hak edenlerin üzerine olsun…

Selam, hidayete tabi olarak yeryüzünün imarı için çalışan, zulme boyun eğmeden, kula kulluk etmeden sabır ve azimle Allah yolunda yürüyen, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmeyen kulların üzerine olsun…

Allah’ın kahhar sıfatıyla azabı ve helakı, yeryüzünde bozgunculuk yapan, ekini ve nesli yok etmek için uğraşan, kula kulluğu zorlayan, şeytanın izinde giden, insanlara zulmetmekten çekinmeyen insanlıktan nasip almamış, vicdansızların üzerine olsun…

Rabbim bu mübarek ay hürmetine, Doğu Türkistan, Suriye, Mısır, Irak, Filistin, Burma ve Dünyanın neresinde zulme uğrayan bir Müslüman kardeşimiz var ise, sen onlara zaferler nasip eyle, onlardan yardımını esirgeme, Zalimleri KAHHAR isminle kahreyle, mahfeyle ve perişan eyle… (Âmin)

 

Dipnotlar

1- Araf suresi 74. Ayet

2- Şuara suresi 143-145. Ayetler.

3- Bir milletin umumi istek ve rızasıyla yapılan bir günah, her ne kadar ferdi veya kişisel gözükse de, milli bir günahtır ve cezada bütün bir millete verilir. Bir toplumun içerisinde günah alenen işleniyor ve hiç kimse ses çıkarmıyorsa, buda aynı şekilde bütün milletin sorumluluğundadır ve ceza toplu olarak verilir. Nitekim Rabbimiz kur’anda İsrailoğullarının helak olmasının sebebini buna bağlamıştır. İsrailoğullarından iman etmeyenler bir günah işlediğinde, iman edenler tek sefere mahsus ikaz ediyor ve bir daha banane diyerek karışmıyorlardı ve hayatlarına devam ediyorlardı. Allahu Teâlâ da bundan dolayı iman etmeyenlerle birlikte, o iman edenleri de helak etmiştir.